15 Nisan 2023 Cumartesi

ANKARA'DA ŞAH VE MAT Kod adı"HİZBULVAHŞET Necati ÇAVDAR

 

ANKARA'DA ŞAH VE MAT

Kod adı"HİZBULVAHŞET

                        Necati   ÇAVDAR

 

 

İnsanoğlu toplu yaşamaya başladığından beri, toplumsal huzurun korunması için ya ilahi kaynaklı  kurallara uymuş ya da kendi kendine oluşturduğu  -yanlışta olsa- kurallara  tabi olarak kendince  huzur tesis etme  çabasına girmiştir. Bu kurallara rağmen, bunun dışında yapılanmalar önce sapmalar sonra da kendi kurallarını hakim kılma şeklinde cereyan eden hadiseler aslında bir "güç ve hakimiyetten"  başka anlamlara gelmemektedir.

Bu durum her toplumda görüldüğü gibi  elbette İslam toplumlarında da bir  gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hemen Resulü Ekremin vefatı ile ortaya çıkan "Sahte peygamberler " ve "Zekat vermemek için " direnen  ekip şefleri buna örnektir. Fırsattan istifade ile  "boşluğun doldurulması ve gücün ele geçirilmesine " yönelik hareketler olarak karşımıza çıkıyor.

Hz. Osman'ın şahadetine neden olan olaylar yine  yönetim çevrelerine yakın olan bir kısım insanların gücü ele geçirme faaliyetleri olarak  ortaya  çıkmış, İslam devletinin merkezini ve hilafet makamını  abluka   altına alarak "hakimiyet hırsı ile "onun bir numarasını, tabi olduklarını iddia ettikleri kitabı, okuyarak o kitabı uygulanmak için gönderene iltica ettiği an şehit etmeye kadar gitmiştir.

Aynı gayeye yönelik olarak meşru nizamı kabul etmeyerek kendi kurullarını topluma dayatanlara bir örnekte  "Hariciler "akımı. Hz Ali  taraftarları olarak bilinen gurup, Hz.  Ali onların arzularına alet olmayıp  meşru nizamdan yana tavır alınca, Hz.Ali'yi bile kafir  sayarak" İslam'dan saptı "iddiası ile  oluşacak kaostan istifade edebilmek için onun mübarek canına  kast edebilmişlerdir.

Yine çağının  birkaç zeki  insanından biri olan Hasan Sabbah, Nizamülmülk'ün  üniversiteden arkadaşıdır. Selçuklu devletinin en üst makamlarında bulunduktan sonra, kendisi değil de  Nizamülmülk tercih edilince kıskançlık ve entrika ile hemen çeteleşmeye gitti. Çeteleşmenin başlangıcında devlet kademelerindeki yakın arkadaşları ve eski nüfuzunu kullandı, basamak yaptı. Meşru nizamın dışında kendince kurallar koyarak yıllarca  vahşete dayalı tedhiş hareketi ile halka koku salarak devleti ve milleti uğraştırmıştır.

Şimdi yaşadığımız  toptan İslamı mahkum etmeye yönelik "Hizbullah" kod adlı HİZBULVAHŞET sendromuna  yakın tarihimizde en büyük örnek olarak CELALİ  İSYANLARINI GÖRÜYORUZ....

CELALİ İSYANLARINDAN HİZBULLAH'A  ÇETELER

-CELALİ  İSYANLARI

Celali  isyanları 16.ve 17. Yüzyıllarda meydana gelmiş olaylar  dizisidir.Yer yüzü iki cihangire  çok diyen iki  Türk ve Müslüman  hükümdarın orduları  Çaldıran'da  bir birine girer. Kazanan  Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han, kaybeden ise İran  Sefevi Şahı  İsmail  olur.

"Şia" mezhebini resmi devlet ideolojisi yapan Sefevi İmparatorluğu harp meydanında alt edemediği Osmanlı'yı dize getirmek için içerdeki  kendine yakın unsurları kullanmayı dener.

Bu çerçevede Şii propagandacılarının tesirinde kalan Bozok  (Yozgat, Tokat, Corum, Kırşehir ve  civarı) Şeyhi Celal, ilk isyanı  1519 Nisanı'nda   yirmi bine yakın insanla Turhal'da başlatır. Bu olay dolayısıyla İstanbul'daki merkezi yapı "Celal'e "  uyanlar-Celale ait -manasına gayeleri  farklıda olsa sonra  ki  çıkan her isyana "Celali" adını verir.

-BEN YAPTIM OLDU KURALI HUKUKUN YERİNİ TUTAR

1519 da isyan başlatan  Bozok'lu  Şeyh Celal, halka  yakında bir Mehdi veya Mesih geleceğini haber vermeye başladı.

Kendisine inananların çoğaldığını görünce de, kendisini yönlendiren ve büyüten güçleri aşarak kendisinin Mehdi olduğunu ilan eder. Yirmi bin  kişilik kuvvetle şehir ve köyleri kuşatmaya başlayan Celal, gücünü artırdığını görünce bu defa  tasavvuftaki "Şah-ı veli " unvanının kullanarak  keyfi kararlar vermeye başlar ve Ankara'ya kadar bir çok yeri  istila eder. Daha önceki bağlı olduğu hukuku bir kenara bırakarak kendi kural ve kaidelerini uygulayarak tamamen sistem dışında faaliyet gösterir. Artık ne sünnü ,nede şii kurallara uymayarak kendi keyfi kurallarına uymaya zorlar. Maraş Valisi Şahsuvaroğlu Ali Bey üzerine yürür  Mehdi olduğunu iddia  eden Bozoklu  Şeyh Celal yakalanır, kesik başı  Osmanlı başkenti İstanbul'a gönderilir.

1526 da da Kanuni Sultan Süleyman'nın Mohaç Seferini fırsat bilen   Baba Zünnun Bozok'da isyan eder.

Aynı anda isyanlar  İçel, Adana taraflarında da başlar.

Tokat'tan Mersine kadar olan bölgedeki isyanlar  Hemde Anadoluda yayılmaya yönelin Kalender Celebi isyanı  ancak  1527 de Kanuni'nin  Mohaç seferi dönüşünde bastırılır.

İsyanları besleyen unsurlar olarak İran Şia'sının tesirinde kalanlarla  merkezi ve yerel idarecilerin mali uygulamalarından şikayetçi olan   bir kısım Türkmen guruplarıdır.  Tarihçilerin açıklamaları ne kadarda bildiktir. İç ve dış mihraklar  isyana neden olur.

Alevilik davasıyla; Sülün, Baba Zünnun, Domuzoğlan, Karaisalı(yenice)'li  Veli Halife, Hacı Bektaş-ı veli sülalesinden olduğunu iddia eden Kalender "şah" unvanını alarak  çevresine abdallar, dervişler ve müritler toplamıştı. Oların  isyanı ile artık hedef mezhep kavgasından çıkarak devlet ve saltanat meselesi haline geliyordu.

-HİZBULVAHŞET'İN  ÖRNEĞİ DÜZMECE MUSTAFA İSYANI

Esas  "Hizbulvahşet " benzeri bir oluşum Celalilerin bu koludur.Bu  isyanla beraber Celali İsyanları karekter değiştirerek 16. Yüzyılın ilkçeyreğindeki   mezhebe dayalı isyanlar yerine siyasi,askeri,idari ve  ekonomik sonuca dayanıyordu.

Şehzade Mustafa'nın idamından sonra Rumeli'de kendisini Şehzade Mustafa olarak tanıtan bir asi  etrafına; halinden şikayetçi "Tımar'lılar, Çiftbozan reaya ve suhte'leri-okuyan gençleri- topladı. Düzmece Mustafa kendisini  padişah ilan ederek  kendine vezir bile tayin ederek doğrudan devlet yönetimine talip olur.

Bu arada Kanuninin oğlu Şehzade Beyazıt ve Selim'in mücadeleleri karışıklıkların daha da artmasına neden olur.

Bazı tımar erbabı Selim'e karşı mücadele veren Bayazıt'ın tarafını tutmuştu. İsyanın bastırılmasından sonra işsiz  ve başıboş kalan tımar erleri işi eşkıyalığa döktü. Bunlar ileri  safhalarda sürecek olan Celaliliğin kaynağını meydana getirdiler. Ayrıca Bayazid'ın isyanı sırasında topladığı "yevmlü" adı verilen silahlı  gurupta  devletin takibatına uğrayınca Celalilere katıldılar.

Asayışı sağlamak için Anadolu'ya  yerleştirilen Yeniçeriler'de  poroplemlere yol açtı. Devletin takip ettikleri ve tımarları ellerinden alınan sipahiler yerine dirlikleri bunlara ve diğer kapıkullarına veriliyordu.

Kapukullarının dirlikler almalarının yanında  zıraat ve ticaretle uğraşmaları halkın huzursuzluğuna ve şikayetlerine sebeb olmuştur.

Onaltıncı yüzyılda Anadolu'da büyük nufus yığılması meydana gelir. Bu yüzden toprakların  insanlara yetmemesi yüzünden "Çiftbozan "denen  insanlar devlette iş bulmanın yolunu ararlar. Devlette iş bulamayanlarda başı boş dolaşmak durumunda idiler ki buda sosyal huzursuzluklara neden olur.

-KÖY KORUCULUĞU YENİ DEĞİL

11. Selim zamanında bu  issiz ve başı boş insanların oluşturduğu sosyal huzursuzluklara  tedbirler düşünülür.

Yaklaşan tehlikeyi önlemek için  tehlike mahallînde köylerden seçilen bir "yiğitbaşı" ve onun kontrolünde otuz kırk kişiden oluşan koruma birlikleri  meydana getirilir.

Huzursuzluk bölgelerinde seçilen "il erleri" başlangıçta "celali"  mücadelesinde etkili oldu ancak daha sonra olaylar  sona eripte bu insanlar işsiz kalınca  ona kaynaklık eder.

Taşradaki beyler leventleri güçlendirirken, kadılarda il erlerini geliştirdi. Bu rakabete dönüştü. Bu nefret celaliliği geliştirdi ve güçlendirdi. Bunlardan Celali Reisi Neslioğlu bir yiğitbaşı idi.

-ENFLASYON KÖRÜKLEDİ

16. yüzyıl sonlarındaki iktisadi çöküntü Celali isyanlarının tuzu biberi doldu. İktisadi çöküntü ,halkın hoşnutsuzluğuna  sesebeb oldu. Çarşı ve pazarlar ayarı düşük para ile doldu ve piyasalar  alt üst oldu.

Taşradaki görevler yüklü rüşvetlerle verilir olduğu için halka yerel yöneticiler yüksek vergiler salıyordu.

Bir taraftan idarecilerin diğer taraftan da eşkıya baskısı altındaki insanlar yut ve köylerinden ayrılarak  ya emin yerlere  gidiyor yada celalilere katılıyordu. Özellikle 1596 dan sonra binlerce insan İstanbul ve Rumîliye kaçtı.

Bu yüzden şair:

"Aşikara bey'iderler kahpe-zenler mansıbı

Nice kopmasun Celali nice  olmasın kıtel."

der.

11.Selim  zamanında  işe medreselilerde karışarak  celaliler daha teşkilatlı ve eğitimli olmaya başladılar. Bu sosyal çöküntüye kafa yorarak düzelmesi için  mücadeleye giren  okumuş gençlere "suhte " dendi. 111.Murat devrinde  hoşnutsuzluklar daha da genişleyerek büyük karışıklıklara neden oldu. Suhteler "baş "ve "buğ"  olarak atlandırdıklara reisleri tarafından teşkilatlandırıldılar. Avusturya ve İran savaşlarında dahada genişleyen Suhte hareketi daha güçlü  teşkilatlanır ve daha güçlü reisler tarafından yönetilir hale geldiler.

Bu reisler genellikle  azledilmiş veya gadre uğramış hükümet mensupları ve reaya arasında itibarlı şahsiyetlerdi.

Osmanlı Avusturya savaşı sırasındada Celali isyanı çıkaran Karayazıcı Abdulhalim, sekmanbaşı ve subaşlılıklar da bulunmuş Malatya cıvarında eşkıyalarla mücadelede " yiğitbaşı " olarak bulunmuştu.Daha sonra    haksızlığa uğradığı iddiasıyla başına topladığı levent ve sekbanlarla Urfa tarafını yağmalar.

Hükümete küsen bir çok devlet görevlisi Karayazıcının yanına girdi. Asiler kapı kulu teşkilatına benzer bir askeri  teşkilat kurdular.

Urfa'yı zapteden Karayazıcı burada hükümdarlığını bile ilan eder. Malatya civarında Sokulluzade Hasan Paşa'ya yenilir. Ancak kalanlar daha da  teşkilatlı hale geldi.

ASİLER ÖDÜLLENDİRİLEREK SUSTURULUR

Avusturya seferinin  uzun sürmesi Karayazıcı'nın  yerine geçen kardeşi Deli Hasan'ın daha rahat hareket etmesine neden olur. Daha sonra ise devlet onu Bosna beyler beylğine göndererek susturmak ister.

Diğer asi lideri Tevil Ahmet'te  sekbanlıktan yetişme idi. Ona da Şehrizor Beylerbeyliği verilir. Karayazıcının oğullarından biride  sahte belge ile Badat valiliğini ele geçirir.

Kalenderoğlu da  devlet hizmetinde bulunmuş, beyler beyikethüdası ve mütesellim olmuştu. İsyanı bastırılmaya çalışılırken kendisine Ankara sancak beyliğini verilir.

KUYUCU MURAD PAŞA  KARŞISINDA TUTUNAMAYIP İRAN'A KAÇTI.

Abaza Hasan paşada bir devlet madurudur. Onun için en büyük celali isyanını  başlattı. O osmanlı devleti için "Rumeli onların anadolu bizim "diyordu.Devleti uzun süre uğraştırdı.İsyanları çıkaranları  yola getirmek için bazı idari tedbirler alındıysada Celalilerin kuvet kullanılmadan bastırılamayacaığı anlaşıldı.

Birinci Ahmet Han 1607 haziranında Kuyucu Murad Paşayı sadrazamlığa getirdi.

Murat paşa Canbolatoğlu vea Kalenderoğlu'nu yenerek  Anadoludan Celali asilerini temizlediu.Asilerin sağ kalanları İran'a kaçmak mecburiyetinde kaldılar.

Genç Osman'ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi üzerine Erzurum Valisi Abaza Mehmet Paşa 1622den 1628 'e kadar Yeni çerilere karşı  kendi askeri ile savaşarak  kan dökülmesine neden oldu.1628 de  teslim olan Abaza Mehmet Paşa Sultan dördüncü Murad tarafından af edilerek Bosna beylerbeyliğine tayin edilmiştir.

Celali isyanları ilk zamanlarda İran'ın tesiriyle meydana gelirken sonraki yıllarda Hep Avrupaya yönelik  savaşlar sırasında meydana gelmiştir.İsyanların Avrupaya sefer açıldığı sırada  ve  aynı gayeye yönelik olarak bir çok merkezde birden başlaması bunların tek merkezden idare edildiğini akıllara getirmiştir.

-İSYANLARIN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Celali syanlarının karekterine  bakarsak:

-Celali liderleri  teşkilatın içinden geliyordu. Yani  devlete yakın olan ve devleti bilen insanlar.

-Bölgenin eşkiyası ile asi  ruhlu insanlar ile  işsiz güçsüz takılımı

           -Tarımsal çalışmalrdan karnını doyuramayan " çiftbozan  " reaya  denen  insanlarda Celalilere katılıyordu.

           -Ataşli silahların  ki  özellikle "Tüfek"lerin kontrolsuz bir biçimde halk arasında yayılması bunun kullanılması sonucu  ortaya çıkan cinayet ve gasp gibi suçların artarak eşkıyalığın yayılması

-Eskiden  devletin kullanmak için eğitim verdiği  ancak sonradan işsiz kalan eski askerler en önemli celali kaynağını teşkil etti.

-Devleti tehdit eden katliam yapan,geçtiği yerleri yağma ve tahrip eden bu korkutucu kalabalık  şehir ve kaleleri işgal edebiliyordu.

Halk bu insanlardan korkarak  ya büyük şehirlere gidiyor yada korunmak için para, mal ve yiyecek temin ediyordu.

-Celaliler arasında "yalancı  kapıkulları"adı verile bölükler bulunuyordu. Bunlar kanuna aykırı olarak alınıp daha sonrada  ocaktan uzaklaştırılan leventler ve ya ümera kapılarındaki devriye bölükleri mensupları idi. Bu yüzden eski leventler kapı kulu tarzında  altı bölüğe ait sarı kırmızı ve yeşil bayrak açıyorlardı. Celaliler kendilerine kabaca bölük düzeni kurmuş,her bölüğe bir bölük zorbabaşı bulunuyordu.

-HALKIN VERDİĞİ İSİMLER GERÇEĞİ ORTAYA KOYUYOR

Celali zorbabaşılar garip isimlerle anılıyor  ve  halk bu vahşete yönelik zorbabaşılarına gerekli lakapları vererek kanaatini ortaya koyuyordu:

Ağaçtan piri

Tanrıbilmez

İnciryemez

Kafir murat

Şeklaz ahmed

Deli ilahi

Domuzboğan

İsaoğlan

Günuğrusu

Dağlardelisi

Rum Mehmed

Yularkıstı

Kilindir uğrusu

-SEBEBLERİN ÖZÜ:

İsyan ve vahşetlerin nedeni: başıboş leventler,İşsiz suhteler,Madur tımarlı sipahiler,Sahipsiz reaya

 

 

CELALİ İSYANLARINDAN HİZBULVAHŞET'E ÇETELER"KOD ADINI BİZ VERDİK"

 Devlet baş edemediği bir tehlikeyi yine başka bir oluşumla önlemeye çalışıyor. Dün Osmanlı, Celalileri bertaraf için oluşturduğu yapı yine celâlliye kaynaklık ediyordu. Bu gün çağdaş devleti Türkiye Cumhuriyeti hukuk içinde ve kendi gücü ile  mücadele etmesi  gereken PKK kanlı terör örgütü ile mücadeleyi bir başka oluşumla önlemeye çalışıyor.Bu oluşumun kod adı "Hizbullah"

Hizbullah  adını bu yeni oluşturulan yapı hiç kullanmıyor.

Bir  emniyet yetkilisi "Bu   yapıyı tarif etmek için raporlarımızda biz kullandık. İsmi biz verdik"diyor. Bir diğer isimde "Bunlar PKK teröründen korunmak için kendiliğinden  koruma amaçlı oluşan ve devletinde para ve silahla yardımcı olduğu çoğunluğunu Gercüş kökenli HABİZMİN aşireti mensupları idi. Habizmin'i Lübnan'daki yasal bir parti olan ve İsrail terörüne karşı mücadele eden Hizbullah olarak  algılamış olabilirler"diyor.

Tıpkı,Osmanlıda  tüm tedhiş hareketlerine  ilk Celali isyanları ile hiç ilgisi olmadığı halde "Celali"dendiği gibi....Tıpkı ilk isyanların İran Safavi imparatorluğunun çıkarına yönelik çıktığı  ve Anadolu'da bu akımın hiç mi hiç maya tutmadığı gibi...Hizbullah 'da İran tandaslı olarak faaliyetlerini sürdürüyor onların mermisi ile vuruyor iddiaları öne sürüldüğü ve yine İran'ın kendine has şartları içinde gelişen hareketin Anadolu'da maya tutmayacağı gibi...Bu konu devlet yetkilileri ve uzmanlarca iyi bilindiği halde.Ancak halk  bir "Öcü" ile korkutmak durumunda kalındığında işe yarar bir araç olarak başvurulagelmiştir.

HİZBULLAH 'IN ÇÖZÜMÜ SUSURLUK'TA

1996'nın 3 Kasım günü Milletvekili Sedat Edip Bucak, 12 Eylül öncesinde Pol-Der isimli Marksist derneğin önde gelen isimlerinden  alevi kökenli emniyet  amiri Hüseyin Kocadağ,  ismi üzerinde sürekli spekülasyonlar yapılan  12 Eylül'den 17 gün sonra Zamanın dikta lideri Evren'in emri ile devletin  eline  pasaport vererek yurt dışına gönderdiği  iddia edilen Ülkücü Abdullah Çatlı ve Sevgilisi olduğu söylenen Gonca Us ... Balıkesir'in Karapürçek beldesinde geçirilen

Bir trafik kazası   Türkiye'nin gündemine  bomba gibi düştü.Bu kaza sonradan sanal bir biçimde  Susurluk  Skandalı adı ile  anılır oldu.Belkide o yüzden daha ilk anda sanal bir havaya bürünen Susurluk çözülemedi. Susurluk, Gladyo"yu gündeme getirdi ancak sonunda suskunluğu da.Anacak Denizli'li Hasan Gökçe'nin kullandığı kamyonana çarpan ünlü lerin  Mercedes'i yeniden türkiyenin gündemine   kimilerinin deyimi ile çete,kimilerine görede galdyoyu sokuverdi.

Aylarca Susurluk olarak anılan olayın tartışmaları devam ederken Sususrluk belediyesini arayarak oradaki havayı anlamak istedim.PPT 118 servisinden Susurluk belediyesinin telefonunu istediğimde görevli"Susurluk'un kaydı geçmiyor.Karapürcek'i vereyim mi ?"diyor. Bayağı şaşırıyorum. Ne alakası varsa ben Susurluk'u istiyorum o Ankara'nın kenarındaki Karapürçek'i veriyor. Belki de anlamadı diyerek yinede telefonu alıyorum. Numaraya baktığımda Susurluk'a yakın bir numara olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Hemen verilen numarayı arıyorum. Ben bir sekreter vs .Beklerken sesi epeyce kalın ibr erkek sesi "Buyurun diyor"Ben belediye başkanı ile görüşmek istiyorum dedince benim diyor. Yine şaşırıyorum. Konuşuyoruz. Başkana kazayı soruyorum. "Hemen şurada opet petrol istasyonunun yanında olmuş. "diyor ve ekliyor"Kamyoncuyu ve kazayı gören Opette ki çocuklar diyor ki:Kamyoncu petrolde  yola ara veriyor. Bir şeyler atıştırıyorlar. Biraz oturduktan sonra haydi kalkalım gelmek üzereler diye konuşuluyor. Kalktıktan biraz sonra da "kaza"..meydana geliyor."diyor. Karapürçek Belediye başkanının söylediğine göre kazadan sonra yaralılar Susurluk ilçesindeki açık olan hastaneye götürüldüğü için olay "Susurluk Kazası "olarak ünlenerek geçmişe ait  gizemli  ilişkiler yumağını anlamaya yönelik yıllara yayılan tartışmaları  başlattı. Yani adı da sanaldı.

Hizbulvahşet Doğulu İslami kimlikli işadamlarını kaçırtıp öldürmekle gündeme gelmişti.

Ama,Susurluk hadisesinin başlangıcı sayılan  doğulu iş adamlarının öldürülmesiyle yöntem olarak paralellik arz ediyor.

Temmuz 1993  Tansu Çiller Başbakan oluyor.

4 Kasım 1993 dede"Elimizde PKK'ya yardım eden  Kürt işadamlarının listesi var"diyordu.

15 Ocak 1994 deKürt işadamı Behcet Cantürk öldürülüyor.

24 Ocak 1994 de Kürt işadamlarının avukatı Yusuf Ziya Ekinci öldürülüyor.

26 Mart 1994 de Fevzi Aslan öldürülüyor.

4 Haziran 1994 de Savaş Buldan öldürülüyor.

11 kasım 1994 de Medet Serhat öldürülüyor.

O günden sonra Susurluk kazasına kadar Kürt işadamı vasıflı faili mechullerin cinayet sayısının 60'a ulaştığı belirtiliyor.

 

SUSURLUK'TA GLADYO MU?

1996'nın 3 Kasım günü Susurluk'ta meydana gelen kaza ile Türk kamuoyu 'Çete-Gladyo' kelimesini ciddi bir şekilde ilk defa Susurluk'ta duydu.

İngiliz Gazeteci Philp Willan'ın Kuklacılar'ı ilginç olaylar dizisini anlatıyor.İtalyan Gladyosunu...

Gladyo veya GLADIO İtalyan menşeli..Hizbulvahşet olayının sis perdesi aralandıkça ortaya çıkan manzaranın benzerliği için  İtalyan Gladyo'su önem kazanıyor.

Yıl 1972..İtalya'nın kuzeyinde  çocuklar ormanlık bölgede  oyun oynarken bir silah deposu  bulurlar. Polise haber verilir araştırmalar  yakındaki mağarada başka  silah depolarını ortaya kor. Birileri bunların "gizli taburlar için"silah depoları olduğunu söyler ama yetkili biriside "Hayır bunlar uluslar arası silah kaçakçılarının depoları der"olay kapanır. Anacak o yıllarda İtalya da  tethiş hareketlerinde kullanılan silah ve malzemeler o depolarda bulunanlarla benzerlik teşkil eder.

Gladıo' 'Gladyo'  ciddi bir şekilde ilk defa  İtalya'da  "Temiz toplum" çerçevesinde yürütülen P2 Mason lojası operasyonu ile  ortaya kondu. Gladyo, 1990 yılında İtalya'da büyük bir skandalla ortaya çıkmıştı. İtalya'da son 20-30 yılın tüm kuşkulu terör ve suikast olaylarının ardında CIA tarafından örgütlenmiş "Gladyo" adını kullanan bir yeraltı örgütünün bulunduğu savcı Felice Casson tarafından ortaya çıkarılmıştı.

Toplumu sarsan  yasadışı ilişkiler bu örgütün başı altından çıkıyordu. Gladyo,uluslararası ilişkiler  ağı içinde işler yapıyor, hükümetler deviriyor, darbeler yapıyordu

İtalyada "Temiz eller" operasyonunu yürütenler bu örgüte dahil üst düzey yöneticiler,başbakanlık yapan siyasetçiler ve  ünü formalı -üniformasız askerlerle karşılaştılar.

3 Mayıs 1990 günü üç İtalyan jandarması Kuzey Sagrola yakınlarında Pateano köyünde, şüphelendikleri bir araçta arama yapmak için bagajı açtıklarında, arabada meydana gelen patlama sonucu ölmüşlerdi. İtalya'da yapılan bir dizi operasyonun ardından, kırsal alanlarda toprağa gömülü 127 silah, tahrip kalıbı ve patlayıcı madde ortaya çıkarılmıştı.

Savcı Felice Casson, bulunan silah ve patlayıcı madde depolarının İtalyan gizli servisi SISMI'nin denetiminde olduğunu tespit etti. Jandarmaların ölümüne sebep olan üç kişiyi ömür boyu hapse mahkum ettirdi. Ancak bir generalle bir yarbayın soruşturmayı saptırmaya çalıştıklarının farkına varınca, İtalyan Başbakanı Andreotti'ye gizli servis arşivlerini incelemek için başvuru yaptı ve başvuru belgesinin bir kopyasını da Parlamento Güvenlik Komisyonu'na gönderdi.

Başvuruya uzun bir süre cevap alamayan Felice Casson, işin peşini bırakacak gibi değildi. Nihayet 20 Temmuz 1990'da Andreotti ile görüşerek İtalyan İstihbarat servisinin arşivine girmeyi başardı. Gladyo'nun başlangıcı NATO'nun kuruluşundan hemen sonra idi. "gladyo" adında bir örgütün 1956'nın Kasım ayında İtalyan ve Amerikan gizli servisleri tarafından Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'ndan gelecek bir istilaya karşı, anti komünist kritere göre seçilen yüzlerce kişinin eğitilmesi amacıyla gizli ve yasadışı bir örgüt kurulmuştu. 1956'da asker-sivil karışımından meydana gelen bu örgütün eğitim kampları ve üsleri Sardunya adasında bulunuyordu.

Tüm NATO ülkeleri"Gladyo ile  birinci tehdit değerlendirmesi içinde bir  saldırı durumunda varlıklarını koruyacaklardı. Genel bir askeri strateji doğrultusunda ağlar ve bağlantılar, silah ,malzeme ve kaynaklar hazırlanmıştı. İlgili ülkelerin savunma anlaşmalarının ve silahlı kuvvetlerinin devreye girmesi de kayıt altına alınmıştı. Sınırlar ötesinde işbirliği yapacaklar ve ortak savunmaya gireceklerdi.

Araştırmalar  örgütün, P2 adında bir Mason locası  ile irtibatını tespit ettiriyordu. Örgüt mensupları içinde parti yöneticileri, askerler, gizli servis yöneticileri, polis şefleri, sanayiciler, bankacılar, yayıncılar ve gazetecilerin bulunuyordu.  O zamanki P-2 mensuplarının bilgilerine göre, üstad Gelli gizli servis yöneticilerinden ve soruşturmanın şefinden sürekli olarak, olup bitenlerin en son durumu hakkında bilgi alabiliyordu.

Örgüt zamanı gelince, partilere ve demokratik kurumlara darbelerin yardımıyla, bombalı terör eylemleriyle, sendika gösterilerindeki provokasyonlar gibi genel güvensizlik ortamıyla güçlü devlete çağrıyı hedefliyordu. Ya düzenli darbe yapılabilmesini ya da tehlikeli durumların yardımıyla demokrasinin rafa kaldırılabilmesini hedefliyordu. NATO ile yaşıt ve NATO ile ilişkileri açığa çıkarılan Gladyo  yıllarca terör ve kirli işlere neden olduğu ortaya çıktı. Gladyo, Savcı Felice Casson tarafından  yürütülen operasyonla çözüldü. İtalya'da safralar atıldı.

HİZBULLAH'ı DEVLET   PKK'YA KARŞI KURUP KULLANDIMI ?

Göreve geldiğinde" Susurluk Olayını  20 günde çözerim ! " ve "Çözemezsem başbakanlık bana haram olsun" diyen  Mesut Yılmaz,Başbakanlık  Başmüfettişi Kutlu Savaş'ı bir rapor hazırlaması için görevlendirdi. Yılmaz,Kutlu Savaşı görevlendirdiğinde   bunu "temiz toplum adına dev bir adım "olarak değerlendirmişti. Ancak ,aylar süren çalışmalar sonrasında  hazırlanan    120 sayfalık  raporun 11 sayfası Başbakan Mesut Yılmaz ve koalisyonun  diğer  ortakları nın( DSP'nin  lideri Bülent Ecevit ve  DTP'nin  genel başkanı  Hüsamettin Cindoruk) yaptıkları  "zirvede " devlet sırrı " kapsamına alınarak  açıklanmadı."Devlet sırrı " diyerek açıklanmayan  "sır"sayfalar şunlar:68,69,70,71,75,77,78,79,80,103,104.......

Yine rapordan "Devlet sırrı çıktı"

Rapor  açıklandı ama susurluk açıklanamadı. Raporu Emekli General Teoman  Koman  çok "edebi "buluyordu.

Raporun açıklanmasından sonra  Susurluk olayı "Devlet yaparsa mübah, devlet yapmazsa günahtır"değerlendirmelerine neden oldu.

***************Yinede  Susurluk raporunda  bazı satırlar ürkütücüydü:

Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı KUTLU SAVAŞ'ın  Zamanın Başbakın Mesut yılmaz'a sundruğu Susurluk raporun'dan

-SORUŞTURMA YETKİSİ YOK

***Giriş bölümünde açıklandığı üzere başkanlığımızın bir soruşturma raporu hazırlaması için teknik ve hukuki olarak yetkisi de yoktur.

VATAN MİLLET SAKARYA ZIRHI

***Kamuoyunda Susurluk kazası/olayı adı altında bilinen ve tartışılan konu hukuken bir trafik kazasından ibarettir. Bu konu da yargıya intikal etmiştir ve yapılacak bir iş veya bürokratik işlem kalmamıştır. Oysa kamuoyu, siyasetçi - Yeraltı Dünyası - Kamu Kuruluşları ilişkisi ve kişisel menfaat etrafında yoğunlaşan ve büyük ölçüde para, menfaat ve güç sağlamaya dönük illegal faaliyetlerden rahatsızdır. Bu faaliyetlerin "terörle mücadele ve ülke menfaatleri" olarak gösterilmesi ve bu perdenin arkasına gizlenmesi ayrı bir rahatsızlık konusudur.

Kamuoyunun paylaştığı bu çerçeve, gerçekte "Susurluk Olayı"nın da genel çerçevesini oluşturmaktadır.

-SADACE POLİSİYE BİR OLAY DEĞİLDİR

*****Susurluk Kazası'nda yer alan kişilerin kazanın oluş mahalline kadar değişik yerlerde - İstanbul, Yalova, İzmir, Kuşadası - aynı günlerde birliktelikleri, hatta S.E.Bucak'ın beyanına göre koruma polislerinin takip edildiklerine ilişkin endişeleri nedeniyle önce İzmir'i, sonra da Kuşadası'nı terketmeye karar vermeleri sonucu İstanbul'a dönerlerken Susurluk'taki trafik kazası vukubulmuş ancak kamuoyunun ve medyanın tepkisi ile kazanın öncesi günlerdeki birliktelikler ve kazanın oluşumu önemli ölçüde her yönüyle ele alınarak yargıya intikal ettiğinden raporumuzda bu konular, bilindiği ve tekrara yer vermemek için ele alınmamıştır. Bu konuda bir başka temel düşüncemiz, "Susurluk Olayı" adı altındaki kapsamlı ve çoğunlukla illegal ilişkiler ağını dikkate getirmek olduğundan, özellikle polisiye olaylar noktasında kaybolmadan, olayı bütünüyle takdim etmektir.

Aslında bir bütünlük içinde ele alınması gereken Susurluk konusu, yukarıda kısaca sunulduğu üzere, parçalara ayrılmış işin özü ve esası özellikle yargı safhasında gözden kaçmıştır.

Mehmet Ali Yaprak kaçırılmış, olay adliyeye intikal etmiş, Gaziantep Savcılığı, İstanbul Savcısı'nın ifadeleri alıp göndermesini talep etmiştir.

İfadeler alınmış, gönderilmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.

Gaziantep Savcısı ise yüzleştirme kararını yazmış ancak, daha sonraki safhalarda bu husus da gerçekleştirilmemiştir.

Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırıldığı araçta Müfit Semet'in parmak izi bulunmuş ama konunun adliyeye intikal etmemesi sağlanmıştır. Bir kamu kuruluşunun üst düzey yetkisili devreye girmiştir. Şubat 1997'de Başbakanlık bu konunun takibini Adalet Bakanlığı'ndan yazı ile talep etmiş, Bakan Şevket Kazan talimat vermiş konu Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nde beklemeye bırakılmış, Eylül 1997'de yazılı talebimizle konu ancak hatırlanmıştır. İçişleri Bakanlığı kayıp silahlar konusunda soruşturma yapmış nedense tüm bilgi ve belgeler toplanmış olmasına karşılık konu 10 adet Baretta ile sınırlı tutulmuştur.

-RESMİ KURUMLAR GİZLEDİ

İçişleri Bakanlığı'na yazılan ve "bilgileri için" Danıştay'a da gönderilen yazımız, dosyaların henüz kendilerine intikal etmemiş olmasına rağmen, "Danıştay'ın incelemesi safhasındadır" ibaresi sebebiyle Danıştay'ın tepkisini çekmiştir. (Açıktır ki fezlekenin bakanlıkta onayını takip eden safha Danıştay incelemesidir.) Neticede suçu ve suçluluğu su götürür 5 emniyet mensubu yargıya sevk edilmiş, milyonlarca dolarlık silah alımı konusu ortada kalmış eksik araştırma, hatalı değerlendirme yönündeki ikaz bakanlıkça dikkate alınmamış, aksine yeni bir raporla ilk çalışmanın doğruluğu iddia edilmişse de Danıştay'ın özel harekat mensupları hakkındaki suç duyurusu bakanlığın eksik soruşturmasının delili olmuştur. Ama halen de milyonlarca dolarlık silah alımı konusu bakanlıkça sonuçlandırılmamıştır.

-GERÇEKÇİ YAKLAŞILMADI,SAVSAKLANDI

****Ömer Lütfü Topal'ın evi cinayetten kısa bir süre sonra aranmıştır. Arayanların şefi olduğu iddia eden ve bariz bir Doğu Anadolu şivesi ile konuşan bir kişinin mevcudiyeti tesbit edilmiştir. Cinayetten uzunca bir süre sonra evin etrafında herhangi bir güvenlik tedbiri olmadığı da iddia edilmiştir....Dört saatlik bir sohbetin neticesi bazen iki sayfa tutan not olmuştur. Genellikle de bir isim, bir ilişki, bir hesap numarası, bir görevlinin olmaması gereken bir yerde bulunması, bir telefon numarası veya bir banka irtibatı takip edilecek ve ulaşılacak bir bilgiye işaret etmiştir....İşte bu görüntü içinde kamu kurumları Susurluk Olayı patlak verince zahiri bir heyecanla üzerlerine düşen görevi yapma gayreti içine girmişlerdir. İçişleri Bakanlığı'nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün inceleme ve soruşturmaları bu cümledendir.

Adalet Bakanlığı ise kendilerine Ocak 1997'de aktarılan iki konudan birini Bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen inceletmemiştir.

***Susurluk olayı ile alakalı ve ilgi çekici bir husus da kurumların kendi kusurlarını unutup bir diğerini suçlama konusundaki itinalı davranışlarıdır. Askerler ise tam bir suskunluk ve sessizlik içinde olaylara sadece seyir açısından bakmışlardır. Oysa Jandarmanın söyleyecek çok sözü olması gerekirdi. Özellikle de Yeşil, itirafçılar konusu ile Cem Ersever'in niçin veya nasıl öldürüldüğünü araştırıp Kamuoyuna değilse bile Başbakanlığa duyurabilirlerdi.

-BİLENLERE SORULMADI

***Bir sayın Devlet Bakanı "Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, bu konudaki birikimine rağmen kendisine müracaat etmemesini" tenkit konusu yapmıştır. Hem de gazetelere beyanat vererek.

-KAMOYU  ÇETE DİYOR

***Kamuoyu devletteki "Çete" irtibatlarına konsantre olmuşken bu konuya da kısaca temas etmekte fayda vardır.

-UYUŞTURUCU ÖNEMLİ

***Çetelerin sadece silahlı ve insan öldüren görünümü tartışılmakta başta uyuşturucu ticareti yapan gruplar gündeme gelmektedir. Bu kanunsuz yapı, Devletin kolayca baş edeceği, dünyanın her tarafında müşahade edilen, ortaya çıkan ve her ciddi Devlette hele de toplumsal reaksiyon doğmuşken tasfiyesi mümkün bir görüntüdür. Oysa ülkemizde çete konusu iki ayrı gelişme göstermiştir; birincisi Ömer Lütfü Topal organizasyonunun uluslararası ölçekte ve değerde "mafya"laşma süreci, ikincisi silahlı faaliyetlerin ve zor kullanmanın dışında kalan eğitimli, saygın kişilerden oluşan, kravatlılar grubu olarak tariflenebilecek gruplaşmalardır.

Ömer Lütfi Topal, yüzlerce milyar liralık gelir elde etme imkanına kavuşarak belli bir dönemde devlete sızma ve rüşvet vererek iş yaptırma seviyesinden, kamu görevlilerine artık emir verme seviyesine yükselirken öldürülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihinin; polisten, jandarmadan, yargıdan korkmayan ilk Amerikan tipi mafyalaşma süreci yarım kalmıştır. Bu seviyeye ulaşan bir başka grup da yoktur.

- ÖLDÜRECEKLER HER HALUKARDA ÖLDÜRÜRDÜ

*** Yine de etrafındaki hale, koruyucu bulundurmasını, 3 - 5 arabayla birlikte sokağa çıkmasını ve kendini korumak için tedbir almasını gereksiz kılacak kadar geniş ve etkiliydi.... Kendisini öldüren sistem zaten hertürlü tedbiri geçersiz kılacak kadar güçlüydü.

-DEVLET GÜCÜ  ORGANİZE OLARAK KULLANILDI MI?

***Konumuz açısından üzerinde durulan ikinci ve birincisinden çok daha etkili çete faaliyeti, bizatihi devlet gücünün ve yetkisinin bu amaçla kullanımı ve organize oluşudur.

-BANKALAR HİZMETE AMADE

****Başbakanlık Teftiş Kurulu 3 kamu bankasında bir değerlendirme yapmış ve ortaya ürkütücü bir tablo çıkmıştır. Milyonlarca doların ve milyarlarca TL'nin bu bankalara dönüşü mümkün görülmemektedir. Uzun vadeli teminat mektuplarının nakde dönüşeceği muhakkaktır. Bankalar kendi kârlılıklarını azaltma pahasına belli kişi ve firmaları finanse etmiştir. Leasing ve off shore kredileri tam bir bataklıktır....Belirtmek gerekir ki buradaki saygın isimler Bankalar Kanunu'na mugayir işler ve işlemler yapmamışlar, DGM'lerin görev alanı kapsamında faaliyet göstermişlerdir. Bankalarda cereyan eden olayların parasal boyutu, kamuoyunun "Susurluk" olarak algıladığı olaylar toplamını aşacaktır....

PARA ,PARANIN SAĞLAYACAĞI GÜÇ

***Çünkü kirliliğin hedefi para ve paranın sağlayacağı güçtür.

Susurluk olayının çerçevesinin bu olduğu hususunda da ittifak vardır.

SUSURLUK'LA İLGİLİ GELİŞMELER

Giriş bölümünde arz ve izah edildiği üzere Susurluk Olayı bir bütündür ve olaylar zincirinden ibarettir.

İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi, Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara'da cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir.

-YEŞİL KULLANILDI

Halen Milletvekili Sn. Hayri Kozakçıoğlu'nun "Ben Olağanüstü Hal Bölge Valisi iken Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı bölge sınırları dışına çıkarmıştım" dediği olay her ne ise, bizim de Susurluk olayından anladığımız aynı şeydir. Sn. Kozakçıoğlu işaret etmektedir ki Yeşil adlı kişi Olağanüstü Hal Valilik çalışmaları için yararlı değil zararlıdır. Ama yanı kişi Jandarma için, MİT için zararlı değil yararlı bir kişidir. Hatta o kadar yararlıdır ki, Kocaeli Emniyet Müdürü, Hadi Özcan isimli çete reisinin teslim olması için Yeşil'in aracılığına başvurmaktadır.

Bu kişi o kadar yararlıdır ki polis tarafından yanlışlıkla (veya MİT'e gözdağı vermek için) karakola götürülüp sorgulandıktan sonra -gelip adamınızı alın-denmekte ve serbest bırakılmakta, MİT'te kırılan kaburga kemiklerini tedavi ettirmektedir.

-İNFAZLARIN KARARINI  KİM  VERİYORDU

**** Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde" diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu?

-DEVLET GÖREVLİLERİNİN  ŞİDDETİ MEŞRUMUDUR?

****Bölgede yıllardır devam eden mücadele ve PKK saldırıları batı bölgelerinde dahi genişleyen bir tepki yaratırken, olağanüstü hal bölgesinde yaşayanların ve PKK ile mücadele eden devlet güçlerinin tepkisini, öfkesini ve bazı şedit davranışlarını anlamak ve mazur görmek mümkündür. Hatta zaruridir.

***ÖlümÜçgeni:

Tüm devlet kurumlarının haberdar olmasına  karşın ölüm üçgeni olarak  adlandırılan İzmir,Adapazarı ve Bolu üçgeninde  ölümlerin açığa çıkarılmaması  polis-jandarma ve itirafçı  örgütlenmelerinin burada  etkin olduğunun  göstergesidir.

Çetelere yol verildi:Devlet sustuğu için meydan çetelere terk edilmiştir.Herşeyden haberdar olan MİT'e ve 150 bin polise rağmen 15-20 kişilik kabadayılara yaptıklarının hesabını sormak mümkün olmamıştır.Kurumlar kendilerini  inkar ederek sonunda bir kamyona çarpmıştır.

Adam öldürme yetkisi:Devlet içinde bir infaz gurubu oluşmuştur.OHAL Bölgesinde adam  öldürmede karra mercii başçavuşlara,komiser yardımcılarına ,dahada önemlisi dünkü terörist,yarınki  potansiyel suçlu olan itirafçılara kadar inmiştir.Mahkemelere kadar gitmiş kişilerin elden ele teslim edilerek devlet elindeyken köprü altında ölü olarak bulunmasının faili mechul olacağı aşıkardır.

"JİTEM:Jandarma Genel Komutanlığı reddedtse bile JİTEM'in varlığı unutulabilir değildir...Bu guruptan iki kişi olağanüstü çalışmıştır. Biri Binbaşı  Cem Ersever'dir.Diğeri Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'dır."

-JİTEM VAR GİBİDİR

Zaman zaman "rutin dışı"işler için kullanıldığı ileri sürülen JİTEM  için zamanın  jandarma  Genel Komutanı Teoman koman 1998 ocağında gazetelere geçen beyanı şöyleydi:" Ben diyorum ki;JİTEM yoktur.Ben yoktur derken şunu söyledim hep,resmi bir kurum veya ünite birimi yoktur.Ama bazı kimselerin kendilerine bu ismi vererek bir şeyler yaptıkları ortadadır." "...

"Neden para ele geçmiyor:Özel harekat timlerinin PKK'ya karşı yaptığı oparasyonlarda neden para ele geçmiyor? Her türlü silah ve techizat bulunmasına karşın asla para yakalanmıyor."

Raporda "sır"ların dışındaki bölümü ise Mesut Yılmaz'ın rakibi Tansu Çiller   köşeye sıkıştırılmak isteniyor yorumlarına neden olmuştuSavaş, raporunda"Yeşil" kot adlı  Mahmut Yıldırım'ın, MİT tarafından kullanıldığı ve  kırmızı pasaport taşıyan MİT elemanlarınca  VİP salonlarından yurt dışına çıkarıldığı" yer almıştı. İsim vererek Mit mensuplarının Yeşil'le ilişkileri ortaya konmuştu.

Tuğ.General Veli Küçük: Kutlu Savaş'ın raporunda "Veli Küçük'ün çete bağlantısı"na dikkat çekiliyor.

Yeşil:23 Kasım 1996 da Vip salonundan  geçerek İstanbula geldi. Mehmet Eymür'e baba diyor.

3 Şubat 1999 da  İzmir Barosuna bağlı"Çetelere karşı hukukun üstünlüğü Komisyonu "olarak adlandıran  DokuzAvukat Genelkurmay Başkanılığı ile Jandarma genel Komutanlığına  Susurluk kazası  sırasında Kocaeli İl Jandarma alay komutanı Albay Veli Küçük ile ilgili iddaları  içeren 14 sayfalık kitap ve  gazete küpürü  eki ile  Küçük hakkında"Şimdiye kadar  ileri sürülen iddia ve suçlamalarla ilgili olarak soruşturma açıllıp açılmadığı soruluyor,eğer  yapılmadıysa soruşturma  emri verilmesi talap ediliyordu.

Dilekçe ekindeki kupürler arasında  Kocaeli İl jandarma  Alay komutanı  Albay veli Küçük ileBalıkesir Emniyet müdürü Nihat Camadan  arasında  geçtiği iddia edilen şu satırlar geçiyordu:Küçük :Susurluktaki kazada ölen Mehmet Özbay,bizim kullandığımız bir eleman.Tutanaklarda ismi geçmezse iyi olur.

Camadan:Kaza polis bölgesinde değil jandarma  bölgesinde.Jandarmaya söylemek  lazım."

Küçük:Jandarma komutanını aradım yoktu."

Yine ididalara göre  zamanın Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman'ın açtırdığı soruşturma komisyona verdiği ifadede  Küçük olayı doğrulamıştı.

Ayrıca İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığı,susurluk'un tahkikat soruşturması sırasında Abdullah Çatlının telefon dökümünde  Abdullah catlı ile üç defa görüşdüğü görülen   Tuğ .General Veli  Küçük'için  24 Şubat 1997 de Genelkurmay Başkanlığına suç duyurusunda bulundu.Savcılık suç duyurusuna  Hanifi Avcının TBMM Susurluk Komisyonuna verdiği ifadeyi de eklemişti.

Genelkurmay idiaları incelemek üzere Turhan Bedirhan,Cahit Balcı ve Yaşar Ilık'tan oluşan bir generaller "heyeti"kurdu.Küçük ve  Camadan bu heyete ifade verdiHeyet raporuna göre Küçük ile ilgili suç unsuruna rastlanmamıştı.Nihat Camadan bu kurula veli Küçük'ün kazayı duyunca kendisini arayarak"Ölen adam Çatlı.Sami hoştan geliyor cenazeyi ona verin"dediğini anlatmıştı.Camadanda  olayın jandarama bölgesinde olduğunu söylemiş ama  balıkesir jandarma komutanına durumu   iletmiş janhdarma alay komutanlığı  talebi kabul etmemişti.Camadan'ın  bu şekildeki ifadesini veli küçük kabul etmişti.Veli küçük'e göreSami Hoştan ile 1991,Sedat Peker ile 1995'ten beri istihbarat temini için konuşuyordu.Çatlı ilede aynı gaye için tanışıyordu.Daha sonra NTVde gazetecilerin sorularını cevaplayan Eski jandarma genel komutanı teoman koman"Küçük çatlıyı değil,çatlı küçük'ü üç kez aramış.Onlarda üç kontür, sekiz  kontür."diyerek olayı hafifletiyordu.Halbuki devletin kayıklarına göre 1995-1996  telefon dökümlerinde Küçük kendi telefonundan Çatlının kullandığı 0532 313 80 95 nolu telefonunu en az otuz kırkkez aradığı görülüyordu.

Kutlu Savaş'ın raporuna göre Küçük'ün kızım kullanıyor dediği kendi telefonunu,Sedat  peker, Sami Hoştan,Hadi Özcan, Abdullah çatlı defalarca arıyordu.Küçük 0 532 212 52 78 nolu cep telefonunu defalarca çatlı arıyor Küçük  genelkurmay komisyonuna bu telefonu  sadece 1996 yaz tatilinde temmuz ayında kendisi geri kalan zamanlardada Avukatlık yapan kızının kullandığını söylüyordu. Anacak  ne kendisini nede kızının  bu denli ilişkisi Küçük ve kızına sorulamadı.

......................................

KUTU  KUTU  KUTU  KUTU

....................................

KONUŞANLAR SUSTURULDU

Ancak Jandarma Genel Komutanlığı 18 Haziran 1997 de  İçişleri bakanlığına başvurarak"Tuğ general veli Küçük'ün birtakım yasa dışı olaylara karıştığını öne süren ve resmen olmadığı açıklandığı halde'JİTEM vardır ve   bir çok kanunsuz işler yapmaktadır' demek suretiyle kurum olarak jandarma genel komutanlığını ağır ,mesnetsiz ve haksız hakaret ve isnatlarda bulunan "Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanifi Avcı hakkında TCK 159 ve 268.maddelerine  göre dava açılması istendi. Avcı ,Susrluk sonunda konuştu  ve susturuldu (Susrluk sonunda konuştu susturuldu Hanefi Avcı Hanefi Avcı Önce  Disiplin cezası , kıdem durdurma cezası, Suçlandı ,tutuklandı ve beraat etti.

Avcı hakkında Memurun  muhakemat komisyonu ilginç bir gerekçeyle 19.2.1998 tarihinde  Avcının TBMM Susurluk komisyonu ve DGM savcılarına "daha sonra basına sızacağını bile bile ifade vererek devletin askeri kuvetlerini alenen tahkir ve  tezyif ettiği" için "luzumu  muhakeme"kararı verdi.

.Sonra  20 Şubat  1998 de gözaltına alındı  21 Şubatta Ankara 1 nolu DGM'ce tutuklandı. Beypazarı cevazaevinkondu. Orada dokuz gün kaldı"Devletin sırlarını Devletin güvenliği,ulusal ve uluslar arası çıkarları açısından gizli kalması gereken  bilgileri ifşa etmek"le(TCK-136/1)suçlandı

İtirazı üzerine, Veli Küçük ve  Nihat Camadan'ın ifade tutanağının bulunduğu dosya İç İşleri bakanlığının 28.5.1998 gün ve  81.108.D-361/1364 sayılı yazısıyla Danıştaya gönderildi.Danıştay Jandarma genel komutanlığı ve Memurun muhakemat komisyonu ile aynı görüşte değildi.Savcılara,meclis komisyonlarına  ifade vermek "aleni"olmadığı gibi suç da değildi.Dosya bakanlğın tozlu raflarına kaldırıldı.

Avcı, Susurluk Türkiyede Polis- Mafya siyasetçi üçgeninin ötesinde Emniyet-Mit-Silahlı Kuvvutler arasındaki  çekişmeyi de gözler önüne serdi. Avcı,MİT ve Silahlı kuvvetlere mensup bazı isimlerin"yasa dışı kişilerle bağlantı kurarak cinayet, haraç toplama,adam kaçırma ve  fidye isteme eylemlerine karıştıklarını"öne sürdü. Avcının özellikle Tuğgeneral Veli Küçük ve Mehmet eymür'e yönelik  iddiaları yargı ve hükümetlerin bu tür ilişkiler üzerine  yeterince  gidemediklerinin dikkat çekiyordu.

MİT'in çete oluşumlarından haberi olduğunu söyledi.

MİT Kontterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, Eski İçşileri bakanı Mehmet ağar,eski özel harekt daire başkanı İbrahim Şahin ile Jandarma Tuğgeneral Veli  Küçük'ü yasadışı oluşumlarla ilişkin açıklamalarn yaptı

...Cem ersever'in öldürülmesinden Habur Gümrük Müdürü Ali Balkan'ı sorumlu tutarken,Behçet cantürk'ünde aralarında bulunduğu adları uyuşturucu  kaçakçılığına karışmış bazı yer altı  dünyası mensuplarının devlet içindeki çeteler tarafından öldürüldüğünü iddia etti.

...Yeşil"Mahmut Yıldırım"ın devlet tarafından zaman zaman kullanılmaya başlandığı konusunda  ayrıntılı açıklama yaparak bu kişinin banka hesabına yapılan ödemelerle ilygili belgeleri mahkemeye sundu.

..........Tuğgeneral  Veli Küçük'ün,Abdullah Çatlı'yla bağlantısı olduğunu öne sürdü..

..........Mehmet Ağar ile Mehmet Eymür'e bağlı guruplar arasında,tarık ümt ve  Mehmet Ali yaprak'ın kaçırılması olayı nedeniyle anlaşmazlık çıktığını idida etiti

....Avcı "Yeşil'in  Antalyada evi var.Bunu MİT'te biliyor.Bazı Mit mensupları burayı karargah olarak  kullanıyor"demiş ve  konuştuğu için içeri alınmıştı.

Avcı beyanatlarında Cuntacılara dikkat cekiyor ama bu konuda net bir  cevap vermiyordu.

********************************

 

REFAHYOLUN DÜŞMESİ İÇİN HAZIRLANAN SENERYO ..SAMURSAK SKANDALI

28 şubat  çoktan başlamış,1997'nin  baharını yaza çeviren  günlerdebir haber  Ülkenin gündemine bomsba gibi düştü." Genelkurmaya,a aiti gizili belgeleri Emniyet İstihbarat Dairesine sızdıran bir köstebek var."Kadir samursakEmniyet istihbarat daire Başmkanvekili Bülent orak oğlu tarafından yönlendirildiği  söyleniyorndu.Emniyet İstihbarattı Genelkurmayı dinliyor şeklinde verildi.

Olay Duyulunca  Dönemin içişleri bakanı Meral akşener Orakoğlu'nu  ABD'ye görevle gönderildi.Sonrada yurda döndü.Deniz Kuvetleri Askeri savcılığınca  sorgusu "yapılmadan tutuklamakararı  çıkartmışsınız"tutuklandı.Mamak askeri cezaevine kondu. Yedi üay sonra  askeri mahkemede davadan beraat etit.

Orakoğlu"Elbette polis içindede yanlış var.Yok demek anlamsız.Türkiye nakadar kirliyse poliste o kadar kirli."

Orakoğlu yasemin çongara"Türk polisi bütün faili mechul cinayetleri ortalya çıkaracak yetenektedir.Neden çıkarmadığını düşünün.Faillerin bulunması,bulacak kişilerin göreve gelmesi engellenmek istendi.Nesim malkinin öldürülmesi olayı var.Gazki antepteki Mehmet Ali yaprak'ın işleri...Ömer lütfi topal'ın öldürülmesi.Esbki  özel harekat daira başkanı İbrahim şahinnin rolü.......Bütün bunlarda ipliğin ucu görünmektedir.Çektiğimizde  çorap söküğü gibi geleceğinhi biliyorlar.Uyuşturucunun patronlarına bakın ,anlarsınız.Mafyanın bu kadar kurumsallaşması için bazı devlet kurumlarına sızmaları şartır.."

Orakoğlu ve Samursak 'ın "Köstebek  skandalı"Refah yolun düşüşünü hızlandıran sansasyonaal olay olarak değerlendirildi.

......................

Kutu  Kutu kutu kutu

...................

19 Ekim 1998 gazeteler:

Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican ve  Bursa  valisi Orhan Taşanlar"Malki'yi Evcilin öldürttüğü kesin"dedi. Çakıcı ile iliş kisi  netleşen Evcil'in yakalanması için harekete geçildi.yakalanması için  İnterpolden yardım istenecek Ancak Orhan taşanlar on iki yaşlarındaki kız çocuklarını başörtüsü için üzerine polispanzerleri salar ve aileleri coplatırken Evcil bir yıldır Bursa'da gizlenmiş.Kimsinin haberi olmamış! Daha sonra Orhan Taşan'larının   Evcilin Bursada saklandığından bilgisi olduğu söylendİ.

..............................................................

SUSURLUK RAPORUNDA GİZLİ SERVİS PARMAĞI

Kutlu savaş'ın  zamanın başbakanı Mesut yılmaz'a  sunduğu raporun "devlet sırrı" diye açıklanmayan bölümünde   istihbarat örgütlerinin ve olaylara adı karışan kişilerin  CIA,İngiliz M 5,MOSSAD,SAVAMA,EL MUHABERAT gibi pek çok yabancı  gizli servislerle kurduğu ilişkilere dikkat çekildiği medyada yer alıyordu.

Kutlu Savaş'ta raporunun teklifler bölümünde gizli  servislerle girilen ilişkilerin olumsuzluğuna işaret edilerek ,bunun önlenmesi isteniyordu. Ayrıca "gerçek devletin" "gerektiğinde yargısız infaz yapabileceği" izlenimi veren satırlara  yer veriliyordu

Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu raporunda ise siyasi terör hakkındaki  araştırmaların 12 Eylül 1980 öncesine kadar derinleştirilmesi isteniyordu. Raporda olayların 1970 ler de başladığı ve devlette bazı güçlerin sağ-sol kavgasını başlattıkları, devlet içindeki bazı kurumların bundan haberdar olduğu ve yönlendirdiği, sabah solculara  sıkılan silahın akşam sağ  görüşteki kişilere sıkıldığı, olayların bu şekilde tırmandırıldığı  yer alıyordu. Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış'a göre askeri kanattan yeteri bilgi alınamadı. JİTEM'in bağlı olduğu iddia edilen Jandarma  Genel Komutanı ve MİT Eski Müsteşarı Teoman Koman'ın komisyona bilgi vermeye yanaşmadığı bildiriliyordu. Yine her iki raporda  adı çetelerle beraber geçen Jandarma  Tuğ General Veli Küçük'e ; hakkındaki iddialarla ilgili olarak ifade verdirilemediği  de bir gerçek.

-LOCKHEED  SKANDALINDAN   BATMANGATE

Bu durum yeni değildi.

1976 yılında da olayın meydana geldiği her ülkede yetkililerin bulunarak adalet önüne çıkarıldığı,askeri helikopter alımında yolsuzluk yapıldığı için bir TBMM'de  "Lockheed Skandalı "ile ilgili Meclis Araştırma komisyonu kurulmuş,287 sayfalık bir rapor hazırlanmıştı. Susurluk Komisyonu raporunda  bu olaya dikkat çekilerek;"Devlet yapısının yeniden düzenlenmesi,mafya ,uyuşturucu kaçakçılığı,mason locaları,1980 öncesi terör, kontgerilla, kumarhaneler halkın güvenliğinin sağlanabilmesi  için araştırılmalıdır. İtalya'daki  Gladyo hareketinin arkasında P-2 Mason locası  çıkmıştır.. Bu nedenle,Türkiyedeki benzeri hakkında böyle bir fikrin doğmaması için  geniş bir araştırma yapılmalıdır."

Susurluk'la ortaya çıkan gerçeklerin basit bir kriminal vaka olmadığı kısa süre sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu ve Meclis Araştırma Komisyonunun raporlarından ortaya çıktı. Raporun bazı bölümlerinin "sır"diye "sansürlenmesi "iddiaları daha da güçlendiriyordu.

BARO RAPORU   ÇETE DEĞİL GLADYO DİYOR

İstanbul Barosu'nun Suat  Parlar,Ergin Cinmen,Akın Atalay,Cem Alptekin,Osman Ergin,Emcet Olcayto,Mebuse Tekay ve Kemal keleşoğlu'dan kurulu heyete hazırlattığı  500 sayfalık Alternatif Susurluk Raporunda ise olaya  "Çete değil, Gladyo" deniliyordu. Raporda, Susurluk'taki kazayla ortaya çıkan ilişkilerin "aysbergin suda görülen en küçük parçası" olduğu belirtilerek, devlet içinde ABD bağlantılı ve NATO kapsamlı bir yapılanma olduğu öne sürülüyordu.

Bu iddialar ışığında Özel Harp Dairesi'nin  çalışma  mevzuatını belirleyen Sahra Talimnamesi'nin ilgili(ST- 31/15)  maddesine  bakmakta yarar var. "gayri nizami kuvvetlere karşı alınacak tedbirlerin" belirlendiği ve" yeraltı grupları sabotaj, istihbarat ve cinayet görevlerini üstlenmiş olurlar" ifadesine yer  yerverilen Altarnatif Susurluk  raporunda, "Özel Harp Dairesi, NATO ülkelerinde komünizmle mücadele için kurulan CIA bağlantılı Gladio'nun Türkiye'deki temsilcisidir" deniliyordu. Raporda, ABD'yle kurulan ittifaklarla devlet içindeki bu gizli yapılanmanın geliştiği kaydediliyordu. Ancak görüştüğümüz askeri uzmanlar bunun" barış zamanında değil de  savaş zamanında cephe gerisi yapılacak faaliyetler" olarak kaydediyorlar.

-CIA MEVZUATI MKK'DA YANKI BULDUMU?

Komünizm tehlikesinin ortadan kalkmasıyla, CIA'nın mevzuat değişikliklerinin uygulamaya geçirildiği belirtilen raporda, bugün "MGK'nin kriz yönetmeliği" ve" düşük yoğunluklu savaş" tespitinin bu mevzuat değişikliklerinin bir parçası olduğu öne sürülüyor ve bu oluşumun belirlenen yeni "düşman konseptine" göre yeniden konuşlandırıldığının altı çiziliyordu. NATO'nun yeni düşman belirleme komsepti ve bunun içeriye yansıması dikkate alındığında yabana atılacak bir tez  olmadığı görülüyor. Çevik Bir'in "Eski  savunma komseptinde Türkiye kanat ülkesi iken yeni tehdit değerlendirmesinde cephe haline gelmiştir"ifadesi göz önüne alındığında acaba cephe ülkesi Türkiye'de "Gladıo"otomatik harekete geçerek faaliyetlerine ve Psikolojik hart tekniğini uygulamaya başladı mı ? Sorusu akıllara geliyordu.

ECEVİT GEÇMİŞTE GLADYO DİYORDU

***Başbakan Bülent Ecevit Türkiye'deki Gladıo tartışmalarını başlatan ilk siyasetçi oldu. Bülent Ecevit 1980 öncesi Kontrgerilla diye ortalığı çın çın çınlatıyordu. Ecevit 1773 Tarihinde Giresunda yaptığı  bir konuşmada "12 Mart sonrası dönemde adı sanı ortaya çıkan ve tedbirlerin hatta soruşturmaların hukukiliğinede,insaniliğinede gölge düşüren kontr gerilla adlı örgütün niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılmalıdır.Bu örtü kaldırılmadıkça,bundan böyle  ve normal rejime  tam dönüşü engelleme,yeni karışıklıklar ve bunalımlar çıkarma,söylentiler yayma yönünde örülecek bu hareket,adı geçen bu örgüt veya resmi görevlilerden kuvvet alan başka bazı perde arkası kişi veya örgütlerin yeni bir takım karınlık roller oynamakta oldukları ihtimalini hatıra getirecektir." Ecevit 1998'lerde bunu dahada açarak " Türkiyede kontr gerilla diye sözü edilen  örgütün devlet  içirndeki bölümünün resmi adı Özel Harp Dairesidir" diyecektir.Demirel butartışmalara  derhal katılarak"Halk partisi genel başkanının bir laf kalabalığı içerisinde,meselenin özüne girmekten kaçınmasının önemli sebebleri vardır.Tartışılan konu savunma kavramı veya savunma modeli değildir.İddia,ülkede Kontr gerilla diye bir teşkilat vardır ve bu teşkilat devlete aittir.VE ülkedeki  cinayetleri  bu teşkilat tertipler."Şeklinde  Ecevit'e cevap yetiştiriyordu.

ECEVİT:GLADYO ÖZEL HARP DAİRESİDİR

Ecevit, ikibinlere doğru da henüz  halka rağmen her şatta hükümetlerde bulunmasa gereken ve  aranan başbakan adayı değilken 28 kasım 1990 Milliyet Gazetesinde yayınlanan röportajı ilgirnçti. "1974'deki Başbakanlığım sırasında, zamanın Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar, Başbakanlığın örtülü ödeneğinden acil bir ihtiyaç için, birkaç milyon lira istedi. O yıllarda milyonlar büyük paraydı ve benden istenen miktar da örtülü ödenekteki paranın tümüne yakındı. Üstelik ben, örtülü ödeneği ancak sosyal yardımlar için kullanıyordum ve mecbur olmamakla birlikte, bu kaynaktan yapılan tüm ödemeleri belgelere bağlatıp, Başbakanlık Müsteşarı'nın kasasında saklatıyordum. Onun için Genelkurmay'dan bu paranın ne amaçla istendiğini sormak zorunda kaldım.

Özel Harp Dairesi için dediler. O güne kadar böyle bir dairenin adını bile duymamıştım. Duyduklarım karşısında kaygılanmam son derece doğaldı."

Susurluk için Milli İstihbarat Teşkilatı'nın, "Türkiye'nin laiklikten ayrılıp sağa kaymasını istemeyen ülke servislerinin provokasyonu" olarak nitelendirdiği, Emniyet İstihbaratı'nın da, "kontrespiyonaj faaliyeti" olarak gördüğü bombalı suikastlerin failleri yakalanamıyor ama spekulasyonlar hep canlı tutuluyordu. Güldal Mumcu'nun ,Meclis Mumcu  Araştırma komisyonundaki ifadesine göre "Tuğla çekilemiyordu"Aksi halde  sırlarrı gizleyen "duvar "yıkılacaktı.

Bir Emniyet görevlisinin dediği gibi, "Kontrespiyonaj faaliyetleri kolay kolay çıkmaz. Bu tür olaylarda faillerin anında yakalanması halinde olay çözülebilir, zaman geçtikçe çözülmesi çok çok zorlaşır."

****KARANLIKLAR PRENSİ PERLE GELİYOR

28 Şubat kararlarından  iki yıl önce bir CİA yetkilisi, "Sovyetlerin dağılmasından sonra  bu ülkede bulunan ajanların Türkiye'ye adeta akın ettiğini, Türkiye'nin büyük bir siyasal bunalım içine girmesine neden olacağını "söylüyordu. CNN'den alınan bu haberi 5.2.1995 tarihinde Zülfi Livaneli Milliyet'teki köşesine taşıyordu. Haberde CİA yetkilisi, "Türkiye gerçekleştirilecek iç karışıklığın dışında kalmayacağını" belirterek"Türkiye gizli servislerin ajandasında bir numaraya yerleşti."diyordu.CNN muhabiri bunu nasıl yapacaksınız sorusuna ise Think-tank kuruluşları aracılığı ile diyordu.

13 Ocak 1994  de Türkiye'ye önemli dört CİA  ajanı  Ankara'ya indi. Bu ziyaret Türkiye'de kurulacak ABD'de örnekleri bol olan Think-tank(düşünce üretme) kuruluşları ile ilgili idi.

Gelenlerden biri Carnegia Vakfının başkanı ve ABD eski Ankara büyükelçisi  Mortan Abromowitz, Savunma eski  Bakan  yardımcısı  ve karanlıklar penesi unvanı ile meşhur Richard Perle, Pentagon Türkiye Masası  eski Şefi  Harold Rhode, Modern Türkiye'nin Doğuşu kitabı ile ülkemizde ünlenen  Prof.Bernad Levis....

CİA' ya yakınlıkları bilinen misafir  ekip TSK'den  ve MİT'en bir kısım insanla Ankara Üniversitesi'nin toplantı salonunda buluşuyordu. Toplantının konusu"Psikolojik açıdan terörle mücadele"

O günlerde basın olayı  CIA;Türkiye'de Think-tank kuruyor diye veriyordu. Türk -Amerikan Dostluk Derneği başkanı Fred Haynes  konuyla ilgili ekip adına yaptığı açıklamada şunları söylüyordu:"Türklerden oluşan bir think-tank düşünüyoruz. Türkiye'nin özelleştirme, gelir dağılımı, enflasyon, kürt sorunu, şehirleşme gibi iç sorunları ile ilgilenecek. Bu konuda ilk desteği Demirel'den aldık."

-28 ŞUBATIN KİLOMETRE TAŞI TUSİAD RAPORU:HEDEF İSLAMIN GERİLETİLMESİ

Amerikalı heyet bir dizi ziyaretlerde bulunduktan sonra Şhereton Otelinde dönemin SHP Genel Başkanı ile görüştükten sonra Türkiye'den ayrılıyordu.

Bu arada "Toplum sorunlarını araştırma Vakfı " adıyla Think-tank   vakfının  kuruluşuna ait resmi başvuru yapılıyordu.

Bundan sonra hiç ses seda çıkmadığı görülüyordu. Ancak Farabi'de vakfın toplantısına katılan  ve sonradanda Toplum Sorunlarını Araştırma Vakfının Başkanlığına getirilen Doğu Ergil'in Nokta Dergisindeki Think-tank kuruluşunu göklere çıkaran röportajı dikkat çekiyordu.

Ergil'ün TUSİAD adına  hazırladığı "Doğu Raporu" bu toplantılar sonrasında hazırlandığı öne sürülüyor. TUSİAD'ın desteklediği Bu doğu raporu ve bir "başka   rapordan" sonra "Kürt sorununa  ılımlı yaklaşımın   etkili yerlerde  benimsenmesi ve  ardından irticaının tehdit sıralamasında birinci sıraya  tırmanması bu  bu siyasi ve akademik çalışmalar sonrasında"gerçekleştirildiği vurgulanıyor. Şevket  Kazan,Ülkeye yeni tehdit değerlendirmesi çercevesinde verilen  rotanın kilometre taşlarından 28 şubat 'a gelinmesi  ve sonraki uygulamalarda  TUSİAD'ın bu raporunun etkisini  "Öncesi ve sonrasıyla 28 Şubat "adıyla kaleme aldığı kitapta dört sayfa ayırarak özel bir yer vermiş. Kazan'ın kitabındaki"1997 yılında Almanya'da yapılan bir sempozyuma TUSİAD  tarafından sunulan rapordan yani projeden sadece birkaç cümle..' devlet ve işadamlarının hem fikir oldukları noktalarda,bulunmaktaydı:Dış politikada Avrupaya yönelme,iç politikada ise Kemalist Projenin uygulanması,Yani İslamın geriletilmesi!" ...Bu raporlar Türk Silahlı Kuvetleri dahil bütün yazar çizerlere gönderilecek,sonra isteklerini gerçekleştirebilecekleri ortamın şartlarını oluşturabilmek için de ellerinden ki medya ile ortalığı kasıp kavuracaklar.." TUSİAD roporu,28 Şubat süreci,Bir iktidarın alaşağı edilmesi ve sonraki getirdikleri .. İster istemez bizi 1980 öncesindeki TUSİAD meşhur gazete (o zaman televizyon yoktu-TRT hariç) ilanları ile Ecevit iktidarının sora erdirilmesi,16 Mart kanlı İstanbul üniversitesine bomba konması...16 Mart' için uzmanlar "Bombalama şeklindeki sabatoj ilk , bu çeşit bamba   ilk defa kullanılıyor ve ancak gizli servislerde bulunabilir çeşitten "değerlendirmesi yapılıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                      Kutu  .............kutu........... kutu.............kutu...............kutu......................

ECEVİT DÖNEMİNDEN BİR ESTANTANE:

12 MART'TAN 12 EYLÜLE" İLK BOMBALI KATLİAM"

.1978 yılında Ecevit'in meşhur Güneş Motel tertibi ile kurduğu  hükümet döneminde  tıpkı  ülkeyi 12 Mart'a  getiren hadiselerin başlangıcı kabul edilen ,kiminin   "kızıl Pazar"kiminin de "Kanlı Pazar"diye isimlendirdiği 16 Şubat 1969 tarihinde 2 kişinin ölümü  ve  birçok insanın yaralanması olayı gibi 16 Mart 1978 de İstanbul Üniversitesinde  öğrencilerin üzerine bomba atılmıştı..Bu hadisede  7 öğrenci ölmüştü.Bu olayla ülkede   ilk defa bombalı katliamlar başlamış , kitlesel çatışmaların yaşanacağı,Malatya,Sivas,Kahramanmaraş,Çorum olayları gibi provakatif hareketlerin ve 12  Eylül'ün habercisi sayılmıştı.

 

 

 

 

YAZICIOĞLU: CIA ve MOSAD'IN İŞİ

Gözlemciler" 16 Mart'ın yaşandığı tarihi  Türkiye ve Ortadoğu'da  Amerikan enperyalizminin  çıkarlarına  yönelik politikaların hakim olduğu,milli ,islami hareketlerin engellenmeye çalışıldığı,kontgerilla olarak nitelenen CIA ve MOSAD'la birlikte  karanlık güçlerin  bölgeyi istikrarsızlaştırmaya  yönelik provokasyonların başladığı bir dönem"olarak niteliyorlar.16 Mart hadisesi özellikle sonradan çokça tartışılan bu günkü BÇG şeklindeki bir örgütlenme olan "kont-gerillanın" eseri  olarak tarihteki yerini aldı.

Zamanın Başbakanı Ecevit ve 12 Mart döneminde Eskişehir Sıkıyönetim Komutanlığı yapan  "zehir hafiye"lakaplı  İçişleri bakanı general İrfan Özaydınlı bu olayı bahane ederek POL-DED'li polisleri  harekete geçirerek milliyetçi avına çıkarmışlardı .Bu olay nedeni ile bu gün MHP İstanbul milletvekili Mehmet Gül ve birçok arkadaşı  tutuklanmışlardı.

Sonradan 16 Mart davası, mü dahil avukatların MİT ve emniyetin davada taraf olduklarını iddia etmeleri ve bazı belgeleri  mahkemeye sunmaları sonucu MİT'in "terör yasası"MİT yasası " gerekçeleri ile davaya müdahale etmeleri sonucunda  dava "derin devletin" gölgesinde  sonuç almadan noktalandı.

16 Mart 1978 tarihinde   İstanbul Ünüversitesinde meydana gelen olayları dönemin Ülkü ocakları  Genel başkanlığını yapan BBP genel başkanı  Muhsin Yazıcıoğlu; "Bu olay ülkemizi 12 Eylüle götürecek olan senaryoların başlangıcıdır. Çünkü bu tarihe  kadar ülkemizde bombalı katliam yaşanmadı. Bu" tarihten sonra memleketimiz iç savaşa yol açacak  bir şekilde CIA,MOSSAD .vb. güçlerin devletin içerisine  çöreklenmiş bazı karanlık güçlerin yaptıkları  iş birliği sonucu Türkiye ABD politikaları doğrultusunda 12 Eyllül 1980 darbesine getirildi." diyerek değerlendiriyor.

 

ECEVİT HEP YAPIYOR AMA TARİH ÖNÜNDE SUÇLU

Ecevit'in liderliğindeki CHP liler tarafından 16 Mart kanlı eylemi  nedeni ile "idam mangalarının başkanı"olarak suçlanarak tutuklanan MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül Akit'e yaptığı açıklamada "Bu eylem nedeni ile bizler  o günkü başbakan ve   diğer yetkililerce  suçlandık. Bunun üzerine emniyet elliye yakın arkadaşımla beraber toplayıp gürdü. Ancak soruşturmalar sonunda suçsuzluğumuz ortaya çıktı. O olayı bizlerin yapması  maddeten de mümkün değildi. Çünkü olaylar polislerin gözü önünde oldu. Ben bu olayı  sağcı ve solcu gençlerin yaptığına inanmıyorum. Bu olay karanlık güçlerin tertibi idi .O gün için bizi suçlayanların tutumu devlet adamlığı kimliği ile bağdaşmaz. O günkü hükümet üyeleri  kendilerinin görüşlerinin karşısında olanlara düşmanca yaklaşan bir tututm içinde bizleri suçladılar.Elde maddi bir delil olmadan suçlamanın yanlışlığı bu gün ortaya çıkmıştır."dedi.

Gül, benzer bir tavrın bu günde sürdüğünü belirterek "Birileri insanları irtica ile suçluyor. Kendi ideolojilerine uygun görmediklerine hemen mürteci diyebilmektedirler. Aynı sorumsuz tavrı bu günde sürdürdüklerini görmekteyiz. İrticayı herkesin anladığı biçimde tarif etmeden  insanlar suçlanmamalıdır. Bu tür beyan ve tutumlar insanlarımız arasında kamplaşmalara,kutuplaşmalara sebep olmaktadır. Sorunları uzlaşma ile aşmak dururken kamplaşma meydana getirecek uygulama ve  açıklamalara insanları rencide eder ve dış güçlerin işine gelir. Bu tür davranışta bulunanlar tarih önünde  sorumlu olmaktan kurtulamazlar."diyerek Ecevit'in  kendisine rakip gördüklerini geçmişte  ve günümüzde hayali bir tehlike icad ederek suçladığını ima eden Gül"   zaman içinde bunun yanlışlığının ortaya çıktığını " vurguladı.

 

ÖZAYDINLI VE ECEVİT İDİALARINI İSPAT EDEMEDİ

51 yıllık CHP  saltanatına son vererek     tüm sağ oyları alarak bağımsız aday  olarak girdiği  11 Aralık 1977 se seçimlerinde Malatya  Belediye başkanı olan Hamit Fendoğlu ,gelini ve torunu  gönderilen bir bombalı paket ile öldürüldü. Yine kahramanamaraşın Pazarcık ilçesinde CHP'den istifa eden eski ilçe başkanına gönderilen  bir bombalı paket PTT 'de patlayarak bir PTT memurunun ölümüne yol açtı.Bunun üzerine  Malatya halkı galeyana geldi. Olayın büyümesinin beklenmesi ve tedbir alınması gerekirken aynen 33 kişinin öldüğü Sıvas olayları gibi tedbir alınmayarak hadiselerden 15 saat sonra  şehre takviye güvenlik kuvvetleri gönderildi.

Malatya ve Pazarcık  katliamı ile ilgili olarak Ecevit ve Özaydınlı MHP ve yan kuruluşlarını suçladı.Özaydınlı" Bu bombaların Ankarada MHP'li komandoların hakim  bulunduğu  Nükleer araştırma merkezinde  yapıldığına ilişkin  belgeler saptandı"diyor ve"Ülkü ocaklılar kendi teşkilatlarını  bombalıyor" diyerek Nükleer anraştırma merkezi  uzmanı Muharrem şemsik dahil bir çok kişi tutuklatılalarak hadiselerin arkasındaki güçlerin üstünü örtmeye çalışmıştı. Ecevit'te "Bazı bombaların bir atom enerjisi merkezinde yapıldığı  yolunda ihbarlar gelmiş ve belirtiler ortaya çıkmıştır"diyecekti. Nükleer Araştırma  Merkezi Müdürü Prof Namık Aras'ın "Bu merkezde bomba imal edilmesi mümkün değildir"şeklindeki açıklamalarına rağmen merkez Ecevit hükümeti tarafından süresiz kapatıldı.Türkeş bunun  üzerine"Ecevit ve İçişleri bakanı'ın ima  yolu ilede olsa öne sürdükleri iddiaları isbata davet ediyorum.Bu iddialarını isbat etmedikleri takdirde  dünyanın en alçak ve şerefsiz insanları olaçaklardır"Nitekim bombayı imal ederek tutuklanan ve işkencelerden geçirilen Muharem Şemsek ve arkadaşları mahkeme tarafından suçsuz bulunarak salıverildi.Bunun üzerine Türkeş,21 Nisan 1978 tarihli  Muharrem Şemsek'inde katıldığı basın tollantısında Ecevit ve iktidarı eleştirerek"CHP yöneticilerinin yalancılıkları ve iftiracılıkları  dün bir  defa daha mahkeme kararı ile tescil edilmiştir."dedi. Ecevit ve Özaydınlı iddialarını  bu güne kadar ispat edemediler.

Ayrıca o dönemde  bu olayın arkasındaki asıl gücün Almanya da faaliyet gösteren" Türkiye Gizli Ermeni Kurtuluş Örgütün"nün bulunduğu İçişlerine bağlı Emniyetin  valiliklere gönderdiği yazıda belirtilerek hem bakan hem de başbakan yaptıkları açıklamaların aksine  yalanlanıyordu.

 

 

MİLLİ BİRLİĞİ  VE DEVLETİ TEHLİKEYE SOKAN ECEVİT'Tİ

Bu suçlama ve iddiaların hemen akabinde  zamanın MHP milletvekili  ve Şimdi Ecevit  başkanlığındaki ANASOL-M hükümetinin  Devlet bakanı Sadi Somuncuoğlu  ve  11arkadaşı tarafından   meclise Başbakan Ecevit  ve  İçişleri bakanı İrfan Özaydınlı hakkında meclis  araştırma önergesi verildi. Önergede   bu gün İstanbul milletvekili olan Mehmet Gül için Ecevit 'in   "idam mangasının başkanı" olarak nitelemesine rağmen suçsuz görülerek salıverilmesi  ve Ecevit'in iktidara gelirken söylediği "Anarşiyi bıçak keser gibi önleyeceğim"sözleri hatırlatılarak şöyle dendi "Akıl ve mantıktan yoksun hale gelmiş bulunan İçişleri bakanı ve Başbakan devlet sorumluluğunu taşıyamayacaklarını ortaya koymuşlardır...Memurları suçlayacağım,gerçek suçlulardan dikkatleri uzaklaştıracağım diye bile yalan ve tertipli beyanlarla kamuoyunu yanıltmaya kalkışan İçişleri bakanı ile başbakan anarşiyi ve iç çatışmayı tahrik etmişlerdir.. olayların arkasında kızıl anarşistler olduğu halde,bunları milletin gözünden gizlemeye çalışan,böylece de iç barışı,milli birliği ve devletin varlığını  tehlikeye sokan Başbakan ve iç işleri bakanı'nın tutumu  hakkında meclis araştırması açımlamasını dalaletinize saygılarımla arz ederiz"

-SİVAS OLAYLARI

Ecevit ve İçişleri Bakanı Özaydınlı döneminde  kamuoyunu sarsan toplumsal olaylardan biri de Sivas'ta yapılan provokasyondur. Bu provokasyonla   tam  Ramazan arefesinde 3-4 Eylül  1978 tarihinde alevi -sünnü  çatışması  denendi.Bu olayda da on kişi hayatını  kaybeti. Dönemin Sivas valisiAnkara'daki şeflerine yaranmak için Cumhuriyet gazetesine "Olayları sağcılar başlattı" diyerek hedef saptırmaya gayret  ettiği gözlenmişti.

Ecevit  MHP "soykırım" yaptı ,Özaydınlı"sol gurupların işi"diyerek iç işleri bakanı irfan özaydınlı ecevitle ters düşerek istifa etti.

SİSTEMİ ÇÖKÜNTÜYE GÖTÜREN PROVAKASYONLAR

Ecevit döneminde çok kanlı olaylar sahneye konurken Türkiye, 19-26 Aralık l979 tarihlerinde yüzden fazla insanın öldüğü ve yüzlercisinin yaralandığı Kahramanmaraş olaylarını da onun döneminde  yaşadı.Aşırı  sol militanlar provokasyon için   Dersim ve Menemen olaylarının yıl dönümü olan 22 aralıkCuma gününü ve Ulucamii seçtiler.  Bir gün önce öldürülen iki öğretmenin cenazesinin kaldırılacağı Ulucamii provakasyon için seçildi. İstiklal Harbi için Ulu Caimin özel önemi vardı.  Maraş kalesindeki Fransız bayrağı için "O bayrak inmeden  Cuma namazı kılınmaz.Cuma namazını çünkü hür insanlar kılar"denerek  İstiklal Harbinin ilk  kıvılcımı  burada çakılarak Kaledeki Fransız bayrağı indirilip Türk bayrağı çekilmişti.  Cuma için gelen vatandaşlara " maskeli"  karanlık insanlar "Kahrolsun faşistler"Devrimler kanla yazılsın. Devrimciler ölür,devrimler yaşar.Muhammed'in piçleri "Bağımsız Türkiye"gibi söz ve önceden topladıkları kemikleri halka atarak"hoşt köpekler,halklar sizden  ne bekler" şeklindeki  hakaretlerle halkı provake ettiler. Bu provokasyonu  şimdilerde irtica yaygaraları ile sürdüren Aydınlık gazetesinin Muhabiri Ali Öztürk "Eğer Ulu Camii  geçilse idi.Kahramanmaraşın işi bitmişti ve devrim olacaktı"diyerek Buradaki provaksyon gerçekleşirse  olayı tüm Türkiye'ye yararak  sözde devrimi gerçekleştirme arzusunda idiler. Hiç Hıristiyan bulunmayan Kahramanmaraş 'ta olaylar sırasında  ölenler arasında 7 sünnetsiz cesedin çıkması ve Devrimci Halkın Birliği Örgütünden Ermeni Garbis Altınoğlu'nun Kahramanmaraş davasından idam alması düşüşündürücü  idi

Bunlar bilindiği halde Ecevit suçluları başka yerlerde aramaya devam etti. Ecevit'in"Olay bir soykırımdır. Onların hesabı sorulacaktır. Uzun yıllardır kurdukları hayali gerçekleştirme noktasına gelmiş,bir başka devlet oluşturmak üzere,devleti ele geçirmiş insanları o mevkilerden indirerek iktidara geldik. Bunun acısı, hıncı elbette yüreklerine çöktü. Sonunda rejimi ve hükümeti yıkabilmek için,düşünebildikleri ve yıllardır hazırlaya geldikleri,tarihin derinliklerinden gelen külleri deşerek çıkardıkları bir alana yöneldiler. Oda Türkiye'deki mezhep ayrılıklarıdır. Nihayet Kahramanmaraş' ta  soykırım oldu. Katliam oldu. Kendilerini milliyetçi gibi göstermeye kalkışanlar bunu yapmaya çalıştılar. Bunlar milliyetçi olamazlar" diyerek milliyetçileri ve MHP'yi suçlamıştı..

 

ECEVİT VE ÖZAYDINLI ,SIKIYÖNETİMİN BABASI

Ecevit hükümeti  Kahramanaraş hadisesi devam ederken 26 Aralık'ta  sabaha karşı toplanarak  Sabah 07'den itibaren 13 İlde sıkıyönetim ilan ediyordu.sonra Türkiye de yıllarca sürecek olan  bir yönetimin başlangıcı olan 13 ilde sıkıyönetim ilan etti. Sonradan bir çok ile yayılan sıkıyönetim uygulaması daha sonra olağan üstü hal idaresine  çevrilerek bir anlamda  günümüze  kadar sürdü.

O denemde doğarak bu gün 22 yaşına gelen gençler  normal demokratik yönetimi bilmiyorlar.Yine  oyılların çocukları bu gün ortayaş noktasına gelmelerine rağmen  hayatlarını sıkıyönetim ve olağanüstü hal yönetimlerinde geçirdiler.Ecevit'in 1978 iktidarında  30 yaşındakiler 52,40 yaşındakiler 62 yaşlanına geldikleri halde yine narmal demokratik yönetime kavuşamadılar.

Ecevit'in zamanında ilan edilen ve her defasında birkaç ay olarak uzatılan sıkıyönetimler yerini Olağanüstü hale,sıkıyönetim mahkemeleri ise DGM'lere bıraktı. Ülkemizdeki  son  sıkıyönetimin babası sayılan   Ecevit'in  şimdiki idaresinde   hala Türkiye'de belli bölgelerde" Olağanüstü Hal"e dönse de kesintisiz  sürdürülüyor. . İlk gün çıkan olaylarda 33 kişi öldürülüyor,yaralı sayısı 300'ün üzerinde 500'den fazla iyyeri tahrip ediliyordu.

Hemen  sokağa çıkma yasağı kondu ancak  şehirde maskeli kişiler porovakasyonlara devam ettiler.İkinci  günkü olaylarda ölü sayısı 98'i buluyor yaralı sayısı 1000'i geçiyordu.Olaylar nedeniyle yürüyüş ve  çatışmalar diğer şehirlerede sıçramış  diğer yerlerdede 11 kişi ölmüştü.  Okullar ya boykota gitmiş yada kapatılmıştı.Öğrenemi tamamen durdu. İstanbulda 200'e yakın ortaokul boykotta giderken Ankarada  ortaokul ve liselerle bazı ünüversite ve yüksek okullar kapatıldı.

........................................................................

Sonra  Maraş,Çorum ,Sivasta çıkarılan kitle eylemleri ve Demirel'in "Merak etmeyin  iktidarı sağlam ellere teslim ederim" sözü .. Ve CİA'nın  uyuyan ABD başkanı fıstıkçı  Carter'i uyatarak"Bizim çocuklar Türkiye'de yönetime el koydu merak edilecek durum yok başkanım "şeklindeki sözlerini .. ve son durak 12 Eylül akıllara getiriyor.

TUSİD Raporu denince   Meşhur TUSİAD'ın ilanla hükümet düşürmesi  ne değinmemek olmazdı.

Türkiye'de ilk defa  TUSİAD gazetelere ilan vererek  hükümet aleyhine... kampanya açmış ve bu ilanlar üzerine hükümet istifa temke zorunda kalmıştı.

İşte zamanın hükümet başkanı Bülent Ecevit'in TUSİAD ilanlarına karşı tepkisi:

"..Bu devlet iş adramlarının  muhtırası ile hükümet kurmaz,hükümet değiştirmez..Bu memlekette ancak halkın dediği olur,halkı sömürenlerin değil... Büyük sermaye çevrelerinin  paralı,tehditli ve  uyarılı muhtıraları,duyuruları ile Tür8kiyede hükümet öldürnülmez,z  bu yoldan öldürülecek hükümet dirisinden  çok daha güçlü olur.Türkiyede çok şükür bu yolda hükümet öldürülemez, ama. Bir an için  ana muhalefet partisi liderinin kabul edildiğini ve hükümetin bu yolla  öldürüldüğünü söyleyelim,bu hükümetin cenazesini  Türkiye'de hiç kimse taşıyamaz..."

24 Eylül 1979"CHP hükümetinin sömürüyüde  haksız kazançarıda,kaçakçılığıda önlemeye kararlı olduğunu görenler,bu hükümeti bir an önce yoıkma çabası içindedirler.CHP''i hükümetten indirebilmek uğruna demokrasiyi yıkmayı bile göze almaktadırlar.Fakat siyaset kulislerinde vurguncu yazı hanelerinde,otel lobilerinde çevrilen tertipleri,hazırlanan tezgahları Kürk halkı tarlalarda,fabrikalarda bozacaktır ve 14 Ekim seçimlerinden CHP'de hükümette,demokraside halkta güçlenerek çıkacaktır..."

Ana Muhalefet lideri Demirel'de TUSİAD ilanlarını  şöyle yorumluyordu:

"....Bu ilanlar hükümetin cenaze ilanıdır....Sanayiciler duyduk dulymadık demeyin,bu hükümet ölmüştür diyorlar....Başbakanın bu  duyuruya ilişkin sözleri  öfke ve hırçınlığın ifadesidir...Sanayiciler  dertlerini dile getiriyorlar. Siyaset yapmıyorlar.. Ben burada kimseyi savunmuyorum ama ,sanayiciler çaresiz  kaldıkları için bu yola başvurmuşlardır. Başbakanın sözlerinde  suç vardır,suça teşvik vardır,tehdit vardır..."..............

Toplum Sorunları Araştırma Vakfı'nın(TOSOV') üyeleri arasında İshak Alaton,Baskın Oran ve Ayşe Önal gibi kişiler dikkat çekiyordu.

TOSOV' un danışma kurulunda yer alan   kurumlar arasında CİA ile  bilgi alışverişinde bulunan Norveçte faliyet gösteren İnternational Peace Reseaerch İnstüte,İsviçreden Centre For Aplied Studies in internetional Negationa,İngiltereden The Royal İnstüte Of international Affairs ve Amerikadan Council On Foreig Relations.

DÜĞMEYE BASILDI

Ergil'ün TUSİAD adına hazırladığı "Doğu Raporu" bu toplantılar sonrasında ki çalışmaların ürünü olduğu öne sürülüyor. TUSİAD'ın desteklediği  Doğu Raporu ve bir başka   rapordan sonra "Kürt sorununa  ılımlı yaklaşımın   etkili yerlerde  benimsenmesi ve  ardından irticanın tehdit sıralamasında birinci sıraya  tırmanması, bu   siyasi ve akademik çalışmalar sonrasında"gerçekleştirildiği vurgulanıyor. Şevket  Kazan, ülkeye yeni tehdit değerlendirmesi çerçevesinde verilen  rotanın kilometre taşlarından 28 Şubat 'a gelinmesi  ve sonraki uygulamalarda  TUSİAD'ın bu raporunun etkisini  "Öncesi ve sonrasıyla 28 Şubat "adıyla kaleme aldığı kitabında özel bir yer vermiş. TUSİD'ın raporuna göre" Devlet ve işadamlarının hem fikir oldukları noktalarda, bulunmaktaydı: Dış politikada Avrupa'ya yönelme, iç politikada ise Kemalist projenin uygulanması, yani İslamın geriletilmesi!" TUSİAD raporu, ister istemez bizi 1980 öncesindeki TUSİAD'ın  meşhur gazete ilanları ile Ecevit iktidarının sona erdirilmesini hatırlatıyor.

KONSEPT DEĞİŞTİ  VE...

Komünizm tehlikesinin ortadan kalkmasıyla, CIA'nın mevzuat değişikliklerinin uygulamaya geçirildiği belirtilen raporda, bugün "MGK'nin kriz yönetmeliği" ve "düşük yoğunluklu savaş" tespitinin bu mevzuat değişikliklerinin bir parçası olduğu öne sürülüyor ve bu oluşumun belirlenen yeni "düşman komseptine" göre yeniden konuşlandırıldığının altı çiziliyordu. NATO'nun yeni düşman belirleme komsepti ve bunun içeriye yansıması dikkate alındığında yabana atılacak bir tez  olmadığı görülüyor.

BÖLGENİN ESAS HAKİMİ KİM?

Uzmanlara göre  gerek Susurluk, gerek PKK ve gerekse Hizbulvahşet ilişkiler ağında  Türkiye'de yıllık 50-60 milyar dolarlık uyuşturucu trafiği ve 1980 öncesi çeteleşme-Galdyo- hareketleri gölgesi  hala   gündemi zaman zaman işgal ediyor. Şu soruyu akıllara getiriyor. Bu uyuşturucu trafiğinin  esas mekanı olan Güneydoğu'nun   uzun zaman önce  sıkı yönetim, sonrada olağanüstü hal ile; esas hakimlerinin ilişkisi ne idi? Bu ilişkiler  çözülecek derken 28 Şubat sürecinin "irtica" yaygaraları altında  Susurluk'un üzerine sis perdesi çekiliverdi.

Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan "Özel Savaş ve Kontrgerilla "adlı   kitabında"Bir ülkede siyasi cinayetler işleniyorda  failleri bulunamğıyorsa,fail büyük olasılıkla istihbarat örgütleridir.Bu iç istihbarat örgütlerinin biri veya bir kaçının işi olabileceği gibi,dış istihbarat örgütlerininde olabilir.Yada iç ve dış istihbarat örgütlerinin ortak kararıyla gerçekleşen  bir eylem şeklinde gerçekleşebilir.

"ÖZEL TİM'DEN ASKERE SUÇLAMA"

Bu başlık 1998 Şubat ayında Milliyette  yer alan Diyarbakır mahreçli bir habere ait.

Haber  de  Diyarbakır 1.Nolu DGM'de  ki duruşmada "Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde,Necip Baskın adlı kişinin kaçırılmasıyla ilgili davanın tutuklu sanığı Özel Tim görevlisi Fatih Özhan, "Yüksekova ilçesindeki  askeri  tabura ait telefonlar. Baskın'ın kaçırılmasında  kullanıldı. Bunların  ortaya çıkarılmasını istiyorum."dedi.

PKK itirafçısı  Kahraman Bilgiç ise "Fidye telefonları bir koruyucunun evinden açılmıştır.

Davaya  müdahil  avukat olarak katılan Yaşar Altürk ise, Susurluk raporunun "Gizli "denen bölümlerinin açıklanması halinde Yüksekova gerçeğinin ortaya çıkarılacağını  söyledi."

Kutlu Savaş'ın ,Susurluk Raporunda "gerçek devletin" "gerektiğinde yargısız infaz yapabileceği" izlenimi veren satırlarına karşı. Hanifi Avcı  o günlerde Arena poroğramında Mehmet Ali Brand'ın"Devletin bazı memurları dışardan  sivil teşeron kullanmasa ,yargısız infaz uygulatmaza , terör dururmuydu"şeklindeki sorusuna"Tabii dururdu,bu memurlar üstlerine  düşeni yapmadıkları için dışardan adam kullandılar" diyerek  devletin güvenlik  güçlerinin dışında da taşeron kullandığını vurguluyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                          *********** KUTU   KUTU  KUTU  KUTU  KUTU

**************************

GÖRÜŞLER..................             YORUMLAR

............YORUMLAR.......

 

**** Eski  işiçleri bakanlarından Hasan Fehmi Güneş,"Temel sorun devletteki örtülü yapıyı ortadan kalldırmaktır"diyor.

**** bize bir liste verirdi,sabahleyin de tetikçiler bu listeleri gider vururlardı."ifadesine yer vererek" JİTEM'in eylemlerinin tartışılmaz olduğu"vurgulandı.

 

Hala  yirmi yoıldır çözülemeyen cinayetlerin sırrı için  bilgisine başvurduğumuz Meclis Faili Mechul Cinayetleri Araştırma komisyonu başkanı Sadık Auvundukluoğlu çalışmalarının raporda yer aldığını belirtip, sis perdelerinin önündeki engellere dikkat çekerek "İyi ki basın var. Ne ortaya çıkmışsa basın sayesinde olmuştur"diyordu. Avundukluoğlu'nun siyaset dışında kalması bazı soruları akıllara getiriyor. Kim ne için birilerinin konuşmasını engelliyor?

TBMM Faili Mechuller Araştırma Komisyonu Raporu'nda 1980 de faili mechul siyasi cinayet adedi 98 iken, 1992 de 316,1993 de 314 olduğu,faili mechul cinayetler sırılamasında ise Diyarbakır, İstanbul, Batman ve Mardin'in ilk sıralarda yer aldığı belirtildi. Yine raporda Yüksekova çetesini ortaya çıkaran Jandarma istihbarat görevlisi Hüseyin Oğuz'un "Akşam istihbarat örgütleri bize bir liste verirdi,sabahleyin de tetikçiler bu listeleri gider vururlardı."ifadesine yer vererek" JİTEM'in eylemlerinin tartışılmaz olduğu"vurgulandı.

 

Türkiye genelindeki 8 DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'nda geçen yıl bulunan dosyalardan yüzde 65.2'sini faili meçhuller oluşturdu. DGM kapsamına giren çeşitli suçları içeren  faili meçhul dosyaların sayısının 18390'ı bulduğu belirlendi. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü'nün 1998 yılı verilerinden derlenen bilgilere göre 1 Ocak-31 Aralık 1998 tarihleri arasında Adana, Ankara, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Malatya ve Van DGM Cumhuriyet Başsavcılıklarına, toplam 1625 faili belli olmayan dosya geldi. Bu sayı, önceki yıllardan devir olan 16765 dosya ile toplam dosyalar içinde yüzde 65.2'lik bir yer tutarak 18390'a ulaştı. 1998 yılında faili meçhul birinciliği, 10981 dosya ile Diyarbakır DGM'de bulunuyor. Bunu, 3126 dosya ile Van DGM, 2081 dosya ile Erzurum DGM, 1249 dosya ile Malatya DGM, 495 dosya ile Ankara DGM; 297 dosya ile Adana DGM, 127 dosya ile İzmir DGM ve 34 dosya ile İstanbul DGM izledi.- Haziran 99

 

 

Meclis Uğur Mumcu Cinayetini Araşıtırma Komisyonu Başkanı Ersönmez Yarbay  yorum yapmak  yerine, ,"12  Eylül  öncesi  kayıplar kapatıldı. Devletin elindeki  rakamlar farklı. Bütün bilgilerin tek elden toplandığı bir birim yok..... Uğur Mumcu Komisyonunda iffade verenler her şeyi ortaya koyuyor.Bu raporlar devletin elinde var. Her şey raporlarda yazılı ama okuyan bile yok""diyerek Mumcu komisyon raporuna  atıf yapıyor

.....

 

 

İŞTE UĞUR MUMCU KOMİSYONU   RAPORUNDAN PASAJLAR

Profesör Sabri Sayar "Kürt, marksist,leninist motifler yerine İslami motiflere hareket ederlerse daha iyi mobilize olurlar" Bu  cümleden kısa bir süre sonra Batman'da bir örgüt doğuyor, kuşkusuz bu örgüt epey destekler görüyor. Örgütün dosyası incelendiği zamanda bu kişilerin böyle pek İslami konularda bilgileri   olmadığı, ama aslında bir İslami  etiketi kullanmakla beraber bir kürt örgütü, yani  PKK zayıflarsa veya Abdullah Öcalan ölürse yerine geçmek isteyen bir hazırlık içinde örgüt olduğu anlaşılıyor

UĞUR MUMCUNUN EŞİ GÜLDAL MUMCU "

"Ben dedim ki 'sayın Ağar Tuğlayı çekiniz altında kalsınlar' şimdi bana, hangi tuğladan neden  bahsediyorsun diyebilirdi, döndü bana ' var ya Güldal bir çekilirse olduğu gibi yıkılır.'dedi. Peki o zaman çekiniz Ağar dedim. 'çekemem  dedi."O zaman çekiniz,Kenara çekiliniz 'dedim. "Ağar niçin gerekli soruşturmayı yapmıyorsunuz ,bu olayı açıklığa  kavuşturduğunuz zaman kamuoyu sezin arkanızda kim sizi engelleyebilir ve siz  bu olayı açığa  çıkardığınız zaman hem mevkiniz,hem siyaset olarak bir işi başarmış olacaksınız". "yapamam,özür dilerim"dedi.

18 Şubat'ta DGM savcısı Ülkü Coşkun  eve geldi.

........."Güldal Hanım  üstüme fazla gelmeyin bu işi devlet yapmıştır,  siyasi iktidar  isterse çözer. Ben dedim ki   "nasıl yani,hani Amerikan filmlerini izliyoruz  onun gibi bir şey mi?" " Evet" dedi. Peki dedim temizlikçilerini de yolladılar mı? Evet dedi. Bunun  üzerine  derhal birden  farkına vardı dediği şeyin boyutunun " bunu  basın söylerse yalanlarım"dedi.

DGM Başsavcısı  Nusret  Demiral'a "  siz bu  olayı  gereğince soruşturmuyorsunuz".."Bizim yetkilerimiz yok "dedi "Siz yetkilerinizi kullannsanız bu olayı çözersiniz", o sırada Ülkü Coşkun geldi. ... Ülkü Coşkun dedi ki"bana  bu olayı aydınlatın,bu  olayı açıklığa kavuşturun diye bir yazı verilsin" ben dedim ki"Sizin savcı olarak göreviniz zaten bu olayı açığa çıkarmaktır,kimden  hangi güvenceyi istiyorsunuz "dedim."Siz savcısınız bu olayı açığa çıkarmalısınız"."Siz anlamıyorsunuz"dedi.Tekrar "siz anlamak istemiyorsunuz"dedi."Ben bunun üzerine gidemem" demeye  gelen  sözler söyledi. Ve "ben güvence istiyorum , bana bu olayı soruşturun diyecek bir güvence"

Köksal: ."Bizim görevimiz sadece rapor etmektir."

MİT başkanı  Sönmez Köksal ile görüştüm ve dedi ki"Güldal Hanım sizi temin ederim ki  MİT'in bu konuda bir dahli yoktur."ben  de dedim ki Emniyet teşkilatları ve  yetkili kuruluşların da dahli yoktur diyebilirmisiniz? "Onlar için bir şey söyleyemem"dedi. .......O sırada biliyorsunuz   İran üzerine  bu iş ihale edilmek isteniyordu,"bu iş İran'ın üzerine gidiyor"dedi. Bende dedim ki"hangi veriler ve kanıtlar sizi İran'a götürüyor" Sezgilerimizle gidiyoruz" dedi."Böyle bir cevabı size  yakıştıramıyorum,sezgilerle gidilmez"dedim. Döndü bana dedi ki" bir tek faili mechulde Uğur Mumcu  olayı değil ki"dedi. Biliyorsunuz o dönemde Batman'da çok olay olmakta ve bütün Güneydoğu yada  başka yerlerde faili meçhuller olmakta. Ondan sonra ben dedim ki,"bakın Sönmez bey"dedim."Eğer Batman'ı  kast ediyorsanız ,Batman bir avuç içi kadar bir  yer. Eğer siz  teşkilat olarak  burada  faili mechulleri bilmiyoruz diyorsanız,o teşkilatınız niye var ve siz niye oradasınız"dedim.Dedi ki "Evet  Güldal hanım biz oradaki   bütün faili mechulleri biliyoruz."öyleyse bana faili meçhul var diyemezsiniz"dedim."Ne yapıyorsunuz"dedim."Bizim görevimiz sadece rapor etmektir"dedi.

Komisyon  üyesi ANAP milletvekili Tevfik Diker "Batman olayında,biliyorsunuz Hizbullah olayı var.Hizbullah olayında bir Emniyet Müdürünün çok çarpıcı  ifadesi var. Orada diyor ki bunlar  burada değildi, hatta bu işin içine bir askeri yetkiliyi sokuyor."

CEYHAN MUMCU:Komisyona  ifade veren Uğur Mumcu'nun  Kardeşi Ceyhan Mumcu "Son  Susurluk olayı ve gelişmeler bize ,malesef üzülerek söyleyeyim, bu cinayetin yolunun yine devlet katlarından geçtiğini gösteriyor. Bu cinayete azmettirenlerde  kesinlikle   Türkiye Cumhuriyeti devlet kadrolarına çöreklenmiş ve yuvalanmış ve hatta  organize olmuş, kurumları devre dışı bırakmış, Anayasal Siyasal partileri, TBMM'yi hatta MİT'i, MGK'yı ve Genel Kurmay Başkanlığını  işlevsiz hale getirmiş bir devlet yapısıyla karşı karşıya  olduğumuz  görülüyor."

 

 

***** ****************************************************

DEVLETİN İÇİNDE KONTROL EDİLEMEYEN GÜÇLER VAR.

Sussurluk komisyonu üyesi Hayrettin Dilekcan "Demirel'den habersiz, başbakan ve meclis başkanından habersiz Meclisten habersiz birileri devlet adına bir şeyler yapmışsa; devleti temsil eden kurumlar olanları bilmezse o zaman başka  bir devlet var demektir. Bununla ortaya gizli bir devletin derin bir devletin çıktığını görüyoruz. Devletin içinde kontrol edilemeyen güçler var.Meclis dışında kurumsal dokunulmazlıklar var. Bunlar kalkmadan Türkiye'de demokrasi yerleşmez.

Türkiye'de bir cumhurbaşkanı zehirlendi deniyor. Bir başbakan kurşunlanıyor, bir diğerine yumruk atılıyor. Bütün bunlar çözülmedikten sonra neyi çözeceğiz."diyerek bazı bilgilerin "derin"olduğunu dile getiriyor.

Dilekcan,"Eğer bir başbakan  kendine yumruk atan gücü bilmek isterse başbakanlıkta duramaz. Başbakanlıkta durmak için böyle yapılıyor."diye sözlerine ekliyor.

İtalyan eski  cumhurbaşkanı Giavanni Leone'in şu sözlerini  doğrularcasına:

"Bana  ülkemde elini kolunu sallayarak dolaşan silahlı on bin  sivilolduğunu söylüyorlar;ben uyduruk bir .......,bu tür bilgileri en son ben öğreniyorum.

Tıbkı ülkedeki darbe hazırlıklarını enson en tepedekilerin öğrenerek,kiminin idama kiminin tıpış tıpış  gözetim altına alındıkları gibi..

HİZBUL VAHŞET

Yeni bir bin yıla  ümitle giriliyordu. Herkesin iyi beklentileri vardı.. ..PKK lideri  yakalanmış ve idama mahkum edilmişti artık. Terör hadiselerinde hissedilir bir düşme söz konusu idi. Türkiye AB'nin bekleme salonuna alınmıştı.  Türkiye'de banka'ların devletleştirildiği, APO'nun adeta " af edilsin" söylemlerine karşı Şehit ailelerinin meydanlara çıkıp "Apo asılsın " "madalyaları  APO'ya verin,bunları  geri  teslim edeceğiz"  diye seslerini yükselterek   yetkilileri sıkıştırdığı bir zamanda 17 Ocak 2000 günü "Hizbullah'ın karargahı basıldı.  Ülke  ani bir şokla ,"HİZBULVAHŞETLE "ile sarsıldı.

Aynı zamanda   Cübbeli Ahmet'in aylar öncesi söylediği sözleri ısıtılıp ısıtılıp ortaya kondu.Yanlışlığı  ilgili bilim adamlaranca ortaya konması ve çürütülmesi gereken sözleri için apartopar tutuklanarak içeri atıldı. Cübbeli efendinin  ehli tarafından susturulması  yerine tutuklanması şok gösterilere çevrildi.

Hizbulvahşet'in cinayetleri sergilenmeye, mezar evler kazılmaya ... Bir kısım medyada  Hizbulvahşetle Müslümanlar ilişkilendirilmeye çalışıldı,ilişkilendirilmeye  çalışılan kesimlerin izleri sürülmeye, televizyonlar da tozlu raflardan alınarak servis yapılan eski bantlar  "dan ..dan.. sesleri " ve vahşet görüntüleri ile "İrtica" naraları şeklinde "realty şovlara" başlandı. . Meşhur "Genel Kurmay brifinglerinde "Korgeneral Çetin Doğan,"İran tipi silahlı irtica hareketinin Türkiye'de taban bulma  şansı görmediğini" belirterek" Türk halkının dini hoş görüsünün buna engel olduğunu" söylemesine rağmen 28 Şubatın getirdiği psikolojik hava Müslümanları toptan mahkum eder şekilde esiyordu.

Hizbulvahşet'in cinayetleri sergilenmeye, sanki bütün  faili mechuller ortaya çıkıyormuş  gibi  medyada yer alan poşetli   görüntülerle desteklenerek bir biri ardı sıra kazılan mezar evlerden faili mechuller uç gösterdi. Ancak devletin elindeki verilere göre faili mechul sayısı 19 bine ulaşıyordu. Peki, kaza kaza onlarcası bulundu. Ya gerisi nerede idi?

Hizbulvahşet olayının patlatıldığı gün 17 Ocak 2000 günü İran Dışişleri  Bakanı Harrazi'  daha önce yapılan anlaşma gereği  ihtiyacımız olduğu halde birilerinin çıkarı için almadığımız doğalgazdan dolayı biriken borcu "istemiyoruz" demek için Türkiye de  idi. Medya  Hizbulvahşetin arkasında  İran'ın olduğunu yaya dursun; bazıları da Harrazi, "Türk- İran ilişkilerini bozmaya çalışarak Türkiye'yi iyice İsrail'e yaklaştırmak isteyen  MOSSAD gibi servislerin desteğinde ki Hizbulvahşet'in önemli sırlarını Türk yetkililere verdi" yorumunu yapıyordu

VE İŞLER KARIŞTI......

FP bu kasvetli hava içinde birazda, tüm yalanlamalarına rağmen bu vahşetle ilişkilendirilmeden  bunalmış olmanın etkisi ve Ana muhalefet görevi aklına gelmiş olacak ki liderinin ağzından bir köşe yazısı okudu. 25 Ocak 2000 de  Kutan  Hizbulvahşet terörünü kınayıp bunun bir vahşet olduğunu söyledikten sonra"28 şubatın ardından,Hizbullah ve benzeri örgütlerle ciddi bir mücadeleye neden girilmedi? Neden  28 Şubat sürecinde  ekranlarla Fadime şovları yapılırken,yansıtılırken,Sincanda  7 kişiyi potansiyel tehlike gören  demokrasinin balans ayarcıları tankları  sincan yerine Hizbullah katillerinin üzerine neden sürmediler?" diyerek Sincandaki tankları  yasal sınırlar içinde siyaset yapanların üzerine sürerken,bunları görmüyor muydunuz"anlamına "Demokrasinin balans ayarcıları nerede idi?demek istedi...Hemen  karşı salvo ile 26 Ocak 2000 de genelkurmayın yayınladığı  3 sayfalık bir açıklama da "Bu tür açıklamada bulunan zihniyetin temsilcileri,Türkiyede irticanın  kaynağı ve  bu seviyeye  ulaşmasında en büyük pay sahibi olanlardır.Nitekim bu zihniyeti temsil eden siyasi partiler,bu güne kadar Anayasa  Mahkemesi tarafından üç defa kapatıldı" diye  nasibini aldı. Hatta sürmekte olan  kapatma davası için gerekçe yapılabileceği öne sürüldü. FP karıştı... 28 Şubat sürecinden sonra  askerin  en sert açıklaması  olarak değerlendirildi.Demokratlar! tıpkı 28 şubattaki gibi karşı cephede siper alarak "FP'de  öyle dememeli idi"anlamına gelecek demokrat ! tavır sergilemekten kaçmadılar. Medya demokrasiyi  es geçerek karşı salvoyu "FP'ye muhtıra olarak manşetlerde sundu. Hatta  iş o noktaya geldi ki Müslümanlar  Hizbulvahşet'le  ilişkilendirilmeye bir siyasi parti tabanı onun kaynağı olarak gösterilmeye çalışıldı.

Demirel"DEVLET ŞUÇ İŞLEMEZ,İŞLETMEZ"

HİZBULLAH VE DEVLET ŞUÇ İŞLEMEZ,İŞLETMEZ

İtirafçı olduğu söylenen maskeli bir kişi Tv ekranlarında"Hizbullah'ı JİTEM'in  PKK ile mücadele için kurdurduğunu ve  Binbaşı Cem Ersever'in örgütlediğini "söylüyordu. İsim olarak ta, bu örgüte Lübnan'da  İsrail işgaline karşı mücadele veren , 1992den beri Lübnan parlâmentosunda milletvekilleri ile temsil edilen ülkenin önemli bir siyasal partisi olan "Hizbullah"ın adı öngörülmüş.

Vahşet haberleri geldikçe  bu defa da  "Bunu devlet kurdurdu. Devletin kendi gücü dışında  bazı kesimleri kullandığı" yorumları yoğunlaştı. Devletin kendi gücü dışında  bazı kesimleri kullandı." yorumlarını Cumhurbaşkanı Demirel  "Devlet suç işlemez ve suç örgütü ile işbirliği yapmaz" şeklinde  en üst  seviyeden yalanladı

KARACADAĞ'DA Kİ SİLAHLAR

Urfa'da Siverek yakınlarında Karacadağ'da "bir askerin dikkati sonucu tespit edilen "Hizbullah Cepaneliği" diye açıklanan binlerce silahların bulunması kafaları karıştırdı. Bu kadar silahı Hizbullah'a kim verdi?  Sorularının sorulmasına neden oldu.

Bir uzman, "Orası Bucak'ların bölgesi. O'nun haberi olmadan kuş bile uçmaz. 12 Eylülde  o bölgeye  neredeyse asker bile giremedi. PKK denedi mümkün olmadı. Hizbullah mı..?  Bunun altından Susurluk çıkar.." değerlendirmesinde bulunuyordu.

Hemen sonra Batman  eski  Valisi Salih Şarman'ın  "Devletin bilgisi dahilinde  trilyonluk silah  alındığı ve özel birlik kurulduğu.." yönündeki açıklamaları Hizbulvahşet şokunun da önüne geçiverdi. Şarman, "Biz binlerce silah aldık. Şuan kimde olduğu belli değil. Belgeleri vardı. Son derece sağlıklı kayıt tutulmuştu. Kayıtları istediğimde yok dediler. Yüzlerce  silah, binlerce mermi söz konusu. Yanlış ellere geçebilir."diye devam etti.

GARİP  AĞ ve ÇEKİLEN KILIÇLAR

Hükümetin ANAP kanadı itiraz ediyordu. "Bu nasıl iş ? olamaz diye.." Devletin kayıtlarında olmadığı,gümrüklerde gerekli izinin verilmediği ANAP'lı bakan (keçeciler)tarafından açıklanıyordu.

Batman eski valisi Salih  Şarman: "Biz binlerce silah aldık. Şuan kimde olduğu belli değil. Yüzlerce, silah binlerce mermi sözkonusu. Yanlış ellere geçebilir. Bunlar arizi şeylerdir.Devlet tarafından kullanılması...

Bu silahlar alındı. Belgeleri vardı. Son derece sağlıklı kayıt tutulmuştu. Disketlerine kadar vardı. Devir teslim  imkanı verilmemiştir. Kayıtları istediğimde yok dediler. Biz mükemmelen belgesini tutmuştuk. İthal ettiğimiz bu silahların kayıtları yoktur."

Sonra açıklamalar birbirini izliyordu.

-Ecevit:  Valilerin silah alma yetkileri yok. Ne için alınmış ve nereye verilmiş araştırılacak...

- Mehmet  Ağar: Emniyet genel müdürlüğü ile ilgisi,benimde bilgim yok....

-Çiller  önce cılız bir sesle "Emri ben vermişimdir."diyor ve ..

Başbakan Ecevit" Çok  kaygı verici durum"diyerek konuyla ilgili soruşturma başlatıyordu.

Silahların alınmasında aracı olduğu iddia edilen Ertaş Tinar' da "Susurluk silahlarını ben temin ederek verdim. Ben devletin verdiği görevleri yaptım. Bazı şeyler devlet sırrıdır. Mehmet Ağar'ın yaptığı işi başbakan bilmez mi?  Susurluk silahlarını ben ithal ettim ama Batman'ı bilemiyorum.Ben devlet görevlisiyim. Silah işi yaptığım işin ancak %5'i. Benimle ilgili diğer soruların cevabını MİT vererebilir. "diyerek "Bulunan silahların  devletin parası  ve  devletin bilgisi içinde yurda sokulabildiğini "söylüyordu.

Dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, "Haberim yok. Silahların ithaline onay vermedim. Ama devletin valisi bana dosya verdiğini söylüyor. Vali diyorsa doğrudur."diyerek olayı bilmediğini söyleyerek işi valiye havale ediyordu. Ancak  söz konusu Özel birliğin  eğitimden geçirildikten sonra göreve başlama törenine  diğer devlet yetkilileri ile katıldığı ortaya çıkıyordu.

GÜNAH KEÇİSİ  VALİ

Eski milli Savunma bakanı İsmet Sezgin"Terörün bir an önce bitirilmesi için bazı yanlışlıklar yapılmıştır."diyor ve Eski başbakanlardan  Tansu Çiller'in "PPK terörünü bitirmek için her yol denendi. Ama devlet tecrübesi olmadığı için yanlışlık yapılmasına neden olmuş olabilir. Vali iyi niyetle amacı aşmıştır"manasına gelen  sözler söylüyor.

Hadise DYP ve Çillerle ilişkilendirilerek onun altında kalmasına yönelik bir seyir takip ediyordu.

Ve nihayet Çiller babaya koşarak köşke  çıkıyordu. Köşk çıkışından sonra  daha emin bir şekilde "Bu şerefli mücadeleyi bu günde olsam yaparım "diyerek tüm siyasi sorumluluğunu alıyordu.

Baba -Kız görüşmesinden sonra  Jandarma Genel Komutanlığı'ından açıklama  yapıldı : Silahlar bizde..

Cumhurbaşkanı da"Devlet ve ülke menfaatı sözkonusu olduğunda ruttiinde dışına çıkılabilir"demek suretiyle meselenin artık örtülmesi gerektiği mesajını veriyordu.

Yılmaz ise bu açıklamaya "Kelime  açıklamaya muhtaçtır. Devlet  rutinin dışına  çıkamaz. Devlet hizbulllah'ın bu kadar kök saldığını bilmiyordu... Boyutu benim için şaşırtıcı...Bu iş nereye  kadar varırsa araştırılsın...

İçişleri Bakanı Tartan  taa Çin 'den " Hizbullah konusu yakında 16 sutuna manşet olacak" diyordu.

Tam bir Çankaya hedefli atak...

Ecevit, Cumhurbaşkanı ile görüştükten sonra saf değiştirerek: "Silahların alınmasıyla  ilgili kararda  ilgili bakanların imzası var. Yüksek planlama kurulundu görüşülmüş. Silahların alındığı kaynak meşrudur. Kuşku duyulacak bir şey yok."

Ecevit'in kafası karışık ..Yılmaza   dönüp hükümet  istikametinden bakarak "vahim", Köşke çıkarak Çankaya hizasından bakınca : "Kuşku duyulacak bir şey yok."diyordu.

Mesut Yılmaz eski alışkanlığımız komiteciliğe dikkat çekerek" Olay komiteciliktir. ...Devlet geçmişimizde  "Komitacılık " denen  bir gelenek vardır. Komitacılık  devletin acz içine düştüğü durumlarda  vatanperver insanların  ortaya çıkarak hukuku aşarak devleti kurtarmaya  çalışmaları olayıdır. Ancak tarih göstermiştir ki işler ne kadar halisane yapılırsa yapılsın devlet bu işten zararlı çıkmıştır...Susurluk,Çeteler,Hizbullah ve Batman olayı bu işlerin ne kadar riskli olduğunun  bir göstergesidir...

Asıl sorun devlet adına  yasal olmayan işler yapıp,millet zarar vermesidir..Yasal sınırlar içinde devletin sorumluları tarafından yapılırsa belalar defedilir. .. 12 Eylül öncesinden başlayıp, ayrılıkçı terörle, bölücü terörle mücadele döneminde cereyan eden, daha sonra günümüze kadar gelen bütün bu yanlışlıklar, olumsuzluklar mutlaka sorgulanmalıdır. Yapmamız gereken gizlemek değil gerekli tedbirleri almaktır... "diyor.

Bunu söyleyen iktidar ortağı...DYP'libir  yetkiliye göre" İse  kendisi rutin dışı ... 28 şubatın başbakanı"

Ve Yılmaz devam ediyor" Son yıllarda   Susurluk ile ortaya çıkan ve devam eden olaylar zinciri bunun isbatıdır.Yapmamızreken  şey olumsuzlukları himeti hükümet gereği savunmak ve üstünü örtmek değildir."diyerek Çankaya'yı da hedefleyen ve orada ifadesini bulan derin yerlere gönderme  yapıyor.

Yılmaz'ın sözleri Halil  ve Halit paşaları hatırlattı:

Falih Rıfkı Altay "Çankaya"sında yazıyor.

"Halil Paşayı Cumhurbaşkanı Atatürk'ün sofrasında hanımı ile görmüştüm.

Halil Paşa,  İttihatçıların fedailerindendi. İstanbul'da Şemsettin paşayı o öldürmüştür" Mason şeyhlerin önderliğinde ve operasyonları ile  İttihat -Terakki  iktidarı aldıktan sonrada muhaliflerini öldürtür. Şemsettin Paşa da 7 temmuz 1908 de öldürülür. Suikastlarda hedef olarak muhalif gazeteciler birinci sıradadır. İttihatçı komiteciler  iktidarlarını pekiştirmek için "Vatanseverlik adına cinayet işlenir"mantığı içinde hareket ederler.

Halit Paşa ordu içirnde önemli  ağırlığa sahip bir  kahramandır.Onun ordu  üzerendeki etkisinden ürkenler aşırı bir istekle  2.Meclise Ardahan Mebusu olarak girmesini sağlarlar. Sonrada siyaset  yapanların ordu ile ilişkisi  kesime projesi ile ordudan uzaklaştırılır.

Ancak o daha meclise girer girmez tek kişi diktatoryasına karşı çıkar.Kendisini ikinci gurup diye adlandırılan muhalefet saflarında görürürüz.

Mustafa  Kemal paşaya yakın olarak bilinen Kılıç Ali,Kel Ali,Salih (Bozok)  gibi mebuslar İş bankasının idare heyetindedirler. İş bankasının belli bir gurubun elinde soyulduğu  herkesin ağzındadır.

Paşa gayet namuslu bir kişiliği vardır.

O şehitlerin dul ve yetimlerinin haklarını savunurken iş bankasının talan edilmesine  şahit olur..Paşa  bir gün Mustafa Kemal Paşaya giderek"İrtikap müthiştir,millet batıyor.Bunnu önünü al.Celal(Bayar),Kel ali,Kılıç Ali,Salih  mürtekiptirler.Ben bunları  vurup öldüreceğim "der

Ankaranın bir soğuk kış günü 9Şubat 1925

Meclis Kazım Özalp başkanlığında  bütçe görüşmelerini yapıyor. Ardahan Mebusu Halit Paşa'da"Vatan için şehit düşenlerin,harp malülü olanların  kanlarının yiyici bir gurup tarafından ayaklar altına alındığını"söyleyerek Meclis koridorunda ve genel kurulunda hazırladığı  yasa teklifini "canı pahasına olsada"kabul ettireceğini söyleyerek destek arıyordu.

Bir ara meclis genel kurulunda Meşhur istiklal mahkemelerinin Kel Ali'sinin  yakın arkadaşı Elazığ  Milletvemkili  Hüseyin bey'le tartışıyor.

Bu tadrtışmadan sonra Elazığı mebusu Hüseyin bey, Afyon mebusu Kel ali(çetinkaya),Antep mebusu  Kılıç Ali,Urfa mebusu Ali saib,Rize Mebusu Rauf beyler'in kendisine bakarak ve kel alinin elleri ile  kendisini işaret  ederek hararetli  konuşmalarına sinirlenen Halit paşa biraz önce kendisi ile tartışan Hüseyin beyin üzerine yürür  ancak Hüseyin bey kaçar.

Kel ali ve kılıç alı Paşayı teskin etmek bahanesiyle koluna girerek meclis koridoruna  çıkarırlar.Bu sırada Kel Aliye kızan halit paşa, silahına sarılarak kel e ateş etmek ister. Merdivene doğru kaçan Kel ali,tökezleyip düşmesi Halit paşanın kurşunundan kurtulmasına neden olur.Ama Halit paşa sinirini yenemez onu altına alarak tabanca kabzesiyle kele  vurmaya başlar.Ama arkadan gelen bir kurşun onu  sarsar.

Tabanca seslarena gelen milletvekilleri Halit paşayı  meclisin bir odasına yatırırlar.

Mustafa kemal paşada gelerek Paşa'ya"Seni Ali bey mi vurdu"diye sorar. Halit Paşa:Hayır kel altımdaydı.Nasıl vurabilir?Beni  Rrize  mebusu  Rauf vurdu"cevabını verir.

Anacak  Kel Ali (Çetinkaya ) olayı  nefsi müdafa olarak üzerine alır ve Rauf beyi kurtarır.

Paşa beş gün sonra  beni Rauf vurdu diye sayıklaya sayıklaya  İstanbuldan gelecek doktor beklene dursun kan kaybından ölür.

Tarihçiler Rize  mebusu Rauf beyin  Halit paşayı arkadan vurduğunda hem fikirdirler. Ancak soruşturma açılmaz,onu öldürenler yargı önüne çıkarılmazlar. Bu Rauf bey Ali şükrü beyin Çankayada topal osman tarafından vurulduğu sıradada Ankara  Merkez komutan vekili idi. Mustafa kemal paşanın sadık muhafızı olarak tanındı.

Kel Aliyi kurtaran doktor raporunun  altırndada sonradan Kel Ali,Kılyıç ali  ile beraber istiklal mahkemelerinin üyesi olacak Dr. Reşit Galip 'in imzası vardır.

Halit paşa Ankarada hastane olmasına rağmen,istanbuldan gelecek doktor  için  mecliste beş gün  14 Şubat 1925 günü ölene kadar  bir tahta masa üzerinde  bekletilmiş, rejimi oturtmak adına  bir çok idam kararına imza atacak olan Meşhur İstiklal mahkemeleri üyelerinin  eliyle belkide "temizlenmiştir"

Rıza Nur  "Hayat ve Hatıralarım"da  olayı şöyle anlatıyor."Rauf Halid'i sırtından vurmuş.Mustafa kemal meclise gelmiş.Necmeddin Molla'yı çağırmış."Ne yapacağız bir çare bul"demiş.

Ne  hekim raporu,ne adli muayene yapılmış.Kel'i  varaka ile  berat ettirdiler.Halid'i  vuran Rauf'tu.Rauf pek adi mahluktur.Cahil,tulumbacı..Tam ... arayıpta bulamadığı idi.Ona sarıldı.Böyle bir adamı mebus yaptı.Daima yanında muhafız olarak bulunduruyordu.Mebustan silahşör,tüfekçi henüz görülmemişti.Onun icadıdır.......

Halid'in anası,kardeşi durmadılar.İşi kurcaladılar.Hakkı  Sinasi onları susturmaya memur edildi.Hakkı Şinasi  kimsesiz ,muhacir çocuğu imiş.Şinasi onları  susturmaya muafak oldu.İşte bu  hizmeti ile sadakat göstermiş,makbul ve İstanbul Halk Fırkası'na reis olmuştu.Sonra ra mebus.

O memleketin istiklalini sağlayan ve demokrasi adına abideleşen 1.TBMM'si Trabzon mebusu Ali Şükrü beyin öldürülmesiyle son bulur. Ali şükrü bey, TBMM'de kişi tahakkümünü red eden tavırları,Meclisin üstünlüğü, Misak-ı Milli'den taviz verilmemesi üzerinde durmasıyla dikkat çeker. Zamanın yönetiminin "millete rağmen halk için " anlayışına kaymasına karşı çıkar. Muhalif "Tan" gazetesini çıkarır. Mustafa Kemalle  özellikle Musul'un İngilizlere bırakılmaması  konusunda sert tartışmaları olur.

Susurluk Skandalı için  zamanın başbakanı Mesut yılmaz  tarafından görevlendirilen Kutlu Savaş, raporunda  adeta devletin cinayet işlemesini  uygun görmekte ancak bunun "devlet ciddiyetine yakışır bir tarzda"olmasını sağlık vermektedir.

Kutan gurup toplantısında "Hizbulvahşet'in bu hale gelmesini devlet neden bilememiş. Silahlar nasıl alınmış ve  kimlere verilmiş? diye sora dursun...

İttihat -Terakki komiteciliğinden bu yana gelenekselleşmiş " vatanseverlik"adı altında sürdürülen  ve kont gerilla hesaplaşmasının hukuk içinde yapılarak devlet temellenmedikten sonra kim ne yapabilir ki;

Osmanlıyı Avrupalı "büyüklerin" desteği ile Balkanlardan atmak  için yapılanan Sırp, Bulgar, Yunan komitecileri... Güya Abdulhamit yönetimine karşı aynı komitacıların eğittiği Mason şeyhlerin önderliğindeki devletin temeline kibrit suyu döken  yerli komitacılar...

Halit Paşayı ödürenler makamın korumasında ,

Şemsetin Paşa'yı öldüren Halil Paşa Cumhurbaşkanının  sofrasında,

Trabzon Milletvekili Ali Şükrü beyi öldüren Topal Osman Cumhurbaşkanı  Muhafız Alay komutanı,

1960 gece baskınında Milli irade ile orada oturan Cumhurbaşkanını tutuklayan,yine kendisinin canı emanet edilen Muhafız  komutanı,

Devletin ali menfaati için ihtilal yaparak milletin  Başbakanını ve bakanlarını asan milletin silahlarını kullanan bir kısım cunta heveslileri.. 27 Mayıs, 12Mart, 12Eylül, 28 Şubat..

Gelinen  nokta o ki: Hiçbir zaman halkın gerçek katılımı ile  bir düzen kurulmamış bu topraklarda sürekli saray darbeleri ve entrikalarla yönetimler el değiştirmiş ancak eski yapı devam etmiştir. Türkiye içinde  bulunduğu esrarengiz zikzaklarda hep, Bizans oyunları ve Osmanlı saray entrikaları  ve genç cumhuriyette yaşadığı  şahıs ve cunta darbelerinin  acısını yaşıyor.

DEVGENÇ. DDK, KAVA, RIZGARİ  ve hem yan hem de karşı türevleri .. Bunları önlemek için Kenan Evren'in 1979 Ağustos'unda söylediği "Bir avuç sapığı bir anda yok ederiz" sözü ..12 Eylül sonrası Demirel ve Ecevit'i" Çanağı pislettiler" diyerek  saf dışı etmesi. .ASALA,  PKK ve HİZBULVAHŞET  biri bitiyor diğeri başlıyor. Bu örgütlerin kaynak bulması içinde; sosyo ekonomik şartlar her zaman  müsait.  Ülkenin yüzde beşi %80 kaynakları kullanırken %80 ise sadece %20 sini kullanabiliyor. Memleketin bir yerlerinde  hala "yayla yasağı" ve "izne tabi ot" gerçeğeği devam ediyor.Ancak kimse o tarafa bakmayıp polisiye tetbir peşinde. "İrtica" sonra "Komünizm" sonra yine "irtca"  korkuları bitmeyen şarkı gibi .. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay'ın dediği gibi  Türkiye  korkularından uzaklaşarak "Hiç dünya ile aynı düşünemedi. Hiç dünya meselelerini ele almadı" Belki de alamadı.

27 Mayıs,12 Mart,12 Eylül,28 şubat  derken.

APO asılsın mı asılmasın mı?  tartışmalarının doruğunda birden önümüzde bulduğumuz ama kökü APO mücadelesine dayanan Hizbulvahşet olayının  ibresi de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birilerinin birilerini sıkıştırmasına yönelik atraksiyonlar olarak  gelecekteki  tarihçilerin notlarında yer edeceğe benziyor. Bir uzman manzara karşısında "Unutmamak gerekiyor ki, Demirel ve  Ecevit ismi sürekli kaos ve korku dönemlerinde zirvededir. Topluma  korku  salınmasa bunlar nasıl zirvede kalır"

Ne zaman  insanlar, büyükler kadar bizde biliriz dese,

Şu bankalar neden soyuluyor diye sorsa?

Bu kış nereden alınırsa alınsın ama doğalgaz kesilmesin dese,

Anarşi, terör, sıkıyönetim,OHAL ve korku ...

ASALA, PKK, HİZBULVAHŞET biri bitince diğeri ve hemen oligarklar devreye girip önüne "şok" senaryolar sunarak millete  "tercihini seç" demektedir ..

Mehmet Ali Kılıçbay'ın ifadesiyle " Türkiye hiç dünya'ın konuştuğu meseleleri konuşamadı" Belki de fırsat verilmedi.

APO İmralı'da yargılanırken, Başbakanlık  önünde  Başbakan Ecevit'e "Öcalan, İmralı'da yargılanıyor. Bu kadar etkili ve yaygın  eylemleri PKK'ın dış desteğin ötesinde  devlet içinde desteği ve bağlantısı  olmadan yapamayacağına dair kuşkular var. PKK'ya destek veren devlet görevlilerinin de  tespit edilerek, İmralı'da APO ile  hesap vermesi bir çalışma söz konusu mu?" diye sorduğumu ve Ecevit'in de şaşırarak ve de zorlanarak "Devlet değil de devlet içinde bazı kişilerden destek görebileceğini ve bunun bir  muhasebesinin yapılmasını isteyeceğini"söylediğini hatırlıyorum. Acaba bu muhasebe yapılmış olsa idi şimdi Hizbulvahşet yaşanır mı idi?

Bu muhasebe acaba bizi Gladyo'ya mı götürür?

Hizbulvahşet senaryoları sürerken  Çankaya savaşları yeni bir merhaleye giriyordu.Milletvekillerine  rüşvet diye nitelenen kıyak sarmasının yanında FP'yi azcık rahatlatacak ama kapatma kılıcı devamlı üstünden eksik edilmeyecek bir rüşvet paketiyle bunu iç yoksa "Ben adamı anasından doğduğuna pişman ederim" mesajları...

 

 

 

 

Kutu  kutu  kutu kutu

.....................................

APO'YU KENAN EVREN ÇÖKERTMİŞ

O arkasına milletin emanet ettiği silahları alarak darbe yapıyor,demokrasiyi askıya alarak her türlü iç ve dış mihrakların  kışkırtığı anrşiyi önlüyordu.Bu kapsamdra tabiki yeni yeni palazlanan PKK'yıda nasıl mı işte kendileri anlatıyor netekim.

Tarih 27 Ağustos 1979 dur.Genelkurmay Başkanı  Kenan  veren zafer haftası dolayısıyla  Silahlı kuvetlermensuplarına  yayınladığı mesaja"Bir avuç sapığı bir anda yok ederiz"diye başlıyor ve İç hizmet kanunun  sana verdiği (Türkiye cumhuriyetini korumak ve kollamak) görevini tam anlamıyla  ve kusursuz olarak yerine gedtireceğin muhakkaktır."diye  devam ediyordu.

Evren 12 Eylül günü "Büyük Atatürkün bize  emanet ettiği  ülkesi ve milletiyle bir bütün olan Türkiye  Cumhuriyeti Devleti  son yıllarda izlediğiniz  gibi  dış ve iç düşmanların tahriki ile  varlığına,rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki  haince saldırılar içindedir.Devlet başlıca organları ile işlemez duruma getirilmiş,Anayasal kuruluşlar tezat ve suskunluğu bürünmüş,siyasi partiler kısır çekişmeler,siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla Devleti kurtaracak birlikve beraberliği sağlayamamışlar ve luzumlu tedbirleri alamamışlardır.Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğince artırmışlar ve vatandaşın mal ve can güavenliği tehlikeye düşürülmüştür..Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek sistemli bir şekilde ve haince ilkokullardan ünüversitelere kadar eğitim kuruluşları idari sistemi,yargı organları,iç güvenlik teşkilatı,işçi kuruluşları,siyasi  partiler ve nihayet yurdumuzun en  mahsur köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze  düşürülmüştür.

Aziz Türk milleti ,işte  bu ortam içerisinde Türk Silahlı  Kuvetleri  İç hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini  kollama ve koruma  görevini Yüce Türk milleti adına  emir ve komuta zinciri içinde ve emirle  yerine getirme kararını  almış ve ülke yönetimine  bütünüyle el koymuştur."diyerek darbe yaparak her şeye  el koymuştu.

Yine Evren" Son iki yıllık  süre içinde terör 5241 can almış, 14152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebeb olmuştur. İstiklal harbinde Sakarya Savaşındaki şehit miktarı 5713, yaralı miktarı 18 480'dir.Bu basıt mukayese dahi bir örtülü  harbin uygulandığını  açıkça ortaya koymaktadır" diye darbe  gerekçesini anlatıyordu.

EVREN VE  APO

Evren paşanın yönetimindre Beşli Cunta yönetimi devam ederken MGK Genel Sekreterliğinin hazırlatarak 1981 de  Türk Tarih kurumuna basıtırdığı 12 Eylül Öncesi ve Sonrası12 Eylül " adlı kitapta.215. Sayfa:

"Sapık ideolojilerin  Türkiyede hiçbir zaman demokratik yolllarla iktidar ollamayacağını  çok iyi bilen  bazı dış güçler ve  onların içteki hain işbirlikçileri ,ilk hedef olarak  ülkede terör ortamı yaratmayı planladılar.Verilen emir "Böl ve parçala" idi.

Bu amaçlalarına ulaşmak içinörgütler kurdularu,insanları  öldürdüler,soydular,halk adına halka işkence ettiler.Bu örgütlerden biride  özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde  faaliyet gösteren Apocular olarak biliniyordu.

Devlet ve millet düşymüno bu örgüt,1979 nisanında  kominist devlet modeline uygun  şekilde parti kimliğine bürünüyor ve yeni  bir safhaya geçiliyordu.Kominist devlet modeli,parti ,yukardan aşağıya doğru kongre,merkez komitesi,bölge komiteleri,yerel komiteler, köy ve semt komiteleri  ve hücreler olarak örgütlenmişti. Merkez komitesi 7 kişiden oluşuyor, içlerinden 3'ü kominist devlet şekline uygun olarak polit büroyu teşkil ediyordu.Merkez komitesi dış ilişkileri,bölgelerde örgütlenmeyi,bölgeler arasıyla,yurt içi ve yurt dışı haberleşmeyi,basın ve yayın hizmetini,eğitim ,öğretim ve propaganda ile askeri  faaliyetleri yürütmekte  ve denetlemekteydi.Bu gizli ve bölücü örgüt yurt dışında  temsilcilklerde açarak dış güçlerden ve  uluslar arası tedhiş örgütlerinden yardım ve destek sağlıyordu.Yerel komiteler,semt ve köy komiteleri,hücreler 3 er kişilik guruplardan teşkil edilmiştib. Örgüt içinde bu yeni safha silahtı,eylemdi,kandı,göz yaşıydı.

Bu yereltı örgütü,askerileşme ve devrimci şiddet konusunda silahlı mücadeleyi  esas kabul ediyor,Türkiyenin içinde sbulunduğu siyasal ve ekonomik güçlüklerden  yararlanarak dış güçlerden sağlanacak her türlü destek ve yardımla Doğu ve Güneydoğu Anadoluda sapık hayallerine uygun  kominist bir decvlet kurmayı hedef kabul ediyordu.

Üyelerini silahlı eğitim  görmek amacıyla yurt dışına da gönderen örgüt,Ermeni gizili örgütlerinin de yardımıyla keşif,pusu,baskın,haritacılık,taktik,silah bilgisi ve patlayıcı maddeler konusunda üyelerinin uzman olarak yetiştirilmelerini sağlıyordu.Uzman olarak yetiştirilen bu kişiler dönüşlerinde  eylemlerin palanlayıcısı ve uygulayıcıları oluyorlardı.

..............

Strateji neydi.

Bu gizli bölücü örgüt,Doğu ve Güneydoğu Anadolu  Bölgesinde silahlı mücadele vererek,Marksist-Lelininst doğrultuda aryırı bir devlet kurmayı amaçlıyordu.

Iamaçlarına erişmek için  de belirlenen strateji şöyleydi:

-Önce devlet her türlü yıkıcı propaganda ile masum yurttaşların gözünde azami ölçüde  yıpratılarak etkisiz durumu getirilicek,

-Daha sonra  bölge halkının sempatsini kazanılacak ve gerektiğinde baskı ve halk desteği sağlanacak,

-Bu aşamada ideolojik ve politik çalışmalar için kadrolar yetiştirilecek,örgüt yaygınlaştırılacak,bölgede etkili kontrol tesis edilecek,

-Nihayet dış destek ve gerillla savaşı verilecek ve tahayyül edilen kominist devlet kurulacaktı.

12 Eylül'den sonra yımkılan bu örgüt elemanlarından bazıları amaçlarını şöyle itiraf ediyorlardı:

"-Adım Mazlum Doğan,Elazığlıyım.PKK üyesiyim.Hacettepe  ünüversitesi Ekonomi Bölümü 2nci sınıftan ayrıldım.Ankarada olduğum sırada  PKK'lilerle ilişki kurdum.Parti propaganda işleriyle görevliydim.Amacımız :Marksist-Lelinist  ilkeler doğrultusunda  bir devlet kurmaktı.."

-"..Ben  Mehmet Hayri Durmuş.PKK örgütünün önder kadrolarındanım.Amacımız,Türkiyenin denetiminde kabul ettiğimiz parca  üzerinde bağımsız,demokratek bir ülke yaratmaktı.İdeolojikz olarak Marksit -Lelinist tarzda faaliyet yürütüyor,devrimci bir çizgi temelinde  mücadelemizi geliştiriyorduk.."

"-Adım M.Emin Çiftkuş.1952 Hilvan doğumluyum.Ergani öğretmen lisesinden ayrıldım.APO örgütü üyesiyim.Örgütümüzün amaçlarını şöyle belirtebilirim.Birinci olarak ,Türkiye toprakları üzerinde  Doğu ve Güneydoğu Böl2esinde bağımsız bir devlet kurmaktı.İlkönceleri Hilvan'da ve benzeri yerlerde  kurtarılmış bölgeler kurmak,bu kurtarılmış bölgeleri oluşturduktan sonra bunları  birleştiripböylece silahlı bir ayaklanma ile develetin bütün güçlerine  karşı,bütün engellere karşı önceleri ikaz,ikaza uymayanları ise,silahlı  eylemlerle  ortadan kaldırmaktı."

Şu sıralar Sovyet Rusyanın çökemsiyele birlikte dünyaya yeni şekil verme iddiasında  iki önemli aktör var.Biri ABD,diğeri İsrail..

Rusya ise yeniden süper güç olmanın dayanılmaz arzusu ile Kafkazlarda büyük bir kumara girmiş durumda.Eğer rusya burada yenilirse  bir daha ebediyen  süper güç olamayacaktır.

Rusyayı saymazsak ABD ve İsrail APO'nun Kenyanın başkenti Nairobi'den alınarak getirilmesiyle bir mesaj veriyor.Eğer huzur istiyorsan benimle..

Türkiye ,bölgede ABD ve İsrail ittifüakına son üç yıldır iyice angaje oldu.Ecevit Apo geldikten  birkaç gün önce ABD-İsrail ititfakında  Türkiyenin  konumunu şu sözlerle belirliyordu."Bu bir alışveriş ABD'nin bizden beklentileri var"..

İngiliz Obsever Gazetesi ise"ABD her nekadar bizim ilgimiz yok diyorzsada,Batılı istihbarat kaynaklarının kaydettiği  bazı konuşmalardan ABD'nin oparasyonu fiilen yürüttüğü ve Kenyalılarla birlikte Öcalan'ı uçakta bekleyen  Türk timine teslim ettiği anlaşılıyor."diye yazıyordu.

O sıralarda MİT'in bilgi servisi yaptığı  söyleen Radikal Yazarı Tuncay

Özkan ise.."Kanımca o0parasyona katılan Türk ekibnde yer lana beş kişi kendilerine bayıltılmış olarak paketlenip sunulan Öcalan'a getirenlere teşekür etti ve uçağıon kapısını kapattı"diye söylüyordu.Kenya neden seçilmişti.Yunan istan ABD 'nin baskılyarına dayanamayarak onu ABD ve İsrail Ajanlarının  cirit attğı  Kenyanın başkenti Nairobiye göndererek yardımcı olmuştu.

Yunna istuhbarat Subayı Kalenderidis'in sözleri gayet açıktı"Türkler uçağın içindeydi.Oparasyonda hiç yer almadılar.Her şey yunanistanın bilgisi dahilinde oldu.Ben ve kenyadaki Yunan büyükelçisi ihaneti önlemeye çalıştık.Yunanistan utandırılmıştır."

Yani Evren çökertmiş,Yunan razı olmuş ABD bayıtarak paketlemiş,Cavit Çağlar'ın uçağı türkiyeye getirmiş.

*********************************************************************

Kutu                          kutu                                kutu

*************************************************

 

GÖRÜŞLER..................             YORUMLAR

............YORUMLAR.......

 

 

**********YANLIŞ İŞ *************************

 

Eski MİT'çi Mahir Kaynak:

" Terörle veya  herhangi bir mücadelede hukuk dışı yollar kullanılamaz. Bunlar yanlış. Ancak bütün dünyada örtülü  faaliyetler adı altında yürütülen faaliyetler vardır ve genellikle dış ülkelere yöneliktir ve misilleme amacını taşır. Ama bunların bile kimin tarafından yapıldığı kanunla belirlenir .Sorumlu  bir makamı vardır.

Burada gördüğümüz şu: Türkiyede örtülü faliyet yapmasına izin verilen,yasalarla belirlenmiş  bir kurum yok. Buna rağmen yapılmaktadır. Bu yanlıştır."

 

HUHKUK DEVLETİMİ KANUN DEVLETİMİ ?

Prof.Dr.Doğu Ergil:

"Bir devletin hukuk devleti olması, orada  iktidarların yaptığı yasalarla  işleyen  bir hukuk sistemi değildir. Bu yasaların ve diğerlerinin uluslar arası hukuk ilkelerine uygun olması gerekir. Aksi takdirde bu  kanun devleti olur..

Devlet deyince, devletin tümünü  kast etmiyorum. Bizim güvenliğimizden sorumlu olduğunu iddia eden kesimini kast ediyorum. Devletin bu tarafı devlet adına yapıyorum diye ...Burada vahim olan artık denetimden çıkması ve   onların bir suç gurubu  haline gelmiş olması. Şimdi karşımızdaki olay devletin bu kesiminin  haberdar olması ve önleyici bir  tedbir almamış olması ..

Bu devletin itibarı diye en yüksek katlarda,bu ıslahat engellenirse devletin itibarı zedelenmesin diye devletin bırakın itibarı,varlığı tehlikeye girer. TOPUNU BİRDEN EMEKLİYE SEVKETMEMEK  LAZIM.

"Devlet bazı kişileri sadece yurt dışında değil yurt içindede kullanmış...Bu hiçbir biçimde kabul edilemez. Bizimkiler diyor ki,bu kriminal unsurları başka devletlerde kullanıyor. Doğrudur. Kriminal unsurları o devletler kendi halkına karşı değil, başka unsurları tasfiye  etmek için kullanıyorlar. Hepsi bu yoksa onları memuru haline getirmiyor. Ondan sonra onları yasal güvenceye kavuşturmuyor. Sadece bir daha suç işlememeleri şartıyla o kriminal işte kullanıyor ve unutuyor.

Bizde o kriminal unsurlar,yani suçlu unsurlar, Hem de TC'nin kendi yasalarına göre suçlu,katil, kaçakçı,terörist ,itirafçıları alıyor bunlara resmi nitelik kazandırıyor, yani halkına sorumlu olmaktan çıkarıyor. Yasanın üzerine geçiriyor,yargılanmaz hale getiriyor, görünmez kılıyor ve onların katilliğinden, kaçakçılığından elde ettiği paralarla bir mücadeleyi sürdürmeye kalkıyor. Vahim olan şu: Kriminal  unsurları içinde barındırdığı oranda dada kendisi suç unsuru haline  dönüşüyor. Vahim olan bu. Yani kendi yasalarını kendi çiğniyor.

 

Kutu ...........kutu.................kutu

 

HALKI KORKU İLE YÖNETMEK İSTİYORLAR

 

Devlet "suç işletmez"görüşlerine karşı eski savcı-hukukçu- Nurullah Aydın"korku devleti düşüncesiyle kamuoyu yanıltılıyor. Mobil güç vardır. Demirel bilmektedir ve anayasal suç işlemektedir.

PKK 1984 Eruh saldırısıyla büyüdü. Uyuşturucu ve kara parayı kontrol etti. Sonu getirildi. PKK'ya destek veren güçler, Ömer Lutfi Topal,  Buldan ve Behçet Cantürk öldürüldü.

Yolsuzluk yaptıkları ve devleti kötü yönettikleri için korku salıyorlar. Halkı korku   şokları ile uyutuyorlar. Bir "iç tehdit" tutturdular gidiyor. Bu ülkede haksızlık ve yolsuzlukları dile getirince ya "kominist", ya da "irticacı " diyorlar. Politikaları da bu yönde geliştiriyorlar. İnsanları  irtica  şoku ile korkutmak istiyorlar.

Hani Apo'nun idamı.. Hani Korkmaz ...Yiğitler Hani  Cavit Çağlarlar..? Tüm vurgun ve soygunlar Hizbulvahşet'le bunlar halktan gizlenmeye çalışılıyor.

Aksi halde bu  olaylar nasıl bilinmez? Nasıl iş se hiç bir devlet yetkilisi bilmiyor. Topu taca atıyorlar.

" Uyuşturucu trafiğinde Türkiye Başbakanlığının fax ve telefonlarının kullanıldığını"İngiliz içişleri Bakan Yardımcısı açıklamadı mı? Alman Adalet Bakanlığı resmen Türkiye için, "uyuşturucu işinde devletin resmi kurumlarının bu işin içinde olduğunu" belirti.

PPKyı ordan kaldıran gücü yıpratmak istiyorlar.

Tüm gayretler  bu pastadan alınan payları gizlemek için. Şunu da söylemek gerekir. PKK'yı  o bölgede engelleyen gerileten güçlere karşı bir mücadele veriliyor. Eğer o günkü şartlarda bu unsurlar olmasa idi o bölgenin  ne hale gelebileceğini bir düşünün. PPKyı oradan kaldıran gücü yıpratmak istiyorlar. Bunuda önce irtica kılıfına soktular. Şimdi şekil değişiyor.

DÜN PKK BU GÜN HİZBULVAHŞET,İSLAMI VAHŞETLERİ İÇİN   KULLANIYORLAR

Ergun Gökdeniz(Emniyet İstihbaratoının kurucusu Eski Mardin valisi)

- Birden Türkiye'nin gündemine oturan Hizbulvahşet'i nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Olaylara gecekondu gibi bakılıyor. Olaylara tarihi süreçten kopuk olarak bakılıyor. İster adı PKK olsun ister Hizbullah olsun bölgede  tarih boyunca bir hakimiyet mücadelesi olmuştur. Zamana göre adı  çeşitli olur. İşi Türkiye'nin jeopolitiğinde aramak gerekir. Terör ve siyasal şiddet düşük yoğunluklu örtülü bir savaş biçimi. Bu savaş türü Balkanlardan Ortadoğuya devam etmektedir. Yugoslavya,Gürcistan, Azarbeycan, Ermenistan,Afganistan,Lübnan ,Irak ve diğer ülkelerde devam etmektedir. Türkiye  bu tür bir savaşa önceden tedbir almalıdır. Aksi halde  istim sonradan gelsin diyerek olayları geriden takip etmek durumunda kalır. Türkiye düşük yoğunluklu bir savaşın içinde bulunuyor.

İSLAMI KULLANIYORLAR

Cemaatler, fedeoaliteye karşı  yeni metotlar geliştiriyor. Hizbullah'ı İslamı kullanarak pragmatik çıkışlar olarak değerlendirmek gerekir. Adamların öyle İslami bilgileri filan yok.

Adam öldürmeyi meşrulaştırmak için İslamı kullanarak yaptıkları işleri kutsallaştırıyorlar.

ARKASINDAKİ GÜÇLER AYNI

PKK'nın hedefide  TC

Hizbullah'ın hedefide TC

İkisi de  bölgeye  hükmetmek iddiasında. Bunların arkasındaki güçlerinde aynı olması gerekir.

Güneydoğudaki büyük katrilyonluk rant paylaşımında Afganistan'dan başlayan ve Avrupa'ya bir çıkarlar zinciri vardır. Bu illegal bir pazardır. Kara para,otomobil hırsızlığı, uyuşturucu trafiği, ucuz  petrol pazarı, silah alışverişi gibi bir pazara giriş vardır. Çıkışı yoktur. Bu pazarda çok kazanan  bir kişinin haracını,zekatını,diyetini ödemesi kuraldır. Çek senet işide büyüktür. Şiddet ,korku ve tehdit , silah geçerli bir silahtır. Bu tarz artık bir yaşam biçimi olduğu zaman bu bataklıktan çıkamazsınız.

Susurluk  adı ile anılan örgütlenme tamamen para kazanmaya  yönelik olup kazanılan devlet itibarı ile bu gücü paraya çevirmek vardır. İş, bankaların alınıp satılmasına kadar dayanmıştır: Özetle susurluk olayı,bu tür örgütlenmelerin somut görüntüsüdür. Ortada bir başıboşluk yoktur.

Korucunun koruyucusu olurmu?Yanlış olan bu. Altını kaldırırsanız Sedat Bucak çıkıyor. Olaylar belli bir aşamaya gelince  batı illerine göç etmelerinin sebebi paradır. Büyük illerde  büyük rantlar var. Bunun paylaşımı için büyük illeri tercih ettiler. Buralarda zenginlerin  ve kara paradan  para kazananların  haracını aldılar. Haraç ödeyemeyenler bankalardan borç alarak istenilen haraçları verdiler. Ölenlerin arkasında da para var.

GİZLİ SERVİSLER EĞİTMİŞ

Olaylar  Hizbullah örgütünün profesyonel istihbaratçılar tarafından eğitildiğini gösteriyor. Haberleşme  emniyeti için bütün tedbirleri alıyorlar. Dikkat çekmemek için bütün tedbirleri alıyorlar. Bütün bunlar lider kadrosunun  bir istihbarat eğitiminden geçirildiğini gösteriyor.

--Bu oluşuma nasıl gelindi?

-PKK'nın silahlı başkaldırısı sırasında  bazı insanların  kaçırılması ,öldürülmesi ve köy baskınları  karşısında bazı aileler, aşiretler kendini korumak gayesi ile  devlete şikayetçi oldular. Devlet'in oradaki uzantıları  "buyurun öyleyse  bu mücadeleyi beraber yapalım" dediler. Devlet bu insanları  kendi koruyamadığı için beraber savunma  mekanizması geliştirdi. Bu olay planlı değil de  spontane olarak kendiliğinden gelişti.  Devlet kendine yakın ve sağlamsa onu  silah ve para ile  PKK'ya karşı destekledi. Lider kadrosu aslen Gerçüş'lü idiler. PKK saldırıları karşısında Batman'a  geldiler.  Habizmin' aşıretine para ve  koruculuk verildi. Bunlar jandarma ile işbirliğine girdiği için jandarma bunları eğitti.

Bu o şartlarda normal görülüyordu. Aslında devlet bunlarla beraber olmaktan ziyade, kendi gücü ile mücadele ederken bunlardan kılavuz olarak yararlanması gerekirdi. İti ite  kırdırmak gibi bir rizke girmenin pek anlaşılır şey olduğunu  sanmıyorum.

Bölgedeki "düşük yoğunluklu savaş" devam ediyor. PKK'dan boşalan boşluğu Hizbullah doldurmaya çalışıyor. Başsız kalan bir kısım PKK'cılar da bu guruplara katılıyor.

AÇIK BİR DEĞERLENDİRME HATASI

-Devlet bu olayları takip etmedi mi ki bu noktaya geldik?

-Tabi ki takip etmiştir. Devlet takip ederken ince bir yol izler. İstihbarat teşkilatları bunları izlemiş ve raporlarını bakanların, başbakanların masasına koymuştur. Ancak ortada bu olayları kavrayacak devlet adamı olmadığı için bu noktaya gelinmiştir.

MGK'da filan görüşülmemişimdir?

Görüşülmüştür de...Yoğunluğu başka noktalara çevirince, diğerleri kaçıyor. İrtica diye  başka noktalara yoğunlaşıldı. FP'de FP dediler. Olayı kaçırdılar. Bu son olaylar gösteriyor ki  açık bir değerlendirme hatası yapılmıştır. Halbuki yasal ve legal olanına müsamaha edilip  radikalleşmeleri önlemek gerekirken FP ile uğraşıldı. Aslında bu iş Aziz Nesin'in gazete çıkarmasına benziyor. Bu gün biri ,diğer gün  başka atla diğeri.. İşi legal seviyede tutmak gerekir.

FP İLE ÖZDEŞLEŞTİRİLMESİ YANLIŞ

FP'nin kapatılmasının gündemde olduğu bir zamanda Silahlı bir gücün,silahsız ve sadece  yasalar çerçevesinde  siyaset yapmak isteyen bir kuruluşun  isminin yan yana getirilme çabaları bana garip geliyor. FP,DP'nin mirasçısı partilerden biridir. Kitle partisidir. Kişisel görüşüme göre eş zamanlı olarak Fazilet 'in kapatılmasının  gündemde  olduğu bu süreçte  Faziletin legal bir parti olarak hayatta kalması, devletin  yüksek menfaatları  için daha uygundur. Amerika Birleşik Devletlerinde FBI,Amerikan  komünist partisinin dahi legal  bir kisve ile faaliyetinin uygun olacağını onaylamıştır. Amerikanın bir komünist partiyi  bile kapatmayı  düşünmezken bir emniyet subabı olan  Fazilet Partisinin kapatılması,beklenen yararı  sağlamaz.

*************KUTU       KUTUT       KUTU *****************

 

AŞİRET DEVLETİ Mİ?

CHP Eski milletvekili Sabri Ergül,Cumhurbaşkanının Rutin dışına çıkılır sözü ve  jandarmanın silahlar bİzde açıklamasını" Hukuk devletinde sivil ve ünüformalı ayrımı yoktur. Herkesten hesap sorulur. Bir kurumda biri suç işlediğinde şak  bir anlayışla  konu kapatılmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanı veya jandarma genel komutanı birine kefil olsun,bu adam ehli namustur'desin, hakkında soruşturma dursun. Aşiret devletimi burası.?"diye değerlendirdi.

Ergül,Uğur Mumcu Cinayeti ve Susurluk, Faili mechuller komisyonu  raporlarının hepsini bir araya getiriyorum Karşıya çıkan taplo tam bir komedi. Daha öncede Susurluk'ta Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğ General  Veli Küçük  olayı  aynı metotla kapatıldı" diyen Ergül"Cumhurbaşkanının rutin"dışına çıkılır "sözü  talihsizliktir."Dedi.

 

***

Emniyet İstihbarat Daire Başmkanvekili Bülent Orakoğlu"Türk polisi bütün faili mechul cinayetleri ortaya çıkaracak yetenektedir. Neden çıkarmadığını düşünün. Faillerin bulunması, bulacak kişilerin göreve gelmesi engellenmek istendi. Tefeci Nesim Malki'nin öldürülmesi olayı var. Gaziantep'teki Mehmet Ali Yaprak'ın işleri...Kumarhaneciler kralı Ömer Lütfi Topal'ın, İzzet Yıldırımın  öldürülmesi.. Ne fark var. Bütün bunlarda ipliğin ucu görünmektedir. Çektiğimizde  çorap söküğü gibi geleceğini biliyorlar. Uyuşturucunun patronlarına bakın, anlarsınız. Mafya mafyadır. Hizbullahda  bir başka çeşidi. Mafyanın bu kadar kurumsallaşması için bazı devlet kurumlarına sızmaları şarttır."

...////////////////////////////////////////////////..................

Not : Bu Çalışma AKİT’de yayınlandı

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BU da BAŞBAKAN.... ve yorumlar

 https://www.facebook.com/necati.cavdar/posts/113784615410249 BU da BAŞBAKAN.. Mehmed Zahid Çalışkan S n s r d o o t p e 8 i   7 h 6 2 1 2 k...