“ŞARKIN SUKUNU” VE
“EBEDİ DOSTLUK” ADINA TESLİM EDİLEN
MUSUL
Lozan
Antlaşması ;
“Bir taraftan, Britanya İmpratorluğu, Fransa,
İtalya, Japonya,Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat- Isloven devleti ,
Ve diğer taraftan ,
Türkiye,
1914
senesinden beri Şark’ın sukununu ihlal eden hali harbe kati surette hateme
vermek arzuyu mütakabiliyle mütehassis olarak,
Ve kendi milletlerinin müşterek refah ve saadeti için
elzem olan dostane ve ticari münasebatı beyinlerinde yeniden tesis etmek
emelinde bulunarak,
Ve bu münasebatın Devletlerin istiklal ve hakimiyetine
hürmet esasına müstenit olması vücubunu
mülahaze ederek, bu hususta bir muahade
aktine karar vermişler...” (1)
diyerek başlıyor..
Günümüz dili ile yeniden yazarsak;
1914 yılından beri Şark’ın huzurunu bozan harp haline
kesin bir şekilde son vermek isteğini
karşılıklı duygularla;
Ve kendi milletlerinin müşterek refah ve saadeti için
gerekli olan dostluk ve ticari ilişkileri aralarında gerçekleştirmek emilinde
bulunarak;
Ve bu ilişkilerin Devletlerin istiklal ve hakimiyetine
hürmet esasına dayanak olması gereğini
düşünerek, bu hususta bir antlaşma yapılmasına karar vermişler..” deniyor..
Ancak, yüz yıl boyunca meydana gelen olaylar, Birinci
Dünya savaşının galipleri ve özellikle İngiltere öncülüğünde oluşturulan paylaşımın Şark’ta sukun sağlamadığı,
İngiltere’nin rolünü üstlenen ABD düzenlemelerinin de işe yaramadığı ortada.
İşte İran – İrak harbine ve Körfez kirizi nedeniyle yapılan ABD
müdahalesine rağmen hala devam eden Irak
sorunu..
İşte Kıbrıs,
Lübnan harbi.
Bitmez tükenmez Filistin sorunu..
Ve yeni bir asrın başında yeni yeni paylaşım
savaşlarına sahne olan bölgede
sözde sulh ve sukunu sağlamak
adına düzen kuranlar ne sulh ne de
sukunu sağladılar.
Öte yandan Lozan antlaşmasının esasını oluşturan
gayelerden biri de yukarıda görüldüğü
gibi ticaretin serbestliği idi.Ancak yine
yaşayarak gördük ki başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelere uygulanan ”ambargolar” hem komşu ülkeler
arasındaki ticareti engelledi, hem de “ambargo”
uygulanan ülkeleri perişan etti..
Yine ana gayelerden olan “Devletlerin istiklal ve
hakimiyetine hürmet esası” yaşamakta
olduğumuz hadiselerle hemen hemen geçersiz kaldığı görülmektedir.
Belki
birilerinin çıkarları için Türk, Arap ve Kürt milletinin arasına
bitmez tükenmez kinler ekecek olan günümüzün sıcak gelişmeleri
karşısında, birileri ders alır, yada hatırlar diye Musul – Kerkük meselesine
yeniden bakmak gerek diye düşünüyorum..
1917 nere 1948 nere?
Osmanlı’dan ayrılan yerler cetvellerle çizilerek suni devletçikler
oluşturuldu.
İngiliz dışişleri bakanı Artur Belfur tarafından 1917'de Filistin
toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulacağı yolunda bir deklarasyon
yayınlandı. Batı'daki Bölgeye, dışardan ithal edilen
halklarla ve Belfur deklarasyonuyla Skyes-Picot
Anlaşması'nın meşru olmayan
birlikteliğinden doğan gayr-i meşru İsrail, 1948’de yerleştirildi.
1917 nere 1948 nere?
Planlar, bu toprakların insanın, kökde toprağın olmadığı için
doku tutmadı, kan akıyor..
Planları yerine oturmadı
"Ortadoğu'ya demokrasi ihracı"ndan söz etmeye başladılar.O
olmadı. “Özgürlük” getirilmek üzere
Irak’a müdahale edildi.
Afganistan, Irak ve Filistin-Lübnan müdahalelerinin ortaya koyduğu
gerçek ve yeni ordadoğu planı..
Ortadoğu halklarını siyasi özgürlüklerine kavuşturma iddiasına
sahip bu planın asıl amacı sırıtsada
siyasi özgürlükler adı verilen içi boş balonlar ile kendi esas gayelerini meşrulaştırma projesiyle birlikte
paketleyip bölge halklarına yutturma
peşindreler
Geçmişte olduğu gibi..
Bu günlerde havadan beyaz
fosfor bombalarıyla ve tahrip gücü yüksek füzelerle birlikte yağdırılan bu
demokrasinin Irak'ta iki yüz bin insanın hayatına mal olduğunu hepimiz
biliyoruz. Irak ve Afganistan'da yaşananlar Amerikan emperyalizminin demokrasi
ihracı planının arkasında duran niyeti ortaya çıkardığından kullanılan maske
gerçek yüzü gizlemede başarılı olamadı.Fakat bazılarınıda peşine takıp sürüklemeden geri kalmadı, kalmıyor..
Demokrasi ihracına paralel olarak
yeni projeler dönemi başladı.
Önce Büyük Ortadoğu Projesi
(BOP).ABD-İngiliz işgalini pekiştirip
İsrail işgalini meşrulaştırma eksenli bu projesi sözde Ortadoğu
sorununa kalıcı “çözümler” öneriyor..
Peki bu kaçıncı çözüm?
Ve neden kalıcı olmuyor?..
Devletler kuruyorsunuz ama ya güvenli olmuyor ya da devamı
gelmiyor..
İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot anlaşmasının
sonucunda kurululan İsrail, güvenli değil. Bu gün Irak’ı “devlet” olarak arada
bulasın..
Diğerlerinde ABD arkasından çekilsin kimin elinnde kalacağı meçhul..
Osmanlı hâkimiyetinden sonra, İngiliz
hâkimiyeti ve mandasını takiben ortaya çıkan Irak devleti sorunların tamamen
ortadan kalkmasını sağlayamamış.. Büyük güçlerin özellikle de İngilizlerin
etkisiyle oldukça suni bir yapılanma ortaya çıkmıştı. Aslında bu durum bütün
Ortadoğu için de geçerliydi. Ülkelerin sınırları adeta cetvelle çizilerek tayin
edilmişti.
Irak, bilindiği gibi, I.
Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı'nın yıkılmasının bir sonucu olarak İngiltere
ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot anlaşmasının sonucunda kurulmuştu. Ama
ortada bir "Irak Milleti" ve doğal olarak da "Irak Milli
Kültürü" yoktu, hiç bir zaman da oluşmadı. Bu nedenle de suni olarak kurulan Irak,
Baba, Başkan Bush'un
komutasındaki Körfez Savaşı'nın 17 Ocak
1991 Perşembe sabahı saat 01.30 sularında başlayan “Çöl Fırtınası” harakatının
ve şimdiki oğul W. Bush’un “Özgürlük” getirme adı
altındaki işgalin doğurduğu siyasi istikrarsızlığın sonucunda parçalanmanın
eşiğinde can çekişiyor..Kan gövdeyi götürüyor..
Uzun yıllar ülkemizde konuşlandırılmış olan ve ‘‘Çekiç Güç’’
adıyla da bilinen ‘‘Provide Comfort’’ yani Huzur Harekâtı'na huzur getirmedi..
Kuzey Irak'a yerleşen PKK yuvalarını dağıtmak amacıyla 1995
Nisan'ında Silahlı Kuvvetlerimizin bu bölgeye girmeleri için mesnet teşkil etti
isede PKK için adeta bir kalkan
oluşturdu.
HARİTALAR HAZIRLANIYOR,TARİH YENİDEN YAZILIYOR..
Geneli ele geçirerek, yereli boğmaya kalkanlar korkun.
Korkun çünkü varoşlar çevrenizi sardı.
Artık varoşlar; yatak odalarınızda...
Girilemez zarnnettiğiniz özel yerlerinizde...
Yönetim ofislerinizde....
Daha önemlisi fikir ve
diğer üretim alanlarınızda.Ve burada
ürettiğiniz yalan yanlış ürünleri pazarladığınız tezgahlarda.
Globun çekirdeğinden süzülen ışık huzmesini güneş zannederek gerçeğe gözünü kapatan, gönlünü ve üretimini
globun merkezindekilere sunanlar korkun.
Ve globun dışında, ekirdeğin çekim gücünün zayıfladığı
yerdekiler, çekirdekle glop zarı
arasındaki daha özgür alandakiler,
çevrenizi sardı.
Artık yalanlarınız, ışık hızında gerçeğin aydınlıgğında kayboluyor..
Böbürlenmeleriniz, kof çıkıyor..
Ne üretseniz satacağınız
tezgahlar para etmiyor..
Zonguldakta bir SafFet Can
var..
Biz ona kısaca “Safet hoca” diyoruz.Kimileride “Hoca..”
Yerelden genele, oradan kaniat çapında büyük işler gerçekleştiriyor.
Genelin, yerele attığı
kementleri parçalıyor, vurmaya
çabaladığı zincirleri kırıyor..
Globun kaniatı çektiği çekirdeğe, şimşek hıszında ulaşıyor, sahte
aydınlığına güneşi tutuyor.
Güneşin aydınlığında globun ışığı sönüyor, yok oluyor..
Saffet Hoca , genel medya denilen, hitap ettiği kesimden kopuk ,
ona üsten bakan, insan onurunu, insan değerlerini birilerine pazarlayanlara, globun
emrindeki canavara karşı, yerel
değerlerle ama gerçeklerle kaşı
duruyor..
Bir ara Haberzonguldak sitesine misafir olursanız bana hakvereceğinizi
düşünüyorum.
Haberzonguldak sitesini
ziyaretimde “Zonguldak Mektubu” bölümünde “Parçalanmış Orta-Doğu ve Türkiye
haritası”...” isimli makele dikkatimi çekti.
(http://haberzonguldak.googlepages.com/index.htm)
Bu makalede Avustralya’dan
yazan Dr. Berrin KÖSE , bizzat
tanıklık ettiği olayları dikkatimize
getiriyor.
Bende size arz ediyorum.
Evet, Dr. Berrin Köse hanımefendiye kulak verelim:
“Bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum...
Yıl 1988, Avustralya’ya geleli henüz 3–4 ay olmuştu, Darwin
Institute of Technology, Edebiyat Fakültesinde İngilizce kursuna
gidiyordum. Kurs bitiminde okul, sınavlarda başarılı olan öğrencilerini
kendi konuları ile ilgili iş yerlerinde Avustralya iş deneyimi edinmek üzere kısa
süreli çalışmaya gönderiyordu. Ben de bu program dâhilinde, Çevre Koruma
Komisyonu’nda üç ay çalıştım.
Çalıştığım birimde bir Amerikalı vardı. Ziraat Mühendisi.
Masalarımız karşılıklıydı. Ne selâm verir, ne konuşurdu. Başımı
masamdan her kaldırdığımda düşmanca bakışları ile karşılaşmaktan başka bir
ilişkimiz yoktu.
Sanırım işteki ilk ya da ikinci haftamdı. Koridorda yürüyordum,
arkamdan yetişti. “Sen Türkmüydün” dedi. “Evet”
dedim. Türkiye’deki Ermenistan ve Kürdistan Devletleri ile ilgili neler
hissettiğimi sordu. Ben de, olmayan Ermenistan ve Kürdistan Devletleri
ile ilgili bir şey hissetmemin olası olmadığını, ancak Ermeni ve Kürt
vatandaşlarımızla ilgili duygularımı merak ediyorsa benim ülkemdeki her bir
Türk insanı gibi benim de bu vatandaşlarımıza saygı duyduğumu ve Batı pis
burnunu sokmadan önce asırlarca ülkemde bu insanlarla bir arada kardeşçe
yaşadığımızı söyledim.
Bunun üzerine daha da ukalalaşarak kendisi ile mutfağa gitmemi
istedi.
Mutfağa gittik. Duvarda asılı olan bir haritayı
gösterdi. “Bak bakalım Türkiye’de Ermenistan ve Kürdistan Devletleri
var mıymış” dedi. Duvarda asılı olan bir Orta-Doğu haritası
idi. Haritanın asıl odak noktası da Türkiye. Ancak bu bizim
bildiğimiz Türkiye haritası değil de bugün ortalıklarda dolaşana benzer bir
haritaydı. Aynen bu haritadaki gibi ülkemizin toprakları Ermenistan ve
Kürdistan olarak bölünmüştü. Kan beynime fırladı.
“Benim ülkemin sınırları Lozan ile çizilmiştir ve Türkiye Bağımsız bir
ülkedir” dedim. “Hiç merak etme isteseniz de
istemeseniz de kabul edeceksiniz” dedi.
“Bu hiçbir zaman olmayacak kahrolası Emperyalist” dedim ve mutfağı terk ettim.
Biliyorum, o harita o olaydan da çok önceleri çizilmişti. Benim
dedem, hatta onun ataları bile doğmadan önce... Çünkü gayet iyi biliyorum
ki Emperyalist uzun vadeli düşünür ve plânlar... Bırakınız antlaşma
imzalamayı, o hiçbir zaman ateşkes bile yapmaz...
Bakınız bugün Orta-Doğu kaynıyor... Bela yanı başımızda...
Bizler Kurtuluş Savaşımız sonrası derin bir rehavete kapıldık.
Bu toplumsal rehavet günümüzde artık toplumsal umursamazlığa dönüşmüş
durumda. Bakınız Kıbrıs durumu ortada, Ermeni meselesi öyle, batı
komşumuz ufak ufak Rum soykırımından söz etmeye başladı. Fırsat kolluyor,
ortaya kuvvetli çıkacak ama henüz daha zamanı değil... Önce bir Kıbrıs’ı
alsın hele...
Biz sadece seyirciyiz bu oyunda... Çok acı...
Bu kirli oyunda yerli işbirlikçiler en büyük bela... Bunları iyi
görmemiz ve tanımamız gerekiyor. İnanıyorum ki bugün ülkemizde bu
haritayı destekleyen TC kimlik kartı sahipleri vardır...
Avustralya’ya ilk geldiğimizde hemen hemen her gün gösteriler olurdu
Doğu Timor’a özgürlük istemek adına. 18 Yıl sonra Doğu Timor
yönlendirildiği hedefe ulaştı. Endonezya’dan bağımsızlığını aldı.
Bunda en büyük rolü de yerli işbirlikçiler oynadı... Horta’sından
Gusmao’suna... Kişisel çıkarları uğruna... Aynen bizde de olduğu
gibi... Kimi sanatçı kimliğinde, kimi politikacı, kimi bilim
adamı... Ortak kimlikleri, kimliksizlik!
Biliyor musunuz bilmem, bağımsız Doğu Timor Devleti, bağımsızlığına
kavuştuğunun daha ilk günü petrol kaynaklarının nerede ise yüzde doksanını masada
Avustralya’ya kaptırdı!
O gün Avustralya Doğu Timorun petrolünü gasp eden anlaşmaları yerli
işbirlikçiler ile imzalarken Doğu Timor halkı sokaklarda çılgınlar gibi
bağımsızlıklarını kutluyordu...
Bugün Doğu Timor “mızırdanıyor”... Rahatsız...
Kıpır kıpır... İçten içe kaynıyor... Ancak farkına vardılar
bağımsızlık savaşının “ihale yolu” ile kazanılamayacağının... Ancak
anladılar “Emperyalist sevdiği için yardım etmez, çünkü o sadece kendini
sever” gerçeğini... Ancak anladılar Avustralya’nın onları özgür
görmeyi, onları daha rahat sömürmek adına istediğini..
Doğu Timor bunu anlamak için çok büyük bir bedel ödedi...
Dilerim Kürt ve Ermeni kökenli vatandaşlarımız bu gerçeklerin
ayrımındadır... Belki onlardan daha da önemlisi Kürt ve Ermeni
avukatlığına soyunan vatandaşlarımızın bunu anlamaları... Ümidim
yok... Yine de bir dilek...
Bu arada bir Avustralya devlet dairesinde, hem de hayali bir Orta-Doğu
haritasının işi ne diye kara kara düşünenlere; buralarda bunun adına “Demokrasi”
deniyor... Yeter ki yönetimle aynı düşünün, her şeyi düşünmekte ve
yapmakta özgürsünüzdür!
Ne kadar bildik, değil mi?
Sahi, hayırsever Avustralya oralarda daha neler yapıyor diye merak
edenleriniz varsa; şu sıralar “ülkece kolları sıvamış” Batı Papua’ya “demokrasi”
götürmekle meşgulüz... Misyoner papazından polisine, politikacısından
gönüllü kuruluşlarına kadar herkes bu "hayırlı" (!) dava için
var gücü ile çalışıyor... Evet, doğru tahmin ettiniz, onların da
zengin yeraltı kaynakları var...
Batı Papua da ha düştü ha düşecek... Eli kulağında...
Evet, sevgili dostlar, artık birbirimizi olmadık konularda üzmek,
kırmak yerine el-ele verme zamanı gelmedi mi dersiniz? Hiç olmazsa o çok
sevdiğimiz vatanımız için... Çok geç olmadan...
Tarih hâlâ yazılıyor...”
Ve başta yakın çevremiz olmak üzere Ortadoğu’da; haritalar yeniden
hazırlanıyor, tarih yeniden yazılıyor..

Yakın zamanda ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Armed Forces
Journal) dergisinde yayınlanan Emekli Albay Ralph Peters’in ‘Kanlı Sınırlar’
adlı yazısına eklenmiş ‘ Ortadoğu Haritası’ uzun süredir internetde
dolanıyordu ve hala duruyor..
Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisinde
yayınlanan ve yukarada behsettiğmiz harita
Türkiye’de çokça tartıştı.
Kimi irkilirken kimileri de “hayali” ya da
“saçmalamışlar” türünden tepki verdi.
Haritaya göre Ortadoğu yeniden
şöyle şekillendiriliyor..
- Kürdistan, etnik olarak Kürtlükle hiç ilgili olmayan Hopa’ya
dayanmış
- Irak işgali sırasında takındığı tavır ile ABD’nin en önemli müttefiki konumunu pekiştiren Ürdün,
Suuidi Arabistan içlerine genişletilerek Mekke’ye kadar uzatılmış.. Ürdünde
bulunan 3 milyon Filistinli var.
Filistin devleti kurulursa İsrail Batı Şeria’dan çıkmaması, Yeni Filistin
Devleti Ürdün topraklarında kurulması düşünülerek Ürdün’e sözde kıyak yapılmış olabilir.
- Büyük Lübnan, genişletkilerek
Suriye’nin deniz bağlantısı kesilmiş
- Yemen ABD yanlısı Kuzey
yemen lehine Yemen Kuzeye genişletilmiş
..
- Arap Sünni devleti çölde kuruluyor ..
- Basra Körefezinin Kuzeyini Arap Şii devletine lütfetmişler..
- İran, Azerbaycan’a,
Afganistan’a toprak verilip, güney doğusu bölünerek yeni kurulacak Belucistan
oluşturulmuş..
-Azaraycan biraz büyütülürken Türkiye ile irtibatı tamanen
keslmiş..
- Pakistan, terbiye edilerek iyice incelitlmiş..
- Umman, Katar, Birleşik Sarap Emirlikleri, Kuveyt gibi hiç bir
etnik kimliği, iddası olmayan petrol
yatağı şeyhlikler – aşiretlerin toprak bütünlüğü aynen korunmuş..
Ve bu planlar her hangi bir düşünce kuruluşlarının beyin
jimlestiği türünden değil ABD Silahlı
Kuvvetleri(Armed Forces Journal ) resmi
dergisinde yayınlanıyor.( http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899)
ABD, bu işi bu kadar aleni yapmaya
başlamış ise durum vahimdir..
Bir röportajımızda Emniyet
İstipbaratın kurucusu Ergün Gökdeniz
şöyle diyordu:
Alın Ermeni isteklerini ve
haritasını..PKK’nnı ve diğer ayrılıkçı unsurların haritasıyla yanyana koyun ..
Harita değişmeyecektir.
Batılı için fark etleyecek, Türkiyeyi
rahatsız eden örgütlerin adaları
değişecek ama harita hep aynı harita olacaktır.
Haksız değildi Gökdeniz.
Zira
benzer harita çok eskilere
dayanır.
Bir paylaşım planıdır, o harita.
Ve Sevr’de masada o vardır.
Lozan’da o
harita masaya serilir..
Ancak biz Lozan ..Özellikle Cumhuriyetin
ilanı ile harita ortadan kalktı zannederiz.
Ama yanlıdığımız, en azından unutmamamız
gerekğini adamlar şimdi gözlerimize soka
soka ikaz ediyorlar.
Hemde kim?
Stratejik ortağımız..
Çünkü;
Büyük devletlerin palanları yüz yıllara
öneliktir..
Ve O, harita bu günün işi değil, onların hep ellerinin
altında vardı.
Bütün çalışmalarında o haritalar göz önüne alındı. Yapılan
prajeksiyonlar o harita ile şekillendiriliyor..
SKYES-PİCOT
ANTLAŞMASI…
Osmanlı Devleti’nin oldu
bittlerle de olsa Almanlar yayında
savaşa girmesinden sonra, güç dengelerinde değişiklik olur.
Ve İngilizler, bu yeni
gücü etkisizleştirme planlarını araştırır.
Bu sırada muharebelerin gün geçtikçe
şiddetlenmektedir.
Osmanılı halifesi , tüm Müslümanları etkileyecek
bir “Cihat Fetvası” yyaınlar.
İngilizler gerek asker
olarak savaştırdıkları Müslümanlar
gerekse sömürgelerindeki yoğun Müslüman
nüfûsun “Cihat Fetvası”ndan etkileneceklerini düşünerek, çok etkili bir karşı atak bulmaları gerektiği kararına
varırlar..
Ve
Bulurlar..
Şerif
Hüseyin..
Hz.
Muhammed'in (S.A.V) soyundan geldiği kabul edilen Mekke şerifleri ailesinin
çocuğu olarak Hüseyin, 1854'te
İstanbul'da doğar..
O’da koyu İttihatçıdır.
1908'de İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra Hicaz Milletvekili
olarak Meclisi Mebusan üyesi olur ve aynı zamanda Hicaz
valisi ve Mekke Şerifi olarak, Arabistan'a gönderilir..
Arapların Osmanlı Devleti'nden ayrılmaları yönünde çalışmalar
yapmaya başlar..
Şerif Hüseyin, oğlu Abdullah aracılığı ile Mısır'da ki İngiliz
yönetimi ile ilişki kurar..
Cihat Fetvası, ile iyice
sıkışan İngilizler Osmanlı’nın gücünü kırmak üzere oO’dan daha iyi partner
bulamazlar ve Osmanlı’ya karşı Haşimi ailesinden Şerif
Hüseyin ile anlaşma yapmaktan
çekinmezler..
Şerif Hüseyin, 1915-16 yıllarında Arapların
Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklanmaları durumunda İngilizlerin kendi
krallığını tanımasını ister. Böylece Bütün Arap Yarımadası ile
Irak ve Suriye'nin tamamını içine alacak
bağımsız bir devlet kurulacak ve başına da kendisinin getirilmesi gececektir. 1915 yılındaki uzun
müzakerelerden sonra İngiltere ile Şerif
Hüseyin arasında 1916 Ocak ayında bir
anlaşmaya varılır. (Şerif Hüseyin-Mc Mahon Anlaşması).
Yalnız bu gün kan gövdeyi götüren ve halkının çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen
başında mulaka bir Hirstiyanın bulunmasının şart koşulduğu Lübnan hariç tutulur.
İngilizler için Şerif
Hüseyin, çok önemli bir
seçimdir.Çünkü Peygamberimizin
ailesindendi ve O'’un İngiltere'’in yanında yer alması, İslâm Halifesi'’in
nüfûzuna ağır bir darbe indirmekle kalmayacak; Irak-Suriye-Filistin cephelerinde de İngiltere'’i rahatlatacaktı..
Şerif
Hüseyin yine de ne olur ne olmaz kabilinden oğullarından Faysal aracılığı lide Suriye'de bulunan İttihat Terakki hareketinin ve hükümetinin üç numaralı adamı
, Osmanlı Bahriye Nazırı – Donanma Bakanı- ve 3. Ordu
Komutanı Cemal Paşa ile anlaşmaya çalıştı.
Bu
arada 1916 ilkbaharında Cemal Paşa'nın Beyrut ve Şam'da devlete ihanetle
suçladığı bazı Arap milliyetçilerini, suçlu suçsuz demeden olağan üstü
yetkilerini kullanarak astırması ve
Osmanlı birliklerinin Hicaz demiryolunu denetimi altına almasının ardından,
Şerif Hüseyin için gerekçe doğar.
Hüseyin,
İngilizlerin kendisine vaat ettiği topraklarda krallığını ilan ederek, Haziran
1916'da Osmanlı Devletine karşı ayaklanır..
Arap
birlikleri Hicaz demiryoluna saldırılar düzenlemeye ve Osmanlı birliklerine
kayıplar verdirmeye başlar..
Bir yandan İngilizlerle çarpışan Osmanlı
ordusu, Hüseyin'in oğulları komutasındaki Arap birliklerine karşı da savaşmak
zorunda kalır.
Birinci
Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra İhtilaf kuvvetleri, Ürdün'de kendilerine
bağlı bir yönetim kurdular. İngilizlerin Filistin'de bir İsrail devleti kurmaya
çalışması Şerif Hüseyin'i kızdırdı. İngiltere'nin, 1921'de Abdullah'ı Ürdün
Emiri, diğer oğlu Faysal'ı da Irak Kralı yapması Şerif Hüseyin'in Arap
dünyasındaki otoritesini iyice sarstı. Mart 1924'te, Türkiye'de halifeliğin
kaldırılmasından sonra kendisini halife ilan ettiyse de Mekke'yi kuşatan İbni
Suud Abdülaziz tarafından krallığına ve halifelik iddialarına son verildi.
Şerif Hüseyin 1930 yılına kadar Kıbrıs'ta sürgün hayatı yaşadı. Bundan sonra
Şerif Hüseyin, Ürdün Emiri olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Bir yıl sonra,
1931 yılında öldü.
Fransa, ortağı İngiltere’nin Şerif Hüseyin ile yaptığı
görüşmelerden ancak 1915 Kasımından itibaren haberdar olur..
Bu gelişme üzerine
Fransa, Ortadoğu’nun da
paylaşılması için ısrar etmeye başlar..
Sonunda İngiltere ve
Fransa arasında bu defa 9 ve 16 Mayıs
1916 tarihleri arasında karşılıklı olarak verilen mektuplarla bir anlaşma
sağlanır.
Buna Göre:
Suriye’nin Akkâ’dan
itibaren kuzeye doğru Beyrut dahil olmak üzere bütün kıyı bölgesi, Adana ve
Mersin Fransa’ya ait olacaktı. Geri kalan topraklarda bir Arap Devleti yahut
Arap Devletleri Konfederasyonu kurulacaktı. Bu devletin kurulacağı alanın
Akkâ-Kerkük çizgisinin güneyinde kalan
kısmı İngiliz, kuzey kısmı ise Fransız nüfûz alanı olarak ayrıldı. Ayrıca,
İskenderun serbest liman ve Filistin de milletlerarası bölge oluyordu. Bu
anlaşmaların müzakerelerini Fransa adına Geoeges Picot, İngiltere adına Sir
Mark Sykes yürüttüğü için bu anlaşmaya Sykes-Picot Anlaşması da
denir. Sonradan İngiltere – Fransa arasında yapılan bu antlaşmaya Çarlık Rusyası’da taraf olur.
Öte yandan, İtalya’nın
İtilâf Devletleri safında savaşa katılması ve Anadolu’dan ısrarla pay istemesi sonucunda 21 Nisan 1917’de St.
Jean De Maurienne’de görüşmeler yapılır ve
sonunda şu kararlara varılır:
İtalya, 1916’da İngiltere,
Fransa ve Rusya arasında yapılmış olan tüm anlaşmaları kabul edecek...
Buna karşılık Mersin hariç olmak üzere
Antalya, Konya, Aydın ve İzmir bölgeleri İtalya’ya bırakılacak..
İngiltere ve Fransa İzmir’de birer serbest
liman kurabilecekler..
Ancak bu anlaşmanın
yürürlüğe girmesi Rusya’nın da onayı şartına bağlanmıştı ki; Rusya’da geçici
hükümet iktidardan düşünceye kadar bu antlaşmayı onaylayamaz..
Çünkü Çarlık Rusya’sında beklenmedik bir gelişme olur.
Ve 1917 yılında “Ekim Devrimi” gerçekleştirilir..
Birinci Dünya savaşında
tarafsızlık polikitası izleyeceğini açıklayan Bolşevik İhtilâli ileri
gelenleri, Çarlığın yaptığı antlaşmaları
Çarlık diplomasisinin bütün
gizli belgeleri açığa vurması Araplar
için bir soğuk duş oldu ve İngiltere’nin bütün
oyunlarını ortaya koyar.
Bu olay savaş
sonrasında yapılan Paris barış
görüşmelerinde İtalya ile müttefiklerinin arasını bozmuştur.
Bozmuştur bozmasınada görüldüğü gibi Osmanlı Devleti 1. Dünya savayşı
sonucunda dün çarpıştıkları ile mütareke
imzalamaya hazırlandığında, İtilâf Devletleri aralarında yaptıkları gizli
anlaşmaları uygulayabilmek ve kendi işgal alanlarını elde edebilmek için
gerekli ortamı oluşturmak konusunda
çoktan anlaşmış, hesaplarını ona gere geliştirmişlerdir.
İnsanlarımızın tüylerini diken diken eden
o harita aslında 1916 yılına, Skyes-Picot anlaşmalarına dayanır.
Çünkü;
“Hasta adam “ olarak niteledikleri
ve yer yüzünden silmek istedikleri
Oslmanlı’nın paylaşımı için
öngörülen temeldir, o harita..
1. Dünya Savaşı içinde yapılan
ve savaş sonrası kavgasız gürültüsüz halledelmesi gereken mesele Osmanlı’nın
taksimi idi..
Bu taksime göre;
1. Balkanlardaki Hıristiyan milletleri
Osmanlı hâkimiyetinden kurtarılacak.. Türkler, Balkanlardan atılacak..
2. Anadolu’yu parçalamak ve Türkleri
buradan çıkarmak. Ya da küçük bir yere hapsetmek..Eğer olamazsa Osmanlı Devleti’nin Asya toprakları üzerinde
yaşayan Hırıstiyanlar için muhtariyetler elde ettirmek ve mümkünse
istiklallerine kavuşturmak, olmazsa
reform istenecek ve onların lehine Osmanlı Hükümeti nezdinde sürekli müdahalelerde bulunularak, Osmanlı gözetim altkında tutulacak..
Bu niyeti gerçekleştirmek üzere gizli görüşmeler yapan Fransız ve İngilizler, Osmanlının
Asya’daki topraklarını paylaşmak üzere 1916 da Skyes-Picot isimli bir antlaşma
imzalandılar..
İngiliz Subay Mark Sykes
ile Fransız subay Georges Picot
Kahire'de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu'yu iki ülke
arasında paylaştırdılar. Fransız ve İngiliz subaylar, bölgenin etnik ve dinsel yapısını
göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da
parçalıyorlardı.
Bu anlaşma özellikle Ortadoğu'nun bugünkü haline
gelmesine sebep olması açısından önemlidir.
Buna göre; antlaşmaya taraf olan Rusya,
Erzurum, Van, Bitlis vilayetleri ile Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmını..
İngiltere, Mezopotamya’nın tamamı ile bütün
Akka ve Hayfa limanlarını..
Fransa’da Suriye kıyıları, Kilikya bölgesini,
Harput ve havalisini alacakdı..
İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerinde bir
Arap devleti veya konfederasyonu kurulacak, Filistin milletlerarası bir idareye
tabi tutulacaktı.
..............
..........
Şimdi; o tarihte bu antlaşma ile çizile
haritayayı göz önüne getirin, bay
Peters’in çizdiği harita ile arasında pek bir fark olmadığını göreceksiniz.
Skyes-Picot antlaşmasında Rusya’ya verilen
topraklar da Kürdistan gözüküyor.
Yer yüzünü şekillendirern devletler içinde
dün İngliz başı çekiyordu bu gün ABD çekiyor.
Şimdi roller değişik gibi görünsede
planlar aynı palan ve ingiliz planıdır.
Bu gün planı uygulama saffhasına sokmak
isteyende halen Lozan Antlaşmasını “resmen” tanımayan, ancak döfakta olarak
ülke varlığını kabul eden ABD ve onun
ağabeyi olan İngiltere’dir…
Skyes-Picot antlaşmasını devreye sokma
çalışmaları Sevr’de sürdü.. Lazan’da masada idi..
Sonraki yıllarda hep masada oldu.
Plan gelinen noktada hala
ordada olduğu gün gibi aşıkar ve
daha dün Ortadoğu gezisinde ABD
Başkanı’nın Dışişleri Sekreteri -Biz bakan diyoruz - Rice’ “Ortadoğu’ya
yeni bir şekil verme zamanın”
geldiğini söylemesi hiçde boşuna
değil..
Demek ki,
ABD Silâhlı Kuvvetler Dergisi’nde yazılan makale ve harita, birileri
için “hayali” değil ama ilerde
gerçekleştirilmesi arzu edilen bir hayal olarak ordada duruyor.
O nedenle
neden Musul- Kerkük elimizde çıktı.. Hangi oyunlar döndü..tekrar tekrar
hatırlamamız gerek..
Çabalara rağmen Musul-Kerkük meselesinin çözüm
tarzı içimize sinecek bir biçimde
olmamıştı.

Gelinen noktada ise;
"Korfez Savasi" sonrasi ABD-Israil
ikilisinin Irak topraklarinda olusturdugu, " Kurdistan" icin geri
sayima geçildi..
“Kürdistan”
Ordusu Israilli subaylarca egitiliyor, Microsoft Kurtce kokenli Internet
agini kuruyor, telefon baglantisini "Kurdcell" adi ile yapiliyor ve
Musul-Kerkuk' un bu devlet içine
alınması faaliyetleri devam ediyor.
ABD’li yetkilileri sorulunca “Kerkük Meselesi, Iramk
halkının bileceği iş” diyerek sözde Irak halkının iradesine referans
yapılıyor..
Misak-ı Milli Sınırları içindeki Kerkük'u,
"Somurgeler Bakanlıgı “ kanalı ile bölgede
oyunlar çeviren İngilizler eliyle ve "Ingiliz yanlısı olduğu idda
edilen “ Seyh Said" isyani sonrasi kaybettik.
Bugun yine "Stratejik Vizyon Belgesini" imzaladığıımz
“Stratejik Ortağımız” ABD tarafından
"Kurt" unsuru kullanilarak Kerkuk ve Musul "Kurdistan'a
dâhil edilmek isteniyor.
Geçen sefer patron İngiltere idi bu defa patron Amerika.
Çünkü Osmanlıdan sonra Irak
uzun yıllar İngiltere’nin hakim gücü altında idare edilmiştir. İngiltere’nin
1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesi ile bu bölge üzerinde etkili güç ABD olamaya başlamıştır. Soğuk Savaş
sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran ABD’nin Irak’a hususi politik ilgisinin
olduğu son yaşanan olaylarla ispatlanmıştır.
EBEDİ DOSTLUK ADINA TESLİM EDİLEN
MUSUL
Daha önce batıda Yunannistan, Bulgaristan, Sırbistan
gibi ülkeler Batı’nında desteği ile bağımsızlık istemişlerdi. Ancak, Osmanlı
milletinin asli unsunuru olan hiçbir halk bağımsızlık mücadelesine girmedi.
Bağımsızlık istemedi.
Bazı yerel derebeyler mutariyet estedilersede halkın geneli düşünmedi bile.Nasıl olsa devletleri
vardı ve bu “kerim” devlet kendilerin ikinci sınıf saymıyordu.
Zaman zaman yerel idarecilerin halka hoş gelmeyen tutumları oldu
isede, bunu halk “Devletinin” genel politikası olarak görmüyor, yerel resmi
görevlilerin gecici aşırılıkları olarak
değerlendiriyordu.
O yüzdende kimi yabancı
devletlerin kaşımasına rağmen Osmanlı’dan kopmaya gidecek bir hareket
görülmedi..
Sevr Barış Andlaşması'na
Kadar Gelişmeler
Yukarda belirtik..
Osmanlıyı paylaşmak isteyenler kendi aralarında
SKYES-PİCOT Antlaşmasını çoktan yapmışlardı.
Birinci Dünya
Savaşı sonunda Almanlar yenilip, teslim
olunca Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Andlaşması'nı imzalayıp
savaş halinin sona ermesini kabul etti.
İşte fırsat bu fırsattı.
Andlaşmanın imzasından sonra İngilizler Musul ve
Mardin'i, Fransızlar Adana, Maraş, Urfa ve Antep'i, İtalyanlar Antalya'yı
askeri işgalleri altına almak üzere asker çıkardılar.
Savaşa sonradan
katılan Yunanlılar da İtilaf Devletleri'nin izni ve desteği ile 15 Mayıs
1919'da İzmir'i işgal ederek Osmlı’nın adeta kalbine hançer sapladı.
Osmanlı kalbindeki hançeri sökmek çabasındaiken
başkaları vucudun kol ve bacaklarından
parçalar koparmla svedasına ve derdine
düştüler..
Doğu Trakya'nın
bir kısmı Yunan kuvvetlerinin eline geçti.
* Mondros Ateşkes Anlaşması'nın insafsızca
uygulanması.
* Mondros Andlaşması üçüncü maddesi bahane
edilerek yurdun dört bir yanının işgal edilmesi.
* Doğu'da Ermeni ve Pontuslu Rumların Türk halkına
karşı hasmane davranışları.
· Müttefikler
tarafından verilen sözlerin dışına çıkılarak, Yunanlıların İzmir'i işgal
etmelerine izin vermeleri ve Yunanlıları desteklemeleri.
Millet
topyekün ayaklandı, işgalcilere karşı..
Çareler
arandı.
MİSAK-I
MİLLİ
Toplanan
Meclis(Mebusan Meclisi) Milletin bağımsızlığını ve Devletin
kayıtsız şartsız egemenliğini sağlamak ve sınırların ilanı için çok ama çok önemli bir karar
aldı.Misak-ı Milli..
Misak-ı Milli.. Adı üstünde
milli ant.
Mümkünse bu gün, olmazsa yarın
oda olmazsa sonraki zamanlarda gerçekleştirilecek olan milletin en yakın hedefini belirliyor, bunu dünyaya olmazsa olmaz şarlar
olarak ilan ediyordu.
Sonraki çaba ve hareketler hep bu milli andın
tahakkuku için yapılacaktı..
////////////////////
1918 Mondros Mütareke’ne göre, ülkelerin silahlı kuvvetlerinin bulunduğu
yerler hala o ülkenin toprağıdır.
Sınırlarda o sınırlardır.
Ancak gelin görün ki atılan imzalara rağmen varılmak istenen hedefler farklı oynanan
oyunlar başkadır.
İşte Irak da oynana oyunlardan bir
enstantaneyi birilikte izleyelim.
BAŞKENTİ BİLE İŞGAL ALTINDAKİ İSTANBUL
HÜKÜMETİ:
“MUSUL’UN ELİMİZDE KALMASI İCAP
ETMEKTEDİR.”
Mütarekede, 6. Ordu Komutanı Ali
İhsan Paşa Irak’da ki ordulara komuta etmektedir.
Mütarekeden sonra İngilizler Musul’a 20 km kadar ilerlediler.
İngilizler, Irak hududunun idari huduttan daha ilerde gösteren Berlin’de
basılmış bir haritaya dayanarak, bir çok
isteklerde bulunuyor ve bölgede Kürt ve Ermeni hareketi uyandırmak istiyorlardı.
2 Kasım 1918 Tarihinde General Cassel, “Musul’u işgal etmek üzere emir
aldığını” 6. Ordu Komutanı Ali
İhsan Paşa’ya bildirir.
Paşa, durumu İstanbul’daki işgal
altındaki Genel Karargah’a bildirir.
3 Kasım’daki Ali İhsan Paşa’ya İstanbul’dan (Başkenti bile işgal altında
olan Osmanlı hükümetinden) gelen
emirde;
“Musul’un elimizde kalması icap
etmektedir. Fiilen taarruz edilinceye kadar kalmakta ısrar edilmesi, taarruz
edildiği takdirde ise silahla çatışmaya girilmeyerek, Musul’un kuzeyine
çekilmesi” talimatı veriliyordu.
HEDEF MUSUL
Ancak
bölgede hiçbir kargaşa ve çatışma
olmadığı halde İngilizler, Mondros
Mütarekesinin 7. maddesinde belirtilen “stratejik noktaların işgal edileceği” maddesine ve 16. maddesindeki “Iraktaki kuvvetlerin teslim edileceğine
“ yönelik ibarelere dayanarak Osmanlı
birliklerinin teslim edilmesini
isteyerek Musul’u
işgal için harekete geçti.
7. Kasım 1918 de Irak İngiliz komutanı General Marshall, Ali İhsan Paşa ile görüşerek ne yapacağını sorar. Bölgede özellikle gönüllülerden oluşan önemli bir
kuvvet olan “Dicle Gurubu” daha önce yapılan hatalar nedeniyle İngilizlere esir düştüğünden Musul’u
savunacak yeterli bir kuvvet de yoktur.
Bu
şartlar altındaki; “İlla Musul vilayetini teslim et” diye bastıran İngiliz’lere “Son zamanda bir birleri ile ebedi dost
olmaları gereken iki milletin arasında tekrar
savaşın başlamasını arzu etmem, protesto eder çekilirim”(2) cevabını veren Ali İhsan Paşa, “elde kalan birliklerin silahları ile
çekilmeleri, depolarda ki yiyecek
ve silahların İngilizlere teslimi, bırakılacak memurların İngiliz siyasi memurlarına karşı sorumlu olmaları” şeklindeki anlaşma ile Musul vilayet merkezinden çıkmaya karar verdi.
Askeri birliğimizin çekilmesinin
yanında hala hukuken Osmanlı
vilayeti olan Musul’da İngilizler, “ Musul Valisinin kendilerine
teslimi, bir başka valinin yerine atanmasını ve
diğer memurların İngiliz
siyasi memurlarına itaat etmeleri
konusunda emir verilmesini” istedi.
MUSULDA BAYRAK HUKUKSUZ OLARAK İNDİRİLDİ
Ali İhsan Paşa, İngiliz işgaline ilerde hukuki zemin sağlayacak olan böyle bir emre “yetkili olmadığını”
söyledi. Ancak General Marshall, 8 Kasım 1918 de Musul boşaltılmadığı takdirde mütarekenamenin 16 . maddesinin tatbik edileceğini bildirerek 9 Kasım’da ilk İngiliz
müfrezesi MUSUL’A girerek Hükümet Konağındaki Türk bayrağını
indirip İngiliz bayrağını çekti.Böylece
diğer zorla işgal edilen
bölgelerle aynı statüde olan Musul
hükümet merkezindeki Türk Bayrağı
tıpkı Yunanın İzmir’de yaptığı gibi gönderden indirilerek yerine İşgal
ordusunun yani İngiliz bayrağı çekildi.
Ali İhsan Paşa Musul’u bıraktığı zaman,
İşgal altındaki İstanbul
Hükümeti’nden “Musul’un boşaltılmasını” isteyen emri aldı.
İngilizler, Musul’a yerleşince bu defa
hiçbir kurşun atmadan “Son zamanda bir birleri ile ebedi dost
olmaları gereken iki milletin arasında tekrar
savaşın başlamasını arzu etmem, protesto eder çekilirim” diyerek
İngilize Musul’u bırakan
“Ali İhsan Paşa’nın teslimini, askerlerin, jandarmanın ve bölgedeki
halkın elindeki silahların toplanmasını ve kendi arzularına uygun memur tayini yapılmasını” istediler.
İşte İngiliz oyunu:
ÖNCE GÖRKEMLİ TÖREN SONRA
SÜRGÜN:
Osmanlı, bu gelişmeler karşısında bölgede aslında çok zayıf kalan 6. orduyu kolordu
seviyesine indirdi ve Ali İhsan
Paşa komutayı 13 Kolordu Komutan
Vekilliğine atanan Albay Cevdet Bey’e
teslim etti.
İngilizler bu defa “kendilerine teslim edilmesini” istedikleri Ali İhsan
Paşa’yı İstanbul’a götürmek üzere
Halep’ten Re’süleayn’a İngiliz muhafızlarının koruma yaptığı özel
bir tren gönderdiler. Ali İhsan Paşa’yı özel
İngiliz korumalarla İstanbul’a taşıyan tren 2 Mart 1919 günü Haydarpaşa
İstasyonuna vardığında Ali İhsan Paşa tutuklanarak Malta adasına sürgüne gönderildi. Böylece
İngilzler kendisini görkemli törenlerle Musul’dan uğurladıkları ve MUSUL’U “EBEDİ DOSTLUK ADINA” TESLİM
EDEN Ali İhsan Paşa’yı MALTA’YA
sürdü.
İngilizler Musul vilayet merkezini
işgalle yetinmeyerek Musul’un
Kuzeyine ilerlemeye başladılar.
Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı
(Harbiye Nezareti) İngilizlerin,
“mütareke” şartlarına uymayarak kuzeye doğru ilerlemeleri
karşısında doğrudan İngiliz Generali
Milne’ye müracaat etti, O’da “Suriye Orduları Başkomutanı Allenbey’in emirlerinin yerine getirilmesini”
istedi.
İSTİKLAL KIVILCIMI HER YERDE
Görüşmeler devam ederken tüm Anadolu’da
olduğu gibi Musul vilayetimizde de
kurtuluş hareketleri
başladığından hiç bir hak ve
hukuka hatta kendi imzaladıkları Mondros mütarekesine aykırı olan İngiliz istekleri hukuki bir
temele bağlanmadığından suya düştü.
12 Ocak1921 günü Meclis (Meclisi Mebusan) işgal altındaki İstanbul’da toplandı.
”Vatan ve milletin çıkarlarına aykırı olarak genel savaşa
katılmakla uğradığımız felaket herkesin gözü önündedir... On dört aydır
savaşı bıraktığımız halde ülkemizin bazı bölgelerinin işgal olunması,
memlekette moral durumun geri dönmesine
engel olmaktadır. Yasama ve yürütme Kurullarının devletin, haklarını ve çıkarlarını korumakla
beraberlik içinde bulunarak,
milletimizin şerefini koruyacak bir
barışın sağlanacağını ve işgal altındaki yerlerin kurtulacağını umuyorum. Bunun
için her türlü ayrılmadan, bölünmeden kaçınılarak bütün milli istek ve çabaların
vatanın kurtuluşu yolunda birleştirilmesi gerekir...” diye başlayan Padişah’ın açış nutkunu Meclise Padişah
rahatsız olduğu için onun adına
İç işleri Bakanı Damat Şerif Paşa
okuyor.
Başta Padişah olmak üzere “her türlü ayrılmadan, bölünmeden
kaçınılarak bütün milli istek ve çabaların
vatanın kurtuluşu yolunda birleştirilmesi gerekir” düşüncesinde birleşen tüm
milletvekillerinin duygu ve
düşüncelerine tercüman olarak 17 Şubat
1920’de Edirne Milletvekili Şeref
bey “ Türk milleti ya bu Ahdin şartlarını yerine getirecek yada bu yolda
silinip gidecek, fakat esir olmayacaktır.” diye başlayan önergeyi Meclise sundu ve oy birliği ile kabul
edilen metin Misak-ı Milli ile
diye anıldı. “Osmanlı Devleti 30 Ekim 19187 günü Mütarekenin
yapıldığı sırada ordularının işgali altında kalan, Arap çoğunluğun kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara
göre belirtileceğinden , sözü edilen
mütareke hattı içinde ve dışında, dini, soyu, istekleri bir olan ve birbirlerine saygı ve fedakarlık duyguları
taşıyan, siyasal ve sosyal hakları ile
çevre kurallarına uymuş bulunan,
Osmanlı İslam çoğunluğunun
oturduğu bölgelerin tümü ‘Fiilen
ve hükmen ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür.’...” şeklinde ki
kesin hükümlerle Misak - ı
Milli ile Musul vilayeti, ayrılmaz vatan toprağı olarak tüm dünyaya ilan
edildi.
Musul sorunu İstiklal Harbi süresince devam ederek,
1923 yılına Lozan Konferansına
kadar sürdü.
Fakat, Musul halkı İngiliz idaresinden memnun kalmadı.
1920 Revandiz’de İngilizlere karşı
ayaklanmalar oldu.
O dönemde asayişi
sağlamak üzere Osmanlıya ait
Elcezire’de zayıf bir tümen bulunuyordu. Ancak bölgedeki asayişe kafi gelmiyordu.
Cephe komutanı Revandizlilerin
istekleri üzerine ancak küçük bir birlik (bölük) gönderebildi.
1921 Ağustosunda Binbaşı Şükrü
bey Süleymaniye Komutanlığına getirildi.
MAŞA BULUNDU: KÜRDÜSTAN HÜKÜMDARI ŞEYH
MAHMUT
Küçük bir Osmanlı birliğinin
İngilizlere karşı ayaklanan halka yardıma gelmesi karşısında Revandiz’den
çekilen İngilizler bölgede sadece askeri güç ile tutunamayacaklarını
anladıkları için siyasi oyunlara
başvurma yolunu seçtiler ve Hindistan’a
sürdükleri Şeyh Mahmut’u getirerek ona ikinci kez “Kürdistan
Hükümdarlığını”verdiler. Böylece
bölgede halk tabanı bulamayan İngilizler şavaşarak bölgeyi el geçirmenin mümkün
olmadığını anladıkları için maşa kullanarak
bölgeye hakim olmaya çalıştılarsa da İngiliz yönetimine ve
maşalarına karşı ayaklanma devam etti.
MİLLİ KUVETLER MUSUL’DA
1921 ilkbaharında Antep Milli
Kuvvetleri Komutanı Özdemir bey,
28 subay, Aneze ve diğer aşiretlerin verdiği gönüllüler ile Antep savaşında
Fransızlardan Osmanlı tarafına kaçan Cezayir ve Tunuslu Müslüman askerlerden
oluşan küçük bir kuvvet ile Diyarbakır üzerinden Musul’a gönderildi.
Özdemir bey 22 Haziran 1922’ günü
Revandiz’e vardı. Özdemir bey, Revandiz’de büyük törenlerle karşılandı. Fakat
az bir kuvvet ile gelmesi, düzenli ordu bekleyen halkın Özdemir bey komutasında bol miktarda Arap gönüllüden oluşması halkın moralini bozdu.Bir yandan da İran’da
bulunan ve Türk idaresine karşı olan aşiretlerle de mücadele etmek zorunda kaldı.
O dönemde Ordular bütün gücü ile Yunanlıların saldırısına karışı Batı Anadolu’da çarpışıyordu .İki kare bir araya
getirildiğinde yunanlıların üzeremize
saldırılmasındaki asıl maksatlardan
birinin Musul vilayetini gözüne kestirmiş olan İngilizlerin kuvvetlerimizi Batı
Anadolu’da tutarak Irakta düzenleme yapmaları için nefes aldıkları
ortaya çıkmaktadır. Böylece Boğazlar ve Musul’un emniyetini sağlıyorlardı.
İngilizlere karşı Musul vilayetinde yer yer ayaklanmalar sürdü.
İngilizler Vilson prensiplerinde yer bulan, “her halkın istediği idareyi
özgür iradesi ile belirleme” ilkesini
yerine getirmedikleri gibi, Irak’a ( Bu günkü orta ve güney Irak’a) kral yaptıkları Faysal’la işbirliği içine girmeleri için yerli
aşiretlere büyük oranda rüşvet mukabilinden yardım yaptılar. Böylece yerel aşiretlerin
isteği ve İngilizlerin desteği ile
Irak’a kukla kral yaptıkları Faysal
eliyle Musul’u işgal etmek
gayesiyle bir çok tertiplere
girdiler.
Bunun için Özdemir beye veriler talimat, “Milli
Misak sınırları içinde bulunan bölgenin Faysal tarafından işgalini önlemek, halkı
Türk hükümetine bağlamak, Faysal’ın İngiliz aleti olduğunu açıklamaktı.”
AĞUSTOS’TA ÇİFTE ZAFER
Özdemir bey, Süleymaniye bölgesi ile
irtibat kurmak için 31 Ağustos 1922 de
Banya’da üç bin kişilik İngiliz kuvvetine karşı taarruz ederek onları bozguna
uğrattı. İngilizler bir çok esir verdikten sonra top, silah ve diğer harp
araçlarını bırakarak Kerkük’e kaçtı.
Böylece
İngilizlerin desteğindeki Yunanlılara karşı badıcephesindeki 30 Ağustos
1922 Büyük taarruz başarısından bir gün sonra Doğu cepnhesinde
de İngilizler yenilmişti.
Böylece
İngilizlerin Kürdüstan Hükümdarı
yaptıkları şeyh Mahmut ile doğrudan temas sağlandı.
Şeyh Mahmut,bu defa Türk hükümeti büyük birlikler gönderirse (İngilizlere
karşı )Türklere katılacağına söz verdi.
Türk birlikleri batı cephesinden gönderilemeyeceği için, Doğudan
kaydırılacaktı. Doğu cephesi komutanı
yeni birlikler gelene kadar
Özdemir bey’den savunmada kalması sağlık verdi. Çok uzun bir zaman diliminde
ancak Musul bölgesinde 1500 kişilik kuvvet toplanabildi.
İngilizler 1922 Aralık ayında üstün
teknoloji ve teçhizat ile donatılmış
kuvvetler ve uçaklar desteğinde
taarruza geçtilerse de Barzan ve Zeber aşiretlerinin yardımıyla tekrar yenilgiye
uğradılar.
Bu defa İngilizler 8. Nisan 1923 de iki tugay, 16 top, 400 kişilik
Nasturi ve iki bin kişilik aşiret kuvvetleri
ile taarruz ettiler. Özdemir bey
kuzeye çekilmeye, sonra İran’ın Uşno kasabasına oradan da Türkiye çekildi.
Önemli bir kuvvet ve tedbir
alınamadığından sonuç İngilizlerin üstünlüğü ile sona erdi.
Bu arada Devam eden Lozan konferansın
da İngilizsler Musul meselesini mutölaka kendi anaxralarında sonvradan
düzenlemek için bastırdılar ve Lozan Antlaşmasınnı 3. Maddesine konu şöyle girdi:
“Türkiye ile
Irak arasında ki hudut dokuz
ay zarfında Türkiye ile Büyük Britanya arasında
sureti muslihanede tayin
edilecektir.
Tayin olunan müddet zarfında iki Hükümet arasında ihtilaf
husule gelemediği takdirde, ihtilaf
Cemiyeti Akvam meclisine arzolunacaktır”
Ayrıca, yeni bir anlaşmaya kadar
üzerinde bulunulan topraklardan baka yeni toprak kazanmaya yönelik askeri
harekat yapamayacağını iki taraf kabul
ettiklerini anlaşma metnine kaydettiler.
Böylece 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri arasında imzalanan antlaşma
ile Türkiye, Musul vilayetini bırakıyor.Ancak bu antlaşmanın 14 . maddesi ile Irak petrollerinden pay almaya devam
ediyordu.
İLLA
PETROL
Birazda bu günlerde kuyuların başındaki “nöbetçi değişiminin”
yaşanacağı söylenen petrole bakalım.
Zamanında bölgenin petrol bakımından zenginliğini,
başta İngiltere olmak üzere dünya devi
ülkelerin burada gözlerinin olduğunu bilerek ve tüm uluslar arası
sözleşmelerde özel mülkiyete
dokunulmamasını düşünen Abdülhamit,
Musul ve Kerkük’ün petrol bölgelerini
tıpkı aynı korku ve tedbir ile
Filistin’de yaptığı gibi kendi
şahsi mülkiyetine geçirmişti.
Ancak
Abdulhamit’e düşman kesilen İttihatçı
Hükümet kısır düşünce ve yanlış politikaları sonucu Abdulhamit’in bu pratik ve ileri
görüşünü yansıtan çözümünü bölgeyi şahsi mülkü haline getiren tapuların iptali
ile son vermişti.
5 Haziran 1926 tarihli
antlaşmanın Irak petrolleri ile ilgili olarak 14. Maddesi (3) aynen
şöyle:
“ Her iki memleket arasında menafi
müşterek sahasını tevsi etmek
maksadı ile Irak Hükümeti iş bu muahedenin mevkii
meriyete vazı tarihinden
itibaren yirmi beş sene müddetle berveçhi zir alacağı aidatın yüzde onunu Türkiye Hükümetine tesviye
edecektir.
A) 14 Mart 1925
tarihli İmtiyaz mukavelenamasinin
onuncu maddesi mucibince ^^
Türkiş petroleüm kanpani^^den,
B) Balada muharrer imtiyaz mukalevesinin
altınrcı maddesi mucibince petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden ve eşhastan,
S)
Balada zikredilen imtiyaznamenin
33ncü maddesi mucibince teşekkül
edebilecek muavin şirketlerden,”
Yukarda TBMM tutanak dergisinin 1941 tarihinde
bastırılmış olan sayısından aynen aldığımız antlaşma maddesine göre,
Türkiye
ırak petrollerinin tümü için gerek
devletin, gerek şirketlerin
gerekse taşaron ve şahısların elde ettiği paydan yirmi beş yıl süre ile yüzde on alır.
Peki almış mıdır?
Kimi biraz aldı diyor Kimi almadı. Kimide 500 bin sterlin aldı.Bir daha
bütçe gelirlerinde gösterilmesine rağmen
vaz geçti diyor.
Ancak yaptığımız araştırmadan bu konuda
sıhhatli bir bilginin bulunmadığı, Hatta dış işlerinde ilgili dairenin bihaber
olduğu, yeni yeni İngiliz arşiv
belgelerinden araştırılmak üzere personel
gönderilerek sonucun ortaya çıkarılacağı söyleniyor.
Doğrusu ağlayacak halimize ağlayanın
olmadığı ortada..
Ayrıca Irak’ta petrol gelirlerinin artış kaydettiği dönemde ise hiç para
gelmediği yada istenmediği kesinlik kazanıyor..
KAYNAKLAR:
........
1- TBMM Kavanin Mecmuası1-942-Cilt: 2
2-Fahri Belen: “Türk Kurtuluş
Savaşı”
3-TBMM Kavanin Mecmuası-1941-Cilt:4
//////////////////////
Anayasa'ya gore "Kerkuk" un statusu 2007 de ki
"referandum "ile belirlenecek? Dis isleri Bakanimiz sadece kem kum
ediyor. " Referandum herkesin rizasi ile yapilmali" diyor.
Amerikan kontrolunde ki Irak'ta , "Washington"
tarafindan hazirlanan Anayasa ile "Kerkuk" un statusu
"oylanarak" belirlenecektir. Yeni anayasa Irak'i parcalamak
icin sisteme entegre edilmistir.
Turk topragi Kerkuk, Kurdistan'a yâr edilmeye calisilirken
Turkiye, "hayir" diyemedigi gibi bolgede Amerikan politikasina alet
olmak manasina gelen ,
"Ankara'ya Bagdat'tan gonderilen hukumet programinin 8.
maddesinde Kerkuk'e iliskin kesin bir takvim ortaya konmadi. Disisleri de bu
metni olumlu karsiladi. Ancak nihai metnin 21. maddesinde Kerkuk'e iliskin
olarak kesin bir takvim ortaya konuldu. Soz konusu maddede 29 Mart 2007'de
Kerkuk'te sayim ve referandum surecinin baslayacagi, 31 Temmuz 2007'de sayim,
15 Kasim 2007'de referandum yapilacagi belirtildi ." (Muharrem KILIC -
hâkimiyetimilliye. org)
Dunyanin en zengin petrol rezervine sahip Turk Sehri Kerkuk,
Kurdistan'in baskenti yapilmaya calisiliyor. Yapilanin net ozeti budur.
Barzani diyor ki:
"Bu konuda sadece olum yolumu kesebilir. Bunun disinda
dunyada hicbir guc veya devlet benim Kerkuk'ten vazgecmemi saglayamaz. Bu,
kesindir ve Kerkuk'ten vazgecmemiz mumkun degil ."( 7/2 2005- Arif
Zerevan)
Referandum icin neden 2007? 2007 Turkiye icin secim yilidir.
Turk Milletinin tamamen secime kilitlenmesi ile "Kerkuk" un elden
cikma planlari ayni zamana denk getirilmistir. Oldu-bitti ile karsi karsiya
kalmamak icin, Turk Menfaatlerini "koruyacak bu hukumetin KKTC yi
vermesine bakarak ne yapabiliriz sorusunu gundeme tasimaktadir. Secimlerin 2007
yerine 2006 ya cekilmesi tehlikeyi bertaraf etmemizi saglayabilir.
Turkiye hic bu kadar zayif ve kendini koruyamaz hale dusmemistir.
Turk Milletinin uyanik olmasi zaruret haline gelmistir. Amerikan
politikalarini takip ederken 1. Dunya Savasi sonrasi duruma dusmemiz an
meselesidir
Israil iki askeri savas sebebi sayarken, kirk bin vatandasini
kaybeden Turkiye , "Kerkuk'un Kurdistan" a baskent yapilmasi
calismasini seyretmektedir. TSK ninin K.Irak ve Kerkuk'e girme emrini
verebilme, bagimsizligimizin isareti olabilir anca.
Hain pusularda evlatlarimizi sehit vermektense, K.Irak'a girmeye
toplum olarak haziriz.
13 Agustos 2006
..................
Irak,
dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmış olan Aşağı Mezopotamya
bölgesinde Osmanlı Devleti'nin
çöküşünün ardından Türkiye’den koparılan halklarla, Türkiyedrden koparılan topraklarda
kurulmuş olan devletlerden
birisidir. Bu gün Irak Orta Doğu’da yer
alan stratejik mevkisiyle, sahip olduğu petrol rezervleri ile Körfezin önde
gelen önemli ülkelerinden biri durumundadır. Fakat tarih içinde daha
önce yaşamış bir Irak devleti veya bir Irak halkı olmamıştır. Irak adı da Osmanlı İmparatorluğu döneminde
merkeze olan uzaklığından dolayı Irak
kelimesiyle isimlendirilmesinden gelmektedir.
Osmanlı dönemindeki Musul, Bağdat ve Basra
eyaletlerinin bir araya gelmesiyle Irak oluşmakta idi..
Birinci Dünya Savaşı
esnasında Osmanlının Ortadoğu'dan
çekilmesini neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur.
Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin kullanıldı. Şerif Hüseyin
ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin
Krallığı vaad edildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Ortadoğu farklı
bir paylaşıma sahne oluyordu. Britanya, Fransa ile yapılan Sycos-Picot anlaşması uyarınca Musul’u,
Fransızların Verimli Hilal’ in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı
-İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları
alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler
Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak
tanımasıyla Britanya Nil’ den İndüs’ e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük
sağlamıştır.
Sykes-Picot Bu anlaşması gereğince
bölgede yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu
sınırlar, o dönemin şartlarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu'ya
bakış açılarını yansıtmaktadır. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak,
Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız
bölgesi oldu.
1534 yılında Kanuni Sultan
Süleyman tarafından Osmanlı hakimiyetine dahil edilerek, I. Dünya Savaşı’na
kadar uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti olarak kalan Irak, 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden
tamamen ayrılmış ve 1920 yılında
yapılan San-Remo Konferansı’nda
Milletler Cemiyeti’ nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine
verilmiştir
Modern Irak, 1920’de Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle
birlikte İngilizlerin Osmanlı eyaletleri olan Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni
bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle Havzasını kontrolü
altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir
oluşumdur.
İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de ancak
halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda
özellikle Şii halk rol almışlardır. Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef bu
dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından Hz. Muhammet'in soyundan gelen Kral Faysal
Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hakim
olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak
diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır
Kral Faysal başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap
ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin
Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi
özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız
bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle
bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz
tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her
iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmişlerdir.
İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasındaki entegrasyon süreci
yaşanmış karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. 1928 gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye
vardı. 1930 yılında Irak hükümeti bağımsız bir
devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Irak Milletler
Cemiyetine bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933 Kral Faruk'un ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik
çatışmalar arttı.
1935'te
İtalyanların Habeşistan'ı
işgali Ortadoğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına
sebep olmuştur. İtalyanların kuzey Afrika'da kurduğu bu hakimiyeti Yemenle yaptığı anlaşmayla Kızıl Denizin
çıkışını kontrol eder hale gelmesiyle Ortadoğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu
nedenle Ortadoğu ülkeleri arasında Sadabat paktı kuruldu.
İkinci Dünya savaşı
yıllarında hakim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur.
Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler
de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hakimiyeti kurmuşlardır. İkinci
Dünya savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından
birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yandım edip, buradaki
İngiliz hakimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya
dönmesi Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep
oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak
yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa
girmemiştir.
1936 yılında
Kürt kökenli bir Albay olan Bekir Sıtkı
liderliğinde bir darbe gerçekleşti. 1941'de ise
Mayıs harekatı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. 1945 yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek, bir Arap Birliği örgütü kurdular. Arap Birliği
harekatı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep
oldu. Bunu sonucu olarak da Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan bir tek ülke olarak birleşme düşüncesi ortaya atıldı.
Arapların birleşme düşüncesini özellikle İngiltere destekliyordu. Bu birleşme
ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hakimiyetini kaldırarak bu
bölgeleri de kendi hakimiyeti altına almayı amaçlıyorlardı. Diğer güçlü bir
Arap ülkesi olan Mısır'da bu
birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi
olma özelliğini yitirecek olması idi. Ortadoğu'da İngilizlerin etkisinin
zayıflaması, İsrail
devletini kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata
geçirilemedi. 1960'lı
yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmeleri dışında Arap ülkeleri arasında bir
birleşme yaşanmadı.
İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir dönem
girdi. ABD'nin
etkisi ile Türkiye'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde
tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler
bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve İngiltere'nin aktif
katılımlarıyla Bağdat Paktını imzalandı.
İkinci Dünya savaşı sonrası Dünya üzerindeki güç dengelerinde
büyük değişmeler yaşandı. İngiltere hakimiyetini yitirirken ortaya çıkan
boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak'ta ise bu dönemde Sovyetler Birliği
yanında yer aldı.
1958 yılında gerçekleşen kanlı darbe ile Krallık
devrilip, Cumhuriyet ilan edildi. General Abdülkerim Kasım cumhurbaşkanı oldu. Irak bu darbenin
ardında Bağdat paktından çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünist akım ve etnik
milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.
Irak'ta yaşanan bu değişiklik Ortadoğu'daki tüm dengeleri altüst
etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askeri darbe
yaşandı. Ortadoğu'nun tamamen Sovyet Rusya'nın hakimiyetine girmemesi için ABD
ve İngiltere harekete geçti. ABD Lübnan'a askeri müdahale yaparken, İngiltere
Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.
Ortadoğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi ABD
ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler
Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu
ülkelere yönelip bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden
dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymakta.
8 Kasım 1963'te Baas partisi
mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat
General Abdülselim Arif
yeni lider oldu ve ülke genelinde komünist avı
başlatıldı. 17 kasım 1968'de Baas
partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. General Hasan el Bekir
Cumhurbaşkanı oldu.
Irak’ ın tarihine bakıldığında, Irak’ın tarihi hep başka
devletlerin etkisi altında şekillenmiş ve kendine has bağımsız bir tarih
meydana getirememiştir.
İkinci Dünya savaşından sonra başlayan Soğuk savaş tüm Dünyayı iki kampa ayırmıştı. 1980'li yıllar Sovyetlerin
çözülme sürecine girmesine ve soğuk savaşın sonuçlanmasına sahne oldu. Artık
iki kutuplu bir Dünyadan tek kutuplu bir Dünyaya doğru Dünya etkinlik haritası
tekrar çizilmeye başlandı. Bu değişim tabi ki Ortadoğu'ya da yansıyacaktı.
Irak Türkmenleri [değiştir]
Irak Türkmenleri, Irak'ta yaşayan Türklere 1959 yılından sonra, Irak Devleti tarafından Türkiye ile olan
kan ve kültür bağlarını unutturmak için,resmi olarak Türkmen denilmiştir.
1918'de sona eren Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den koparılarak,
Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren
Türklere, uzun yıllar Türkler diye söz edilmiştir.
Türkler, Lozan Konferansı
sıralarında İngiliz heyeti tarafından da Türkmenler olarak ifade
edilmişlerdi.Irak'ta cumhuriyet dönemini başlatan Abdülkerim Kasım
yönetimi de, Türklerin Türkmen olduklarını, bu bakımdan Irak'taki Türk
topluluğunun Türkiye değil, Orta Asya
kökenli olduklarını göstermeğe çalışmış ve güya Irak'taki Türkmenlerin Türkiye
ile olan soy ve kültür bağlarını böylece kesmeye çalışmışlardır.
Irak'ta İlk Türkler [değiştir]
Türklerin Irak'a ilk girişleri 674 tarihlerine kadar uzanmaktadır. Emevî Halifesi Muaviye tarafından Horasan'a gönderilen Ubeydullah bin Ziyad
20.000 kişilik ordusu ile Ceyhun Nehri'ni
geçerek, Buhara'ya yönelir. Beykenti de geçen
komutan Ubeydullah'ın Buhara'ya yaptığı saldırılar karşısında, Buhara prensesi
Hatun1 emrindeki Türk kuvvetleri ile şiddetli çarpışmalardan sonra sulh yapmak
zorunda kalır. Böylece Ubeydullah sulhtan sonra, yanına aldığı Türk askerlerini
Irak'a götürerek, Basra'ya
yerleştirir. Tarihi kaynaklar, Basra'ya yerleştirilen Türk askerlerinin 2000
kişi kadar olduklarını belirtmektedir.
Ayrıca ünlü oryantalist J. H. Kramers,
"12. yüzyılda
Kerkük civarının, başkenti Erbil olan Türk beyliği
Begtekinliler'in
idaresinde" olduğunu İslam Ansiklopedisi'nde
belirtmek suretiyle, bölgedeki Türk varlığının Osmanlı Devleti'nden
önceye dayandığını vurgulamaktadır.
İngiliz İşgali ve Türkmenler [değiştir]
Birinci Dünya Savaşı'nın
sonunda, toprakları İngiliz
işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türkmenlerinin ileri gelenleri,
istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi. Anadolu
toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan,
bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu.
İlk olarak, İngilizlerin,
halkı Osmanlı devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil biçimde
önlemler alınmağa başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hakimleri, para
vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük
gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri,
İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı.
Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi [[Küçük
Molla Efendi[[ (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden
ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve
sohbetleri, büyük etki yapıyordu.
|
ANAVATAN
TÜRKİYE'DEN AYRILDIKTAN SONRA IRAK TÜRKLERİ |
|
Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi Küçük
Molla Efendi (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden
ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve
sohbetleri, büyük etki yapıyordu. Şehrin en büyük ibadet yeri olan Ulucami'de
aynı zamanda hocalık da yapan Küçük Molla Efendi, Erbil'in ileri gelenleri
üzerinde büyük nüfuza sahipti. İngilizler de, işgal ettikleri yerlerde, bu
yüzden çeşitli bahaneler yaratarak, halkın en çok toplanma yeri olan camileri
kapatıyorlardı. Bu düşünceyle İngilizler, Erbil'de mevcut 12 camiden onunu,
salgın hastalık olduğu gerekçesiyle kapatmışlardı. Gaye, halkın buralarda
toplanmalarını ve aralarında ilişki kurmalarını önlemekti. Böylece halkın
sadece iki camide toplanmaları daha kolay kontrol edilebilirdi. Bunun üzerine
Küçük Molla Efendi'nin evi, adeta toplanma merkezi haline gelmişti.
Van Valisi Haydar Bey, İstanbul'a Bâb-ı Alî Dâhiliye Nezâreti (İçişleri
Bakanlığı)'ne 6 Ağustos 1919 tarihinde bildirdiği şifre ve telgrafta,
İngilizlerin bütün Erbil ve Revanduz aşiret reislerine ayda yetmişer rupiye
maaş verdiği, ancak Erbil ağaları ve aşiret reislerinin, İngilizlerin
hakimiyetini ve maaşlarını kabul etmediği ve her teşebbüslerine engel olmağa
çalıştıkları dile getirilmektedir. Buna göre, bölgede tanınan Seyyid Taha'yı
elde eden İngilizlerin, bu kişiyi Bağdat'a davet etmeleri, bunun da daveti
kabul ederek,Bağdat'a gideceği yolunda haberlerin yayılması, halk arasında
büyük tepkiye yol açmıştır. Bunun üzerine Seyyid Taha, İngiliz siyasî
hakiminin davetine icabetle Bağdat'a hareketinden önce Küçük Molla Efendi'nin
evinde, Erbil ağalarının da hazır bulundukları toplantıya çağrılmıştır.
Toplantıda Erbil ağaları, İngilizlerin kendisine verebilecek paranın
azamisini vermeğe hazır olduklarını ifade ederek, düşmanın (İngilizlerin)
teklifini kabul etmemesini ve böylece halk arasına nifak saçmaması yolundaki
ricaları kabul etmeyen Seyyid Taha'ya ağır biçimde hakaret edilmiştir.
Dönüşte de, bütün halkın ve aşiretlerin nefretini kazanmış olan Seyyid
Taha'nın hareketini, Erbil'den Van'a kadar, özellikle Erbil, Revanduz ve
Şemdinân aşiret, ulemâ ve din adamları telin etmişlerdir.
İngiliz işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka
şehirlerinde, Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen
pekçok kişi vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk
Cemiyeti kuruldu. Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs
1919'da Nuri Efendi'yi Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa
zamanda çoğunluğu Kerküklü Türk Subaylardan oluşan, bu arada Kürd kökenli
subaylar ile emekli veya görevlerine son verilmiş birçok Arap subayı ve çok
sayıda sivil, bu cemiyetin etrafında toplandı. Faaliyetini gizlice genişleten
ve fikirlerini yaymağa başlayan Musul'daki cemiyetin başkanı, Musul'da
yaşayan Kerkük'lü Binbaşı Abdulcabbar'dı. Yönetim kurulunda ise, Ahmed
Yaver'in oğlu Davud Efendi, Davud Çelebi Hacı Selim ve kardeşi Sait Çelebi,
Kerküklü Rauf Mehmed Efendi adlı vatanperverler bulunuyordu.
Cemiyete üye olanlar arasında adları tesbit edilenler ise şunlardı:Hasan
Efendi'nin iki oğlu Agâh Efendi ile Şakir Efendi, Abdullah Çenebaz Efendi,
Kerküklü İzzet Efendi, Polis Abdulkadir Efendi ve Sait Hulusî Efendi. Türk
Cemiyeti'nin ayrıca pek çok taraftarı vardı. ***
http://www.ozturkler.com/data/0008/0008_08_40.htm |
Türkmen Nüfusu [değiştir]
Irak Türkmenleri,
Irak'ın kuzeyinden itibaren Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük,
Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Mendeli ve Bağdat'ın güney doğusunda
bulunan Bedre'ye kadar uzanan bir şerit üzerinde yerleşmektedir. Türkmenlerin
nüfusu, devletin asimilasyon politikası doğrultusunda hem gizli tutulmuş, hem
de gerçeği yansıtmamaktadır.Halen %13 civarında nüfusa sahiptirler.
1958 yılında Bağdat'ta yayınlanan (The Iraqi Revolution 14 th July
Celebrations Committee) adlı kaynağa ve 1987'de Londra'da Inquiry Dergisi'nde
yayınlanan "The Forgotteen Minority:The Turkomans of Iraq " adlı
makaleye göre 1957 yılında yapılan sayımda Irak' ta 600.000 Türkmenin yaşadığı
belirtilmiştir. Bu kaynaklara göre Irak'ın % 8,94'ü Türkmen’dir. Daha sonra
Irak'ta yayınlanan resmi kaynaklar ise Türkmenleri % 2 olarak göstermiştir.
Türkmenlerin gerçek oranı % 13'tür. Irak'taki Türkmen nüfus bugün ise 2-2.5
milyondur.
Irak'taki Türk Mimari Eserleri [değiştir]
Irak'taki Türk Mimari
Eserleri Liste
Irak Kürdistanı
Bölgesi [değiştir]
Kürdistan terimi ilk olarak 11. yüzyılda Selçuklular tarafından kullanılmıştır.
Coğrafi anlamda, Kürtlerin
yaşadıgı, Toros
ve Zaros
dağlarının kesiştiği, Yukarı
Mezopotamya'yı da içine alan, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Iran'ın Kordestan,
Batı Azerbaycan,
Kermanşah
ve Loristan
eyaletlerini tamamen veya kısmen kapsayan coğrafi bölgeyi tanımlamak için
kullanılsa da Türkiye'de ülkeyi bölme amaçlı kişilerce de imalı olarak
kullanılabildiği için Yargıtay'ın
yakın zamanlarda aldıgı kararlara kadar, "Kürdistan" kelimesinin
kullanılması ülkenin doğusunda bir bağımsızlık talebinin ifadesi olarak
değerlendiriliyor ve koğuşturmaya tabi tutuluyordu.
Günümüzde Irak Kürdistanı Bölgesi, siyasi bir bölgenin sınırlarını
çizmekten çok cografi-kültürel bir bölgenin sınırlarını çizmektedir.
Kürdistan terimin
kullanımının tarihçesi [değiştir]
Osmanlı döneminde "Kürdistan" kelimesi imparatorlukta Kürtlerin çogunluk
halinde yaşadığı bölgeleri nitelendirmek için resmi düzeyde kullanılıyordu.
Örneğin; 1847 yılındaki Bedirhan isyanının
bastırılmasında yararlık gösterenler için ihdas edilen madalya Kürdistan
Madalyası adını taşımaktadır.
Cumhuriyet
döneminde, Lazistan gibi,
diğer bütün etnik
takılarla oluşturulan yerel adlar gibi "Kürdistan" da resmi
kullanımdan kaldırıldı ve sözkonusu bölge cografi yön isimleriyle (Şark, Doğu, Güneydoğu)
adlandırılmaya başlandı.
İç Bağlantılar [değiştir]
Irak'taki Türk Mimari
Eserleri Listesi
Dış Bağlantılar [değiştir]
Irak
Körfez ülkeleri arasında Irak, Suudi Arabistan ve İran’dan sonra
437.072 km² ile en büyük yüzölçümüne sahip bir ülkedir. Arap olmayan dünya ile
komşu tek Arap körfez devleti Irak, Kürdistan dağlık bölgesi ile kuzeyde
Türkiye, batıda Suriye ve Ürdün, doğuda İran, güneyde Suudi Arabistan ve Kuveyt
ile çevrilidir. Irak’ın Körfez ile ilgisi denize çok kısa olan cephesinden
kaynaklanır: 924 km² su alanına (kara suları) sahiptir. Bu görünümü ile tipik
bir kara devleti olarak Irak, sınırlı bir stratejik derinliğe sahip olan Kuzey
Irak’taki dağlık arazi dışında her taraftan savunmasız sınırlarla çevrili ve
denize ulaşımı ise yetersizdir. Körfez’ in üç büyüklerinden Irak’ın komşuları
İran ( 1.458 km), Suudi Arabistan (814 km), Suriye (605 km), Türkiye (331 km),
Kuveyt (242 km) ve Ürdün (181 km) ile olan toplam sınır uzunluğu 3.631 km’dir. Siyasi
haritasından da görülebileceği gibi altı komşusuyla Irak, gerek sahip olduğu
petrol rezervleri ve tarıma açık verimli alanları ile ve gerekse ülke
idaresinde diktatör tavır ve tutumlar sergileyen Saddam Hüseyin’in etkisiyle ve
hatta bölgede ( ve hassaten Irak üzerinde) hakim unsur ABD politikaları ile
Orta Doğu ve Körfez’ in stratejik hassasiyete ve öneme sahip önemli bir ülkesi
durumundadır.
İklimi [değiştir]
İklimini irdelediğimizde Irak’ta, soğuk ve kurak kışlar, sıcak,
bulutsuz yazlar görülür. Çoğunlukla çöl olması bu sayılan iklimsel sonuçları
doğurur. İran ve Türkiye sınırı boyunca uzanan kuzeydeki dağlık bölgeler,
baharda eriyen ağır bir kar yağışı altındadır. Bazen Orta ve Güney Irak’ta sel
görülür. Toz ve kum fırtınaları da diğer doğal afetler arasında yer alır.
Çoğunlukla geniş düzlüklerden müteşekkil bir arazi yapısı vardır. İran
sınırında büyük bataklıklar görülür. İran ve Türkiye sınırı ise dağlıktır.
Demografik
Göstergeler [değiştir]
2000 yılı nüfus tahminlerine göre Irak, 22.7 milyon kişilik bir
nüfusa sahiptir. Toplam nüfusun % 72’i Arap, % 24 Kürt, % 2’ü Türkmen ve
geri kalanlar ise Asuri ve diğer etnik gruplara mensuptur. % 97’si Müslüman
olan halkın geri kalanı diğer dinlere mensuptur. Irak’ın nüfusunda dini
grupların dağılımı ise, % 65’i Şii mezhebine müntesip Müslümanlar, % 35’i Sünni
mezhebine müntesip Müslümanlardan oluşmaktadır.
Irak oldukça genç bir nüfusa sahip olup nüfusun % 55’i 15-64 yaş
grubuna, % 42’si 0-14 yaş grubuna, % 3’ü 65 yaş ve üzeri gruba dahildir.
Ortalama ömrün yaklaşık 66.5 yıl olduğu Irak’ta bebek ölüm oranlarının
yüksekliği ( % 6,2 ) önemli bir sorundur. Irak nüfusunun % 58 ‘i okuma yazma
bilmektedir. Bu oran erkeklerde % 70.7’ye çıkarken, kadınlarda % 45’e
inmektedir. 2000 yılı nüfus artış hızı % 2.86 olarak tahmin edilmiştir. Bu
itibarla günümüzde Irak’ın nüfusu verilen nüfus artış hızını dikkate alırsak 23
milyonun üzerinde seyrettiği muhtemeldir.
Tarihi [değiştir]
En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslam toprakları arasına
girdi.Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devresini yaşadı. O
zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslam'ın merkezi haline getirilmiş ve
başkent Kufa'ya
taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler
arasındaki Saffayin savaşı
da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardında bu bölge günümüze kadar
süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler
döneminden sonra Abbasiler bu
bölgeye hakim olmuş ardından 1055 yılından
itibaren Selçukluların
hakimiyetine girmiştir. 1258 yılından
itibaren ise Moğol istilasına
uğramış ve iki yüzyıl onların kontrolünde kalmıştır.Tarihi kaynaklar, Dicle
Nehri’nin günlerce mürekkep renginde aktığı ve binlerce ciltlik kitabı Basra Körfezi’ ne taşıdığını kaydederler.
Ve hatta telef edilen/yok edilen binlerce kitapla ilimde kaç asır geri
gidildiği dikkate değer bir nokta olup aynı zamanda bize Bağdat’ ın o günkü
ilmi seviyesini gösteren önemli bir husustur. Daha sonraları Akkoyunluların
hakimiyetine 1444-1467)
giren, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştı.Şiilik ve Sünnilik
arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle yaratılmış ve abartılmıştır.
Safaviler
kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırıp oluşturmuşlardır. Tarih
boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri
arasındaki hakimiyet mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele 1534'te Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve ülke 1917'ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750-1258
hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi
olan bir imparatorluğa tabi olmuştur,( Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve
Osmanlılar ) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini
oluşturmuştur.
Birinci Dünya Savaşı
esnasında Osmanlının Ortadoğu'dan
çekilmesini neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur. Bu isyanlarda İngilizlerin
kışkırtmalarıyla Mekke Emiri
Şerif Hüseyin kullanıldı. Şerif Hüseyin
ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin
Krallığı vaad edildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Ortadoğu farklı
bir paylaşıma sahne oluyordu. Britanya, Fransa ile yapılan Sycos-Picot anlaşması uyarınca Musul’u,
Fransızların Verimli Hilal’ in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı,Levant’ı
-İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları
alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler
Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak
tanımasıyla Britanya Nil’ den İndüs’ e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük
sağlamıştır.
Sykes-Picot anlaşması
1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında bir anlaşma
yapıldı. Bu anlaşma özellikle Ortadoğu'nun bugünkü haline gelmesine sebep
olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes
ile Fransız subay Georges Picot
Kahire'de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu'yu iki ülke
arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu.
Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki
büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu'ya
bakış açılarını yansıtmaktadır. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını
göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da
parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız
bölgesi oldu.
Irak’ın tarihi gelişimi ekseninde şimdiye kadar aktarılanları
kısaca özetlemek gerekirse, Irak, sahip olduğu coğrafi özellikleri itibariyle
ovanın müdahaleye açıklığı sonucu muhtelif güçlerin hakimiyetine girmiş,
istilalara uğramış, 1534 yılında Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman
tarafından Osmanlı hakimiyetine dahil edilerek, I. Dünya Savaşı’na kadar uzun
yıllar Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti olarak kalmıştır. 1918 yılında Irak,
Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San-Remo Konferansı’nda
Milletler Cemiyeti’ nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine
verilmiştir.
///////////////////
== Tarihi ==
En eski şark medeniyetlerinin doğduğu [[Mezopotamya]], 633-642
yılları arasında İslam toprakları arasına girdi.Emeviler ve Abbasiler
dönemlerinde, en parlak devresini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli
kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, [[637]] yılında Müslümanlar tarafından
fethedilmesinden sonra [[Hz. Ali]] döneminde İslam'ın merkezi haline getirilmiş
ve başkent [[Kufa]]'ya taşınmıştır. Hz. Ali ile [[Emeviler]] arasındaki
[[Saffayin savaşı]] da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardında bu
bölge günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine
sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra [[Abbasiler]] bu bölgeye hakim olmuş
ardından [[1055]] yılından itibaren [[Selçuklular]]ın hakimiyetine girmiştir.
[[1258]] yılından itibaren ise [[Moğol istilası]]na uğramış ve iki yüzyıl
onların kontrolünde kalmıştır.Tarihi kaynaklar, Dicle Nehri’nin günlerce
mürekkep renginde aktığı ve binlerce ciltlik kitabı [[Basra Körfezi]]’ ne
taşıdığını kaydederler. Ve hatta telef edilen/yok edilen binlerce kitapla
ilimde kaç asır geri gidildiği dikkate değer bir nokta olup aynı zamanda bize
Bağdat’ ın o günkü ilmi seviyesini gösteren önemli bir husustur. Daha sonraları
Akkoyunluların hakimiyetine [[1444]]-1467) giren, 1499-1508 yılları arasında
[[Safeviler]]in istilasına uğramıştı.[[Şiilik]] ve [[Sünnilik]] arasındaki fark
Safavi devleti döneminde özellikle yaratılmış ve abartılmıştır. [[Safaviler]]
kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırıp oluşturmuşlardır. Tarih
boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii [[İran Türkleri]] arasındaki
hakimiyet mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele [[1534]]'te Osmanlıların lehine
sonuçlanmış ve ülke [[1917]]'ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi
dönemi [[750-1258]] hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka
bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur,( Umaydiler, Moğollar,
İlhanlılar ve Osmanlılar ) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki
sınır bölgesini oluşturmuştur.
[[Birinci Dünya Savaşı]] esnasında Osmanlının [[Ortadoğu]]'dan
çekilmesini neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur. Bu isyanlarda İngilizlerin
kışkırtmalarıyla [[Mekke]] Emiri Şerif Hüseyin kullanıldı. [[Şerif Hüseyin]] ve
oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan [[Büyük Arap
Devleti]]nin Krallığı vaad edildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi.
Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne oluyordu.
[[Britanya]], [[Fransa]] ile yapılan Sycos-Picot anlaşması
uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’ in (Mısır’da Nil nehrinin
suladığı alanı,Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle
nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından
uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak
yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’ den İndüs’ e
kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır.
[[Sykes-Picot anlaşması]] [[1916]] yılında Fransız ve İngilizler
arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma özellikle Ortadoğu'nun bugünkü haline
gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay [[Mark Sykes]] ile
Fransız subay [[Georges Picot]] [[Kahire]]'de bir araya gelerek masa başında
Ortadoğu'yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay
devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin
koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan [[İngiltere]] ve
[[Fransa]]'nın [[Ortadoğu]]'ya bakış açılarını yansıtmaktadır. Fransız ve
İngiliz subaylar bölgenin [[etnik yapısı|etnik]] ve [[dinsel yapısı]]nı göz
önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda [[harita]] üzerinde
yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma
sonucunda kurulan devletlerden Irak, [[Ürdün]], [[Filistin]] İngiliz bölgesi;
[[Suriye]], [[Lübnan]] Fransız bölgesi oldu.
Irak’ın tarihi gelişimi ekseninde şimdiye kadar aktarılanları
kısaca özetlemek gerekirse, Irak, sahip olduğu coğrafi özellikleri itibariyle
ovanın müdahaleye açıklığı sonucu muhtelif güçlerin hakimiyetine girmiş,
istilalara uğramış, 1534 yılında Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman
tarafından Osmanlı hakimiyetine dahil edilerek, I. Dünya Savaşı’na kadar uzun
yıllar Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti olarak kalmıştır. 1918 yılında Irak,
Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve [[1920]] yılında yapılan [[San-Remo
Konferansı]]’nda Milletler Cemiyeti’ nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda
yönetimine verilmiştir.
===Modern Irak===
Modern Irak, 1920’de Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle
birlikte İngilizlerin Osmanlı eyaletleri olan Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni
bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle Havzasını kontrolü
altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir
oluşumdur.
İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de ancak
halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda
özellikle Şii halk rol almışlardır. Şiilerin çoğunlukta olduğu [[Necef]] bu
dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından [[Hz.
Muhammet]]'in soyundan gelen [[Kral Faysal]] Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu
yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hakim olmak hem de Osmanlının ardından
doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki
etmeyi planlamıştır
Kral Faysal başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap
ulusçuluğunun teorisyeni [[Sati el Hüsri]]'nin Irak'a getirilmesidir. Onun
kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi özellikle Şii grupların tepkisini
toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü
bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle bu tip bir ordunun oluşması için
çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz tavrıyla karşılaşmış ve askere
almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her iki topluluk da Sünni Araplara
asker olarak hizmet etmeyi reddetmişlerdir.
İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasındaki entegrasyon süreci
yaşanmış karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. [[1928]]
gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye vardı. [[1930]] yılında
Irak hükümeti bağımsız bir devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir
anlaşma imzalarken, [[1932]] yılında [[Irak Milletler Cemiyeti]]ne bağımsız bir
devlet olarak katıldı. [[1933]] Kral Faruk'un ölümünün ardından ülkede dinsel
ve etnik çatışmalar arttı.
[[1935]]'te İtalyanların [[Habeşistan]]'ı işgali Ortadoğu ülkeleri
arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına sebep olmuştur. İtalyanların
kuzey Afrika'da kurduğu bu hakimiyeti [[Yemen]]le yaptığı anlaşmayla [[Kızıl
Deniz]]in çıkışını kontrol eder hale gelmesiyle Ortadoğu'ya taşımayı
planlıyordu. Bu nedenle Ortadoğu ülkeleri arasında [[Sadabat paktı]] kuruldu.
[[İkinci Dünya savaşı]] yıllarında hakim güçler arasında yaşanan
mücadele Irak üzerinde de olmuştur. Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine
yakın bir yönetimi başa getirseler de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler
tekrar hakimiyeti kurmuşlardır. İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye
sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından birisi de Türkiye'yi geçerek
Irak'taki yandaşlarına yandım edip, buradaki İngiliz hakimiyetini kırmaktı.
Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya dönmesi Türkiye'nin işgali ve
Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep oldu. İngilizler Irak'ı da
Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak yönetimi Türkiye'yi örnek
alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa girmemiştir.
[[1936]] yılında Kürt kökenli bir Albay olan [[Bekir Sıtkı]]
liderliğinde bir darbe gerçekleşti. [[1941]]'de ise Mayıs harekatı olarak
bilinen ikinci bir darbe oldu. [[1945]] yılında Arap ülkeleri bir araya
gelerek, bir [[Arap Birliği]] örgütü kurdular. Arap Birliği harekatı Arap
ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep oldu. Bunu
sonucu olarak da Irak, [[Suriye]], [[Ürdün]] ve [[Lübnan]] bir tek ülke olarak
birleşme düşüncesi ortaya atıldı. Arapların birleşme düşüncesini özellikle
İngiltere destekliyordu. Bu birleşme ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki
Fransız hakimiyetini kaldırarak bu bölgeleri de kendi hakimiyeti altına almayı
amaçlıyorlardı. Diğer güçlü bir Arap ülkesi olan [[Mısır]]'da bu birleşmeye
karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi olma
özelliğini yitirecek olması idi. Ortadoğu'da İngilizlerin etkisinin
zayıflaması, [[İsrail]] devletini kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi
nedenlerle bu birlik fikri hayata geçirilemedi. [[1960]]'lı yıllarda Mısır ve
Suriye'nin birleşmeleri dışında Arap ülkeleri arasında bir birleşme yaşanmadı.
İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir dönem
girdi. [[ABD]]'nin etkisi ile [[Türkiye]]'nin İsrail devletini tanıması Arap
ülkelerinde tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni
müttefikler bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve
İngiltere'nin aktif katılımlarıyla [[Bağdat Paktı]]nı imzalandı.
İkinci Dünya savaşı sonrası Dünya üzerindeki güç dengelerinde
büyük değişmeler yaşandı. İngiltere hakimiyetini yitirirken ortaya çıkan
boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak'ta ise bu dönemde [[Sovyetler
Birliği]] yanında yer aldı.
[[1958]] yılında gerçekleşen kanlı darbe ile Krallık devrilip,
Cumhuriyet ilan edildi. General [[Abdülkerim Kasım]] cumhurbaşkanı oldu. Irak
bu darbenin ardında Bağdat paktından çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem
özellikle komünist akım ve etnik milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.
Irak'ta yaşanan bu değişiklik Ortadoğu'daki tüm dengeleri altüst
etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askeri darbe
yaşandı. Ortadoğu'nun tamamen Sovyet Rusya'nın hakimiyetine girmemesi için ABD
ve İngiltere harekete geçti. ABD Lübnan'a askeri müdahale yaparken, İngiltere
Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.
Ortadoğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi ABD
ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler
Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu
ülkelere yönelip bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden
dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymakta.
8 Kasım [[1963]]'te [[Baas partisi]] mensupları ve ordudaki
milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat General [[Abdülselim Arif]]
yeni lider oldu ve ülke genelinde [[komünist avı]] başlatıldı. 17 kasım
[[1968]]'de Baas partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. General [[Hasan el
Bekir]] Cumhurbaşkanı oldu.
Irak’ ın tarihine bakıldığında, Irak’ın tarihi hep başka
devletlerin etkisi altında şekillenmiş ve kendine has bağımsız bir tarih
meydana getirememiştir.
Modern Irak [değiştir]
Modern Irak, 1920’de Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle
birlikte İngilizlerin Osmanlı eyaletleri olan Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni
bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle Havzasını kontrolü
altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir
oluşumdur.
İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de ancak
halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda
özellikle Şii halk rol almışlardır. Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef bu
dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından Hz. Muhammet'in soyundan gelen Kral Faysal
Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hakim
olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak
diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır
Kral Faysal başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap
ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin
Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi
özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız
bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle
bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz
tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her
iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmişlerdir.
İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasındaki entegrasyon süreci
yaşanmış karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. 1928 gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye
vardı. 1930 yılında Irak hükümeti bağımsız bir
devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Irak Milletler
Cemiyetine bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933 Kral Faruk'un ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik
çatışmalar arttı.
1935'te
İtalyanların Habeşistan'ı
işgali Ortadoğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına
sebep olmuştur. İtalyanların kuzey Afrika'da kurduğu bu hakimiyeti Yemenle yaptığı anlaşmayla Kızıl Denizin
çıkışını kontrol eder hale gelmesiyle Ortadoğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu
nedenle Ortadoğu ülkeleri arasında Sadabat paktı
kuruldu.
İkinci Dünya savaşı
yıllarında hakim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur.
Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler
de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hakimiyeti kurmuşlardır. İkinci
Dünya savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından
birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yandım edip, buradaki
İngiliz hakimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya
dönmesi Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep
oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak
yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa
girmemiştir.
1936 yılında
Kürt kökenli bir Albay olan Bekir Sıtkı
liderliğinde bir darbe gerçekleşti. 1941'de ise
Mayıs harekatı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. 1945 yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek, bir Arap Birliği örgütü kurdular. Arap Birliği
harekatı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep
oldu. Bunu sonucu olarak da Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan bir tek ülke olarak birleşme düşüncesi ortaya atıldı.
Arapların birleşme düşüncesini özellikle İngiltere destekliyordu. Bu birleşme
ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hakimiyetini kaldırarak bu
bölgeleri de kendi hakimiyeti altına almayı amaçlıyorlardı. Diğer güçlü bir
Arap ülkesi olan Mısır'da bu
birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi
olma özelliğini yitirecek olması idi. Ortadoğu'da İngilizlerin etkisinin
zayıflaması, İsrail
devletini kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata
geçirilemedi. 1960'lı
yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmeleri dışında Arap ülkeleri arasında bir
birleşme yaşanmadı.
İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir dönem
girdi. ABD'nin etkisi ile Türkiye'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde tepki
ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler bulabilmek
için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve İngiltere'nin aktif katılımlarıyla Bağdat Paktını
imzalandı.
İkinci Dünya savaşı sonrası Dünya üzerindeki güç dengelerinde
büyük değişmeler yaşandı. İngiltere hakimiyetini yitirirken ortaya çıkan
boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak'ta ise bu dönemde Sovyetler Birliği
yanında yer aldı.
1958 yılında
gerçekleşen kanlı darbe ile Krallık devrilip, Cumhuriyet ilan edildi. General Abdülkerim Kasım
cumhurbaşkanı oldu. Irak bu darbenin ardında Bağdat paktından çekildiğini
açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünist akım ve etnik milliyetçiliğin
hızla yayıldığı yıllardır.
Irak'ta yaşanan bu değişiklik Ortadoğu'daki tüm dengeleri altüst
etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askeri darbe
yaşandı. Ortadoğu'nun tamamen Sovyet Rusya'nın hakimiyetine girmemesi için ABD
ve İngiltere harekete geçti. ABD Lübnan'a askeri müdahale yaparken, İngiltere
Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.
Ortadoğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi ABD
ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler
Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu
ülkelere yönelip bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden
dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymakta.
8 Kasım 1963'te Baas partisi
mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat
General Abdülselim Arif
yeni lider oldu ve ülke genelinde komünist avı
başlatıldı. 17 kasım 1968'de Baas
partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. General Hasan el Bekir
Cumhurbaşkanı oldu.
Irak’ ın tarihine bakıldığında, Irak’ın tarihi hep başka
devletlerin etkisi altında şekillenmiş ve kendine has bağımsız bir tarih
meydana getirememiştir.
Baas Hareketi [değiştir]
Baas Arap
dilinde yeniden diriliş anlamına gelmektedir. 1940 yılında Suriye'de kurulan bu hareketin ilk teorisyenleri Ekrem Havrani
ile Michel Eflak
(Suriyeli bir Hıristiyan ve bu ideolojinin efsanevi lideridir) tır. Baas
ideolojisi, amaç olarak Ortadoğu'da Tek bir arap devleti kurulmasını
benimsemiştir. Partinin sloganı Birlik, özgürlük ve Sosyalizm idi. Parti
ideolojisi Parti birliğine ve dış baskılara durmaya dayanıyordu. Baas hareketi
Suriye'de kurulsa da daha sonra Irak'ta da taraftar bulmuştur. Baas Partisi
Suriye ve Irak'ta yaptıkları devrimlerle iktidarı ele geçirmişlerdir. Saddam Hüseyin ve Hafız Esad
Baas akımının son temsilcileridir.
Temmuz 1979'da ise
Saddam Hüseyin, Hasan El Bekir'i devirerek cumhurbaşkanı oldu.
İkinci Dünya savaşından sonra başlayan Soğuk savaş
tüm Dünyayı iki kampa ayırmıştı. 1980'li yıllar
Sovyetlerin çözülme sürecine girmesine ve soğuk savaşın sonuçlanmasına sahne
oldu. Artık iki kutuplu bir Dünyadan tek kutuplu bir Dünyaya doğru Dünya
etkinlik haritası tekrar çizilmeye başlandı. Bu değişim tabi ki Ortadoğu'ya da
yansıyacaktı.
Ortadoğu'yu etkileyen bir diğer gelişmede 1979 yılında İran'da
yaşanan İslam devrimi oldu.
Irak Türkmenleri [değiştir]
Bu alt başlığın ana maddesi: Irak Türkmenleri
Irak Türkmenleri, Irak'ta yaşayan Türklere 1959 yılından sonra, Irak Devleti tarafından Türkiye ile olan
kan ve kültür bağlarını unutturmak için,resmi olarak Türkmen denilmiştir.
1918'de sona
eren Birinci Dünya Savaşı'ndan
sonra Türkiye'den
koparılarak, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını
sürdüren Türklere, uzun yıllar Türkler diye söz edilmiştir.
Türkler, Lozan Konferansı
sıralarında İngiliz heyeti tarafından da Türkmenler olarak ifade
edilmişlerdi.Irak'ta cumhuriyet dönemini başlatan Abdülkerim Kasım
yönetimi de, Türklerin Türkmen olduklarını, bu bakımdan Irak'taki Türk
topluluğunun Türkiye değil, Orta Asya
kökenli olduklarını göstermeğe çalışmış ve güya Irak'taki Türkmenlerin Türkiye
ile olan soy ve kültür bağlarını böylece kesmeye çalışmışlardır.
Irak'ta İlk Türkler [değiştir]
Türklerin Irak'a ilk girişleri 674 tarihlerine kadar uzanmaktadır. Emevî Halifesi Muaviye tarafından Horasan'a gönderilen Ubeydullah bin Ziyad
20.000 kişilik ordusu ile Ceyhun Nehri'ni
geçerek, Buhara'ya yönelir. Beykenti de geçen
komutan Ubeydullah'ın Buhara'ya yaptığı saldırılar karşısında, Buhara prensesi
Hatun1 emrindeki Türk kuvvetleri ile şiddetli çarpışmalardan sonra sulh yapmak
zorunda kalır. Böylece Ubeydullah sulhtan sonra, yanına aldığı Türk askerlerini
Irak'a götürerek, Basra'ya
yerleştirir. Tarihi kaynaklar, Basra'ya yerleştirilen Türk askerlerinin 2000
kişi kadar olduklarını belirtmektedir.
Ayrıca ünlü oryantalist J. H. Kramers,
"12. yüzyılda
Kerkük civarının, başkenti Erbil olan Türk beyliği
Begtekinliler'in
idaresinde" olduğunu İslam Ansiklopedisi'nde
belirtmek suretiyle, bölgedeki Türk varlığının Osmanlı Devleti'nden
önceye dayandığını vurgulamaktadır.
İngiliz İşgali ve Türkmenler [değiştir]
Birinci Dünya Savaşı'nın
sonunda, toprakları İngiliz
işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türkmenlerinin ileri gelenleri,
istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi. Anadolu
toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan,
bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu. İlk olarak,
İngilizlerin, halkı Osmanlı devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil
biçimde önlemler alınmağa başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hakimleri,
para vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük
gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri,
İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı.
Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi [[Küçük
Molla Efendi[[ (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden
ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve
sohbetleri, büyük etki yapıyordu.
Türkmen Nüfusu [değiştir]
Irak Türkmenleri,
Irak'ın kuzeyinden itibaren Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük,
Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Mendeli ve Bağdat'ın güney doğusunda
bulunan Bedre'ye kadar uzanan bir şerit üzerinde yerleşmektedir. Türkmenlerin
nüfusu, devletin asimilasyon politikası doğrultusunda hem gizli tutulmuş, hem
de gerçeği yansıtmamaktadır.Halen %13 civarında nüfusa sahiptirler.
1958 yılında Bağdat'ta yayınlanan (The Iraqi Revolution 14 th July
Celebrations Committee) adlı kaynağa ve 1987'de Londra'da Inquiry Dergisi'nde
yayınlanan "The Forgotteen Minority:The Turkomans of Iraq " adlı
makaleye göre 1957 yılında yapılan sayımda Irak' ta 600.000 Türkmenin yaşadığı
belirtilmiştir. Bu kaynaklara göre Irak'ın % 8,94'ü Türkmen’dir. Daha sonra
Irak'ta yayınlanan resmi kaynaklar ise Türkmenleri % 2 olarak göstermiştir.
Türkmenlerin gerçek oranı % 13'tür. Irak'taki Türkmen nüfus bugün ise 2-2.5
milyondur.
Irak Kürdistanı
Bölgesi [değiştir]
Kürdistan terimi ilk olarak 11. yüzyılda Selçuklular tarafından kullanılmıştır.
Coğrafi anlamda, Kürtlerin
yaşadıgı, Toros
ve Zaros
dağlarının kesiştiği, Yukarı
Mezopotamya'yı da içine alan, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Iran'ın Kordestan,
Batı Azerbaycan,
Kermanşah
ve Loristan
eyaletlerini tamamen veya kısmen kapsayan coğrafi bölgeyi tanımlamak için
kullanılsa da Türkiye'de ülkeyi bölme amaçlı kişilerce de imalı olarak
kullanılabildiği için Yargıtay'ın
yakın zamanlarda aldıgı kararlara kadar, "Kürdistan" kelimesinin
kullanılması ülkenin doğusunda bir bağımsızlık talebinin ifadesi olarak
değerlendiriliyor ve koğuşturmaya tabi tutuluyordu.
Günümüzde Irak Kürdistanı Bölgesi, siyasi bir bölgenin sınırlarını
çizmekten çok cografi-kültürel bir bölgenin sınırlarını çizmektedir.
Kürdistan terimin
kullanımının tarihçesi [değiştir]
Osmanlı döneminde "Kürdistan" kelimesi imparatorlukta Kürtlerin çogunluk
halinde yaşadığı bölgeleri nitelendirmek için resmi düzeyde kullanılıyordu.
Örneğin; 1847 yılındaki Bedirhan isyanının
bastırılmasında yararlık gösterenler için ihdas edilen madalya Kürdistan
Madalyası adını taşımaktadır.
Cumhuriyet döneminde, Lazistan gibi, diğer bütün etnik takılarla oluşturulan yerel adlar gibi
"Kürdistan" da resmi kullanımdan kaldırıldı ve sözkonusu bölge cografi yön isimleriyle (Şark, Doğu, Güneydoğu)
adlandırılmaya başlandı.
///////////////////////
Irak’ın yeniden
yapılanması Nefi Demirci |
|
||||
|
|
///////////////////////
SEVR BARIŞ ANDLAŞMASI:
19/26 Nisan 1920 tarihlerinde San Remo
Konferansı'nda kararlaştırılan Sevr Barış Andlaşması; Osmanlı İmparatorluğu'nun
parçalanmasının bir belgeye dayandırılması idi. 11 Mayıs 1920'de incelenmek
üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti.
SEVR ANDLAŞMASI'NIN KABULÜ:
Padişah Vahidettin Sevr Barış Andlaşması'nın
sorumluluğunu üzerine almak istemediği gibi Meclisi de dağıttı. Padişah andlaşma
şartlarını görüşmek için 22 Temmuz 1920'de Osmanlı Şura'sını toplatı. Şura,
eski Bahriye Bakanı Topçu Rıza Paşa'nın muhalefeti ile Sevr Barış Andlaşmasını
onayladı. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti Temsilcileri 10 Ağustos
1920'de Sevr'de Sevr Andlaşmasını imzaladılar.
Andlaşma 433 maddelik, aşağı yukarı 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekleri,
haritaları bu miktarın dışındadır.
Sevr Andlaşması'nı iki taraf delegeleri
imzalamıştır. Taraflardan birini esir İstanbul Hükümeti teşkil ediyordu. İstanbul
Heyeti Damat Ferit Paşa'yla, Hadi Paşa, Dr.Rıza Tevfik ve Reşat Halis Bey'den
oluşuyordu. Karşı tarafta ise galip devletlerin temsilcileri bulunuyordu.
Bunlar İngiltere, Fransa ve İtalya'dır.
SEVR ANDLAŞMASI NE DİYORDU?
İtilaf Devletlerince, Osmanlı Devletini yok
etmek ve Türk Milletini boğmak amacıyla hazırlanmış olan Sevr
Andlaşmasının en ağır hükümleri içinde doğu, güneydoğu için şu maddeler vardı..
- Mardin -
Urfa - Gaziantep - Osmaniye'nin kuzeyinden geçmektedir. Bu sınırın güneyi
Fransızlara verilmiştir. Bundan başka Diyarbakır, Elazığ, Sivas ve Tokat
bölgeleri Fransız nüfuz bölgesine verilmiştir.
- Doğu vilayetlerinde bir Ermenistan Devleti
kabul edilmiş olup, bölgenin tayini, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un kararına
bağlanmıştır. Wilson, Ermenistan olarak, Tirebolu, Gümüşhane, Erzincan, Muş,
Bitlis, Erzurum ve Van vilayetlerini tasarlamış bulunuyordu.
SİYASİ HÜKÜMLER
-İstanbul Hükümeti, andlaşma hükümlerini
Anadolu'ya kabul ettiremezse ve azınlık hakları ile hayatlarını koruyamazsa,
İstanbul vilayeti Osmanlı Devletinden alınacaktır.
-Sevr Andlaşması uygulanmaya başlandıktan bir
yıl sonra, Kürtler isterlerse bir Kürdistan Devleti kurulacaktır. Türkler bu
devleti tanımaya mecbur olacaktır.
KARA, DENİZ VE HAVA KUVVETLERİNE AİT HÜKÜMLER
-Kara Kuvvetleri: 700 padişah muhafızı, 35.000
jandarma, 15.000 jandarmayı takviye edici kara askeri olmak üzere, toplam
olarak 50.700 kişi olacaktır. Birleşmiş Milletlere veya tarafsız devletlere
mensup subaylar %15 oranında Osmanlı jandarmasının komutasına, teşkiline ve
eğitimine katılacaklardır.
-Deniz
Kuvvetleri: Limanlarda enterne edilmiş bütün harp gemileri İtilaf Devletlerine
teslim edilecektir. Yalnız inzibat ve balık ava için 600 tonilatoyu aşmayan 7
gambot ve 100 tonilatoyu aşmayan 6 torpido bulunacak, deniz subay ve erlerinin
sayısı müttefikler arası bir komisyon tarafından tayin edilecektir.
-Hava Kuvvetleri: Hava kuvvetleri kurmak ve
bulundurmak yasaktır.
DİĞER HÜKÜMLER
-Ağır top,
zırhlı, tank olmayacaktır.
-Müttefiklerin izni olmadan birlikler yer değiştiremeyecektir.
-Seferberlik tedbirleri alınamayacaktır.
-Askeri
birlik mensupları gönüllü ve maaşlı olacak, subay ve erler için din, ırk,
mezhep farkı aranmayacaktır.
-Askeri
sanayi kaldırılacaktır.
Sevr Andlaşmasının Millet
Üzerindeki Etkileri:
Sevr Andlaşması
millet ve aydınları arasında bir
yeis, bitkinlik, ümitsizlik ve teslimiyet ruhu yaratacak yerde bunun tersine
olarak direniş ruhunu kamçılamamıştı. Bu ruh, Anadolu'da yürüyen topyekün mücadeleyi körükleiği gibi başta
musul-Kerkkük olmak üzere diğer bölgelerdede direniş faaliyetleri başladı.
Buna göre,
İmzalanan andlaşma baştan başa
hatadır ve haksızlıktır.
Artık bir İstanbul Hükümeti
yoktur. Var olan hükmümetin eli kolu bağlıdır..
Vatan birdir ve her işgalci düşmandır..
Milletin hak ve istiklalini ancak milletin mücadelesi kurtaracaktır, direniş ve dayatma yolu doğrudur. Millet
esarettin ancak bu yolla kendini kurtarabilir.
Millitin hissiyatına tercuman
olan Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos
1920 tarihli oturumunda Sevr Andlaşmasını imzalayanları ve bu davranışı
onaylayan Osmanlı Şurasında bulunanları vatan haini olarak kabul ederek,
andlaşmaya uyulmayacağını ilan etmişti.
Lozan
Andlaşması":
|
|
|
"
a. Kurtuluş Savaşı ve Lozan Konferansının Anlamı: Türk
Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti bakımından, Birinci Dünya Savaşının ikinci ve
son safhasıdır. Birinci safhada (Birinci Dünya Savaşı) Osmanlı Devleti,
ortaklarıyla birlikte ağır bir yenilgiye uğramış ve Sevr Antlaşmasıyla ölüme
mahkum edilmişti. Bu ölüm antlaşmasıyla; dünyada yeni çağı açan ve üç büyük
kıtada kurduğu imparatorlukla milletlerin kaderlerine yön veren bir devlet
tarihten tasfiye ediliyordu. Birinci
Dünya Savaşı galiplerini temsil eden bir orduyu Anadolu topraklarına gömmüş,
ölüm belgesi olan Sevr Antlaşmasının yargılarını kanı ile silmişti. Bu sebeplerle Lozan Konferansı, bir savaşı
sonuçlandıran normal bir konferans olmayacaktı. Bu konferans Kurtuluş
Savaşını sona erdirecek, Birinci Dünya Savaşının pürüzlerini temizleyecek Bu
konferansın bir cephesinde yalnız Türkiye, diğer cephesinde Birinci Dünya
Savaşının büyük küçük bütün galipleri ve Kurtuluş Savaşının mağlubu
Yunanistan bulunacaktı. Konferansta
çözümlenmesi gereken sorunlar çeşitli, çapraşık ve ağırdı. Bu mücadelenin taraflarından Türk
temsilcileri henüz sonuçlanmamış bir savaşın genç bir Komutanı (İsmet Paşa)
ile siyasi alanda pişmemiş iki genç devlet adamından (Hasan Saka ve Rıza Nur)
oluşmuştu. Karşı tarafın temsilcileri ise dünyanın
belli başlı devletlerinin siyasi faaliyetler içinde yoğurulmuş, pişmiş ve
siyasi alandaki üstün nitelikleriyle ün salmış kişilerdi. Ancak, bu dengesizliği ortadan kaldıran bir
gerçek vardı, o da Türkiye'nin davasını Lozan'a götürecek olan Türk Delege
Heyetinin, elde etmesi gerekli hedefi açık ve kesin olarak bilmesi idi. Türk heyeti Lozan'da Türk Milletinin sekiz
yıldan beri döktüğü kanlarla elde ettiği bir hakkı savunacaktı ve hedeften
sapmayacaktı..İşte, Lozan Konferansında ya bu hakkı sağlayacak şartlar elde
edilecek veya savaşa devam olunacaktı.
|
b. Konferans Konuları
Hakkında Direktif:
Lozan'da
ele alınması gereken konular üzerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin
temel görüşlerini tespit eden Türk tezi savunma ilkeleri, 14 maddelik bir
direktif halinde özetlenmiş ve delege heyetine verilmişti. Başbakan ve
Genelkurmay Başkanı ile birlikte altı bakanın da imzasını taşıdığı için bir
talimatname niteliğinde bulunan bu direktif söyleydi:
"1.
Doğu sınırı: (Ermeni yurdu) bahis konusu olamaz. Olur ise müzakerelerin
kesilmesini gerektirir.
2.
Irak sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancakları istenecektir. Konferansta
bundan farklı olmak üzere ortaya çıkacak güçlükler için Bakanlar Kurulundan
talimat alınacaktır. Petrol vesaire imtiyazları sorununda İngilizlere bazı
ekonomik çıkarlar sağlanması görüşülebilir.
3. Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesine imkan oranında son derecede
çalışılacak ve bu sınır söyle olacaktır: Resi İbni-Hayn'dan başlayarak Harm,
Müslimiye, Meskene, Meskene ve sonra Fırat yolu Dirizor, çöl ve nihayet Musul
Vilayeti güney sınırına ulaşır.
4.
Adalar: Duruma göre hareket edilecek ve kıyılarımıza pek yakın meskun olan ve
olmayan adalar behemehal ilhak edilecek, başarı elde edilemediği takdirde
Ankara'dan sorulacak.
5. Trakya
batı sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacaktır.
6. Batı
Trakya: Misakı Milli maddesi uygulanacaktır.
7. Boğazlarda ve
Gelibolu yarımadasında yabancı askeri kuvvet kabul edilemez. Eğer bu konudaki
müzakere ertelemeyi gerektirirse ertelemeden önce Ankara'ya bilgi verilecektir.
8.
Kapitülasyonlar kabul edilemez. Müzakerenin ertelenmesini gerektirir ise
yapılır.
9. Azınlık:
Esas, mübadeledir.
10. Düyunu
Umumiye (Genel Borç): Türkiye'den ayrılan memleketlere dağıtımı, Yunanlılara
devri, yani tamirata karşılık tutulması, olmadığı takdirde yirmi sene
ertelenmesi. Düyunu Umumiye İdaresi kalmıyacaktır. Güçlükler çıktığı takdirde
sorulacaktır.
11. Ordu ve
donanmayı sınırlandıran konu olmayacaktır.
12. Yabancı
kurumlar: Türk kanunlarına tabi olacaktır.
13. Türkiye'den
ayrılan memleketler için Misakı Millinin özel maddesi yürürlüktedir.
14. Cemaatler ve
İslam Vakıflar Hukuku eski antlaşmalara göre sağlanacaktır."
. Lozan antlaşmasının
imzalanması:
21 Kasım 1922'de başlayan Lozan Konferansı, zaman zaman kesintiye uğraması
nedeniyle sekiz ay sürmüş ve antlaşma 24 Temmuz 1923'de imzalanmıştı.
Tören, Rumini sarayının büyük salonunda yapıldı. İlk imza şerefi İsmet Paşa'ya
verildi. İsmet Paşa 24 Temmuz 1923 saat 15.09'de antlaşmayı ve antlaşma ile
ilgili ek, sözleşme, protokol ve beyannameleri imzaladı. İsmet Paşa'dan sonra
Rıza (NUR) ve Hasan (SAKA) Beyler de imza ettiler.
Daha sonra sıra ile İngiliz,
Fransız, İtalyan, Japon ve Yunan delegeleri imzalarını koydular.
Diğer delegeler yalnız kendi
devletlerini ilgilendiren sözleşme ve protokolları imzaladılar. Tören 45 dakika
sürdü ve İsviçre Konfederasyon Başkanı Monsieur Scheurer'in güzel bir
söyleviyle sona erdi. Konfederasyon Başkanı söylevinin bir yerinde, Türkler
için: "Bugün, uzun yıllarca süren kahramanca mücadelelerden sonra
silahlarını bırakıyorlar. Dileriz ki, yaralarını sardıktan ve barış yolunda
çalışmalarına başladıktan sonra, vaktiyle insanlık üzerine bol bol dağıttıkları
iyiliklerden tekrar yararlanırız" demiş ve sonunda da: "İsterim
ki, bugün, milletler için devamlı bir kurtuluş ve mutluluk kaynağı olsun"
sözleriyle söylevini bitirmişti.
İngiliz heyeti barış şerefine 24 Temmuz 1922 akşamı Beau Rivage otolinde bir
çay ziyafeti vermişti. İsmet Paşa bu ziyafetten geç vakit oteline döndüğü
zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa
Kemal Paşa'nın şu tarihi telgrafı ile karşılaşmıştı.
"Millet ve
Hükümetin yüksek şahıslarına verdiği yeni görevi başarı ile tamamladınız.
Memlekete bir silsile yararlı hizmetten ibaret olan ömrünüzü bu kez de tarihi
bir başarı ile süslediniz. Uzun mücadelelerden sonra vatanımızın barış ve
bağımsızlığa kavuştuğu bugünde parlak hizmetiniz dolayısıyla yüksek şahsınızı,
sayın arkadaşlarımız Rıza (NUR) ve Hasan (SAKA) Beyleri ve çalışmalarınızda
size yardım eden bütün delege heyetini teşekkürle tebrik ederim."
Lozan barış antlaşması 24 Temmuz 1923 günü saat 17.00'de birçok büyük
şehirlerimizde 101'er atım top atışıyle kutlanmıştı.
e. Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Lozan Antlaşması'nı değerlendirmesi:
"Efendiler,
Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye'ye
dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sevres
taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilâf Devletleri
tarafından Yunan Başvekili M ö s y ö V e n i z e l o s 'un da
katılmasıyla düzenlenmiş ve V a h d e t t i n 'in hükûmeti tarafından 10
Ağustos 1920'de imza edilmiştir.
Bu
taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır.
İkinici barış teklifleri, Birinci İnönü Muharebesi'nden sonra toplanan Londa
Konferansı'nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu teklifler Sevres
Antlaşması'na bazı değişiklikler getiriyor ise de, üzerinde durulmamış olan
meselelerde Sevres taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul
etmek gerekir.
Bu
teklifler, bizce tartışmaya yol açmadan İkinci İnönü Muharebesi'nin
başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.
Üçüncü barış teklifleri, 22 Mart 1922'de, yani Sakarya zaferinden ve
Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'ndan sonra ve yakında yeni bir
taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris'te toplanan İtilâf Devletleri
Dışişleri Bakanları tarafından yapılmıştır. Bu tekliflerde, artık işe Sevres
taslağını temel olarak ele alma usulünden vazgeçilmiş ise de, ana çizgileri ile
millî gayemizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü teklif Lozan Antlaşması'nın
imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir.
İtilâf Devletleri'nce Türkiye'ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslar ile, Millî
Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için, bu dört
türlü teklif arasında en önemli noktaları içine alacak şekilde kısa bir
karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.
1.
SINIRLAR
a)
Trakya sınırı:
Sevres'de:
Çatalca hattından biraz ileride bulunan Podima - Kalikya hattı.
Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Mart
1922 teklifinde: Tekirdağ bize, Babaeski Kırkkilise (Kırklareli) ve Edirne
Yunanlılara kalacak şekilde bir hat.
Lozan'da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç hattı.
b) İzmir bölgesi:
Sevres taslağında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve
Kemer iskelesine azçok yakın yerlerden geçmektedir.
Bu
bölge, Türk hâkimiyetinde kalacak, fakat Türkiye, bu hâkimiyetini kullanma
hakkını Yunanistan'a devredecek. Türk hâkimeyitinin belirtisi olarak, İzmir
şehrinin dış istihkâmlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi
toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan'a
katılmasına karar verebilecekti.
Mart 1921 teklifinde: İzmir şehri Türk hâkimeyetinde kalacak, İzmir şehrinde
bir Yunan kuvveti bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli
unsurların nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev
alacak ve buna İtilâf Devletleri'nin subayları komuta edecek.
Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak, bölgenin
Milletler Cemiyeti'nce tayin edilecek bir Hristiyan valisi olacak, bunun
yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir danışma kurulu bulunacak.
Valilikçe, Türkiye'ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu
anlaşma beş yıl süre ile geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine
Milletler Cemiyeti'nce değişikliğe uğratılabilecek.
Mart 1922 teklifinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyle İzmir de bize geri verilecek
yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumları'nın yönetime adaletli bir şekilde
katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan'da kalacak Edirne
Türklerine de verilmesi şartıyla bir usul tespiti konusunda İtilâf Devletleri,
Türkiye ve Yunanistan ile anlaşacaklardır.
Lozan'da: Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir.
c)
Suriye sınırı:
Sevres'de: Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak
Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin'i epey güneyde ve
Suriye topraklarında bırakan bir sınır.
Mart 1921'de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir
anlaşma imzalanmıştır.
Lozan'da: 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması'ndaki sınır olduğu gibi
bırakılmıştır.
d)
Irak sınırı:
Sevres'de: İmadiye bizde kalmak şartıyla, Musul ilinin kuzey sınırı.
Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan'da: Çözümü daha sonraya bırakılmıştır.
e) Kafkas sınırı:
Sevres'de:
Türk - Ermeni sınırının tayini Amerika Cumhurbaşkanı W i l s o n 'a bırakılmıştır.
W i l s o n, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun doğusundan başlayan,
Erzincan'ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü'nün güneyinden geçen
ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı'ndaki Türk - Rus Cephesini izleyen bir
hattı göstermiştir.
Mart 1921 teklifinde: Milletler Cemiyeti bir Ermeni yurdu kurulması için doğu
illerinden Ermenistan'a bırakılacak toprakların tespiti için bir komisyon
kuracak, Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek.
Lozan'da: Bu konu ortadan kaldırılmıştır.
f)
Boğazlar bölgesi:
Sevres'de: Rumeli'nin Türkiye'de kalan bütün parçaları.
Anadolu'nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından
başlayarak Manyas Gölü'nün güneyine, Bursa'nın ve İznik'in biraz kuzeyinden ve
Sapanca Gölü'nün batı ucundan Ahabadr (Ağva) deresinin göle döküldüğü yere
kadar uzanan bir hatla sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak
ve askerî harekatta bulunmak hakkı yalnız İtilâf Devletleri'ne aittir. Bu
bölgedeki Türk jandarması da İtilâf Devletleri'nin komutası altında olacaktır.
İtilâf Devletleri, bu bölge içinde, askerî maksatlarla kullanılabilecek yol ve
demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu gayeyle
kullanılacak olanları da tahrip ettirebilecektir.
Mart 1921 teklifinde: Çanakkale güneyinde Bozcaada karşısından Karabiga'ya
çekilen hattın kuzeyi ile Boğaziçi'nin her iki yakasında 25 kilometrelik bir
bölge.
Çanakkale boğazına hâkim olan her iki tarafındaki adalar.
İtilâf Devletleri yalnız Yunanistan'a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak
olan Çanakkale'de asker bulunduracak böylece, İstanbul'u ve İzmit yarımadasını
boşaltacak, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurmasına ve Anadolu'dan Rumeli'ye
ve Rumeli'den Anadolu'ya asker geçirmesine izin verecektir.
Mart 1922 teklifinde: Çanakkale'nin güneyinde Erdek yarımadası dışarıda kalmak
üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçinin güneyinde o zaman tarafsız sayılan bölge,
yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askersiz bölge olacaktır.
Bizde İtilâf Devletleri'nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.
Lozan'da: Gelibolu yarımadası ile Kumbağı, Baklaburnu hattının güney-doğusu,
Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi'nin iki
yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara'da da İmralı
dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma
getirilecektir.
Hiç bir yerde İtilâf Devletleri'nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.
2.
KÜRDİSTAN
Sevres'de: Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan
bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir
yönetim şekli hazırlayacaktır.
Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bu bölgenin Kürt halkı Milletler
Cemiyeti Meclisi'ne başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye'den ayrı bağımsız
bir devlet kurmak istediklerini ispat ederse ve Meclis de bunu kabul ederse,
Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.
Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri, şimdiki durumu gözönünde tutarak, bu
konuda Sevres taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu
şartla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asuri - Geldani çıkarlarının
yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin.
Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan'da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.
3.
İKTİSADÎ NÜFUZ BÖLGELERİ
Sevres Antlaşması'ndan sonra İtilâf Devletleri'nin aralarında imza ettikleri
üçlü anlaşmaya (Accord tripartite) göre:
a) Fransız nüfuz bölgesi:
Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile
Sıvas'ın kuzeyinden geçen ve Muş'u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan
sonra Cizre'ye giden bir hattın içinde kalan bölge.
b) İtalyan nüfuz bölgesi:
İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarahisar'a kadar Anadolu demiryolu
hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyas dağı yöresine kadar giden hatla
İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdteniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.
Mart 1921'de: B e k i r S a m i B e y ile Fransız ve İtalyan
Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükümetçe reddedilen anlaşmalara göre:
a) Fransız nüfuz bölgesi:
O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sıvas, Elazığ ve Diyarbakır
illeri.
b) İtalyan nüfuz bölgesi:
Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve
Konya sancaklarının daha sonra tayin edilecek kısımları.
Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan'da: Söz konusu edilmemiştir.
4.
İSTANBUL
Sevres'de:
Antlaşma samimiyetle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır.
Mart 1921 teklifinde: Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye'nin İstanbul'da asker
bulundurabileceği ve Boğaziçi'nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden
askerî kuvvet geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir.
Mart 1922 teklifinde: İstanbul'dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve
İstanbul'da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin arttırılacağı vaad edilmektedir.
Lozan'da: Söz konusu olmamıştır.
5.VATANDAŞLIK
Sevres'de: Gerek Yunanistan da dahil olmak üzere İtilâf Devletleri'nden gerek
yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) vatandaşlığına girmek isteyen
Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükûmeti'nce engel olunmayacak ve bunların
yeni vatandaşlığı kabul edilecektir.
Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.
Ancak, görüşmeler sırasında, İtilâf Devletleri, bir kimsenin vatandaşlığını
tayin hususunda, Türkiye'deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri
belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu teklif, Sevres taslağının
yukarıda söz konusu olan 128'nci maddesinin yeni bir şekliydi. Hiç şüphe yok ki
tarafımızdan reddedilmiştir.
6.
ADLÎ KAPİTÜLASYONLAR
Sevres'de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın temsil edildikleri dört
üyeden kurulu bir komisyonu, kapitülasyonlardan yararlanan diğer devletlerin
uzmanlarıyla birlikte yeni bir usul düzenleyecek ve Osmanla Hükûmeti'ne
danıştıktan sonra bu usulü tavsiye edebilecek.
Osmanlı Hükûmeti bu usulü kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek.
Mart 1921 teklifinde: Bu komisyonda Türkiye'nin de temsil edilmesine İtilâf
Devletleri razı olmaktadır.
Mart 1922 teklifinde: Aynı teklif.
Lozan'da: Kapitülasyonlarla ilgili hiçbir kayıt yoktur.
Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize
almayı kabul ettik.
7.
AZINLIKLARIN KORUNMASI
Sevres'de: 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer
alan hükümlerden başka, Türkiye'ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul
ettirilmek istenmiştir:
a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine
gönderilmesi.
Başkanları Milletler Cemiyeti'nce tayin edilecek olan hakem komisyonları
vasıtasıyla bunların haklarının geri verilmesi; bu komisyonlar istedikleri
takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de
ücretleri hükûmetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna
benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlar tarafından iddia
edilen bütün şahısların sürgün edilmesi v.b.
b) Türk Hükûmeti, azınlıkların parlamentoda kendi nüfusları oranında
temsil edilmelerini sağlayan bir seçim kanunu tasarısını, iki yıl içinde İtilâf
Devletleri'ne sunacaktır.
c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün imtiyazlar
arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların idare ettikleri okul,
yetimhane v.b. konusunda ogüne kadar hükûmetin sahip olduğu sınırlı denetleme
hakkı da elinden alınmaktadır.
d) İtilâf Devletleri, Milletler Cemiyeti Meclisi'nin görüşünü aldıktan sonra,
bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli tedbirleri tespit edecektir.
Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her tedbiri kabul edeceğini şimdiden
taahhüt edecektir.
Mart
1921 teklifinde: Azınlıklar söz konusu edilmemiştir. Bu teklifte Sevres'de
yapılacak değişiklikler yeraldığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın
azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir.
Mart 1922 teklifinde: Türkiye ve Yunanistan'daki azınlıklarla ilgili bir sıra
tedbirin teklif edileceği ve bunların gereğince uygulanmasını kontrol için
Milletler Cemiyeti'nce komiserler tayin edileceği yazılıdır.
Bu bir sıra tedbirin neler olduğu açıklanmamıştır.
Lozan'da: Misak-ı Millî'mizde kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman
olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan bütün milletlerarası
antlaşmalarda yer alan hükümler.
8.
ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER
Sevres'de:
a) Türkiye'nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır.
Saray Muhafız
Birliği
700 Kişi
Jandarma
35.000 Kişi
Jandarmayı
desteklemek üzere özel
birlikler
15.000 Kişi
Toplam
50.700 Kişi
Bu sayıya Harp Akademisi ve askerî okullar öğrencileri ile, depo birliklerinde
ve çeşitli görevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir.
Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra veya ağır top
olmayacaktır.
Memleket, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği
(legion) bulunacaktır.
Jandarmanan topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.
Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır.
Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500'ü geçmemek üzere yabancı subaylarda
bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı milletten olacaktır.
Daha sonra tespit edilecek olan bu bölgelerin sayısı belirtilmemiş olmakla
birlikte, bunun İtilâf Devletleri'nin düşüncesine göre, en az dört olacağı,
antlaşmanın bazı hükümlerinden ve özellikle bir birilğin kuvvetinin bütün
birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir.
Böylece, İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarının birer bölgesi bulunacağı
gibi, belki Yunanistan'a ve belki de ileride Ermenistan'a birer bölge verilmesi
düşünülmüştür.
Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar her paralı olup bunlar en az iki yıl
askerlik yapacak ve mecburî askerlik hizmeti kalkacaktır.
Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli unsurların birlikte temsil
edilmesine mümkün olduğu kadar dikkat edilecektir.
Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiç bir uçağımız
ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.
İtilâf Devletleri'nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının
memleketimiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara
Denetleme Komisyonu:
Türkiye'nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin
sayısını tayin etme, artacak silâh ve cephanemizi teslim alma, memleketimizi
bölgelere ayırma, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını tespit
etme, bunların hangi işlerde ve ne şekilde çalıştırıldıklarını denetleme,
yabancı subayların sayılarını ve oranlarını tayin etme ve hükûmetle işbirliği
yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenleme gibi işlerle görevli olacaktır.
Mart 1921 teklifinde:
Jandarma sayısı 45.000'e, özel birliklerin sayısı 30.000'e çıkarılmıştır.
Jandarmanın memleket içindeki dağıtım şekli, yukarıda sözü edilen İtilâf
Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükûmet arasında
anlaşmaya varılarak tespit edilecektir.
Jandarma subay ve astsubay oranı attırılacaktır. Yabancı subayların sayısı
azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile Hükûmet
arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır. (Bununla, belki de her bölgede
aynı milletten yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir).
Mart 1922 teklifinde:
Paralı asker usulünün devam ettirilmesi, Jandarmanın 45.000'e, özel birliklerin
40.000'e çıkarılması.
Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye'ye tavsiye edilmekle
birlikte, bu nokta şart olarak ileri sürülmemektedir.
Lozan'da: Trakya ve Boğazlar'da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle
ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi'nin iki
yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde
etmişizdir.
9.
CEZA
Sevres projesinde: Türkiye harp sırasında harp kurallarına aykırı şekilde
hareket etmiş veya Türkiye içinde zulüm yapmış, zorla sürgün etme v.b. işlere
karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilâf Devletleri'ni (Yunanistan
dahil) ve Türkiye'den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim
edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harb'i
tarafından yargılanıp cezalındırılacaktır.
Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri'nin teklifinde bundan söz edilmemiştir.
Ancak, B e k i r S a m i B e y 'in, İngilizlerle imza etmiş olduğu
esirlerin geri verilmesi ile ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri
serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya
razı olması, Sevres taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş
şeklinden başka bir şey değildir.
Mart 1922'de: Bu konu üzerinde durulmamıştır.
Lozan'da: Bundan söz edilmemiştir.
10. MALÎ
HÜKÜMLER
Sevres'de: İtilâf Devletleri, Türkiye'ye yardım olsun diye, İngiliz, Fransız ve
İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu
komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır.
Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki şekilde olacaktır:
a) Türkiye'nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü tedbiri
alacaktır.
b)
Türk Meclis-i Mebusanı'na sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu'na
verilecek ve onun kabul ettiği şekilde Meclis'e gönderilecektir. Meclis'in
yapacağı değişiklikler, ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe
konabilecektir.
c) Komisyon, malî kanun ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine
bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip tayin
edilecek olan Türk Maliye Teftiş Hey'eti vasıtasıyla denetleyecektir.
d) Düyûn-ı Umumiye (Genel Borçlar) idaresi ve Osmanlı Bankası ile anlaşarak
Türkiye'nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.
e) Türkiye'nin, Düyûn-ı Umumiye'ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri
bu Maliye Komisiyonu'nun emrine verilecektir. Komisyon bunlarla:
Önce, kendisine ve Türkiye'de kalacak olan İtilâf Devletleri işgal kuvvetlerine
ait giderleri karşılandıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilâf
Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye'de gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun
başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.
İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilâf Devletleri
uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir.
Türkiye'nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır.
f) Hükûmetçe verilecek her bir imtiyaz için Maliye Komisyonu'nun uygun bulması
şarttır.
g) Bugün yürürlükte olan bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye
tarafından toplanması usulü, Komisyon'un onayı ile mümkün olduğu kadar
genişlemisen yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye'ye uygulanacaktır.
Gümrükler, Maliye Komisyonu tarafından tayin veya işten çıkarılabilecek ve
kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır.
Mart 1921 teklifinde: Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu Türk Maliye
Nâzırı'nın fahrî başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci
bulunacak ve bunun, Türk maliyesi ile ilgili konularda oyu olacaktır. İtilâf
Devleteri'nin malî çıkarları ile ilgili konularda ise, Türk temsilcinin
yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.
Türk parlamentosu, Türk Maliye Nâzırı ile Maliye Komisyonu tarafından ortaklaşa
hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Fakat bu
değişiklik bütçenin denkliğini bozacak şekilde ise, bütçe onaylanmak üzere
yeniden Maliye Komisyonu'na gönderilecektir.
Türk hükûmeti, imtiyazlar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye
Nâzırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup
olmadığını, Maliye Komisyonu ile birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa
bir karar alınacaktır.
Mart
1922 teklifinde: Maliye Komisyonu kurulmasından vazgeçilmektedir. Fakat, İtilâf
Devletleri'ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan
bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk hâkimiyeti
ilkesi ile bağdaştarılmasına çalışılacaktır.
Savaştan önceki Düyûn-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda
belirtilen iş için İtilâf Devletleri'nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır.
Lozan'da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kaldırılmıştır.
11.
İKTİSADÎ HÜKÜMLER
Sevres'de:
Kapitülasyonlardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilâf
Devletleri uyruklularına geri verilecek; bu hak, bunlardan daha önce
yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan v.b. devletler uyruklarına da
tanınacaktır.
(Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunduğu ve
vatandaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk vatandaşının, İtilâf
Devletleri'nden birinin vatandaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden
alındığı hesaba katılırsa, bu hükmün genişliği daha iyi anlaşılır).
Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.
Türkiye, İtilâf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı
tanıyacaktır.
Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.
Mart 1921 teklifinde: Bazı şartlara bağlı olarak yalnız yabancı postaların
kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre, diğer hükümler olduğu gibi
bırakılmaktadır.
Mart 1922 teklifinde: İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden
ve kapitülasyonlardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir
komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul'da
toplanıp kapitülasyon sisteminin değiştirilmesiyle ilgili teklifler
hazırlayacaktır.
Bu teklifler, malî konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi
vermesini sağlayacaktır. Bu tekliflerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek
değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir.
Lozan'da: Kapitülasyonların her türlüsü kökünden ve ebadî olarak
kaldırılmıştır.
12.
BOĞAZLAR KOMİSYONU
Sevres'de: Kendine has bayrağı, bütçesi ve polis kuvveti bulunacak olan bu
komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle
uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu'nun yaptığı görevlerle, kurtarma
işleri artık bir komisyonun gözetimi altında ve onun vereceği talimat
çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar'ın serbestliğini
tehlikede sayınca İtilâf Devletleri'ne başvurabilecektir.
Komisyonda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya'nın
temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır.
Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemiyeti'ne girdiği andan başlayarak
bu komisyonu katılabileceklerdir.
Komisyon üyeleri, diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisiyona
sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri
başkanlık edecektir.
Mart 1921 teklifinde: Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar
Komisyonu'na başkanlık edecektir.
Mart 1922 teklifinde: Aynı şekilde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık
edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir.
Lozan'da: Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin
Boğazlar'dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan
ibarettir. Komisyon her yıl Milletler Cemiyeti'ne rapor verecektir.
Yine bu anlaşmayla, İstanbul'daki Milletlerarası Sağlık Kurulu kaldırılarak,
sağlık işleri Türk hükümetine bırakılmıştır.
Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması'ndaki hükümleri öteki barış
teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu
antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevres
Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını
bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasî zafer
eseridir."
**http://www.tayyareci.com/hvtarihi/1919-23/11.asp
''KURTULUŞ
SAVAŞI HAVA HAREKATI''
|
|
|
c. Türk Delege Heyeti
Başkanının Genel Bildirisi: Lozan
Konferansına katılacak Türk Delege Heyeti 8 Kasım 1922 günü doğu ekspresiyle
İstanbul'dan hareket etmiş ve 11 Kasım 1922 akşamı Lozan'a varmıştı. Delege
Heyeti şöyleydi. Lozan Türk Delege Heyetinin
İsim Listesi Baş Murahhas : İsmet Paşa
(İNÖNÜ) Murahhaslar :
Rıza Nur Bey Hasan Bey (SAKA) Müşavirler
: Münir Bey (ERTEGÜN) Muhtar Bey (ÇİLLİ) Veli Bey (SALTIK) Zülfü Bey (TİGREL) Zekai Bey (AYAYDIN) Celal Bey (BAYAR) Şefik Bey (BAŞMAN) Şeniyettin Bey (BAŞAK) Şevket Bey (DOĞRUKER) Tevfik Bey (BIYIKLIOĞLU) Tahir Bey (TANER) Nusret Bey (METYA) Hikmet Bey (BAYUR) Zühtü Bey (iNHAN) Fuat Bey (AĞRALI) Mustafa Şeref Bey (ÖZKAN) Şükrü Bey (KAYA) Hamit Bey (HASANCAN) Cavit Bey Hayım Naum Bey Baha Bey Matbuat Müşavirleri
: Ruşen Eşref Bey (ÜNAYDIN) Yahya Kemal Bey (BAYATLI) Umumi Katip ve
Müşavir Tercüman Katipler
: Reşit Saffet Bey (ATABİNEN) Hüseyin Bey (PEKTAŞ) Ali Bey (TÜRKGELDİ) Mehmet Ali Bey (BALİN) Cevat Bey (AÇIKALIN) Celal Hazım Bey (ARAR) Saffer Bey (ŞAV) Süleyman Saip Bey (KIRAN) Rıfat Bey Doktor Nihat Reşat (BELGER) Türk
Delege Heyeti Başkanı, Lozan yolculuğu sırasında heyet mensuplarına ilk
Başkanlık Genel Bildirisini 11 Kasım 1922'de tebliğ etmişti. Bir askeri
karargah titizlik ve disiplini telkin eden bu bildiri, konferansın devam
ettiği sürece heyet mensuplarının çalışma ve davranışlarını düzenleyen bir
devamlı talimat niteliğindedir. Bu talimattaki öğüt, tavsiye ve direktifler
bu gibi önemli konferanslara katılacak heyetler için yapılaması gereken
aydınlatma ve uyarmalara güzel bir örnektir: "Başkanlık
Genel Bildirisi"
"1. Başkanlığı ile şeref duyduğum heyetimiz sayın mensuplarına yabancı
memlekette samimi bir elbirliğiyle, fakat sıkı bir düzen içinde çalışmaların
başarı dayanağı olduğunu ifade ederek, çalışma tarzı hakkındaki görüşlerimi
aşağıda sunuyorum:
En genç katip arkadaştan en yaşlımıza kadar herkesin, delege heyetinin
başarısı yalnız kendi yetenek ve çabasına bağlıymış kanısı ile ilgisiyle
çalışması başlıca önem taşır.
2. Memleketin, en büyük davasını emanet eylediği arkadaşlarımın, yabancı
memleketteki davranışlarıyla da seçkinlik göstereceklerinden şüphem yoktur.
Bu noktayı söyleyişim, özel hayata hiç bir suretle karışmak zihnimizden geçtiği
için değil, delege heyeti içinde bulunanların özel hayatlarının dahi resmi
çalışmaları yararlı veya zararlı olarak etkiliyebileceğinden ve bu sebeple
resmi görevi ilgilendirebileceğinden dolayıdır.
3. Gizlilik kesin olarak gerekir. Hizmetimizde bulunan uşaktan başlayarak
bütün çevremizin casuslarla çevrili olabileceğini bir an unutmamalıyız.
İçimizde, görevini ilgilendiren maddelerin, yayılması önem taşımayan tek
kimse yoktur. Delege heyetinin en gizli tutmak istediği bir esas, genç bir
katip arkadaşınr, elinden düşüreceği bir kayıtla veya yemek yerken arkadaştan
esirgenmeyecek birkaç kelime ile yayılabilir. Kesin kural olarak, çalışma
daireleri dışında görevden konuşmak yasaktır ve herkes diğeriyle zorunlu
olarak görevle ilgili konuşma yaparken çevresinin emniyette olduğuna dikkat
etmeye alışmalıdır.
4. Delege heyetinin hayatı, genel olarak toplu ve tahmin olunduğuna göre iki
üç otelde geçecektir. Çalışma saatleri vakit vakit tarafımdan tayin
olunacaktır. Ancak amirler maiyetlerinin çalışma saatlerini çoğaltabilirler.
İstenilen işin sonuçlandırılması için gece ve gündüz aralıksız çalışmak genel
olarak esastır. Ve tereddütsüz istenecektir. 5.
Şehir dışında seyahat ve ikamet izni, bütün heyet mensupları için, yalnız
Delege Heyeti Başkanı tarafından verilebilir.
6. Delege Genel Heyeti görev bölümü bakımından dairelere ayrılmıştır. Üç
delege, Delege Heyetini teşkil ederler. Diğer teşkilat, Delege Heyeti
Başkanına bağlı olmak üzere, aşağıda yazılmıştır.
I nci Daire - Yazı İşleri Heyeti: Genel katibin emri altındadır. Genel olarak
konferansın yazı işlemlerini idare eder. Bu işlemler; evrak, yazı işleri,
tercüme, zabıt ve haberleşmelerin konferans çevresinde ulaştırılması
işleridir. Genel katibin her daire ile irtibatta bulunmaya hakkı vardır.
Gerek delege heyeti içinden ve gerek dışardan Delege Heyeti Başkanlığına
gelecek bütün evrak birinci daireye verilir. Gece ve gündüz Yazı İşleri
Heyetine gelen evrakın geliş zamanı tarih ve saatiyle tespit olunacaktır.
II nci Daire - Dışişleri: Dışişleri Hukuk Müşaviriyle Siyasi İşler Müdüründen
kurulmuştur. Şifre ve memleketle haberleşme, kurye işlemleri de bu daireye
aittir. III
ncü Daire - Müşavere heyeti: Mali, iktisadi ve bayındırlık müşavirleri, IV
ncü Daire - Müşavere heyeti: Hukuki ve siyasi müşavirler,
V nci Daire - Müşavere heyeti: Savunma - kara ve deniz- müşavirleri,
Sayın müşavirlerin uzmanlıkları, devletin genel sorunları ile bağlantılı
olduğundan, kendilerinin yalnız bir uzmanlık dalında gösterilmeleri ancak
teknik sorunların hazırlanmasını kolaylaştırmak içindir.
Delege Heyetinin, Müşavere heyetleriyle beraber devamlı olarak ve duruma göre
kısmi veya genel toplantılar yapması tabiidir. Her Müşavere heyetinden bir
üyenin delege heyeti ile temasta bulunmaya arkadaşları tarafından memur
edilmesini rica ederim. Bu irtibat üyelerinin görevi Müşavere Heyetlerine,
Delege Heyetinin istek ve tebliğlerini ivedilikle duyurabilmektir.
VI ncı Daire - Basın: Müderris Yahya Kemal Beyle Ruşen Eşref Beyden
kurulmuştur. Bu Daire Delege Heyetinin görüşlerini basında yaymak ve basının
müracaatlarını karşılamakla görevlidir. Altıncı Dairenin diğer bir görevi,
Delege Heyetine her gün haber alma özetleri hazırlamaktır. Genel heyeti
teşkil eden arkadaşlardan her biri her gün belli bir iki gazete okuyarak kısa
bir özetini basın idaresine verecektir. Kime hangi gazete verileceğini ayrıca
tayin edeceğim. Bu konuda altıncı daireden teklif beklerim. Gazete
küpürlerinin bir deftere yapıştırılması pratik bir usuldür. Altıncı Dairenin
önemli bir görevi de Delege Heyeti konferans salonuna gitmeden önce, bir gün
önceki özetlerden ve son olaylardan bilgi vermektir. Haberalma bakımından
bütün heyet mensupları gayret ve himmet göstermekle ödevlidirler.
VII nci Daire- Koruma: Bu dairenin amiri Atıf Beydir. Baş Delege Dairesiyle
bütün büroların koruma ve emniyetine nezaret ederler. Aslında her kağıdın ve
her işin sorumlu olan birinci muhafızı, o kağıdın ve o işin sahibidir.
Yedinci Dairenin koruma görevleri genel tedbirlerle ilgilidir. Hiç bir
dairenin masa üzerinde yazılı veya yazısız kağıt bırakmaması esastır. Masa
başında çalışan kimse ayrıldıktan sonra meydanda kağıt görülmemelidir. Bu
konuda önemle ısrar ederim. Lüzumsuz yazılı kağıtlar yakılarak yok edilir.
Çalışma odalarına delege heyetinden başka kimse kabul olunamaz.
VIII nci Daire - Mutemet: Doğrudan doğruya Başkana bağlı olarak mali durum ve
harcamalarla ilgili sorunlar için her gün Başkanla direkt olarak irtibatta
bulunur. Genel olarak avans üzerine ödeme yoktur.
Heyetin tertip edildiği kuruluş yukarıdadır. Daireleri, numaralarıyla
söylemeye alışmalıdır.
7. Konferansın damgalı kağıtları üzerine özel haberleşmeler yapılamaz. 8.
Delege Heyetimiz adına basına ve diğer makamlara beyanat yalnız Baş Delege
tarafından yapılır. Heyetimizin bütün mensupları beyanatta bulunmaktan
dikkatle sakınacaklardır. Basın idaresinin talimatımıza dayanan yayınlarının,
başlıca genel katip ve dışişleri dairesi tarafından izlenmesi gerekir, bundan
başka sayın müşavirler de sakıncalı yayınlar ve yaymalar farkederlerse hemen
duyurmalıdırlar. Duruma göre heyet mensuplarından bazıları belli sorunlar
üzerine açıklamada ve beyanlarda bulunmaya ancak, Delege Heyeti Başkanı
tarafından görevlendirilebilirler. Bir görev için, Delege Heyetinin bir yerde
bulunması üç delege ile genel katip ve dışişleri dairesinden bir müşavirin ve
yedinci daireden bir veya iki memurun beraber bulunması demektir. Delege
heyetinin beraberinde sayın müşavirlerin dahi bulunması gerektiği zaman
onların sayı ve adları önceden bildirilir.
9. Delege Heyetinin ikamet edeceği yerde çalışma daireleriyle birinci,
ikinci, yedinci, sekizinci ve mümkün oldukça altıncı dairelerin bulunması
zorunludur."
Başkanlığın bu talimatiyle heyet mensuplarına
gizlilik, dikkat, emniyet, görev bölük ve düzeni konularında direktifler
verilmekle ve özellikle günlük çalışma süresi bakımından kendilerinden
feragat ve fadekarlık istenmekteydi.
|
/////////////////////////////////
TÜRKMEN
MESELESİ ve TÜRKİYE’NİN KUZEY IRAK POLİTİKASI
Prof. Dr.
Metin AYIŞIĞI *
Bir Kerkük deyişi vardır : Kalamızı aldılar, balamızı
çaldılar. Daha can çeker iken salamızı saldılar.
Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve
Fransa, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu'yu bölüşmüşler,
Irak'ın İngiliz sömürgesi olması karara bağlamışlardı. Osmanlı
İmparatorluğu'nun Almanya safında savaşa katılması, İngiltere ile Osmanlı'yı Ortadoğu'da
karşı karşıya getirdi. İngiliz saldırısı ile açılan Irak Cephesi'nde,
Hindistan'dan gönderilen İngiliz kuvvetleri Basra'ya çıkarak kısa zamanda
Bağdat'a kadar ilerlediler. Ancak Osmanlı Orduları İngiliz ilerleyişini
durdurdu ve Irak Cephesi'nde önemli başarılar elde etti.
Osmanlı orduları, Irak cephesindeki bu büyük başarıya
rağmen, savaşın son iki yılında geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Irak'ın
kuzeyini yine de başarıyla korudu.
30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi
imzalandığında Musul ve çevresi hala Türklerin elinde idi.
O sırada Ali
İhsan (Sabis) Paşa 6. Ordu Kumandanı olarak Musul'da bulunuyordu. Ateşkes
ile savaşın bitmesi ve bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerektiği
yönündeki mütareke hükmü İngilizleri durdurmaya yetmedi. İngilizler ise ani
bir işgal hareketi ile Musul'a egemen olmak istiyorlardı.
İngilizler ilerlemeye devam ettiler ve Türk
birliklerinin Musul'u terk etmesini istediler. Türk kuvvetlerinin komutanı Ali
İhsan Sabis Paşa, bu isteği reddetti ancak İstanbul Hükümeti'nin
talimatı üzerine Musul'u
bırakıp Nusaybin'e kadar çekildi. Kısacası
Musul, Mütareke hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir
şekilde işgal edildi
Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli
Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine
Anadolu'dan alıyordu. İngiliz
işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka şehirlerinde,
Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen pekçok kişi
vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk Cemiyeti kuruldu.
Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs 1919'da Nuri Efendi'yi
Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa zamanda çoğunluğu
Kerküklü Türk Subaylardan oluşan pekçok vatanseveri, bu cemiyet etrafında
topladı.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı devletine sadık
kalan ve pek çok hizmetler etmiş olan Irak aşiret reislerinden Acemi Sadun Paşa
da, İngilizlere karşı mücadelesini sürdürürken diğer taraftan Mustafa Kemal
Paşa ile gizlice haberleşiyordu. Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı ümitsiz,
ancak destansı bir mücadeleye girişen Acemi Paşa, savaştan sonra Anadolu'ya
geçerek, bütün varlığı ile Millî Mücadeleye katılmıştı.
..................
Amasya Görüşmeleri
Baylar, anımsayacaksınız, Bahriye Nazırı Salih Paşa
ile Amasya'da buluşmak kararlaşmıştı. Nazır Paşa ile hükümetin dış siyasası, iç
yönetimi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşülme olasılığı
vardı. Bunun için daha önce, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini
bilmek bence pek yararlı olacaktı.
14 Ekim 1919 günlü şifre telimde, kolordu komutanlarının bu üç
nokta ile ilgili görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler
arasında okursunuz. (belge:156)
Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul'dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde
Sivas'tan yola çıktık.18 Ekimde Amasya'da bulunduk.
Salih Paşa'ya, uğrayacağı iskelelerde, ulusal örgütlerce parlak
karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza "Hoş geldiniz"
denilmesi için yönerge verilmişti. (belge: 157)
Biz de, Amasya'da, pek büyük gösterilerle kendisini karşıladık.
Salih Paşa ile Amasya'da 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22
Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda ikişer sayı olmak üzere beş
tane protokol düzenlendi. Bu beş protokoldan üçünü, Salih Paşa'da kalanları
biz, bizde kalanları Salih Paşa imzaladık. İki tane protokol, gizli sayılarak
imza edilmedi.
Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da
bildirildi. (belge:158)
Baylar, sırası gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz
ulusal örgütlerin ve Heyeti Temsiliye'nin, İstanbul Hükümetince resmi olarak
tanınmış bir siyasal varlık olduğunu; görüşmelerimizin resmi olduğunu ve
sonuçlarına uymak gerektiğinin taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça
ortaya koydurmak istiyorduk.
Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol
olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Bahriye Nazırına
imzalatmak, önemli idi.
21 Ekim 1919 günlü protokola yazılanların, denilebilir ki, hemen
hepsi Salih Paşa'nın önerileri olup kabulünde sakınca görülmeyen birtakım
maddelerdi. (belge: 159)
22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve
tartışmanın tutanak özetidir.
Bu görüşmede, tarafların halifelik ve padişahlık konusunda
karşılıklı güvenceleri ile ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra,
Sivas Kongresinin 11 Eylül 1919 günlü bildirisindeki maddelerin görüşülmesine
başlandı:
1. Bildirinin birinci maddesinde tasarlanıp kabul olunan
sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği, birlikte kabul
olundu.
Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi
görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek konusu uygun görüldü.
Şimdi yabancıların işgalinde bulunan bölgelerden, Kilikya'yı
(Aşağı yukarı şimdiki Çukurova), Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon
devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi.
Anadolu'nun en koyu Türk ortamı ve en verimli, zengin bir bölgesi olan bu
toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilmeyeceği; Aydın ilinin (Şimdiki
Aydın, İzmir, Muğla ve Denizli illerinin kapladığı yerler, Kurtuluş Savaşı sırasında
bir ildi. Adı "Aydın İli", merkezi de İzmir'di) de aynı kesinlikle ve
yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi.
Trakya sorununa gelince: Burada da, sözde bir bağımsız hükümet
ve gerçekte bir sömürge kurmak ve böylelikle Doğu Trakya'dan da Midye-Enez
çizgisine kadar olan bölgeyi bizden ayırmak amacı güdülebileceği düşünüldü.
Fakat, Edirne'yi ve Meriç sınırını bir bağımsız İslam hükümetine bağlamak için
bile olsa, hiçbir şekilde bırakmamak ilkesi, ortaklaşa uygun görüldü. Bununla
birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen şeyler üzerinde yasama kurulu'nun
vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.
2. Bildirinin dördüncü maddesinde Müslüman olmayan halka,
siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar
verilmesinin kabul edilmeyeceğini belirten fıkra, önemle görüşüldü. Bu kaydın,
bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi zorunlu bir istek
niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir fedâkarlığın bağımsızlığımızı
kökten sarsacağı ortaya konuldu. Bu dördüncü maddede söz konusu olan,
Hıristiyan halka çok ayrıcalıklar vermemek ilkesi, gerçekleştirmemiz gerekli
bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, gerek bu konuda, gerekse
yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda
-birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da- Meclisi Milli'nin görüşüne ve
kararına uyulacağı kaydı konuldu.
3. Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız tam
korunmak koşuluyla, teknik, sınai ve ekonomik gereksinmelerimizin nasıl
sağlanacağı konusu tartışıldı. Ülkemize pek çok sermaye dökecek bir devlet
bulunursa bunun maliye işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının
kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun, bağımsızlığımızı ve gerçek ulusal
çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek
sınırlandırılıp saptanmasından sonra Meclisi Milli'ce uygun görülecek şeklin
kabulü görüşüldü.
4. 11 Eylül 1919 günlü Sivas Kongresi kararlarının başka
maddeleri de Meclisi Mebusan'ın kabulüne sunulmak koşuluyla, genel olarak uygun
görüldü.
5. Bundan sonra, Sivas Kongresi'nin 4 Eylül 1919 günlü
kararlarının örgütler bölümü ile ilgili 11'nci maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli
Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumu ve bundan sonraki çalışma
biçimi ve alanı söz konusu oldu.
Bu maddede, ulusal iradeyi egemen kılacak olan Meclisi
Milli'nin, yasama ve denetleme haklarına güven ve serbestlikle sahip olduktan
ve bu güven Meclisi Milli'ce belirtildikten sonra, Cemiyetin ne olacağının
kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan
kongrenin şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi dışarda
ayrı bir kongre durumunda olması koşula bağlı değildir, dendi.
Cemiyetin programını kabul eden milletvekilleri, Cemiyetin
tüzüğünde açıklanmış olan delegeler gibi sayılarak yapacakları özel toplantı,
kongre yerine geçebilir. Bundan sonra, Meclisi Milli'nin İstanbul'da tam
güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi gerekir, dendi. Bunun,
şimdiki koşullara göre ne ölçüde sağlanabileceği düşünüldü. İstanbul'un
yabancılar elinde bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini
gereği gibi yapmalarına durumun pek elverişli olamayacağı düşüncesi belirdi.
Yetmiş Savaşında (1870 savaşında) Fransızların Bordo'da (Bordeaux) ve yakın
zamanlarda Almanların Vaymar'da (Weimar) yaptıkları gibi, barışın yapılmasına
değin, geçici olarak, Meclisi Milli'nin Anadolu'da, İstanbul Hükümetinin uygun
göreceği güvenilir bir yerde toplanması uygun görüldü.
Meclisi Milli'nin toplanmasından sonra güvenlik ve dokunulmazlık
derecesi belli olacağından, tam güven görülürse Cemiyet Heyeti Temsiliye'nin
dağıtılarak örgütlerinin çalışma ereğinin, az önce bildirdiğim gibi, kongre
yerine geçecek olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi.
Milletvekillerinin seçiminde tam serbestlik bulunması gerektiği
hükümetçe buyurulmuş olduğundan, seçimler yapılırken Cemiyet Heyeti
Temsiliye'ce karışılmamakta olduğu bildirildi.
Milletvekilleri arasında İttihat ve Terakki
üyesi ve orduda kötülüğü görülmüş kimseler bulunursa, bunların milletvekili
seçilmesine meydan verilmemek için, Heyeti Temsiliye'ce uyarma yollu, uygun
biçimde bazı öğütlemelerde bulunulmasının yerinde olacağı da düşünüldü. Heyeti
Temsiliye'nin bu konuda nasıl aracılık yapacağı da ayrıca bir formül halinde
üçüncü bir protokol olarak saptandı. (belge: 160)
Gizli sayılıp imzalanmayan dördüncü protokol şu idi:
1. Kimi komutanların askerlikten kovulması ve bir kısım
subayların askeri mahkemeye verilmesi ile ilgili olarak çıkan Padişah
buyruklarının ve başkaca buyrukların düzeltilmesi.
2. Malta'ya sürülmüş olanların ilgili mahkemelerimizde
yargılanmak üzere, İstanbul'a getirilmeleri yoluna gidilmesi.
3. Zulüm yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesi (Meclisi
Milli'ye bırakılacaktır).
4. İzmir'in boşaltılması için İstanbul Hükümetince yeniden
protesto yapılması ve gerekirse gizli yönerge ile halka gösteri toplantıları
yaptırılması. 5. Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve
Dahiliye Nazırlığı Müsteşarının değiştirilmeleri (Harbiye ve Dahiliye
Nazırlıklarınca).
6. İngiliz Muhipler
Cemiyetinin (kapı kapı dolaşıp) halka kâğıt mühürlettirmelerine
engel olmak.
7. Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve
bu gibi gazetelerin dokuncalı yayımlarına son verilmesi (özellikle subayların
ve memurların bu gibi derneklere girmelerinin kesin olarak yasaklanması).
8. Aydın Kuvayi Milliyesi'nin gücünün artırılması ve
beslenmelerinin kolaylaştırılması ve sağlanması. (Bu iş Harbiye Nazırlığınca
düzenlenir. Donanma Cemiyetinin
400.000 lirasından gereği kadarı hükümetçe bu işe ayrılabilir.)
9. Ulusal eyleme katılmış görevlilerin, her yerde yatışma ve tam
güvenlik sağlanıncaya değin yerlerinden kaldırılmamaları ve ulusal amaçlara
karşı gelmelerinden dolayı, ulusça işten el çektirilmiş görevlilerin yeni
görevlere atanmalarından önce, bu işin özel olarak görüşülmesi.
10. Batı Trakya göçmenlerinin taşınma işlerinin sağlanması.
11. Acemi Sadun Paşa ile buyruğu altında bulunan kişilerin uygun
bir yolla geçimlerinin sağlanması.
İmzasız beşinci protokol da, Barış Konferansına gidebilecek
kişilerin adlarını gösteriyordu. Böyle olmakla birlikte hükümet bu konuda,
ilkelere uymak koşuluyla, serbest bulunacaktı.
Delegeler
Tevfik Paşa
Hazretleri
Başkan
Ahmet İzzet Paşa Hazretleri Askeri delege
Hariciye
Nazırı
Siyasal delege
Reşat Hikmet
Bey
Siyasal delege
Uzmanlar Kurulu
Hâmit
Bey
Maliye
Albay İsmet
Bey
Askerlik
Reşit
Bey
Siyasal işler
Mühendis Muhtar
Bey
Bayındırlık işleri
Albay Ali Rıza
Bey
Deniz Albayı
Refet
Bey
İstatistik
Emîrî
Efendi
Tarih
Münir
Bey
Hukuk danışmanı
Uzman bir
kişi
Ticaret işleri
Uzman bir
kişi
Çeşitli mezheplerin ayrıcalıklarını bilen
Yazı Kurulu
Reşit Saffet
Bey
Maliye Eski Özel Kalem Müdürü
Şevket Bey
Salih Bey
Orhan Bey
Hüseyin
Bey
Robert Kolej Türkçe Öğretmeni
Baylar, bu görüşmelerimizin tutanakları arasında en önemli
noktanın, Meclisi Milli'nin toplantı yeri ile ilgili olduğu, yüksek dikkatinizi
çekmiş olacaktır.
Meclisin, İstanbul'da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki
eski düşünce ve görüşümüzü Salih Paşa'ya kabul ettirdik ve onaylattık. Ancak,
kendisi bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılmanın kişisel olduğu, şimdiden
bütün hükümet adına söz veremeyeceği yolundaki çekimserliğini de ileri
sürmüştü. Kendisi, hükümet üyelerini inandırmak ve bu düşünceye katılmalarını
sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş ve başaramazsa hükümetten
çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını bildirmişti.
Salih Paşa, bu konuda başarı sağlayamamıştır.
Meclisi Milli'nin toplanacağı yer konusuna yeniden dönmek üzere,
Amasya görüşmeleri ile ilgili sözlerime son veriyorum.
***http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAC302172C9058B83FF57EDA7516DB771
.................
Musul halkının tüm unsurlarının (Kürt, Türkmen ve
Arapların) Osmanlı'ya ve yeni kurulan Ankara hükümetine karşı gösterdikleri bu
sadakat karşısında Ankara hükümeti de duyarlı davranmıştır. Mustafa Kemal
Paşa'nın 1 Mayıs 1920 tarihinde B.M.M.'nde yaptığı konuşma, Musul konusundaki
düşüncesini ve savunduğu politikayı açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki
birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz,
İskenderun'un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u,
Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik!” Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümeti, Musul
konusundaki bu kararlılığı Lozan Konferansı'na kadar olan süre içinde çeşitli
vesilelerle gösterdi. İngilizler'in Ocak 1921'de Erbil ve Revanduz arasında
bulunan ve Ankara Hükümeti'ni destekleyen "Sürücü Aşireti"ne
saldırmaları üzerine Mustafa Kemal Paşa, Millî Müdâfaa Vekâleti'ne çektiği
telgrafla Revanduz bölgesine asker gönderilmesini istedi". Bu görev
Kaymakam ve Milis Yarbay Özdemir Bey'e verildi. Özdemir Bey, kuvvetleriyle
başlangıçta bölgede oldukça önemli başarılar elde etti, ancak daha sonra geri
çekilmek zorunda kaldı. Özdemir Bey'in Revanduz'da kazandığı başarı, bölgedeki
halk ve aşiretler üzerindeki nüfuzu Türk Genelkurmayı'nı Musul'un kurtarılması
için bâzı askerî tedbirlerin alınmasına sevk edecekti.
Lozan Konferansı’nda Musul Meselesi
Lozan Konferansı'nda üzerinde en zor tartışmaların
yürütüldüğü konu "Musul Meselesi" oldu. Türkiye için hayatî bir öneme
sahip olan Musul, I. Dünya Savaşı'nın galibi olarak Lozan Konferansı'na egemen
olan İngiltere için de gerek zengin "petrol kaynakları" ve gerekse
"Hindistan yolunun emniyeti" bakımından ele geçirilmesi zorunlu
görülen stratejik ve ekonomik öneme sahip bir bölgeydi.
Türkiye ise, haklı olarak, Misâk-ı Millî'nin
vazgeçilmez bir parçası olan ve üzerinde yaşayan insanların da kendisiyle dil,
din, kültür ve tarih bağlarıyla bağlı olduğu Musul vilayetini kaybetmek
istemiyordu.
Musul meselesi, ilk olarak Lozan Konferansı'nın 23
Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa Türk tezini siyasî, tarihî,
etnografik, coğrafî, ekonomik ve askerî açılardan geniş bir şekilde ve son
derece tutarlı bir biçimde savundu. Musul vilâyetinde yerleşik nüfus, 503.000
kişi olarak gösterilmiş, Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğun Türk olduğu
vurgulanmış ve bölgenin Anadolu'dan ayrılamayacağı belirtilmiştir.
Ancak Musul'u elde etmeye kararlı olan İngiliz heyeti
karşı gerekçeler öne sürerek konuyu konferansın ikinci celsesine bıraktırdı.
İkinci celse görüşmelerinde meselenin iyice çıkmaza girmesi üzerine Türk heyeti
Plebisit, yani halkoylaması önerdi. Musul'da bir oylama yapılmalı ve vilayet
halkına Türkiye'ye mi yoksa İngiliz mandası altındaki Irak'a mı katılmak
istedikleri sorulmalıydı. Son derece akılcı, adilane ve makul olan bu teklif
Lord Curzon tarafından kabul edilmedi.
Plebisit teklifi karşısında Lord Curzon'un ikinci
önemli manevrası Musul meselesinin, I. Dünya Savaşı'nın ardından galip
devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesi ve kararın
cemiyet tarafından verilmesi teklifiydi. Bu teklif İngiltere'nin müttefikleri
tarafından da desteklendi. Ancak elbette ki bu istek İngiltere'nin Musul
meselesini neredeyse kendine havale etmesi anlamına geliyordu. Çünkü İngiltere
Milletler Cemiyeti'nin kurucusu ve en güçlü birkaç üyesinden biriydi. Bu
kuruluşun İngiliz çıkarlarına aykırı bir karar vermeyeceği çok açıktı. Türkiye
ise Milletler Cemiyeti'ne üye bile değildi.

Dolayısıyla Türk heyeti İngiltere'nin bu tuzak
teklifini kabul etmedi. Türkiye'nin Musul'dan vazgeçmeyeceğini ifade etti.
Lozan Konferansı'nın sonraki celselerinde de bir gelişme olmadı. 4 Şubat'ta
yeni bir barış projesi hazırlayan İngilizler ve müttefikleri barış
görüşmelerinin kesilmesi tehdidinde bulunarak bunu Türk heyetine kabul
ettirmeye çalıştılar. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmedi ancak 4 Şubat 1923
tarihinde yazılı bir teklif yaparak Musul meselesini Türkiye ile İngiltere
arasında bir yıl içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans
programından çıkarılmasını istedi. Görüşmeler aynı gün sona erdi ve Türk heyeti
yurda döndü. Kısacası, Lozan Barış Konferansı Musul meselesini çözüme
kavuşturamadan sona erdi. Mesele Lozan Antlaşması'ndan sonra Haziran 1926
tarihine kadar sürüncemede kalacaktı. Üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde
mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren Haliç Konferansı'nda ele
alınacak, daha sonra Milletler Cemiyeti Meclisi'nde görüşülecek ve nihayet,
Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile neticelenecekti. İngiltere ise Musul
meselesini 6 Ağustos'ta Milletler Cemiyeti'ne götürdü.
Milletler Cemiyeti 30 Eylül 1924'te, Musul Meselesini
incelemek ve çözümle ilgili tavsiyede bulunmak üzere bir komisyon oluşturulmasına
karar verdi. Komisyon Londra, Ankara ve Irak'ta çalışmaları müteakip 27 Ocak
1925'te Musul'a geldi. Komisyonda bulunan Türk delegeler ve özellikle
Komisyonun Türk Başkan Yardımcısı Cevat Paşa'yı üniforma ile gören halk
galeyana gelerek Paşanın çevresini sarar ve kalabalıktan bazıları Paşanın elini
yüzünü öpmeye başlar. Kalabalık bir anda büyük bir yürüyüşe dönüştü. Halk
Yaşasın Türkiye diye bağırıyordu !!. Olay Komisyon raporunda olduğu gibi
anlatılmıştır. Bu olay Musul Meselesinde Türkiye'nin haklı olduğunun güçlü
kanıtı olmuştur. Çalışmalarını 16 Temmuz 1925'te tamamlayan komisyon, raporunda
Musul Vilayetinin kime bırakılması gerektiğini net ve açık ifadelerle
belirtemedi. 1925 şubatında Doğu Anadolu’da Şeyh Said isyanın ardından, 16
Aralık 1925’te ise Musul bölgesi Irak Manda yönetimine bırakıldı. Nihayet karar
Milletler Cemiyetine bırakıldı. Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925'te Musul
Vilayeti'nin Irak'a verilmesine karar verdi.
Türkiye defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını
kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen sonunda Cemiyet Meclisi kararına uydu ve
5 Haziran I926'da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul'u Irak'a terk etmeyi
kabul etti.
Ankara Antlaşması, “sınır, iyi komşuluk ilişkileri ve
genel hükümler” adı ile üç kesim ve toplam 18 maddeden meydana geliyordu.
Antlaşmanın bir ve ikinci maddesi Türk-Irak sınırını tespit etmiş, 14. madde
ise bölgedeki petrol gelirinin %10'unun 25 yıl süreyle Türkiye'ye bırakılmasını
öngörmüştü. Böylece Türkiye; Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’yi 500.000 sterlin
karşılığında Irak’a bırakmış, alınan para Düyun-u Umumiye ödemesi ile
İngilizlere verilmiştir.
Türkmenlerin
Dramı Başlıyor
Milletler Cemiyeti'nin, 16 Aralık 1925 tarihinde Musul
konusunda İngiltere lehine görüş bildirmesi, Irak Türklerinde büyük bir hayal
kırıklığı yarattı. Artık Irak Türkleri, her türlü uluslararası güvenceden
mahrum olarak, kendi kaderleri ile başbaşa öksüz ve mahzun kalmışlardı. Çünkü
Ankara Antlaşması'nda Irak'ta kalan Türklerin kültürel veya siyasi yönden
yararlanacakları hiçbir madde yer almamış, Türk halkının menfaatleri söz konusu
edilmemişti.

Irak vatandaşı olarak yaşamağa devam eden Türk halkı,
buna rağmen yönetimin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Irak Türkleri de
sessiz duramıyor, baskı ve asimilasyon hareketlerine karşı mücadele
ediyorlardı. Musul'un İngiliz mandası altında Irak'a bırakılmasını, milliyetçi
liderler bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Hele bir İngiliz kuklası olan
Faysal'ın kral olarak Irak tahtına oturtulması, Türklerden başka Araplar ve
Kürtler arasında da tepkilere yol açmıştı. Ne var ki 1932 yılında Irak’ın
bağımsızlığını ilan etmesi ile birlikte ülkedeki azınlıkların durumları da
kötüleşecek, Irak’ı bir millet haline getirmeye çalışan kraliyet yönetimi
azınlıkların haklarını sürekli olarak tırpanlayacaktı.
Kraliyetin kuruluş anlaşması 1932 yılında yapıldığı
şekliyle Irak azınlıklarının yasal haklarını güvence altına alıyordu. Ancak bir
yıl sonra son şeklini alarak onaylanan 1933 Anayasası ülkenin resmi dilinin
Arapça olduğunu karara bağlayınca yeni yönetimin politikalarının alacağı yön
belli olmuştu. Kral Faysal ise, Irak’ın ayakta kalmasının tek yolunun ülkenin
çeşitli etnik ve dini demografik gruplarının bir tek “Irak vatandaşlığı”
kimliği içinde eritilmesi olduğuna inanıyordu.
1958 İhtilali bütün azınlıklar gibi Türkmenler için de
iyi haberdi. İhtilali açıklayan deklarasyon Türkmenleri Irak ulusunu oluşturan
üç unsurdan biri olarak kaydetmiş, Türkmenler de ihtilale açıktan destek vermişlerdi.
İhtilalin üzerinden bir yıl geçmeden Türkmenler okullarda Türkçe eğitim, Türkçe
radyo ve gazete neşri gibi faaliyetlerini başlattılar. Bağdat Türkmence Radyosu
ve onu takiben yayına başlayan Kardaşlık Dergisi yıllar boyunca Irak
Türkmenlerinin sesi oldu.
Sonuçta, Baas İhtilal Komuta Konseyi, 1970’te Irak
Türkmenlerinin kültürel haklarını tanıdığını ilan etti. Bu hakların tamamı
kontrollü bir şekil ve miktarda kullanılabilecekti. Bir yıl sonra kendisini
rejimde oturmuş görmeye başlayan Baas, baştaki sözlerinden de vazgeçerek Kürt
ve Türkmen azınlıklara yönelik sindirme politikalarını uygulamaya başladı. 1974
yılına gelindiğinde Devrim Komuta Konseyi, azınlıkların çoğunlukta olduğu
şehirleri Araplaştırmaya başladı. Kerkük bu politikanın bir numaralı hedefiydi.
1976 yılında şehrin adı dahi değiştirilerek El–Temim yapıldı.
Irak Baas yönetimi 11 Mart 1970 tarihinde çıkardığı
bir kanunla Kuzey Irak’taki iki Zap arası ile Süleymaniye Bölgesi’ni Kürdistan
Otonom Bölgesi olarak tanıdı. Türklerin elinde kalan 1000 dönümlük verimli
arazinin 700 dönümü daha Kürtlere dağıtıldı. Türklere hoş görünmek için 24 Ocak
1970 tarihinde verilen bazı kültürel haklar ise sonradan askıya alındı. Tarihi
Erbil şehri, Kürdistan Otonom Bölgesi’nin başkenti ilan edildi. Sonraki
yıllarda ABD ve İran tarafından desteklenen Kürtler Irak’a yönelik isyanlarını
yine sürdürdüler.
Türklere yönelik asimilasyon politikasını aynı hızla
sürdüren Irak yönetimi, 29 Ocak 1976’da, Türk şehri Kerkük’ün ismini “el Tamim”
olarak değiştirdi. Kerkük’e yerleşmek isteyen Araplara binlerce dolar yardım
yapıldı. Aynı yılın Nisan ayında Irak ve Kerkük’ü ziyaret eden Türkiye
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e halk tarafından büyük tezahürat yapılmış;
ziyaretin ardından tutuklamalar ve sürgünler yapılmıştı. 1980’den sonra zalim
Saddam Türkmenleri tahkir ile onlara en korkunç zulüm ve soykırımı yaparken
Türkiye yalnızca seyretti. Soykırım neticesinde sadece, Altın Köprü’de 87
Türkmen aydını suçsuz olduğu halde kurşuna dizilerek şehit edildi.
Irak Cumhuriyetinin 7 Temmuz 1990’da neşredilen
Anayasasının 6. maddesine göre “Irak halkının Arap ve Kürtlerden meydana
geldiği” ifadesi Türkmenlerin milli haklarının inkar edildiğinin en açık
delilidir. Irak dışında 500 bin, Irak’ta ise 2.5 milyon Türkmen vardır. Yüzlerce
Türkmen köyü ve kasabası çeşitli bahanelerle bedel ödenmeden istimlak edilip,
yerle bir edilerek yakılıp yıkılmıştır. Türkmen halkı zorla Kuzey Irak’tan çöle
ve Güney Irak’a göçe zorlanmıştır. Irak’ın güneyinden yüzbinlerce Arabın,
Türkmen bölgelerine yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız destek kredileri
verilmiş ve Türkmenlere ait araziler ücretsiz olarak bunlara dağıtılmıştır.
Bu sırada Molla Mustafa ölmüş ve Barzani aşiretinin
başına oğlu Mesut geçmişti. Celal Talabani ise 6 bin adamı ile Irak tarafına
geçerek Saddam’la anlaştı ve İran’a karşı savaştı. İran’daki Kürt isyanını
bastıran KDP –Kürdistan Demokrat Partisi- lideri Barzani bir süre sonra KYB
Kürdistan Yurtseverler Birliği- lideri Talabani ile birleşerek İran tarafına
geçti. Menfaatleri için sık sık saf değiştiren ve kendi halklarıyla savaşan
Kürt gruplar, genel olarak Batı’nın menfaatleri yönünde tavır alıyorlardı.
1988’de sona eren İran – Irak Savaşı’nın ardından ABD
ve Batının hedefi bu kez Saddam yönetimiydi. Artan silah gücüyle petrol bölgelerini
ele geçirmesinden korkulan Irak’a karşı Kürt gruplarla güç birliğine gidildi.
Saddam Hüseyin, bir taraftan İran’a karşı Halkın Mücahitleri’ne yardım ederken,
bir yandan da Kürtlere karşı yeni bir harekat başlattı. Batıdan aldığı kimyasal
silahları da kullanarak, Halepce ve Dohuk’ta büyük katliamlar yaptı. Katliamdan
kaçan yüz binlerce Kürt, Türk Devleti’ne sığındı.

Önce güneye yönelen Cumhuriyet Muhafızları Şiileri
büyük bir katliamla durdurdu ve 150 bin kişiyi öldürdü. Takiben kuzeye yönelen
Saddam güçleri bütün Türkmen kentlerini ele geçirdi ve 28 Mart 1991’de sadece
Altunköprü’de 83 Türkmen’i kurşuna dizdiler. Erbil’de 6 bin kişiyi öldüren
güçler Dohuk’a kadar bütün kentlere girince, bu bölgelerde yaşayan yüzbinlerce
insan Türkiye ve İran’a sığınmak zorunda kaldılar.
Yüzbinlerce insan hayatından ve yurdundan olduktan
sonra Batılı güçler yeniden devreye girdiler. 5 Nisan 1991’de Birleşmiş
Milletler’in 688 sayılı kararı sonrasında Kuzey ve Güney Irak’ta güvenli
bölgeler ilan edildi. Musul 36. Paralelin üzerinde olmasına rağmen güvenli
bölge dışında kalmış, Talabani’nin egemen olduğu Süleymaniye ise 36. Paralelin
altında olmasına karşın güvenli bölgeye dahil edilmişti. Telafer, Musul,
Kerkük, Altunköprü gibi geniş Türkmen bölgeleri tamamen Saddam’ın insafına terk
edilmişti. Türkmenlerin haklarını korumak ve savunmak amacıyla 1988’de kurulan
Irak Milli Türkmen Partisi 1991 yılında kendisini resmen deklare etti. 24 Nisan
1995 yılında diğer önemli Türkmen partileri ve kuruluşları ile Irak Türkmen
Cephesi oluşturuldu. Merkezi, KDP kontrolündeki Erbil’de bulunan ITC, Türk
Devleti’nin desteği ile gücünü artırdı. Erbil ve Talabani kontrolündeki
Kifri’de okullar, poliklinikler, gazete ve televizyon gibi kurumlarla
Türkmenlerin yaşama mücadelesine önderlik etti ve bütün dünyada Irak
Türkmenlerinin resmi temsilcisi olarak kabul edildi. Bununla birlikte,
özellikle KDP yönetiminin Türkmenler üzerindeki baskı politikası hep sürdü.
Resmi kurumlarından, bayrak ve parlamentosuna kadar bir devlet için gereken her
türlü oluşumu tamamlamışlardı. Türkmen okullarında Kürtçe eğitimi zorunlu
kılmışlar, Türklerin gayrimenkul edinmesini, araç alıp satmasını
yasaklamışlardı. Türkler Kürt mahalli kurumlarında ikinci sınıf insan
muamelesine tabi tutuluyorlardı.
Körfez Savaşı sonrasında ABD’nin baskısıyla bir araya
gelen Barzani ve Talabani’nin bu beraberlikleri uzun sürmedi. Egemenliğin ve
gelirlerin paylaşımı yüzünden çatıştılar ve güvenli bölgenin kuzeyine KDP,
Güneyine ise KYB hakim oldu. Kuzey Irak – İran sınırının ortası boyunca uzanan
Kandil dağlarına ise PKK militanları yerleşti. Aynı yapı bugün de devam
etmektedir. ABD, Irak müdahalesi öncesinde, iki büyük Kürt grubunu 2002 yılının
Ekim ayı başında yeniden bir araya getirdi ve Erbil’de Kürt parlamentosunu
yeniden topladı. 14 – 17 Aralık 2002’de ise Londra’da Irak Muhalefeti
toplantısı yapıldı. 75 kişilik İzleme ve Koordinasyon Heyeti’ne Türkmenlerden
sadece 4 temsilci girebildi. Bu heyet 2003 Ocak ayı ortasında Erbil’de toplandı
ve Yürütme Kurulu’nu oluşturdu.
Türkmen Yerleşim Bölgeleri
Irak'taki üçüncü büyük etnik grup olan Türkmenler'in
yüzde 85 kadarı 36'ncı paralelin güneyinde, yani Irak denetimindeki bölgede
yaşamaktadır. Yüzde 15 kadarı ise en kuzeyde Kürtler'in kontrolündeki Türkiye,
İran ve Irak sınırlarının birleştiği bölgededir.

Türkmen nüfusun yoğun olarak bulunduğu 5 vilayet
Musul, Erbil, Kerkük, Diyala ve Selahaddin'dir.. Bağdad'ta bile küçümsenmeyecek
sayıda Türkmen olduğu bilinmektedir. Kerkük'teki Türkmen sayısı da 300 bin
civarında tahmin edilmektedir.
Ülkenin kuzey-batısında ve Musul'un 60 km. doğusunda
bulunan Telafer ve buna bağlı olan köylerden itibaren, Musul ve çevresindeki
yüzlerce köy, Erbil, Altunköprü, Kerkük ve çevresindeki köyler, Tazehurmatu,
Tavuk, Tuzhurmatu ve çevresindeki Bayat Köyleri, Kifri, Karatepe, Hanekin,
Kızlarbat (Sadiye), Karağan (Celevla) ve çevre köyleri, Şahraban (Mikdadiye),
Bedre, Kazaniye ve Mendeli gibi il, ilçe, kasaba ve köyler, Türklerin
yerleştiği önemli merkezlerdir. Türklerin yerleştiği bölge, kuzey Irak'ın
Musul, Erbil, Kerkük ve Diyale illerinin sınırları içinde kalmaktadır. Ayrıca
başkent Bağdat'ta 50 bine yakın Türk ailesinin yaşadığını da unutmamak gerekir.
Bağdat'ın yoğun olarak Karakol, Azamiye, Rağibe Hatun semtlerinde yaşayan
Türklerin nüfusu 300 bine yaklaşır. Irak Türkmen Cephesi’nin rakamlarına göre
Musul vilayetinde 450.000, Erbil vilayetinde 215.000, Kerkük vilayetinde 700.000,
Selahaddin vilayetinde 300.000,Diyale vilayetinde 220.000 ve nihayet Bağdat
şehrinde 300.000 Türkmen yaşamaktadır.
Musul'un merkez ilçesinde Yunus Peygamber, Faysaliye ve Mansur mahalleleri,
nüfus itibariyle Türktür. Bunun dışında, Musul'un çevresindeki kırsal alanda
yüzlerce Türk köyü vardır. Şebek oymağı, Sarılı ve diğer Türk aşiretlerinin
yaşadığı Musul bölgesindeki köyler, yoğun biçimde Türk nüfusunu barındırır.
Musul'un çevresinde 83 köy yer almaktadır.
Musul'un 60 km. batısında yer alan Telafer, Irak'taki Türklerin yoğun biçimde yaşadığı en
büyük ve en halis bir Türk ilçesidir. Telafer yöresinde ise 50 den fazla Türk
köyü bulunmaktadır. Ayrıca Telafer'in batısında bulunan Sincar'ın güneyinde de
Türk köyleri vardır. Bu köylerin en önemlileri arasında Meydankulu, Sibate,
Sino ve Tellavi anılabilir.
Musul'dan sonra gelen Erbil
ili de, tarihi bir Türk şehridir. Nüfusunun yarıdan fazlası Türk olan Erbil,
Kerkük'ten sonra Türklerin Irak'ta yaşadığı ikinci büyük il sayılır.
Kerkük ilinin 1975 yılına kadar ki idarî taksimatında 4 ilçe vardı. Bunlardan
biri merkez ilçe olan Kerkük'tür. Kifri, Tuzhurmatu ve Çemçemal ise diğer üç
ilçenin adlarıdır.Yoğun Türk nüfusuna sahip olan Kerkük, Irak Türklerinin kalbi
ve kültür merkezidir. Kerkük’e bağlı nahiye ve köylerin tamamı da Türk nüfusuna
sahiptir. Kerkük'e bağlı nahiye ve köylerin belli başlıları şunlardır:

Badava, Beşir, Bılava, Çardağlı, Göktepe, Ilıncak,
Karaincir, Kızılyar, Kuştepe, Kümbetler, Leylan, Ömermenden, Tazehurmatu,
Tercil, Tirkalan, Tirkeşkan, Tokmaklı, Topzava, Yahyava, Yayçı. (Bunların bir
kısmı Bağdat yönetimi tarafından yıkılarak, Türkmen halkı başka yerlere
sürülmüştür.) Tuzhurmatu ilçesinin Tavuk nahiyesi ve yakınındaki İmam
Zeynelabidin köyü, halis birer Türk yerleşme merkezleridir. Tuzhurmatu da,
Telafer'den sonra Irak'taki en önemli Türk ilçesi durumundadır. Bu ilçenin
sınırları içinde yaşayan Bayat boyunun oturduğu köyler, bölgedeki Türk
nüfusunun önemli bir sahasını oluşturur.
Günümüzde Kerkük kentinin etnik dokusunun hangi renkte
olduğuna bakmak, kanatimizce daha realist bir yaklaşım sayılır. Bin yılı aşkın
geçmişi ile Irak’ta varlık gösteren Türkmenlerin en yoğun olarak yaşadıkları
kent Kerkük’ün içinde yaşayan canlıları bir yana bırakarak, mahalleler,
anıtlar, mezarlıklar ve yer adları incelenirse, kentin etnik yapısı hakkında
daha sağlıklı ipuçları elde edilebilir.
Kentin en eski mezarlığı kalede bulunan Danyal
Peygamber Camii’nin haziresidir. Burada bulunan mezar taşlarının eski harfli
Türkçe kitabeleri, kentin başlı başına bir tapusu niteliğindedir. Bunun dışında
Atlas Caddesi üzerinde yer alan Ali Paşa Mezarlığı, günümüzde Şehitler
Türbeliği adı verilen kabristandaki mezar taşları da Türkçe kitabeleri ile süslüdür.
Kentin günümüzde en büyük mezarlığı Büyük Türbelik adını alan Musalla
Mezarlığı’dır. Burası Türkçe mezar taşlarının bir açık hava müzesi
niteliğindedir.
Diyale il sınırları içinde de önemli bir yekûn tutan Türk nüfusu
bulunmaktadır. Diyale ilinin idari taksimatında yer alan 5 ilçe vardır. Bunlar
Bakuba, Halis, Hanekin, Mendeli ve Şahraban (şimdiki adı Mikdadiye)'dir. Bu beş
ilçenin hemen hemen hepsinde Türk nüfusu olarak karşımıza çıkar. Ayrıca bu
ilçelere bağlı Türk kasabaları vardır. Bu kasabalar arasında Bakuba'yşa bağlı
Kazaniye; Halis'e bağlı Mansuriyet Çebel: Hanekin'e bağlı merkez Hanekin,
Karağan (Celevla), Kızlarbat (Sadiye), Koratu ve Meydan; Mendili'ye bağlı
Kazaniye ve Beledruz; Şahraban (Mikdadiye) ilçesinin aynı adı taşıyan merkez
nahiyesi, Türk yerleşimlerinin önemli birer merkezi sayılır. Bu arada bölgede
yer alan Bacalan, Bahruz, Deliabbas, İbrahim Semin, Karacıva, Karaulus ve
Kenaniye adlı kasabalarda da Türk nüfusu yaşar. Ayrıca elliye yakın Türk
köyünün bölgedeki varlığına da işaret etmek yerinde olur.
1947-1957 nüfus sayımları dışında Irak'ta Türkmen
nüfusunu belgelendirecek hiçbir kaynak bulunmamaktadır. 1957 nüfus sayımına
göre Irak'ın genel nüfusu 6.240.000 iken; Türkmenler'in nüfusu 576.000 olarak
gösterilmiştir. (Bu rakamlar Irak Planlama Bakanlığı'na bağlı İstatistik Genel
Müdürülüğü'nün 1965 verilerinden alınmıştır.); bu da Türkmen nüfus oranının
genel nüfus oranına göre % 9'dan fazlasına tekabül etmektedir. 30 yıl sonra
İngiliz Inquıry dergisinin Şubat 1987 sayısında yayınlamış olduğu bir
araştırmada Irak'ta Türkmen nüfusundan söz ederken Irak genel nüfusunu
16.000.000, Türkmen nüfusu ise 1.500.000'in üstünde gösterilmiştir. Bu da
yaklaşık %10'a tekabül etmektedir.
Bugün Irak nüfusunun % 10–12’sini oluşturan Türkmen
nüfusu Irak’ın kurulduğu ilk günden bu yana sistemli bir şekilde olduğundan az
gösterilmeye çalışılmıştır. Bugüne kadar yapılan yedi genel nüfus sayımının
açıklanan resmi rakamlarında Türkmenler genel nüfusun % 2’si olarak
gösterilmektedirler. Hiç değilse 1987 ve 1997 sayımlarında Türkmenlere
kendilerini Arap veya Kürt yazdırmaları yönünde baskı yapıldığı, nüfus hanesine
Türk yazdıranların sürgünle tehdit edildiği bilinmektedir.
Irak Türkmenlerinin hükümetçe açıklanan sayılarına
bakılırsa 1957 sayımı ardından en düşük rakam olarak açıklanan adet 136.800
olarak verilmiştir. Bu sayının bütün ölçülere ve Irak devletince sonradan
açıklandığına göre de doğru olmadığı ortada iken bu rakamdan hareket ederek
yola çıkıldığında 2000 yılı sonlarına doğru 505.000 kişi olmaları gerekmektedir.
Ne yazık ki misyonları gerçeği araştırmak değil, sadece Kerkük'ün Türkmen değil
Kürt veya Arap olduğunu ispatlamaya kalkışmak olan bütün yazarlar da, sadece
Türkmenler söz konusu olunca bu rakamları gerçek olarak kabul ederler. Halbuki
sadece Irak’ın kuzey batısındaki Telafer ilçesinin nüfusuna bakılırsa, sadece
Türkmenlerden oluşan bu ilçe ve etrafındaki köyler nüfusunun iki yüz elli bini
aşkın olduğu açıkça görülmekte ve yukarıda bahsedilen rakamların ne kadar
gerçek dışı olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunlara Musul civarındaki
köy ve kasabalar, Erbil, Altın Köprü, Tuz Hurmatu, Bayat köyleri, Karatepe,
Hanekin, Mendeli ve Kerkük ilave edilirse bu sayının gerçek boyutu ortaya
çıkar.
Kerkük’ün Petrol Geliri
Kanıtlanmış petrol rezervleri açısından dünya
ikincisi, kanıtlanmamış rezervler de buna eklendiğinde dünya lideri olan Irak
için Kerkük Bölgesi’nin ayrı bir önemi var. Birinci Dünya Savaşı’na kadar
Osmanlı topraklarının bir parçası olarak kalan ve hala Türkiye’nin üzerinde hak
sahibi olup olmadığı tartışılan Kerkük’ten çıkarılan petrolün yıllık değeri 15
katrilyon liranın üzerindedir. Bilindiği üzere 5 Haziran 1926 tarihli Ankara
Antlaşması, bölgedeki petrol gelirinin yüzde 10’unu 25 yıllığına Türkiye’ye
bırakılmasını öngörüyordu. Fakat Türkiye, daha sonra 500 bin İngiliz Sterlini
karşılığı, haklarını İngiltere’ye bıraktı. Yani bugün itibarıyla yaklaşık 1,2
trilyon lira. Kerkük’ün yıllık petrol gelirinin 15 katrilyon liranın üzerinde
olduğu düşünüldüğünde, 500 bin sterlinlik anlaşmanın Türkiye’ye ne kadar zarar
verdiği daha iyi anlaşılır.
Irak’ta üretilen petrolünün yüzde 40’ı ise Kerkük’ten
çıkarılmaktadır. Bu bölgenin petrol geliri yıllık 9.5 milyar dolar civarında.
Irak’ta 2000 ve 2001 yılında ortalama günlük 2.5 milyon varil petrol
üretilirken, bunun 1 milyon varilinin Kerkük bölgesinden elde edildiği de
biliniyor.
Irak’ın toplam kanıtlanmış rezervlerine bakıldığında,
112 milyar varille Suudi Arabistan’dan sonra ikinciliği aldığı görülüyor.
Ülkedeki petrol rezervlerinin büyük kısmının hiç araştırılmamış Batı Çölünde
olması, rezervlerin 220 milyar doların çok daha üzerine olabileceği yorumlarına
neden oluyor. Irak’ın petrol rezervlerinin ABD’nin 100 yıllık ihtiyacını
karşılayacak boyutta olduğu hesaplanıyor.
Kuzey Irak'ın kuzeyinde, Irak petrolünün sadece % 1'i
varken, güneyinde (Kerkük ve çevresinde) % 11'i var. Kerkük petrolünün
maliyeti, varil başına 1.5 $, diğer üretim alanlarında 15 $'a kadar çıkıyor.
ABD, Dünya petrol rezervinin % 11.5’ini barındıran Irak’ta, en zengin petrol yataklarının
bulunduğu Güney Irak ve Basra’da uzun bir süre kalabilmenin yollarını arayan
ABD ve İngiltere, bu nimeti iki Kürt aşiretine yedirir mi?
Irak Türkmen Cephesi ve Türkmenlerin İsteği
Irak Türkmenlerinin kurduğu bir dizi parti ve siyasi
organ bulunmakla birlikte bugün Türkmen partileri iki kampta toplanmış
bulunmaktadır. Bunlardan ilki 1995 yılında kurulan Irak Türkmen Cephesi ve
ikincisi de 2002 yılında kurulan Türkmen Milli Birliği’dir. ITC geleneksel
olarak Türkmenler arasında Türkiye’ye bağlılığı savunan partiler tarafından
oluşurken, TMB Türkmenlerin Kuzey Irak’ta var olan Kürt varlığının içinde bir
otonom varlık olarak siyasi faaliyetlerine devam etmekten yanadır.

Irak’taki Türkmenlerin tek meşru temsilcileri “Irak
Türkmen Cephesidir”. Irak Türkmen Cephesi, Irak Türkmenlerinin haklarını
savunan en önemli bir kuruluştur. Irak Türkmen Cephesi, büyük bir fedakarlık
örneği sergileyerek Irak’ın bütün bölgelerinden seçilen temsilcilerle birlikte
bir “Türkmen Cephesi Meclisi”ni kurmuş ve Türkmenlerin hak ve hukuklarını hem
Irak’ta, hem de uluslararası platformda koruma ve savunma görevini
sürdürmektedir.
Irak Milli Türkmen Partisi, Türkmeneli Partisi,
Türkmen Bağımsızlar Hareketi, Türkmen Kardeşlik Ocağı ve Şii Türkmen İslami
Hareketi, Irak Türkmen Cephesi’ni oluşturan belli başlı hareketlerdir. Bunlar
dışında faaliyet gösteren Türkmen partileri de vardır. Ayrıca 60’a yakın
kuruluş Irak Türkmen Cephesi’ne destek vermektedir. Irak Türkmen Cephesi’nin
girişimleriyle “dış ilişkiler ve siyasi ilişkiler dairesi”, “sağlık ve sosyal
yardım dairesi”, “güvenlik”, “4 eğitim ve araştırma kuruluşu” kurulmuş olup,
bölgede Türkçe eğitim yapan 15 ilkokul ve 3 lise vardır.
1970'lerin başında Türkiye'ye tahsil için gelen
Türkmen öğrenci sayısı yılda 10-15 iken, bu sayı 1975'de 80'in üzerine
çıkmıştır. 1976 ve 1977 yıllarında ise sayıları katlanarak yükselmiştir. 1978
yılında Irak Yönetimi, Türkiye'de öğrencilerin tahsil yapmasını yasakladı. Buna
mukabil Türkmen öğrenciler, eski sosyalist ülkelere tahsil için gitmeye teşvik
edildi.
Kürt grupları, Türkmenleri, bağımsızlık girişimlerinde
büyük bir tehlike olarak algıladıkları için, “Kukla Türkmen partileri” kurarak
Türkmen siyasi varlığının gücünü her ortamda engellemeye çalışmaktadır.
“Türkmen Kardeşlik, Birlik, Kültür Cemiyeti, Kurtuluş, Liberal Demokratik
Topluluğu, Halk Partisi ve Doğuş Partisi” adlarıyla kukla partiler, “Demokratik
Türkmen Cephesi Topluluğu” olarak tek bir çatı etrafında sistemli bir faaliyet
göstermektedir.
Kürt grupların projesiyle Irak’ta “etnik esaslı bir
federal yapı” oluşturulmak istenmektedir. Çünkü bu yapı “Geçiş döneminde Irak
Devleti Yönetim Yasası” taslağında belirlenmiştir. Birçok Türkmen bölgesi gibi
Kerkük, Kifri, Tuzhurmatı ve Erbil de zamanla Kürtleştirilecektir. Kerkük’te
valilik, belediye, polis, sağlık ve diğer kurumlarda Kürt hakimiyetinin olması,
Türkmenleri sürekli “azınlık statüsünde” gösterme hedefinin bir parçasıdır.
Sürekli “barışçı bir politika” izleyen Türkmenlere
Telafer’de olduğu gibi, diğer bölgelerde de “soykırım” yapılmakta ve Türkmenler
yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırılarak yerlerine Kürt gruplar yerleştirilmek
istenmektedir. Nihayet 50 bin Türkmen göçe zorlanmış ve özellikle 18 yaşından
yukarıdaki vatandaşlar şehir dışına çıkartılmıştır.
36. paralel sınırının çizilmesiyle Türkmenlerin
yaşadığı bölge, yani Türkmeneli ikiye bölünmüştür. Kerkük Erbil’den, Erbil de
Musul’dan ayrılmıştır. Bugünkü Kuzey Irak olarak adlandırılan bölgede Türkmen
nüfusu, genel nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Halbuki asıl Türkmen nüfusu
36. paralelin altında ve 2.5 milyon civarındadır.
Türkmenler Irak vatandaşı olarak kalmayı istediklerini
beyan etmekteler ve sadece tüm vatandaşlarla eşit hak talebinde bulunmaktalar.
Türkiye Hükümeti ise Türkmenler'i Irak'ın parçası olarak görmekte ve
Türkmenler'in varlığının bir dostluk köprüsü kurmasını arzu etmektedir.
Demokratik bir Irak'ta özgürlük istiyorlar
Irak Türkmenleri’nin Saddam sonrası ile ilgili
beklentileri temelde “reaksiyoner” beklentilerdir. Musul ve Kerkük gibi Kuzey
Irak’ın iki büyük petrol kentinde önemli bir nüfus ağırlıkları olmasına karşın
Türkmenlerin açıklanmış bir bağımsızlık emeli veya petrol yatakları üzerinde
hak iddiaları olmamıştır. Türkmenler Irak Savaşı’nın dizaynında Kuzey Irak
Kürtlerine bağımsızlık benzeri bir federal yapı hakkı tanınacağının ve Musul ve
Kerkük’ün bu federal yapıya katılmak istendiğinin farkındadırlar. Mevcut
Türkmen politikası bu katılıma engel olmak ve kurulacak Kürt Federe Devleti’nin
bir parçası olmamaktır.
Türkmenlerin Saddam sonrası Irak için konumları
kendileri gibi ihmal edilmiş bir azınlık olan Süryanilere benzemektedir.
Süryaniler gibi Türkmenler de 1992 sonrasında Kuzey Irak’ta kurulan fiili Kürt
devletinin baskıcı rejimi ile karşılaşmış, binalarına Kürdistan bayrağı
çekilmek, Türkçe eğitim yapılan okullarda Kürtçe müfredata geçmek zorunda
bırakılmışlardır.
Kuzey Irak’ta yeni bir devlet kurma çabalarına hız
veren Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani, hazırlattığı
haritalarda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin bir bölümünü de
sınırlarına kattı. KDP lideri Barzani, partisinin haftalık yayın organı olan
Gulan Dergisi’nde, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesini de içine alan bir
"Kürdistan" haritası yayınlandı. Daha çok PKK taraftarı olarak
bilinen ancak hem KDP’nin kontrolündeki Erbil’de hem de KYB’nin kontrolündeki
Süleymaniye’de bulunan Kürdistan Demokrat Yurtseverler Birliği (YNDK)’da 2000
yılı takviminde, Türkiye’nin bir bölümü “Kürdistan” sınırları içerisinde
gösterildi. Takvimde, Türkiye’nin bu bölümlerini de içeren “Kürdistan”
haritasının üzerine, yeşil, beyaz ve kırmızı çizgili ortasında güneş bulunan
“Kürdistan” bayrağı da işlendi.

Zaho, Duhok ve Erbil’i kontrolünde bulunduran Barzani,
bütün kamu binalarına, okullara ve caddelere kendisi ve babası Molla Mustafa
Barzani’nin resimlerini ve "Kürdistan" bayrağını astırdı. Türkler
tarafından işletilen bazı özel kurumlar önce bu resimleri asmamak için
direnirken veya daha küçük boydaki resimleri bulundururken, bunlara Barzani’nin
büyük boyutlu resimleri KDP tarafından "hediye" olarak getirildi.
Erbil’de Barzani’nin doğum günü olan 14 Mart (Perşembe günü), okullarda dahil
bütün resmi binalar ve dükkanlar tatil edildi.
KDP’nin kontrolünde bulunan bölgede bulunan 13 Türkmen
okuluna, KDP’liler tarafından "Kürdistan" bayrağı asılması için baskı
yapılmaya başlandı. Bu okullara "Kürdistan" bayrağı asılmasına karşı
çıkan ve yeni hükümette temsil edilmedikleri gerekçesiyle hükümeti
tanımadıklarını açıklayan iki Türkmen parti lideri, bölgeyi terk etmeye
zorlanıyor. Irak Türkmen Cephesi Başkanı Vedat Aslan ve Irak Milli Türkmen
Partisi Genel Başkanı Mustafa Kemal Yayçılı, bu görüşlerinden dolayı bölgede
asayişi bozmakla suçlanırken, bölgeyi terk etmedikleri durumda tutuklanacakları
yolunda tehditler almaktadır. Bölgede, Irak döneminden kalan sistemle Cuma
günleri resmi tatil yapılırken, hafta sonu sayılan Perşembe günleri bütün
binalara "Kürdistan" bayrakları çekiliyor.
Petrol şehri Kerkük’ü kapsayacak federal bir
Kürdistan’ın gelecekte Irak’ın parçalanma ihtimalini artırdığını gören Sünni ve
Şii Araplar da, Türkmenlerin çizgisine yakın duruyor. Kısacası Irak konusunda
Türkiye’nin bir numaralı endişesi olan K. Irak ve Kerkük’ün müstakbel statüsü
konusunda hızla sona yaklaşıyoruz.
Öteden beri parçalanmış Irak’ın çıkarına olacağı
konuşulan İsrail ile Irak’taki tek söz sahibi ABD’nin tavrının dengeyi Kürtler
lehine değiştirme ihtimali olsa da, herkes bunun bölgenin başına ikinci bir
Filistin sorunu açmak anlamına geleceğini gömektedir. Aslında bu açmazdan
kurtulmanın yolu belki de meselenin özüne yeniden bakmaktan geçiyor. Musul
Meselesi, Cemiyet-i Akvam’da İngiltere’nin değil de Türkiye’nin lehine
çözülseydi, bugün Kerkük, Erbil, Zaho gibi şehirlerle Urfa, Antep, Diyarbakır
arasında fark olmayacaktı. Nasıl bu şehirlerimizde Türk ve Kürt kökenliler
arasında taraf tutmak faydasızsa, sınırın öte yakası için de aynı durum
geçerlidir.
Türkmenlere Yönelik Baskılar
Irak nüfusunun yüzde 18'ini oluşturan 2.5 milyon
Türkmen asimilasyon politikası ile karşı karşıya kalmıştır. Irak yönetimi,
Kerkük'teki resmi dairelerde yönetici konumunda bulunan pekçok Türkmeni
görevden almıştır. Ayrıca Bağdat’ta faaliyet gösteren Türkmen Kardeşlik
Kulübünün faaliyetleri dondurularak idari heyet fesh edilmiştir. Irak
televizyonundaki haber ve müzik ağırlıklı Türkmence yayına da son verilirken,
Kuzey Irak'a sürülen Türkmenlerin gayri menkullerinin de açık arttırma yolu ile
Irak yönetimine yakın kimselere satıldı.
ABD'nin Irak'da yapmak konusunda kararlı olduğu bir
husus vardır. O da Türkmenlerin Irak’ın politik yaşamından tasfiye edilmesidir.
Başkanlık konseyi üye sayısı 7'den 12'ye çıkarıldığı halde Türkmenlere yine bu
konseyde yer verilmemiştir. 20 kilsîlik geçici bakanlar kurulunda ise
Türkmenlere bir Hıristiyanlara bir üyelik verilirken, (Hristiyanların toplam
sayısı 500 bin ) Kürtlere 6, Şii ve Sünni Araplara 6'sar sandalye verilmiştir.
3.5 milyon Kürte 6 sandalye verilirken 14 milyon Şii Arab'a da 6 sandalye
verilmektedir.

Türkmenlere yönelik büyük boyutlu ayırımcılığın devam
ettiği görülmektedir. Telafer gibi içinde Kürtün dahi olmadığı Türkmen kentlerinde
Türkmen Cephesi' nin temsilcileri görevden alınmakta yerlerine KDP'liler veya
KYB'liler atanmaktadırlar.
Önemli bir Türkmen nüfusunu barındıran Musul'da dahi
sadece bir Türkmen kontejanı şehir meclisinde verilmiştir. Kerkük'de ise Kürt
valinin Amerikalılar tarafından atanması tam bir demokratik skandal niteliği
taşımaktadır. Öte yandan ABD'nin Irak’ı bir federal devletten çok konfederal
bir devlete dönüştürebileceğinin ilk sinyalleri gelmektedir. Çünkü, Kürt
bölgesine yapılan ayrıcalıklı yaklaşımlar böyle bir politikaya işaret
etmektedir.
Örneğin, Arapların ve Türkmenlerin elinden silâhları
toplanırken peşmergeler ellerinde ağır silahlarda dahil olmak üzere her türlü
silahı bulundurmaktadırlar. Olacak olan, peşmergelerin Irak ordusu üniforması
giyip Kuzey Irak'da sözde Irak ordusunu oluşturacaklarıdır. Muhtemelen,
Araplardan oluşan Irak ordu birliklerinin Kuzey Irak'a girmesine hiç izin
verilmeyecektir.
Kerkük'ün Kürt kökenli valisi Abdurrahman Mustafa,
yaptıkları çalışmanın bir demokrasi çalışması olduğunu ve konseye çevredeki
ilçelerden temsilciler kattıklarını belirterek, daha da güçlendiklerini
söyledi.
KDP lideri Mesut Barzani, Kuzey Irak’taki Türkmen
okullarında ilkokul birinci sınıftan itibaren Kürtçeyi zorunlu ders yaptı. Irak
Devlet Başkanı Saddam Hüseyin döneminde, Kuzey Irak’taki Türkmen okullarında
dersler Türkçe-Arapça yapılırken, KDP döneminde ilkokullarda dördüncü sınıftan
itibaren Kürtçe dersi de görülmeye başlanmıştı. KDP liderinin yeni bir
uygulamasıyla, Kürtçe dersleri artık ilkokul birinci sınıfından itibaren
zorunlu hale getirildi. Türkmen okullarında birinci sınıftan itibaren çocuklar
6 saat Türkçe ve 5 saat Kürtçe ders görmeye başladı.
Kuzey Irak’ta okullar sabah Barzani ve KDP üzerine
övgüler içeren “Kürdistan Marşı” okunarak açılırken, bu marşta sık sık “Barzani
ölmez, Kürdistan ölmez” sözleri geçiyor. Okullarda, sabahları öğretmenlerin
içeri girmesiyle birlikte ayağa kalkan çocuklar hep bir ağızdan, “Yaşasın
Kürdistan”, “Yaşasın Barzani” diye bağırıyorlar. Yayçılı, kendilerinin Türkmen
okullarında okunması için "Türkmen Marşı" hazırladıklarını ve KDP’nin
"Milli Eğitim Bakanlığı"na gönderdiklerini ancak henüz kabul
edilmediğini de bildirdi.
Türkmen Cephesine Saldırılar
Kuzey Irak’taki Peşmergeler önce Kerkük’e daha sonra
Musul’a girdi. Türkiye’nin baştan beri büyük bir hassasiyetle Peşmergelerin
girmemesini istediği bu iki Türk şehrine girmekle kalmadılar şehirdeki resmi
binaları yağma ve talan ettiler. Her iki şehirde de ilk yağmalanan yerlerin
tapu ve nüfus dairelerinin olması Peşmergelerin bu iki şehirdeki Türk (Türkmen)
nüfusunun kayıtlarının yok ederek onları azınlık durumuna düşürmek olduğu
açıktır. Peşmergeler Türkiye’nin hassasiyeti ve dolaylı olarak ABD’nin
baskısıyla Amerikan askerleri gelir gelmez bu iki şehirden çıkacaklarını ve
şehirlerin kontrolünü ABD askerlerine devredeceklerini açıkladılar.
Irak Kürdistan Demokrat Parti (IKDP) lideri Mesut
Barzani de 'Bölge ülkeleri Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı göstermeli ve Irak
halkının içişlerine müdahaleden kaçınmalıdır' dedi. 'Türkiye'nin Kuzey Irak'a
asker gönderebileceği yolundaki açıklamaları ve Kerkük'teki petrol alanları
üzerindeki iddialarından vazgeçmesi' gerektiğini söylüyordu.
Iraklı Kürt Lider, daha önceki gün El Arabiya
Televizyonu’na verdiği demeçte, Türkiye’nin “kırmızı çizgilerini” de elinden
alarak, “Kerkük Kürtlerin kırmızı çizgisidir” diyordu. Hatta şunu da ekliyordu
; “‘Kerkük meselesi çok hassas ve bize göre üzerinde pazarlık yapılamaz.
Kerkük’ün Kürdistan kimliğinden vazgeçmemiz mümkün değildir.” Barzani, dünya
medyasına “kırmızı çizgilerini” anlatırken, yeğeni Neçirvan Barzani’yi de
Washington’a yolladı. Kuzey Irak’ta kendisiyle görüşmeye gelen İngiltere
Dışişleri Bakanı Jack Straw’ı “Kürdistan Başbakanı” sıfatıyla, “kabul eden”
Neçirvan Barzani, Washington’da da “Kürdistan yetkilisi” olarak ağırlandı. Tüm
bu diplomatik ünvanlar, mesajlar, tek bir gerçeğin göstergesi; Irak’ı işgal
eden ABD ve İngiltere, ‘Kürdistan’ın’ kimliğini daha şimdiden kabul etmiş
durumdadırlar.
Irak Türkmenleri üzerinde oynanan oyunlar
Kerkük'e
yerleşmek isteyen Kürtlere yaklaşık 4 bin dolar maddi destekte bulunuluyor.
Böylece Kerkük'te Kürt nüfusun artması amaçlanıyor.
Hamile
kadınların doğumlarını Kerkük'te yapmaları isteniyor. Doğumunu Kerkük'te
yapanlara 500 dolar veriliyor. Böylece Kürt nüfusun burada artması amaçlanıyor.
Tapu
daireleri yakılmıştır. Şimdi Kerkük'te bulunan ve yıllardır Türkmenlerin
oturdukları evler ellerinden alınmaya başlandı. Örneğin Kerkük'ün Tisin
bölgesinde Türkmenlerin oturdukları evlere, şimdi ellerinde Tapu Müdürlüğü'nden
alınan kağıtla gelen Kürtler, evlerin kendilerine ait olduğunu belirtip
boşaltılmasını istiyorlar.
Devlet
dairelerine tamamen Kürtler yerleştirilmekte, Türkmenlere her türlü güçlük
çıkartılmaktadır.
Kerkük'te
27 devlet dairesinden 24'ünde Kürt müdürler bulunuyor. Daire müdürlüklerine o
işle doğrudan ilgisi olmayan kişiler Erbil, Süleymani'ye ve Duhok'tan
getirildi.
Maddi
durumu iyi olan Türkmenleri yıldırmak, bölgeden kaçırtmak, mallarını ele
geçirmek için taktikler uygulanıyor. Çeteler, Türkmen zenginleri kaçırıyor ve
serbest bırakmak için en az 20 bin dolar istiyorlar. İstenen fidye verilmeyince
bu kişileri öldürüyorlar. Son dönemde benzer olaylar sıkça yaşanıyor.
Kürt
polisler, Türkmenlerin işyerlerinin camlarını kırıyor, ya da kırılmasını teşvik
ediyor. Dükkanlarda bulunan gıda ve ihtiyaç maddeleri adeta yağmalanıyor.
Türkmenlerin işyerlerini kapatmaya adeta zorluyorlar.
Peşmergeler
yerel kıyafetlerini çıkarıp şimdi polis üniformasıyla dolaşıyorlar. Bugün
sadece Kerkük'te 20 bin peşmerge şimdi polis olarak görev yapıyor.
Kürtlerin
yaptıklarını yazan gazeteciler, yazarlar tehdit ediliyor. Evine bir mesaj
gönderilip, benzer yazılar yazması halinde başına kötü şeyler geleceği
belirtiliyor.
ABD’nin Telafer’e Saldırısı
Telafer’e sızdıkları ve terörist oldukları tahmin
edilen belirsiz kişileri bahane eden ABD güçleri, bu güzel Türkmen kentini
hedef almış ve ağır biçimde bombalamıştır. Musul kentinin 60 km. batısına düşen
ve halkı tamamen Türkmenlerden oluşan Telafer’deki sivillerden 60 üzerinde
Türkmen ölmüş ve 200’ün üstünde sivil yaralanmıştır. Ölen ve yaralanan
sivillerin çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu gelen haberler
arasındadır.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Telafer kenti
kuşatılmış, giriş ve çıkışlar kontrol altına alınmıştır. Korku ve panik içinde
kalan ve şaşkına dönen Telafer halkı bu yüzden evlerini ve barklarını terk
etmek zorunda kalmışlardır. Can güvenliği kalmayan halk yığınları, Telafer’in
dışına çıkarak, kendilerine sığınak aramak zorunda kalmışlardır.
Bütün Türkmen halkının sahip çıktığı Telafer kentinin
halkı hiçbir zaman yalnız değildir. Tarihini, kültürünü ve geleneklerini bugüne
kadar yaşatan Telafer, Türkmenlerin Irak’taki en güçlü kalelerinden biridir ve
öyle kalacaktır.
Telafer daha önce de iki etnik grup arasında bir
gerilime sahne olmuştu. Saddam Hüseyin'in devrilmesinin ardından, Kürdistan
Demokratik Partisi Telafer'e kendi valisini atamıştı. Kürt vali Abdul Halik'ın
bürosuna astığı Kürt bayrağı gerilimi artırmış, “Ya bayrağı indir, ya ölürsün”
uyarısına kulak asmayan vali, ertesi gün öldürülmüştü.

Amerikan uçaklarının bomba yağdırdığı, su ve
elektriklerin kesildiği kente basın mensuplarının girişi de Amerikalılar
tarafından engellendi. ABD uçaklarının saldırılarından sonra, ABD askerlerinin
18 saat daha şehirde arama faaliyetlerini sürdürecekleri duyuruldu. Amerika askerlerinin
şehirdeki sivillere ateş açtığı iddia edilirken, Türkmenler şehrin hemen dışına
kurulan 300 çadırlık kampta adeta mülteci hayatı yaşamışlardır. Resmi rakamlara
göre 57 Türkmen hayatını kaybetmiştir. Ancak halka göre 100'ün üzerinde Türkmen
öldürülmüştür.
Amerikan-Kürt koalisyonunun, Telafer’e saldırmadan
önce, Süleymaniye’de şu meşhur çuval meselesi ve Kerkük’te de nüfus ve tapu
kayıtlarının yağmalanması gibi oldu bittilerle “Türkiye’yi test ettiği”
söylenebilir.
Telafer operasyonu ne yazık ki amacına ulaşmıştır.
Türkiye-Irak sınırında şu bir türlü açamadığımız ikinci kapının “Ovacık kapısı”
bulunduğu yerden Telafer’e doğru inen Dicle’nin doğusundaki köyler zaten bir
bölümüyle Kürt köyleriydi. Telafer operasyonundan sonra Barzani, nehrin batısındaki
13 köye ve Zammar’a çoğu İsrail’den getirilmiş Yahudi-Kürt nüfusu yerleştirdi.
Böylece, Türkiye’den Telafer’e uzanan koridor Kürt kontrolüne girmiş oldu.
Gelinen noktada, Telafer şehrinin güvenliği Kukla
Peşmerge birliklerine verilmiştir. Türkiye ise, ABD işgalcilerinin izniyle,
Telafer’e çadır, battaniye ve başsağlığı mesajları yollamıştır
Tam bir çaresizlik; Hangisinden vazgeçebilirsiniz ki;
AB üyeliğinden mi, arka bahçenizden mi? Süleymaniye’de başımıza geçirilen
çuvala gösterilemeyen tepki yağıya Telafer’de katliam yapabilmesi için cesaret
vermiştir. Telafer’de olup bitenleri izlemekle yetinen yetkililer bilmelidirler
ki Telafer’de Süleymaniye’de düşülen hataya düşülürse, sıra Kerkük’e
gelecektir.
Türkmen Bölgelerine Kürt Göçü
Irak'ta seçimlerin planlandığı Ocak 2005 öncesinde
Kürtler'in gözünü diktiği Kerkük kenti büyük çaplı Kürt göçüne sahne olmuştur.
Amerikan haber ajansı Associated Press'in (AP) haberine göre, kente her gün
yaklaşık 500 Kürt yerleştirilmektedir. Bölgedeki ABD'li komutanlar, Kerkük'ü
“Irak’ın Kosovası” olarak nitelendirirken, gelişmelerin uzun vadede istikrarı
tehdit ettiğini söylüyordu.
Kente Kürt göçü özellikle Ağustos ayında
yoğunlaşırken, Kerkük'e savaştan bu yana (18 aydır) yerleşen Kürtler'in
sayısının 72 bini bulduğu belirtildi. Kürtler'in Kerkük'te yaşayan Araplara
yönelik yıldırma politikası çerçevesinde son aylarda yaklaşık 50 bin Arap'ın
ise kentten kaçtığı bildirildi.
Gerek Kerkük'ten gerekse Kuzey Irak'ın değişik
bölgelerinden Ankara'ya ulaşan durum değerlendirmelerine göre, özellikle
Talabani Kerkük'ün hızla Kürtleştirilmesi için her türlü çalışmayı yapıyor.
Ankara bu girişimleri onaylamadığını, Kerkük'ün mevcut statüsünün
değiştirilmesini kabul edemeyeceğini her türlü platformda bildirdi.
Raporlara göre 1991-2000 arasında Kerkük'ten
ayrılanların sayısı 100-120 bin civarında ve hepsi Kürt değil. Gelen Kürtlerin
sayısının ise 350 bin civarında olduğu belirtiliyorKerkük'teki durum Irak'ın
toprak ve siyasi bütünlüğünü tehdit etmektedir.
Türkiye, Kerkük'ün nüfus yapısının değiştirilmesine
ilişkin kaygılarını, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün BM
Genel Sekreteri Kofi Annan'a yazdığı mektubun yanısıra Ankara ve Washington'da
Amerikalı yetkililere ve Irak makamlarına iletti.

Kerkük'ten sorumlu 1'inci Amerikan Piyade Tümeni'nin
komutanı Tümgeneral John Batiste, nüfus yapısında bu göçten dolayı meydana
gelen değişikliğin, uzun vadeli istikrarsızlığa yol açabileceğini söyledi. Aynı
birliğin istihbarat subayı Yarbay Jim Stockmoe da, Kerkük'ü “Irak'ın Kosovası”
olarak nitelendirerek, kentteki gelişmeler yüzünden iç savaş çıkabileceği
tehlikesine dikkat çekti. Göçün devam etmesi durumunda, seçimlerden önce 750
bin olan kent nüfusuna 100 bin kişinin daha ekleneceği belirtiliyor. Amerikan
haber ajansına göre, Kürtler'in akın akın dönüşü, bağımsız bir Kürt devletinden
korkan Araplar ve Türkiye gibi Kürt azınlıkları barındıran ülkeler tarafından
endişeyle izleniyor.
“Kürt Göçü” örtüsü altında oynanan oyunun gerisinde,
1300 yıldır Kuzey Irak’ta özellikle Musul, Kerkük ve Erbil bölgesinde yaşayan
yaklaşık 2.800.000 Türkmen’in 674’den beri yaşadıkları topraklarından sökülüp
atılmalarını hedef alan bir Asimilasyon’a tabi olmaları yatmaktadır.
Dış güçlerin, Körfez Savaşından sonra, Kuzey Irak’a
gösterdikleri ilginin yalnızca “insani” olmadığı, bölgede kaydedilen bazı
olaylardan “İnsanı ilgi” örtüsü altında, Türkiye’ye yaratılan “Kürt Sorunu”,
“PKK Sorunu” ve “Terör”ün köklerinin belirli dış mihraklarca beslendiği açık
bir şekilde görülüyor.
Kerkük’ ten sorumlu 2. tümen komutanı Mark Davey,
Kerkük e günlük olarak ortalama 500 Kürdün girdiği ve Ağustos ayında şehire 20
bin Kürdün yerleştiğini söyledi. Diğer bir haberde Kerkük e bağlı Topuzova
köyne 400 Kürt ailesi yerleşti. Yerleşen her ailenin Talabani idaresinden 1.5
milyon Irak Dinarı ve inşaat malzemesi aldığı bildirildi. Aldığımız bilgilere
göre Kürt yönetimleri Süleymaniye ve Erbil den Kerkük e 2100 Kürt öğretmen
nakli yaparak bir kısmının maaşlarını Bağdat Eğitim Bakanlığı karşılarken, geri
kalanlarınınkini Kürt idareleri vermektedir.
Irak Seçimlerinin Ardından
Seçimlerde beklendiği gibi Ayetullah Ali
el-Sistani’nin desteklediği “Şii Listesi” 140 sandalye ile birinci parti oldu.
275 üyeli Meclis’te, 40 sandalyeyi yine Şii olan mevcut Başbakan İyad
Allavi’nin “Irak Listesi” aldı. Şii lider Mukteda el-Sadr’a bağlı 3 isim
bağımsız seçildi. 2 sandalye de Irak Komünist Partisi üzerinden Şiilerin oldu.
Sonuçta, Şiiler Meclis’te Cumhurbaşkanı’nı seçecek, iki yardımcısını atayacak,
başbakanı belirleyecek, kabineyi onaylayacak ve yeni anayasayı hazırlayacak
üçte ikilik (184 sandalye) çoğunluğa ulaştılar.
ITC, bu oy oranıyla 275 üyeli Irak Ulusal Meclisi’ne
toplam 3 milletvekili sokabildi. Ancak Meclis’teki Türkmen milletvekilleri,
yalnızca ITC temsilcileriyle sınırlı değil. Sandıkta 4 milyon dolayında oy
alarak ezici bir zafer kazanan Şiilerin Birleşik Irak İttifakı’nın Meclis’e
soktuğu 141 milletvekilinden 5’i Şii-Türkmen kökenli. ITC’nin 3 Sünni-Türkmen
milletvekilini eklediğinizde Meclis’teki Türkmen üye sayısı 8’e çıkıyor.
Ayrıca, Kürdistan İttifakı’nın listesinden seçilmiş
olan 4 Türkmen kökenli üye var. Bu Türkmenler, Kürtlerle işbirliği içinde
hareket ettikleri için özellikle ITC tarafından reddediliyorlar.

Sadece 93 bin oy alan Irak Türkmen Cephesi ise, 3
vekil çıkarabildi. Bu tarihi süreçte büyük bir fırsatı da kaçırmış oldu. “Şii
Listesi” üzerinden Meclis’e giren Şii Türkmen vekil sayısınınsa, 5 olduğu
belirtiliyor. Yani, daha iyi bir sonuç elde ettiler. Kürt İttifakı içerisinde
de 2 Türkmen’in Meclis’e girdiği ifade ediliyor. Bu durumda Türkmenler, her
halükarda iktidarda yer alacak, belki bakanlık da elde edecekler. Ama, bunlar
Türkiye’nin kucaklamayı başaramadığı, 15 yıldır koruyup, finanse etmediği
gruplar olacak. 30 Ocak seçimlerinde Türkmen Cephesi her açıdan tam bir fiyasko
yaşadı. Bu durum, Türkiye’nin yıllardır savunduğu Türkmen tezlerinin geçerli
olmadığı izlenimine sebep oluyor. Türkiye’nin elini zayıflatıyor.
Nüfusu yaklaşık 1 milyon olan Kerkük'teki 109 seçim
merkezinde 550 bin seçmen kayıtlıydı. Yüksek Seçim Kurulu'ndan gelen gayri
resmi sonuçlara göre bunların 318 bini sandık başına gitti. Kerkük'ün bir
kasabası olan Havice'de 94 bin kayıtlı sadece 34 bini oy kullandı. Sünni
Araplar Havice'ye oy pusulalarının çok geç ve yetersiz sayıda geldiğini de öne
sürdü. Pusulaların saat 15.00'te ulaştığı ve sandıkların da saat 17.00'de
kapandığını iddia eden Sünni Araplar'a göre gelen pusulalar da seçmenin sadece
yüzde 40'ına yetecek kadardı. Araplar, Kerkük genelinde Kürtlerin benzer
manevralara başvurduğunu da iddia etti.
Kürtler ise bu iddiaları şimdilik kulak arkası etmiş
görünüyor. Kürt liderler, kentte partilerinin çoğunluğu aldığını da ilan
ediyor. Yerel Kürt basınına konuşan Irak Kürdistan Yurtsever Birliği lideri
Celal Talabani, ortak Kürt listesinin Kerkük'te oyların yüzde 68'ini aldığını
iddia etti. Buna göre Kürtler kentte yerel meclisteki 41 sandalyenin 26'sını kazandı.
Kerkük’teki yerel seçimlerde, ortak Kürt listesinin
oyların % 68’ini aldığı, meclisteki 41 sandalyenin 26’sını da kazandığı öne
sürüldü. Türkiye’nin bütün uyarılarına rağmen Kürtlerin kitleler halinde
Kerkük’e taşınması sonucu korkulan oldu; pazar günkü seçimde yerel meclis için
yarışan Kürt ortak listesi oyların üçte ikisini aldı. Resmi olmayan sonuçlara
göre yerel mecliste çoğunluğu garantilediler.
250 000 kayıtlı seçmenin bulunduğu yerden 350 000 den
fazla oy çıkarsa çıkan sonuca şaşmamak gerekir. İncirlikten kalkan uçakların
bombaladığı Türkmen şehri Telafer ne oldu ? Kürtler kuzeyden gelerek ve
mükerrer oy alarak rakamlarını yükselttiler..Türkmelerin oylarını ise çalıp
sildiler.
Kerkük’te ikamet etmek bir yana, hayatında ilk defa
Kerkük’ü gören, hatta Iraklı olmayıp komşu ülkelerden getirtilen kişilerin,
seçimde oy kullanmak üzere getirildikleri ifade edilmektedir. Böylesine bir
oldu-bitti ile, güvenlik ortamı sağlanmadan, Kürt peşmergelerinin elindeki
silahlar alınmadan seçimlerden sağlıklı ve hakkaniyetli bir sonucun çıkması
zaten beklenemezdi.
Irak Ulusal Meclisi’ne yansıyan sonuç, Türkmenlerin
Irak’taki gerçek sayısal gücünü temsil ediyor mu? Bu soruya yanıt verebilmek
için 1957 nüfus sayımından hareket edebiliriz. Irak’ta Türkmenlerin etnik kökeninin
sorulduğu son sayım olan 1957 ölçümünde, Irak’ın nüfusu 6 milyon 300 bin olarak
hesaplanmıştı. Sayımda Türkmenlerin toplam sayısı ise 567 bin çıkmıştı. Bu
resmi rakamlara göre, Türkmenler 1957 yılında Irak nüfusunun yüzde 8.5’ini
oluşturuyorlardı. Bir başka deyişle, ITC’nin 30 Ocak 2005 seçiminde aldığı 73
bin oy, bundan yarım asır önce Türkmenlerin nüfus ölçümündeki resmi sayıları
olan 567 binin ancak sekizde biri ediyor. Örneğin Kerkük’te, Kerkük kökenli
olmayan on binlerce Kürt’ün oy kullandığı bir sır değildir. Başka usulsüzlükler
de yapılmıştır. Ancak, bütün bu seçim hileleri Türkmenler açısından alınan
sonucu tek başına izah etmeye yetmiyor. Çünkü seçimler, Türkmenler’in
varlıklarını ispatlamak için çok önemli bir fırsattı, ancak kullanamadılar.
Ayrı bir listeye, örneğin Kürt listesine girmeleri de hataydı.
Sorunun bir boyutunda, Türkmenlerin yoğun olarak
yaşadığı eyaletlerde katılımın çok düşük olması yatıyor. Örneğin, Musul’un
bulunduğu ve Türkmenlerin de dağınık bir şekilde yaşadığı Ninova eyaletinde
Kürtler 77 bin oyla birinci çıkmışlardır.
Arap dokusu tartışmaya götürmeyen 2.5 milyon nüfuslu
bu eyalette alınan bu sonuçta bir gariplik yok mudur? Sonuçta, Türkmenlerin
Araplarla birlikte sandığa gitmeme eğiliminin, ayrıca güvenlik kaygılarının da
yine bu sonuçta rol oynadığı söylenebilir. Ancak, bütün bu faktörleri bir araya
getirseniz de, son tahlilde ITC’nin başarılı bir performans sergileyemediği
gerçeğini değiştiremez.
Eğer, Kerkük “otonom” yapısını yitirir ve bir Kürt şehri
olarak kabul edilirse, ekonomik gücü misli ile artacak ve Kürtler giderek bizim
Güneydoğumuzu da içeren bağımsız bir devlet kurmak isterlerse şaşırmamak
gerekir.
Doğru kaygılarla izlediğimiz politikamızı bir kez daha
yanlış stratejiler üzerine oturtuyoruz. Meseleyi tek boyutlu ele alıyor ve
sadece Türkmen dostlarımızın haklarının korunması olarak algıladığımızı
vurguluyoruz. Gündeme gelen seçenekler Yaptırımlar konuşulurken Kürt bölgesine
açılan Habur sınır kapısının kapatılması, Kerkük-Yumurtalık boru hattından
petrol sevkiyatının durdurulması, İncirlik'in ABD tarafının kullanımının daha
da sınırlandırılması gibi seçenekler gündeme geliyor.
Türkiye’nin Irak Türkleri Politikası
Türkiye’nin Irak Türklerine yönelik çok somut bir
politikasının varlığından söz etmek mümkün değildir. 5 Haziran 1926'da Türkiye
ile Irak arasında yapılan antlaşma dışında uzun yıllar Türk dış politikasında
bu ülkede yaşayan Türklerin problemleri ve hatta varlıklarından bile söz
edilmemiştir. 1959yılında Irak Türkünün yaşadığı büyük katliamdan sonra donemin
Dışişleri Bakanı Zorlu ve bazı siyasi parti sözcüleri dışında konuyla hiç kimse
ilgilenmemiştir. Bu ilgisizliğin sebebi olarak Irak'la, bu ülkede yasayan
Türklerin siyasi ve kültürel haklarını teminat altına alacak bir anlaşmanın
yapılmamış olması gösterilmektedir. Ancak neden böyle bir anlaşmanın
olmadığının cevabı da verilebilmiş değildir.
Maalesef bir gerçektir ki Türkiye'nin Irakla ilgili
resmi politikası Türkmen değil ama daha çok “Kürt” olayına endekslenmiştir. Ve
bu politika 2 bolümden ibarettir:
Birincisi: Türkiye'nin içinde istikrarsızlık
yaratabileceği tehlikesine karşılık, Kuzey Irakta bir Kurt devletinin
kurulmasına engel olmaktır.
İkincisi ise: Kuzey Irak'ta üslenen PKK gerillalarını
etkisiz hale getirmektir. Bu yüzden Türk ordusunun Kuzey Irak'a girişleri
Batılılar tarafından “mırıldanarak” ve “homurdanarak” es geçilmektedir. Bu
yüzden, Batı ve Irak muhalefeti, Irakta demokratik bir devlet kurulursa, zaten
yukarıdaki iki durumunda ortadan kalkacağını ve Türkiye'nin müdahalelerini
bertaraf edeceklerine inanmaktadırlar.
Irak ve Kuzey Irak’ın kaderi ve geleceğinin
konuşulduğu bir ortamda Türkiye’nin bu konuda mutlaka bir plânı olması
gerekmektedir. Türkiye’nin yeni oluşumları değerlendirerek ve önceden tahmin
ederek bu bölgede yasayan 2.5milyon civarındaki Türk toplumunun
karşılaşabileceği tehlikelere karşı tedbir alması ve bu insanların yeni
facialara maruz kalmaması için çok yönlü plan, program ve politikalar üretmesi
gerekmektedir.
Bilindiği üzere Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral
İlker Başbuğ, Kerkük konusunda Kürt gruplara bir uyarı yapmıştı:

- Kerkük'ün Kürt grupların eline geçmesi, bağımsız
Kürt devletinin kurulması yönünde ilk basamağı oluşturur. Bu durum iç savaşı da
tetikleyebilir ve Kerkük Türkiye'nin güvenlik sorunu haline gelir. Kerkük'ün
özel statüsünün korunması, Türkiye için hayati önemdedir.
Ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kerkük'te
atılacak yanlış bir adımın, Irak'ta geleceğe yönelik bir barışı olumsuz
istikamette etkileyeceğini belirtti. Erdoğan, ''Burada olumsuz bir yapılanmaya
BM, ABD ve diğer koalisyon güçleri asla müsaade etmemelidir. Eğer böyle bir
yanlışa göz yumulacak olursa, gelecekteki olumsuz bir faturanın bedelini de
onlar ödemek durumunda kalırlar'' dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlere ilişkin
değerlendirmelerde hiçbir etnik unsurun diğer etnik unsurlar üzerinde egemenlik
sağlamasına olumlu yaklaşılmadığını, hiçbir mezhebi unsurun diğer mezhepler
üzerinde egemenlik kurmasını doğru bulmadığımızı ifade ediyordu.
Irak seçimlerinin nasıl olacağı, hiç kimse için
sürpriz değildi. Nitekim, Türk ve Dünya basınında, yapılan seçim hileleri,
peşmergelerin taşıma seçmenleri, Kerkük'e yerleştirilen yüzbinler çarşaf çarşaf
yer almıştır. Bu seçimleri normal kabul ederek, “Demek ki Türkmen sayısı bu
kadarmış” demenin anlamı da yoktur.
Bu bağlamda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da ITC’nin
performansından duyduğu hoşnutsuzluğu şu sözlerle ifade ediyordu: “Türkmen
kardeşlerimiz seçime umduğumuz ilgiyi göstermediler. Ya organize olamadılar ya
da baskı altında kaldılar. Liderleri halkı sandığa taşıyamadılar” diyordu.
ITC’nin önde gelen şahsiyetlerinden Sadettin Ergeç
ise, kendilerinin görevlerini yerine getirdiklerini; olumsuz sonucun büyük
ölçüde seçim hilelerinden kaynaklandığını söylüyordu. Ancak, ilginç olan,
Ergeç’in “Seçim günü neredeydiniz?” sorusunu “Ben hacdaydım” diye cevaplayarak
kendisinin de oy kullanmadığını itiraf etmesiydi.
30 Ocak seçimleri her türlü hile ve melanete
dönüşmüştür. Türkiye de buna seyirci kalmıştır. Ne yazık ki, bu seçimleri
tanımadığımızı söylemeye bile cesaret edemedik. Artık Kerkük'ün bütün Irak'a
ait olduğunu ve Sünnî Araplarla Türkmenler'in Anayasa'da daha fazla söz sahibi
olması peşine düşmüştür. Hani derler ya, dostlar alışverişte görsünler.
Marzani Erbil’de 1996’da Saddamla işbirliği yaparak
yüzlerce Türkmeni katletmiştir.
Batı Trakya, Kıbrıs, Hatay ve Nahcivan'a garantör
olabilen Türkiye acaba neden Türkmeneline garantör olamamıştır? Buna cevap
olarak; o zamanki İngiliz imparatorluğunun dünyanın tek süper devlet olusuna ve
Musul petrollerini elinde tutmak için yeni bir savaşı bile göze aldığına
bağlayabiliriz.
Bu konuda Türkiye'nin elinde yeterince koz vardır.
Artık 1920'lerin Büyük Britanya’sı yoktur, onun yerine Türkiye'yi , kendi
menfaatleri açısından, küstürmek ve kaybetmek istemeyen Amerika Birleşik
devletleri vardır.
Amerikalı yetkililer, Türkiye'nin Kerkük kaygılarını
“not ediyor”' ve Türkiye'nin düşündüğü ölçüde kitlesel Kürt seçmen kaydı
yapılmadığı görüşünü dile getiriyor. Bu kaygıların BM'ye iletilmesinin
gerekçesini değerlendiren bir kaynak, “BM birşey yapamaz, ancak bu kaygıların
asıl adresidir”' diyordu.
Ne yazık ki Kerkük'te Türkmen nüfusunun yoğunlukta
olduğu yerlere Kürt mülteciler yerleştirilerek, Türkmen nüfus
seyreltilmektedir. Türkiye ise, buna müdahale edememektedir. Mesut Barzani,
Şam'da yaptığı açıklamayla, Türkmen bölgesini Kürdistan hudutları içerisinde
göstermekte ve Türkiye'yi karışmaması için sürekli tehdit etmektedir.
Türkiye’nin Türkmen politikası ise tarihimizin en büyük fiyaskolarından biri
olduğu gibi, yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’nin Irak konusunda millî bir
politikası da olmamıştır. Ne yazık ki Türkiye’nin ısrarla ortaya koyduğu
kırmızı çizgi bugün yoktur. Üstelik iki aşiret reisi, “Türkleri vururuz!” diye
tehditler savururken; bizden çıt çıkmamaktadır!
1926'da İngiltere ile savaşmamız imkansız olduğu için
Musul ve Kerkük topraklarını kaybettik. Ancak millet olarak asıl hatamız
1926'dan sonra bu toprakları bir daha hatırlamamamız oldu. Dış politikamız, şu
an ABD ve İsrail ile işbirliği yapan Talabani ve Barzani'ye verdiği desteği ne
yazık ki Irak'taki Müslüman Türk varlığından esirgemiştir.
Yaptığımız tek şey, "Olayları
kınamak" veya "Kaygıyla seyretmek"...
Türkiye’nin Kuzey Irak’ta istenmeyişinin altında
ABD’nin Barzani’ye vermiş olduğu sözler yatmaktadır ve bölgede bir Kürt Devleti
kurulmak istenmektedir. 26 Haziran 2000’de Washington’da Irak muhalif gurupları
ile Amerikan hükümeti arasında yapılan görüşmede başkan yardımcısı Al Gore
yaptığı konuşmada, ABD'nin Irak Milli Kurultayı (IMK)'yi Irak muhalefetinin tek
temsilcisi olarak gördüğünü ve butun desteğini onun arkasına koyduğunu
söylüyordu.
Ne var ki, Arap ve Kurt temsilcilerinin bulunduğu
toplantıya Irak'ın 3.cü büyük milliyetini oluşturan Türkmenler alınmadı ve bu
konuda, sorularıyla belki de tarafları zor durumda bırakabilecek olan Anadolu
Ajansı muhabiri Deniz Aslan kapı dışarı edilmiştir. Bu çok vahim bir olaydı,
Türkiye’ye ve Türkmenlere karşı bir meydan okumaydı. Ama her nedense bu
hakarete ve Türkiye’nin yüzüne vurulan yumruğa “bazı” konularda çok duyarlı
olan Türk basını ve devleti sessiz kalıyordu.
Ne hazindir ki, Yunanistan'da kalan Türklere Türkçe
öğretmeyen Yunanistan, bugün TC hükümetimizi kendi elleriyle, henüz ayrılıkçı
çığırtkanların feryatları kulaklarımızdan silinmemiş olan bir grubun olmayan
lisanını yaygınlaştırmaya mecbur etmektedir.
Felakete yol açacak bir patlamadan önce tarafların,
özellikle de ABD'nin bu belirsizliği ortadan kaldıracak bir formül üretmesi
gerekiyor. Tabii şayet Kerkük'ün Saraybosna ve Kudüs gibi kanla ve etnik
nefretle değil, etnik uyum ve barışla anılmasını istiyorsak...
Türk'ün kendisini kaybetmemiş olan evladına ise üvey
evlat muamelesi uygulamaktadırlar. Artık Irak Türkmenleri, Türkiye yerine başka
devletlerden yardım arayışına başlamışlardır.
Telefar'deki son Türk katliamı sonucu devletin bazı
kuruluşları ABD'nin ileri gelenlerini uyardılar. Ancak uyarılar ABD'yi kendine
getirecek türden olmalıdır. Irak Türklerine artık sahip çıkılmalıdır. ABD ile
bir an önce masaya oturulmalı, bir tek Türk'ün bile burnunun kanamaması için
gerekenler neyse yapılmalıdır.
Olmadığı takdirde “Müttefiklik” durumu yeniden gözden
geçirilmelidir. ABD artık Türkiye'nin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunu
bir an önce açıklamalıdır. Yanındaysa bunu ispat etmeli, değilse Türkiye başka
çareler aramalıdır.
Kürt Tehdit ve Emelleri
Kuzey Irak'ta federe devlet hazırlıkları yapan,
Türkmenlerin yaşadığı Kerkük'ü Kürt ili ilan edip bir de Kürdistan haritası
yayınlayan Mesut Barzani tansiyonu iyice tırmandırırken, Barzani'nin partisi
IKDP, “Türkiye saldırırsa, K.Irak Türk askerine mezar olur’’ diye tehditler
savuruyordu.
Oysa Türkiye, Kuzey Irak'ta, PKK ile mücadeleye destek
olmaları için Barzani'ye önemli ölçüde maddi destekte bulundu. Barzani'nin
silahlı güçlerini eğitti. Biz onlara inanılmaz ölçüde silah ve mühimmat desteği
verdik. En zor dönemlerinde, “imdat” dedikçe Türkiye desteğini artırdı. Kuzey
Irak'tan getirilen mazot onlara can damarı oldu. Türkiye, Irak'tan mazot
girişini kısa süre önce durdurdu. Çünkü onun parasının önemli bir bölümü de
PKK'ya gidiyordu.
Düne kadar yetkililerin “aşiret reisi” diye
küçümsediği Mesut Barzani ve Celal Talabani'yi Türkiye büyütmedi mi? Türkiye
büyüttü, besledi ve bugün onlar Türkiye'ye “rest” çekecek kadar ileriye
gittiler. Celal Talabani ve Mesut Barzani, Türkiye Cumhuriyeti'nin verdiği
pasaportla yabancı ülkelere gitmediler mi?

Türkiye'nin Güneyi'nde, Irak'ın Kuzeyi'nde kurulacak
Kürdistan devletinin yalnız bizim için değil, Suriye ve İran için de önemli bir
tehlike oluşturacağı muhakkaktır.
Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP), Türkiye'de,
Kuzey Irak, Musul, Kerkük ile ilgili olarak gündeme gelen tartışmalara günlük
yayın organı Brayati'de yayınlanan bir bildiriyle cevap verdi. Bildiride, Türk
basınının yanı sıra bazı yetkililerin kışkırtıcı yayın ve demeçleri olduğu
savunularak, Türkiye'nin bir ABD operasyonu sayesinde bölgedeki hedeflerine
ulaşmak istediği ileri sürüldü.
Bildiride, ayrıca şu ifadelere yer verildi: “Türkiye,
Kuzey Irak'taki Osmanlı ordusunun kaderini hatırlamalı, eğer söylediklerinde
ısrarlıysalar, bırakalım şanslarını denesinler. Ulus olarak kendimizi feda etmeye
hazır olduğumuzu ve saldırganlar için bu toprakları mezarlığa çevireceğimizi
görecekler.”
Peşmerge liderleri Barzani ve Talabani’nin, “Kerkük
bizimdir, Türkiye bize karışmasın” şeklindeki çizmeyi aşan açıklamalarına
Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül’den sert ve kararlı tepkiler gelince,
ABD’li yetkililer son bir ay içinde dördüncü kez Ankara’ya gelmek zorunda
kaldılar. ABD, Irak seçimleri ve Kerkük’e yönelik büyük kaygılar taşıyan ve bu
kaygılarını her mecrada dile getirmekten çekinmeyen Ankara’yı rahatlatmak ve
tansiyonu düşürmek amacıyla, Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith’i Ankara’ya
gönderdi.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’den önce
Ankara’ya gelerek temaslarda bulunan Feith, Kerkük ve PKK konusunu kastederek,
“hassasiyetlerinizi anlıyoruz. Her iki konu da hükümetimizin gündeminde.
Irak’ta yeni hükümet işbaşı yapsın, Irak’ta bütünlük bizim için de hayati önem
taşıyor. Bu sebeple bize biraz süre tanıyın ve sabredin” dedi. Dışişleri Bakanı
ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ile bir saate yakın görüşen Feith çıkışta,
ABD’nin Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu söyleyerek, üstü kapalı
olarak, Barzani’nin “bağımsız Kürdistan devleti kurulacaktır” şeklindeki
açıklamalarını değerlendirdi.
Talabani, CNN televizyonunda katıldığı bir programda,
Irak seçimlerini değerlendirdi ve “'Bugün tarihi bir gün. Çok memnunuz. Cesur
Amerikan askerlerine teşekkürler” dedi. Talabani, “'yeni Irak hükümetinde
devlet başkanı veya başkan yardımcılarından biri olup olmayacağı” sorusu
üzerine, “'Iraklı Kürtler yeni hükümette iki pozisyonu istiyor. Ya devlet
başkanlığı ya da başbakanlık. Ancak buna ulusal meclis karar verecek” diye
konuştu. Irak’ta devrilen Saddam Hüseyin yönetimi için “'En kötü diktatörlük”
diyen Talabani, bundan sonraki adımın, ülkede terörizmi ortadan kaldırmak için
kapsamlı bir plan olması gerektiğini kaydetti. Talabani, “'Kürt bölgesel
hükümeti veya bölgesel Kürdistan çok ilerlemiş durumda. Irak'ın başka bölümleri
için örnek teşkil edebiliriz” diye konuştu. ABD’nin ne zaman Irak'tan çekilmesi
gerektiği yönündeki soruya karşılık Talabani, bunu ancak yıl sonunda koalisyon
güçleriyle müzakere etmenin mümkün olabileceğini kaydetti. Talabani, “Amerikan
askerlerinin Irak'tan çok yakın zamanda ayrılmasını istemiyorum” derken,
Barzani de “bağımsız bir Kürt devleti kurulacaktır” diyordu.

2 Nisan 2003 tarihinde Ankara’yı ziyaret eden Powell,
“Kuzey Irak'ta Kürt silâhlı güçleri tarafından bağımsız bir devlet
kurulmayacak” diye vurguladı. Powell'in, Kürt devleti kurdurulmayacağını
söylemesi, Kuzey Irak'taki petrol havzalarının ABD ve İngiltere tarafından
yönetileceği anlamına geliyordu.
Iraklı Kürt liderlerden Celal Talabani ise, Irak
devlet başkanlığına ya da başbakanlığa aday olduğunu açıkladı. Irak Kürdistan
Yurtseverler Birliği (IKYB) lideri Talabani, Selahattin kentinde Irak Kürdistan
Demokrat Parti (IKDP) lideri Mesut Barzani ile görüştükten sonraki basın
toplantısında, “'Demokratik Kürt listesinin başbakan ya da devlet başkanı
adayıyım” dedi. IKDP lideri Barzani ise, Süleymaniye, Erbil ve Dohuk'tan oluşan
özerk Kürdistan bölgesinin başkanlığına aday olduğunu açıklıyordu. “Barzani'nin
Kürt bölgesi başkanlığına adaylığını takdim ettik” diyen Talabani, “Barzani'nin
yeğeni Neçirvan Barzani'nin de, yerel hükümeti kurmakla görevlendirileceğini”
söyledi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Irak ve Kuzey Irak
konusunda tarihin en inanılmaz tuzaklarından birinin içine göz göre göre
çekilmektedir.
ABD'den güç alan Talabani ve Barzani, bugüne kadar
olmadık bir şekilde Türkiye'ye kafa tutmaktadır...
Kerkük'ün başkent ilan edilmesi, oradaki Türkmen
bölgesi de dikkate alındığında, Türkiye'nin stratejik varlığına karşı neredeyse
bir “hakaret” niteliğindedir. Amaç, 'tahriktir... Nitekim, Türkiye'nin çevresini
kuşatmaya başlayan bu senaryo artık gün ışığına çıkmaktadır.
- Başta Kıbrıs olmak üzere, Türkiye'nin ABD
çıkarlarıyla çelişen kararlarını Ermeni ve Kürt devletleriyle bastırmak. Bu
baskı sayesinde, Türkiye'nin kozlarını elinden almak. Senaryonun şimdilik Kuzey
Irak bölümü, Kürdistan devleti ekseninde ateşlenmektedir...
Bir tarafta Türkiye'ye, Müslüman özelliği nedeniyle
Afganistan ve Bosna'da jandarma görevi yaptırılmakta, diğer tarafta Kıbrıs ve
Kuzey Irak gibi ya da Ermeni işgalindeki Karabağ gibi bölgelerde Ankara
inisiyatifsiz bırakılmaktadır...

ABD'nin bütün bu operasyonları, başta petrol olmak
üzere, enerji ekseninde yaptığı açıktır...
Evet, bütün bu olaylar gösteriyor ki, Türkiye
Cumhuriyeti devleti, tarihinin en kapsamlı ve çetrefilli “tehdidiyle” karşı karşıyadır...
Bu yüzden, hükümetin ilk işi, bu “tehdit”e karşı milli
stratejiyi geliştirmek olmalıdır...
S O N U Ç
Kuzey Irak'ta dalgalanan KDP kaynaklı ve ABD destekli
Kürt devleti bayrağı, adeta bölgede yasayan milyonlarca Türkmen'in hazin sonunu
belgeler gibidir. Doğu Türkistan'da yaşayan Türkler gibi, Kuzey Irak'ta yasayan
Türkmenler de mi Amerika'nın ve bölgede yasayan Kürt gruplarının inisiyatifine
ve insafına terk edilecektir? Barzani'nin kendisini Kürdistan cumhurbaşkanı
olarak takdim ettiği, bölgede üniter bir Kürt devleti oluşturmak amacıyla her
şeyin yapıldığı bir dönemde Türkiye, sadece Türkiye içinde yasayan Türkleri
düşünmekle mi yetinecektir? Unutulmamalıdır ki, Kuzey Irak'ta yasayan
Türkmenler, Misâk-i Milli sınırları içinde yaşayan Türklerdendir.
Türkiye bu meselede zarar görecek tek taraf da
değildir. Türkiye zannedildiği kadar da çaresiz bir ülke de değildir. Türkiye
bölgede ağırlığı olan bölgesel bir güçtür. A.B.D. orta ve uzun vadede
Türkiye’yi tamamen saf dışı bırakacak imkanı da yoktur. Bu bağlamda Ankara,
derhal Türkmenlerin Türkiye'de oluşturmuş oldukları siyasi ve kültürel
birlikleri bir çatı altında toplayarak onlara devletin her kademesinin
tanıyacağı bir resmi statü kazandırmalıdır.
Türkiye, kendi geleceği için de hayati önem arz eden
bu konuda Kuzey Irak'ta kurulmakta olan yapıda Türkmenlerin de hak ettikleri
yeri almaları gerektiğini sonuna kadar savunmalı, bunun için de mümkün olan her
yola baş vurabileceğini yüksek sesle dile getirmelidir.
Geçmişte Saddam'ın tankları altında başta aydınları,
subayları ve devlet adamları olmak üzere binlerce evladını kaybeden, yüzlerce
yıllık öz vatanlarını terk ederek vatandaş kimliği alamadıkları Türkiye'den
Avrupa'ya geçmek isterken Ege sularında boğulan Türkmenleri, şimdi Barzani'nin
insafına terk edip iki ateş arasında bırakmak, Türk devlet anlayışına ve
töresine asla yakışmaz.
İnancımız, Türk ulusunun devlet geleneğine ve töresine
yakışır bir şekilde davranılacağı ve sadece adı geçen bölgede değil, Türk'ün
yaşadığı ya da onu ilgilendiren bütün bölgelerde Türk'ün yararına akılcı
politikaların yürütülmeye başlanacağıdır. Türkiye, uluslar arası platformda
yaşadığı ikili ilişkilerde kendi şartlarını ileri sürebilecek bir devlettir ve
öyle de davranmalıdır.
Ankara Irak'ta ki yeni yapılanmada Türkmenlerin
haklarının korunması için gerekli uluslararası girişimleri sürdürmelidir.
Kürtlerin haklarının korunması için öne sürülen gerekçeler Türkmenlerin
talepleri öne sürülürken de kullanılmalıdır.
Siyasilerimiz Irak ve Türkmeneli sorunlarıyla ilgili
tüm konferans, toplantı ve görüşmeleri asla kaçırmamalıdırlar. Aynı şekilde de
aydınlarımız, dünyanın her yerinde, yaşadıkları ülkelerin milletlerine
Türkmeneli’nin Türkmen olduğunu yazı ve görüşmeleri sırasında tanıtmalıdırlar.
İngilizce, Arapça, Fransızca ve İspanyolca gibi önemli dillerde gazete ve dergi
yayıncılığına ve internet sitelerini açmaya da çok önem vermemiz gerekiyor.
Türkiye her şeyden evvel, Türkmenlerin yasal haklarını
gasp eden Irak hükümetiyle, masaya oturup bu konu hakkında tavrını ortaya
koymalıdır. Ayrıca Türkiye, Türkmeneli konusunda, Türk Devleti’nin
yardımlarıyla, ayakta durmayı beceren Kürt parti liderleri Celal Talabani ve
Mesut Barzani’yi, şiddetli bir biçimde uyarmalıdır.
Bugünkü kargaşanın da asıl sebebi, Iraklıların, “Ben
Şii’yim, ben Arap’ım, ben Sünni’yim” vb. demeleri ve “Ne mutluyum ki, ben
Iraklıyım” diyememeleridir! Her şeyden önce Atatürk milliyetçiliğini hor gören,
azınlıkları tanımayı insan haklarının gereği sayan- sözde aydınlar için ve
“Türklük” yerine, “Türkiyelilik” kavramını yerleştirmeye çalışan, PKK ile
mücadele hususunda ve hatta her hususta olduğu gibi, bu konuda da Amerika’ya
güvenmek doğru mudur ? Başbuğ Paşa'nın dediği gibi güvenliğimizi ve
çıkarlarımızı korumak sadece Türkiye’nin işi olmak gerekir. Biz, Paşa'nın bu
sözleriyle ABD ile “başka ilişkilerimiz” olduğu sözleri arasında da bir çelişki
görmüyorum. Açıkçası ABD ile ortak, karşılıklı çıkarlarımız var diye kendi
güvenliğimizi kendimiz sağlamak hususunda Washington’dan çekinmemiz söz konusu
olmamalıdır.
Birinci tezkereye karşı çıkmakta ne kadar haklı
olduğumuz ortaya çıktı. Eğer tezkere geçse idi, 65.000 Amerikalı Türkiye'de
Güneydoğu'ya yerleşecek orada burunlarını insan hakları vesaire diye bizim
içişlerimize sokacaklar ve üslerden belki bir daha çıkmayacaklardı. En vahimi,
bugün Irak'taki zulümlerine Türkiye de ortak olmuş olacaktı.
• ABD, Irak'ta Türkmenleri yok varsaymaktadır. Türkiye
ve Türkmenler karşısında, yerel Kürt grupları ile birlikte hareket etmektedir.
• Ve ABD'nin de destek verdiği Türkiye'nin AB üyeliği
bağlamında, geçtiğimiz ay yayınlanan İlerleme Raporu ile, Alevilerin gayri
Müslim azınlık oldukları, Türk kavramının münhasıran etnik bir kavram olduğu
tartışmaları ortaya çıkmıştır. Bunun pratikteki anlamı, Türkiye'nin yurt
dışındaki bir kısım Türk varlığını kaybetmesidir.
Kuzey Irak’ta kurulacak merkezi Kerkük’teki bir
Kürdistan devleti, sadece bir “hassasiyet” konusu değil, Türkiye’nin milli
bütünlüğüne karşı “açık ve yakın” bir tehdittir!
Tüm bu gelişmeler karşısında bölgedeki Türkmenler de
sahipsiz bir topluluk görüntüsü içinde bulunmakta ve haliyle Irak’ın
yapılanmasında Türkmenler’in aktif bir rol üstlenmeleri mümkün görülmemektedir.
Irak Meclisi’ndeki Türkmenleri temsilen bulunan iki Türkmen’in bile Hükümetten
dışlanması açıkça bir meydan okumadır. Hükümetimizin ve Dışişlerimizin; Irak’ta
Türkmenleri dışlayıcı ve güvenliğimizi olumsuz etkileyecek her türlü siyasetin
engellenmesi noktasında kararlı bir tavır sergilemesi, Türk milletinin
beklentisidir. Türkmenler’in de bu haklı beklentileri karşılanmadığı takdirde,
silaha sarılmaktan başka hiçbir çareleri kalmayacaktır. Bölgede adeta Peşmerge
aşiretlerinin oyuncağı durumuna düşen ABD, gerçekleri görmeli ve Türkmenler’e
yönelik insan hakları ihlalinden vazgeçmelidir. Aksi takdirde Türkmenler’e
yönelik her katliama, her cinayete ABD de ortak olmuş olacaktır. Vatan
topraklarının savunması noktasında Türkmenler; gerekirse başka komşu ülke ve
halkların da desteğini alarak kanlarının son damlasına kadar haklarını savunma
ve varlıklarını koruma mücadelesi vermek durumunda kalmaları, ne Kürtler için
ne de ABD güçleri için iyi sonuçlar vermeyeceği bilinmelidir.
Gelecek on sene içinde Ortadoğu bölgesel bir iç savaş
süreci içine çekilebilir. Bundan dolayı, Kerkük'ün Irak'ın parçası olarak
kalması Türkiye'nin yaşamsal çıkarıdır. Ankara, Kerkük'te işletilen süreci
durdurmak zorundadır. Irak’ta ABD'nin benimsediği ve artık Ankara'da resmi
çevrelerin “Türkiye düşmanı” olarak algılamaya başladığı politikalara
Türkiye'nin nasıl bir cevap vereceği tartışılıyor. Tartışmalarda en fazla
üzerinde durulan husus, Türkiye'nin Kerkük'e askeri bir müdahale düzenlemesi
durumunda ABD ile çatışmaya girip girmeyeceğidir.
Endonezya’nın kuzey batısında, Kıbrıs’ta ve Kerkük’te
dalgalanan ay yıldızlı bayrakların bu devlete yüklediği bir borç vardır. Bu
borcun kabulü insanlık icabıdır. Türkmenler bizim akrabamız, kardeşlerimizdir.
Kanaatimizce okullarımızda, Lozan'dan daha çok, Sevres
Anlaşmasını okutmamız gerekir. O zaman gençlerimiz bugünü daha iyi
anlayabilecek ve değerlendirecektir.
Türkiye’nin elinde bulunan en önemli kozlardan biri de
Musul eyaleti üzerinde taşıdığı tarihî haklarıdır. Bilindiği gibi Musul
eyaleti, 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’na göre Irak’a bırakılmıştır.
Bunun bir diğer anlamı da şudur: Irak parçalandığı takdirde Ankara
Anlaşması’nın hükmü sona erecek ve Kuzey Irak bölgesinin eski adı olan Musul
eyaleti tekrar eski sahibine iade edilecektir. Bu yüzden Türkiye, bu bölge
üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Daha açık bir ifade ile Türkiye’nin bilgisi
ve rızası olmadan, Irak’ın kuzeyinde yeni yapılanmaya gidilmesine izin
verilmemesi gerekir. Bu hususta Türk siyaset bilimcilerinin, Ankara
Anlaşması’nı yeniden yorumlayarak, Türk dış politikasının bilgisine ve
gündemine sunmalarında yarar vardır.
Türkmenler, Irak'a gerilim ve istikrarsızlık değil,
aksine barış, huzur, kardeşlik getirmek için çalışmaktadırlar. Türkmenlerin
amacı; Irak'ın parçalanması, etnik temelde bölünmesi değil, aksine Irak'ın
toprak bütünlüğünün korunması, farklı etnik ve dini gruplar arasında adalet ve
hoşgörü temelinde bir işbirliği kurulmasıdır. Onlar Türkiye'den bu haklı
mücadelelerinde destek beklemektedirler. Türkmenlerin vizyonu, kendileri
tarafından şöyle ifade edilmektedir:
Türkmenler, varlıkları ve hakları anayasa ile teminat
altına alınmış, toprak bütünlüğü korunan, hukukun üstünlüğüne ve insan
haklarına saygılı, demokratik bir cumhuriyetten yanadırlar. Arap ve Kürtlerin
Türkmenleri asimile eylemlerine bir daha imkan vermeyecek yeni düzenlemeler
yapılmasını istemektedirler. Nihayet bütün bu düzenlemelerin Türkiye'nin de
teminatçı (garantör) devlet olarak imzalayacağı bir anlaşma ile Birleşmiş
Milletler'in kontrol ve takibine emanet edilmesi esastır.
Türkiye'nin bu mücadeleye destek vermesi ise,
kendisiyle aynı soydan gelen, aynı inancı paylaşan ve aynı dili konuşan mazlum
bir halkın hakkını koruması tarihi bir borç ve yükümlülüktür.
Sonuç olarak
Türkiye
Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi irade, oportünist beyanatlarla bir yere
varılamayacağını artık görmelidir.
Irak’ın toprak
bütünlüğünden yana bir politikanın savunucusu olan Türkiye, bunun bedelinde
Irak’ı Türkmenler üzerindeki şiddetli ve dayanılmaz baskıdan caydırabilmelidir.
Türkiye üniter
yapıdan yana olacaksa, bölgenin yeni egemen gücü olmaya çalışan Amerika’ya
karşı pazarlık masasında elini güçlendirmelidir. Bu tercihin başarıya ulaşması
için Irak'taki Arap toplumunu yanına çekmelidir.
Talabani ve
Barzani'nin sindirme ve zorla göç ettirme operasyonuna karşı direnilmeli ve
Türk beldelerine Kürd göçleri olabildiğince engellenmelidir.
Türkiye’nin
desteğiyle yazılı-sesli ve görüntülü kitle iletişim araçları, Türkmenlerin
yaşadığı heryerde takip edilebilir hale getirilmelidir.
Türk çocuklarının
eğitim gördüğü okullardaki tek eğitim dili Türkçe olmalıdır. Gerekirse evler ve
camiler Türk Okulu olarak yapılandırılmalıdır.
BM tarafından
Kürdlerin yaptığı insan hakları ihlalleri tespit edilmeli ve sorumluların
cezalandırılması sağlanmalıdır.
ABD tarafından
dikkate alınmayan Türkmen Cephesinin siyasi konularda daha geniş yetkiler
kullanması için harekete geçmelidir.
Aslında
Kürtlerin bütün ticareti Türkiye üzerindendir. Türkiye, Türkmen bölgesine
uzanan koridora, yani Habur’a alternatif bir kapı açabilir; bazı ticari
faaliyetleri kısıtlayabilir. Barzani ve Talabani’nin yan gelir kaynaklarından
olan Uluslar arası Uyuşturucu Kaçakçılığı işine de mutlaka darbe vurulmalıdır.
Ankara Irak'taki
yeni yapılanmada bölgedeki tüm Türkmenlerin haklarının korunması için gerekli
uluslararası girişimleri ısrarla sürdürmelidir.
Türkiye adeta
etrafı tsunami dalgalarıyla çevrilmiş bir Türkmen adası durumunda kalan
karındaşlarına sahip çıkmak zorundadır. Bu tarihi misyonunu harekete geçirmeli,
başını dik tutmalı ve kararını vermelidir. Bunun için de sahip olduğu güç,
damarlarındaki asil ve temiz kanda mevcuttur.
---------------------------------------------
* Balıkesir
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi
Bu makale 12 Mart
2005 tarihli HABER ANALİZ'de yayımlanmıştır. Çalışmadan yararlananların kaynak
göstermeleri bilimsel ahlak gereğidir.
K A Y N A K Ç
A
Abdullah Manaz,Geçmişten Günümüze Kuzey Irak,
STRADİGMA, Şubat 2003 sayı : 1
abuksur@superonline.com, TurkishForum, 06.06.2003
Ali Naci Karacam; Lozan, İstanbul, 1971
ANKA Haber Ajansı, Turkish Forum, 5 Nisan 2000
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri; Cilt I, s.74 5
Cemalettin Taşkıran, Türkiye, Türkmenler ve Kuzey
Irak, Haber Analiz, 14 Nisan 2003
Cüneyt Mengü, A.B.D. Raporu ve Irak’ta Türkmen Nüfusu
Meselesi, Yeni Hayat, 61.Sayı
Dünden Bugüne Tercüman, 31.01.2005
Haber Merkezi, 01 Şubat 2005
http://www.ortadogugazetesi.net, 14.04.2003
Hürriyet, 22. 8. 2002
Irak’ın Türkmenler’e Baskısı Arttı, INAF Haber
Bülteni, 08 Ocak 2002
Kaynak: www.ntvmsnbc.com
Kerkük’ün kimliği, Zaman, 23.01.2004; Suphi Saatçi,
Kerkük Vakfı Genel Sekreteri, HABER ANALİZ
Kerkük'e rekor göç, Akşam,17. 09.2004
Kuzey Irak’ı mezar ederiz, Hürriyet, 22. 8. 2002
Mehmet Aça, Gündemden Düşürülen Kuzey Irak ve A.B.D.
ile Barzani’nin İnsafına Terk Edilen Türkmenler, Yeni Hayat / 67. Sayı
Metin Ayışığı, Türkmen politikasında stratejik
hatalar, Zaman 07.01.2004
Metin Can, Peşmerge Telafer’de, Sabah,13.09.2004
Milliyet, 3.2.2005
Müjdat Kayayerli, Türkmen siyasi varlığı ne durumda,
Haber Analiz, 15 Eylül 2004
Saygı Öztürk, Barzani'nin 'Büyük Kürdistan'
haritasında Türkiye'nin 19 ili de var, Star, 14.10.2002
seergin@hurriyet.com.tr
Seha L. Meray; Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar,
Belgeler, Cilt I, İstanbul, 1993. s. 345
Sesini duyuramayan azınlık: Türkmenler, 8 Mayıs 2003,
Sayı: 799
Tercüman, 28.01.2005
Türk İstiklâl Harbi; Cilt IV, Güney Cephesi, Genel
Kurmay Başkanlığı Basımevi, Ankara, 1966,
Türkiye müdahale edebilir, The New TheTimes, Akşam,
27.1.2005
Türkiye, Türkmenlere Garantör Olmalıdır, 8 Temmuz 2000
; ttp://www. turkmenfront.org
Türkmenler Kuzey Irak’ta Asimile Ediliyorlar, INAF
Haber Bülteni, 2 ŞUBAT 1998
Türkmenler'i de unutmayalım! TURKISH FORUM, 11.7.2002
Türkmenlerin Siyasi Yapılanması, http://www. iraqiturkman.
org.tr/turkmen15.htm
Türkmenlerin Siyasi Yapılanması, http://www.
iraqiturkman. org.tr/turkmen15.htm
www.diplomatikgozlem.com, 11 Nisan 2003 / New York
Zaman, 01 Şubat 2005
Zaman, 16.09. 2004
Zaman, 27.01.2005
**** http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/turkmen.html
///////////////////////////
|
badal1944
gönderdi: "Büyük Önder Atatürk kalasaydı acaba Kerkük’ün şimdiki durumu
aynı olur muydu? Diye çok kez düşünüyorum. Atatürk; Misak-ı Millinin hudutları
içinde bulunan Musul ve Kerkük davasıyla yakından ilgileniyordu. Zulme ve
katliama uğrayan Türkmenlerin haklarını sorguluyor hatta Kerkük ve Musul
eyaletinin Türkiye’ye katılmasını kuvvetle istiyordu.
Mustafa Kemal bizzat Kerkük’ün sevilen ve tanınmış ailelerinden “Acemi Sadun
Paşa” ve Cebbarilerle doğrudan doğruya irtibat halindeydi. Kerkük
kalesinde tekke ve mescitleri de bulunan Seyyid Muhammet Cebbari, bölgenin
bağımsızlığı ve halkın hürriyeti için yıllardır yoğun bir şekilde çalışıyordu.
Mustafa Kemalin niyeti ve Türkmeneli hakkındaki düşünceleri, 1 Ağustos 1925
tarihinde Kerkük Kalesinde yaşayan Seyit Muhammed yazdığı mektup’ta ortaya
çıkıyor:
“…Muhterem Mücahit ve akrabalarına…
Memleketin ayrılmaz bir parçası olan Musul’un ahalisinin yakında kurtulacağına
inanç ve güvenim tamdır. Çabalarınızda kararlı olmanızı, gelecekteki selamet ve
saadetiniz adına hamiyetinize terk eylerim. Türkiye hükümetinin aidiyeti
hasebiyle yakın gelecekten asla ümit kesmeyerek zulme karşı yüksek bir mücadele
ruhuyla, aydınlık bir istikbal temini için, din kardeşlerimizin huzur ve
saadeti için kıymettardır. Kurtuluş günleri yakındır. Kurtuluş günlerinin
doğmasını sabırla bekleyiniz. Cenab-ı vacibul vücuttan cümleye muvaffakiyetler
temenni eylerim.
Atatürk’ün düşünceleri bu istikamette olurken İsmet İNÖNÜ çok farklı bir
şekilde düşünmüş, onu bu düşünceye sevkeden faktörün ne olduğunu bugüne kadar
hiçbir Türkmen çözememiştir.
İŞTE BELGE
…Yıl 1945. Irak dışişleri bakanı Naci Şevketin yayınlanan tarihi hatıratına
ibretle göz atıyoruz.
“…Başbakan Nuri Sait Paşa, Irak dış işleri bakanı Naci Şevketi huzuruna
çağırıyor.
Türkiye”ye resmi bir ziyaret yapacağız, sen de bana eşlik edeceksin! Baş üstüne
efendim! Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı muhterem Şükrü Saraçoğlu’ydu. Devlet
töreniyle ve nezaketle karşılandık. Ankara’da ve Devlet konuk evinde misafir
ediliyorduk. Akşamüzeri Nuri Sait Paşa bana ilk defa Türkiye
ziyaretimizin maksadını anlatıyordu.
-İyi dinle beni Naci, Prens Abdulillah rahat durmuyor. Mutlaka kral olmak
istiyor.
Kurmaylarımızla düşündük, ne yaparsak yapalım bizim Kuzey Iraktan Türk
kimliğini silmemiz mümkün değil!
Bugün Türkiye’de munis bir iktidar var. Amma bir gün Türkiye’de bir yönetici
çıkar ve Musul’u cebren elimizden alabilir. Bu nedenle biz Prens Abdulillahla
konuşup karara vardık. Şimdi biz Musul vilayetini Türkiye’ye verelim. Ona
karşılık da Türkiye bizim Suriye’yi işgalimize karşı koymasın… Böylece Prens
Abdulillah Suriye’nin müstakbel kralı olur. Mekke emiri Şerif Hüseyin bin
Alinin de rüyası gerçekleşmiş olur…! Böylece Kuzey Irak belasından da kurtulmuş
oluruz…”
Ortadoğu’da harpsiz-darpsız bir hudut tashihi yapılacak ve Türkiye bu projeden
en kazançlı devlet olarak çıkacaktı. Ertesi sabah Başbakan Saraçoğlu devlet
konuk evine ziyaretimize geldi. Ona Türkiye’ye gelişimizin esas maksadını
anlattık. Saraçoğlu çok sevindi.
—Biliyorum, Musul ve Kerkük misak-ı milli hudutlarımız içinde olup, Gazi
paşanın da ısrarlı talepleri vardı! Dedi ve memnuniyetini izhar etti.
—Bu fevkalade teklifi Cumhurbaşkanımız İsmet paşaya bildireceğim…
Aynı gün Türkiye Cumhuriyeti dışişleri bakanı Saraçoğlu cevabı getirdi. İfade
ederken yaşadığı şaşkınlık, bizleri de hayrete düşürdü.
—Reisicumhur İsmet paşanın cevabını iletiyorum!
Türkiye devleti bu teklifi şiddetle reddeder… Böyle bir planın gerçekleşmemesi
için de elinden gelen her şeyi yapacağından emin olabilirsiniz!
Musul’u reddettiler. Şerif Hüseyin bin Âlinin de hayalleri suya düştü. Türkiye
ziyaretimiz başarısızlıkla sonuçlanmıştı…
Dün, İsmet İnönü,1991’de Genelkurmay Başkanı’nın istifasına neden olan kriz ve
I Mart 2003 tezkeresi’ni değerlendirmeyen Türkiye, Kuzey Irak’a girmek için,
belki son önemli fırsatını kaçırdı. Hele ABD Başkanı Bush-Barzani görüşmesi ve
Bush’un Barzani’ye başkan olarak hitap etmesi Türkiye’yi tamamen Kuzey Irak’a
girmekten uzaklaştırmıştır diye düşünüyoruz.
Şemsettin Küzeci
Allah Türk’ü korusun…
"
*****
http://64.233.183.104/search?q=cache:zxtRVS0k7owJ:www.otuken.org/html/modules.php%3Fname%3DNews%26file%3Darticle%26sid%3D3862+Acemi+Sadun+Pa%C5%9Fa&hl=tr&gl=tr&ct=clnk&cd=2
///////////////////////////
|
ANAVATAN
TÜRKİYE'DEN AYRILDIKTAN SONRA IRAK TÜRKLERİ |
|
Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi Küçük
Molla Efendi (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden
ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve
sohbetleri, büyük etki yapıyordu. Şehrin en büyük ibadet yeri olan Ulucami'de
aynı zamanda hocalık da yapan Küçük Molla Efendi, Erbil'in ileri gelenleri
üzerinde büyük nüfuza sahipti. İngilizler de, işgal ettikleri yerlerde, bu
yüzden çeşitli bahaneler yaratarak, halkın en çok toplanma yeri olan camileri
kapatıyorlardı. Bu düşünceyle İngilizler, Erbil'de mevcut 12 camiden onunu,
salgın hastalık olduğu gerekçesiyle kapatmışlardı. Gaye, halkın buralarda
toplanmalarını ve aralarında ilişki kurmalarını önlemekti. Böylece halkın
sadece iki camide toplanmaları daha kolay kontrol edilebilirdi. Bunun üzerine
Küçük Molla Efendi'nin evi, adeta toplanma merkezi haline gelmişti.
Van Valisi Haydar Bey, İstanbul'a Bâb-ı Alî Dâhiliye Nezâreti (İçişleri
Bakanlığı)'ne 6 Ağustos 1919 tarihinde bildirdiği şifre ve telgrafta,
İngilizlerin bütün Erbil ve Revanduz aşiret reislerine ayda yetmişer rupiye
maaş verdiği, ancak Erbil ağaları ve aşiret reislerinin, İngilizlerin
hakimiyetini ve maaşlarını kabul etmediği ve her teşebbüslerine engel olmağa
çalıştıkları dile getirilmektedir. Buna göre, bölgede tanınan Seyyid Taha'yı
elde eden İngilizlerin, bu kişiyi Bağdat'a davet etmeleri, bunun da daveti
kabul ederek,Bağdat'a gideceği yolunda haberlerin yayılması, halk arasında
büyük tepkiye yol açmıştır. Bunun üzerine Seyyid Taha, İngiliz siyasî
hakiminin davetine icabetle Bağdat'a hareketinden önce Küçük Molla Efendi'nin
evinde, Erbil ağalarının da hazır bulundukları toplantıya çağrılmıştır.
Toplantıda Erbil ağaları, İngilizlerin kendisine verebilecek paranın
azamisini vermeğe hazır olduklarını ifade ederek, düşmanın (İngilizlerin)
teklifini kabul etmemesini ve böylece halk arasına nifak saçmaması yolundaki
ricaları kabul etmeyen Seyyid Taha'ya ağır biçimde hakaret edilmiştir.
Dönüşte de, bütün halkın ve aşiretlerin nefretini kazanmış olan Seyyid
Taha'nın hareketini, Erbil'den Van'a kadar, özellikle Erbil, Revanduz ve
Şemdinân aşiret, ulemâ ve din adamları telin etmişlerdir.
İngiliz işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka
şehirlerinde, Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen
pekçok kişi vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk
Cemiyeti kuruldu. Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs
1919'da Nuri Efendi'yi Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa
zamanda çoğunluğu Kerküklü Türk Subaylardan oluşan, bu arada Kürd kökenli
subaylar ile emekli veya görevlerine son verilmiş birçok Arap subayı ve çok
sayıda sivil, bu cemiyetin etrafında toplandı. Faaliyetini gizlice genişleten
ve fikirlerini yaymağa başlayan Musul'daki cemiyetin başkanı, Musul'da
yaşayan Kerkük'lü Binbaşı Abdulcabbar'dı. Yönetim kurulunda ise, Ahmed
Yaver'in oğlu Davud Efendi, Davud Çelebi Hacı Selim ve kardeşi Sait Çelebi,
Kerküklü Rauf Mehmed Efendi adlı vatanperverler bulunuyordu.
Cemiyete üye olanlar arasında adları tesbit edilenler ise şunlardı:Hasan
Efendi'nin iki oğlu Agâh Efendi ile Şakir Efendi, Abdullah Çenebaz Efendi,
Kerküklü İzzet Efendi, Polis Abdulkadir Efendi ve Sait Hulusî Efendi. Türk
Cemiyeti'nin ayrıca pek çok taraftarı vardı. ********
http://www.ozturkler.com/data/0008/0008_08_40.htm |
////////////////////
|
|
||||||||||
|
http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/turkmenler1.htm |
||||||||||
/////////////////
LOZAN KONFERANSI VE MUSUL MESELESİ
Musul Meselesi'nin çözüme kavuşturulması hususu, İsviçre'nin Lozan (Lausanne)
kentinde yapılacak barış konferansına kalmıştı. Misâk-i Millî ruh ve heyecanı
ile Lozan barış Konferansı'na Türkiye'yi temsilen Büyük Millet Meclisi'nin
seçeceği heyet katılacaktı. Lozan Konferansı için Meclis oy çokluğu ile İsmet Paşa'yı
heyet başkanlığına, Maliye Bakanı Hasan Bey ile Sağlık Bakanı Rıza Nur Bey'i de
heyet üyeliğine seçti. İsmet Paşa heyet başkanı seçilmesinden sonra, kürsüye
gelerek, özetle şu sözleri söyledi:
-"Yüce Meclisimizin hakkımda gösterdiği güven ve teveccühe teşekkür
ederim. Bu güven ve teveccühe dayanarak barış konferansında millî
isteklerimizin savunulmasına ve elde edilmesine çalışılacağı son derece
tabiidir. Esasen millî istiklâlimiz meşru ve dünyaca malûmdur. Konferansta
delegelerimizin hareket çizgisi, yüce meclisinizle şimdiye kadar kabul edilen
muahedelerle Misâk-ı Millî'den mülhem olacaktır."
İsmet Paşa Lozan'a gitmek üzere İstanbul'a gelirken ilk demecini yolda verdi.
Sapanca'dan tren hareket ettikten sonra gazetecileri yanına çağırdı.
Gazetecilerin ilk sorusu barış konferansında Türkiye'nin savunacağı esasların
neler olduğu üzerindeydi. İsmet Paşa cevap verdi:
"Bizim barış şartlarımız dünyaca malûmdur. Bu şartları müteaddit defalar,
müteaddit vesilelerle ilan etmekten geri kalmadığmız için onları herkes bilir.
Bizim uğrunda yıllardan beri her türlü fedakârlığa katlandığımız gayelerimiz
çok mütevazi ve çok haklıdır. Bu gayeler iki kelime içindedir: Misak-ı
Millî...".
Lozan Konferansı'nda en çok ilgi çeken konuların başında Musul Meselesi
geliyordu. Türkiye'nin Irak sınırını çizecek olan Musul Meselesi, tartışmasının
şekli yüzünden, bütün dünyanın ilgi gösterebileceği kadar önem kazanmıştı.
İngiltere ile Türkiye temsilcilerinin amansız bir kavgaya tutuştukları bu
toplantı, Lozan Barış Konferansı'nın en heyecanlı ve en çetin bölümünü
oluşturur.6 23 Ocak 1923 Salı günü, öğleden önce ve öğleden sonra iki oturumda
ele alınan Musul Meselesi, ilk defa açık olarak ele alınıyordu.
IrakTürkleri'nin kaderini yakından ilgilendiren, Türkiye açısından da büyük önem
taşıyan bu iki oturum tutanaklarının uzun bir özetini aşağıya alıyoruz.
Saat 11.00'de başlayan sabahki oturumda Lord Curzon, yakında yapılabileceğini
umduğu barış andlaşması maddelerinin arasında, Türk topraklarının güney
sınırının tesbitinin de bulunduğunu söyledi. Bu mesele, 27 Kasım 1922'de, yani
Konferansın açılışından bir hafta sonra, komisyona getirilecekti. Ancak, İsmet
Paşa 26 Kasım akşamı Lord Curzon'dan, bu konunun açık bir toplantıda
tartışılmasından vazgeçilmesini ve aralarında özel görüşmelerde ele alınmasını
istemiştir.
Lord Curzon bu isteği memnunlukla kabul etmiştir. Görüşmeler yapılmış ve daha
sonra, sözlü ve yazılı olarak yapılan bu görüşmeler, üzülerek belirtmek gerekir
ki bir sonuç vermemiştir. Türk Temsilci Heyeti, Musul vilayetinin Türkiye'ye
geri verilmesine ilişkin isteğinden hiç bir şekilde vazgeçmemiştir. Lord Curzon
da, böyle bir isteğe karşı olduğunu bir kaç defa belirtmek zorunda kalmıştır.
Bu şartlar altında, karşılıklı görüşlerini Konferansa ve dünyaya açıklamak için
fırsat vermek amacıyle, bu konunun Konferansa getirilmesinden başka yapacak bir
şey kalmamıştır. Bunun için Lord Curzon, Türk Temsilci Heyeti'nden görüşünü
açıklamasını istemişti. Bu görüşten sonra, Lord Curzon İngiltere'nin cevabını
bildirecektir.
***http://www.forumvadisi.com/tarih/92335-turk-topluluklari-7.html
////////////////
|
||
|
|
||
|
BAĞDAT NE ZAMAN DÜŞTÜ? Değerli
okuyucuların. Bilindiği gibi bir emperyalist propagandasının etkisi olarak
bizde sık sık “Araplar bizi arkadan vurdu” teması işlenerek müslümanı
müslümana düşman etme siyaseti güdülür. Oysa söylenen bu sözlerin gerçekle
aslı olmadığı gibi tam tersi gerçektir. |
//////////////////
|
I.
DÜNYA SAVAŞI SONUNDA MUSUL VİLAYETİ'NDEKİ GELİŞMELERİN BAZI RESMİ BELGELERE
VE BASINA YANSIMALARI (1916-1918)
Yard.
Doç. Dr. Zeki ÇEVİK* Özet
I.
Dünya Savaşı'nın son yıllarında Osmanlı Devleti Irak Cephesi'nde başlangıçta
elde ettiği başarıları sürdüremedi. Bunun gerçek sebepleri yeni belgelere
ulaşıldıkça daha iyi anlaşılmaktadır. Bu çalışmada o dönemde Musul
Vilayeti'ndeki askeri, siyasi ve sosyal sıkıntılar aydınlatılmaya
çalışılmıştır. Abstrac The Ottoman Empire didn't maintain the initiall success that it had
in the Irak front in the last years of the first world war. When we have new
documents we will better understand the real causes of this faulire. In this
paper the contemporary military, political and social difficulties in Mousul
province are to be explored.
Key
Words: The Ottoman Empire, Mousul, Iraq,
First World War, Kut'ül-Amara Giriş
I.
Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti Irak Cephesi'nde genellikle başarılı olmuştur.
Nitekim 1915 Kasımında Türk kuvvetleri Kut'ül-Amara'da İngiliz kuvvetlerini
kuşatmışlardı.İngiliz komutan General Townshend'ın kuşatmayı birkaç kez yarma
teşebbüsleri başarısız olmuş ve 18.000 kişilik kuvvetiyle 1916 Nisanında
Türklere teslim olmuştu. Fakat Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın o sıralarda
Alman isteklerine uyarak İran'ı Rus kuvvetlerinden temizlemek istemesi
yüzünden, Irak Cephesi'nde taaruzlar sürdürülememiştir. Daha sonra İngilizler
Irak'a yeni kuvvetler sevk ettiler ve hazırlıklarını yaptılar. 1916 Aralık
ayında yeniden taaruza geçerek, 1917 Martında Bağdat'ı aldılar. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn1#_ftn1 Irak
Cephesi'nde Mart 1917'de oluşturulan Türk savunma hattı savaşın sonuna kadar
büyük ölçüde korunmuştur. Bu sıralarda İngilizlerin Türk kuvvetlerini kuşattıkları
yönündeki propagandalarına Savaş Basın Bürosu tarafından cevap verilmiş ve
savaştaki son durum kroki ile birlikte açıklanarak basın yoluyla kamuoyu
bilgilendirilmiştir. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn2#_ftn230 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile
Osmanlı Devleti savaştan çekildi. O sırada Irak bölgesini Osmanlı Devleti'nin
6. Ordusu savunmakta idi. Mütareke imzalandığı haberini alan ve I. Dünya
Savaşı'nda Irak Cephesi'nde İngilizlerle savaşmış olan 6. Ordu Komutanı Ali
İhsan (Sabis) Paşa geri çekilmekte olan birliklerin oldukları yerde
durmalarını emretmiştir. 1916-1918 Yıllarında Musul Vilayeti'nde Görülen Askeri, Siyasi ve
Sosyal Sorunlar
I.
Dünya Savaşı'nda Almanların mutlaka galip geleceklerine inanan Enver Paşa'nın
Rusya'yı içerden çökertip İran üzerinden Afganistan yoluyla Türkistan'a
ulaşma hayalleri ve Almanların da bu yolda teşvik ve tahrikleri özellikle
Irak Cephesi'ndeki yenilginin en önemli sebebidir. İran'daki Rus kuvvetleri
Irak Cephesi'ndeki 6. Ordu'ya bağlı 13. Kolordu tarafından 9 ay süren
çarpışmalar sonucunda yenilmiş, Hemedan ele geçirilmişti. Enver Paşa'nın
amcası 6. Kolordu Komutanı Halil (Kut) Paşa'nın İran sınırları içinde önemli
kuvvetleri tutma ısrarı, kısa sürede İngilizlerin Bağdat'ı ele geçirmelerinde
en önemli etken olmuştur. Kuvvetler dağıtılmış ve asıl hedeflerde
toplanamamıştır. İngilizler
14 Aralık 1916'da Kut'ül Amara cephesinde taaruza başladılar. 11 Mart 1917'ye
kadar 88 gün kısa aralıklarla taaruzlarına devam ederek Bağdat'ı ele
geçirdiler. İngilizlerin karşısında yalnız kalan 18. Kolordu, zamanında 13.
Kolordu ile takviye edilebilseydi Bağdat'ın düşmesi mümkün olmazdı. Bütün
bu hayaller, yanlış taktikler, askeri birliklerin ikmal, intikal zorlukları
Irak Cephesi'ndeki çözülmenin sebepleri arasında sayılabilir. Başbakanlık
Osmanlı Arşivi'nde ulaştığımız bazı belgelerde, Irak Cephesi'ndeki 6.
Ordu'nun sorunlarına, Musul Vilayeti'nde halkın iaşesinin sağlanmasına,
bölgede asayişin bozulmasına, zahire ve hububat toplanması ve sevkindeki
birçok yolsuzluklar ve ihtikarın olduğuna dikkat çekilmektedir. Bütün bu
sıkıntılara, Musul'un alınmasına petrol dolayısıyla özel bir önem veren
İngilizlerin taaruzlarının karşılanması için Türk kuvvetlerine silah ve
cephane takviyesinde karşılaşılan güçlükleri de eklersek bu cephenin niçin
çöktüğünü daha iyi görebiliriz. Musul
Vilayeti'nin ayrıntılı bir haritası bile 1916 yılında ancak
çıkarılabilmiştir.Bu idari ve askeri bir zaaftır. Bunu 9 Mart 1332 / 22 Mayıs
1916 tarihli Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin bir
yazısından anlıyoruz.Bu yazıda Musul Vilayeti ve havalisinin 1/ 250.000
ölçekli haritası, Musul İngiliz Konsolosluğu'ndan ele geçirilerek Harbiye
Nezareti'nce tercüme ve tab edilmiş ve 15 paftadan oluşan bir nüshasının
Musul Vilayetine gönderildiği bildiriliyor. İstanbul'da
bulunan İaşe-i Umumiye Merkez Hey'eti'ne, Musul Vilayeti'nden 13 Teşrin-i
sani 1332/1916 tarihli bir telgraf gelir. Bu tel yazıda savaş bölgesinden bir
hayli göçmenin geldiği, para sıkıntısı olduğu, "6. Ordu'nun iaşesini de
deruhte eden bu vilayette zehair ve hububat ashabını türlü hiyl-i desais-i
ihtikara sevk ederek" fakir halkın ihtiyaçlarının karşılanamadığı
bildiriliyor. "İaşe-i kanuniyye Nizamnamesi"nin Musul Vilayeti'nde
de "müstacelen tatbiki lüzum-ı kat'isi hissedilmiş olmakla"
denilerek uygulama emrinin süratle verilmesine izin istenilmiştir. İaşe-i
Umumiye Merkez Hey'eti de bu durumu, 24 Teşrin-i sani 1332/1916 tarihinde
Musul Vilayeti'nin bu isteğini bir yazı ile " Dahiliye Nezaret-i
Celilesi'ne" bildiriyor. Yazıda Musul Vilayeti'nde "iaşe
veznesinden para tefrikine imkan bulunmadığından" bahsedilerek, Dahiliye
Nezareti'nden "muhtaç mahaller" için tahsisat istenmektedir. İaşe-i
Umumiye Hey'eti'nin bu talebi üzerine "Dahiliye Nazırı Talat
Beyefendi(Paşa) den, Musul Valisi Haydar Bey'e" 27 Teşrin-i sani
1332/1916 tarihinde gönderilen telgrafta : " İaşe Kanunu Nizamnamesi'nin
orada da tatbikine lüzum gösterilmiş ise vaktin müruru hasebiyle zehairin
tahrir ve tesbiti ve ahali ihtiyacının tefriki elyevm kabil olacağı gibi,
iaşe veznesinden para tefrik ve irsaline de imkan olmayub ancak havayic-i
zaruriyye ve mevadd-ı gıdaiyyenin suret-i tevzii hakkındaki 19 Mayıs 332
Kanun-ı vilayetçe tatbik edilmekte ve fukara-yi ahaliye iaşenin bu suretle
tehvin ve temini mümkün bulunmakla" denilerek Dahiliye Nezareti iaşe
veznesinden para ayırıp yollanamayacağını ve muhtaç ahaliye mahallinden
zahire ve hububatın sağlanmasını bildirilmiştir. Irak
Cephesi'nde Bağdat ve Basra vilayetleri İngilizlerin eline geçince, o
bölgeden bazı önemli kişilerin Osmanlı Devleti'ne ihanetleri de
görülmüştür.Mesela, 12 Teşrin-i sani 1333(14 Kasım 1917) tarihli
"Dahiliye Nezareti İdare-i Umumiye-i Dahiliye Müdiriyet"nden
"Musul Vilayeti'ne" gönderilen bir yazıda;"Düşmana hafiyelik
ettiği bildirilen Basra Meb'usu Süleyman Fevzi'nin iskatı için Meclis-i
Meb'usan'ca inhamına kafi esbab aranacağından" yani meb'usluğunun
düşürülmesi için yeterince delil gerekeceğinden, "müma'ileyh hakkındaki
tahkikatın tesrii bu kere Meclis-i Meb'usan Riyaseti'nden izbar edildiğinden"
denilerek acilen bu konuda bilgi istenmiştir. 1918
yılı Ağustos ayına gelindiğinde Musul Vilayeti'nde asayişin iyice bozulduğunu
görüyoruz. Dahiliye Nezareti'nin 7 Ağustos 1334/1918 tarihinde şifreli olarak
"Emniyet-i Umumiye Müdiriyeti"nden gönderilen yazıda; "29
Temmuz 1334 hududun temin-i muhafazası ve düşmanın ilerlemesini men' için
tedabirat-ı Ordu kumandanlığına mevdu' vezaif-i esasiye cümlesinden
bulunduğundan kumandanlıktan talep vuku'unda" orduya yardım edilmesi
isteniyor. Ancak Ordudan böyle bir talep gelmezse eldeki güvenlik güçlerini
"yalnız asayiş ve inzibatın temini" için kullanılması belirtiliyor.
Mütarekeye
yakın bir tarihte (Ekim 1918 başı) Irak Cephesi'ndeki 6. Ordu ile Suriye
Cephesi'ndeki 2. Ordu ve Yıldırım Grubu'nun iaşesinin sağlanması konusunda büyük
bir sıkıntının yaşandığını görüyoruz.Nitekim 6 Teşrin-i evvel 1334 (6 Ekim
1918) tarihli "Meclis-i Vükela müzakeratına Mahsus Zabıtname, Hülasa
Meali"nde bu konuda Mecliste alınan karar durumun ciddiyetini gözler
önüne seriyor. Savaş
sırasında "bazı vilayetlerde" müslüman ve gayr-i müslim ahaliye
karşı işlenen suçların faillerinin "sulh müzakeresine girişilmeden"
cezalandırılmasına ilişkin "Musul Meb'usu Fazıl Bey tarafından 25
Teşrin-i sani 1334/1918'de verilen önergede hükümetten "şifahen
izahı" isteniyor. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn13#_ftn13Aynı tarihte "Daire-i Sadaret Umur-ı Mühimme
Kalemi"nden "Dahiliye Nezareti Celilesine" gönderilen yazıda
ise bu konuda "ne günü izahat verileceği"nin bildirilmesi
istenmiştir. Mondros
Mütarekesi imzalandığı gün Musul şehri dahil vilayetin büyük bölümü Türk
ordusunun elindeydi. İngiliz Irak Ordusu komutanı, Türk olmayan halka zulüm
yapıldığını ileri sürerek 1 Kasım 1918'de Mütareke hattını geçti ve Musul'un
20 km güneyindeki Hamamalil'i işgal etti İngilizlerin bu hukuk tanımaz
tavırlarına karşı 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, olayı sadece
protesto ederek durumu Harbiye Nezareti'ne bildirdi ve İngilizlerin
Mütareke'de bulundukları Gayyare mevzilerine çekilmelerini istedi. Fakat
İngiliz General Cassel Musul'u işgal emri aldığını bildirerek ilerlemeye
devam etti. İngilizler 8 Kasım 1918 sabahı Musul hükümet konağındaki Türk
bayrağını indirip yerine İngiliz bayrağını çektiler. 6. Ordu'ya bağlı
birlikler düzenli bir şekilde çekilerek 15 Kasım 1918 günü Musul Vilayeti'ni
boşalttılar. Fakat Musul Vilayeti'ndeki depo ve ambarlarda birçok silah,
cephane, malzeme ve yiyecek bırakılmış, bunların en gerekli olanları
alınabilmiştir. Mütarekeden
sonra Irak ve Suriye'deki Türk kuvvetleri Anadolu içlerine doğru çekilmeye
devam etmişlerdir. 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelen İtilaf donanması ve
askerleri Padişah, Hükümet ve Türk ahali arasında büyük bir şaşkınlık ve
kaygı uyandırırken, gayr-i müslim azınlıklar arasında ise coşku ve sevinç
yaratmıştır.Aynı gün en son Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı iken bu
komutanlığın kaldırılması üzerine Adana'dan İstanbul' çağırılan Mustafa Kemal
Paşa da Haydarpaşa Garında trenden inmiştir. Ülke genelinde yayılan bu
şaşkınlık ve kaos ortamı Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları tarafından
da tartışılıp değerlendirilerek sonuçta Anadolu'da bir Milli Mücadele
verilmesi noktasına taşınacaktır. Sonuç
Osmanlı
Devleti'nin Musul Vilayeti'nin işgaline İngilizlerin bu kadar çok önem
vermeleri ve mütareke hükümlerini hiçe sayarak işgallerine davam etmelerinin
sebepleri arasında iki konu öne çıkmaktadır. Birincisi Musul Vilayeti'ndeki
petrol kaynaklarını ele geçirilmesi http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn17#_ftn17, ikincisi ise yakaladıkları fırsatı
değerlendirerek Türkleri şiddetli bir şekilde cezalandırmaktır. İtilaf
Devletleri, özellikle Mondros Mütarekesi'nin esnek 7. maddesini, savaş
yıllarında Osmanlı topraklarıyla ilgili yaptıkları gizli antlaşmalarını
Anadolu'da uygulama gerekçesi olarak değerlendirip, işgallerini pervasızca
sürdürmüşlerdir. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn19#_ftn1910 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile Türk
Ulusu'nu ölüme mahkum ettiklerini düşünen İtilaf Devletleri sonunda Mustafa
Kemal Paşa'nın askeri ve siyasi dehası karşısında pes edeceklerdir. Musul
Vilayeti, Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmesine rağmen http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn20#_ftn20Lozan Antlaşması'yla da çözümlenememiştir. Sonunda
5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere arasında imzalanan
Ankara Antlaşması'yla İngilizlere terkedilmiştir. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftn21#_ftn21Bu bölge bugün hala savaşlara sebep olan bir kriz
merkezi olarak dünyanın ve Türkiye'nin gündemindedir. Kaynaklar 1.
ARŞİV BELGELERİ I.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi A-
Bâb-ı Âli Evrak Odası Dahiliye Nezareti Giden B-
Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi C-
Dahiliye Nezareti İdare-i Umûmiye D-
Meclis-i Vûkela 2.
BASMA ESERLER 1-
Akşin , Sina, İstanbul
Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul: Cem Yay. , c.I, 1976. 2-
Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl
Siyasi Tarihi, 1914-1990 , c.I (1914-1980), Ankara:Türkiye İş Bankası
Yay. , 1994. 3-
Budak,Mustafa, İdealden Gerçeğe
(Misak-ı Milli'den Lozan'a Dış Politika), İstanbul:Küre Yay. , 2002. 4-
Çevik, Zeki, Milli Mücadele'de
"Müdafaa-i Hukuk'tan Halk Fırkası'na" Geçiş (1918-1923) ,
Ankara: Atatürk
Araştırma Merkezi Yay. , 2002. 5-
Gönlübol, Mehmet - Sar, Cem, Atatürk
ve Türkiye'nin Dış Politikası (1919-1938) , Ankara: Atatürk Araştırma
Merkezi Yay. , 1990. 6-
Ömer, Kürkçüoğlu, Türk- İngiliz
İlişkileri (1919-1926) , Ankara: Ankara Üniversitesi. Siyasal Bilgiler
Fakültesi Yay. , 1978. •
Sabis, Ali İhsan, Birinci Dünya Savaşı , c. 4, İstanbul : Nehir Yay. ,
1991. 8-
T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp
Tarihi Dairesi, Türk İstiklal Harbi , , Güney Cephesi , IV.
Cilt, Ankara 1966 3.GAZETELE
•
Hakimiyet-i Milliye •
İkdam •
Yenigün
Yrd.Doç.
Dr. Zeki ÇEVİK Gsm:
0-532- 2215644; İş
Tel. 0(266) 2416139/ 108 E-posta:
zcevik41@hotmail.com Adres:
Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü 10100
Balıkesir
http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref1#_ftnref1*Balıkesir Üniversitesi Fen - Edebiyat
Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Fahir
Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 1914-1990 , c.I (1914-1980),
(Türkiye İş Bankası Yayını), Ankara 1994, s.122. O dönemde cephelerdeki
gelişmeler hakkında basına Savaş Basın Bürosu'ndan düzenli bilgiler
veriliyordu. Mesela Kut'ül-Amara'daki zaferi ve sonrası şu şekilde verilmiş:
" Irak Muharebeleri: Kahraman kıta'atımızın fedakar müdafaaları
(gazetenin başlığı) . Harp Matbuat Karargahı'ndan: Irak'ta son zamanlarda
cereyan eden vak'a-ı harbiye bervech-i atidir: İngilizler 'Selman-ı Pak'
mevkiinde duçar oldukları feci hezimet ve mağlubiyetten ve Kut'ül- Amara'da
birkaç ay mahsuriyeti müteakip Osmanlı Ordusu'na teslim-i nefs ve silah
eyledikten sonra kıtaat mütebakiyesiyle Felahiye, Şeyh Said ve Ammare
havalisine çekilerek tahkimat ile iştigal ve kuva-yı maddiye ve maneviyesi
ziyadesiyle perişan olan ordularının ıslah ve ikmaliyle uğraşmaya
başlamışlardır......Düşman 30 Teşrin-i sani (Ekim 1916)- 2/3 Kanun-ı
evvel'de(Aralık 1916) Felahiye mevzilerimize tesirsiz olarak topladıktan
sonra kuvvetli süvari kıt'alarıyla bir hücum icra eylemiş, bu hücum aynı
zamanda piyadesi tarafından yapılan taaruz düşman için telefat-ı külliyeyi
mucib olmaktan ayrı bir netice vermemiştir......12-13 Kanun-ı evvelde Garaf
fenalindeki mevzilerimize bomba ile yapılan düşman taaruzu ağır zayiatla def
edildi ve tarafımızdan bomba sandıkları iğtinam olundu. Düşman 19 Kanun-ı
evvelde mevzilerimizin bir kısmına tekrar taaruz etti. Ağır zayiata
uğratılarak def edildi." İkdam Gazetesi , 11 Şubat 1917. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref2#_ftnref2"Dicle Cephesindeki Vaziyetimiz -
İngilizler Yalan Söylüyorlar -Dicle'deki Vaziyetimiz İyidir - İngilizler
Kısm-ı külliyatlarını Geri Çekmişlerdir (Gazetenin başlıkları). Harp Matbuat
Karargahı'ndan: İngilizler Dicle Nehri'nin cenup sahilinde kıtaat-ı
Osmaniyeyi kamilen ihata ettiklerini 14. 2. 1917 yani 1.12.1332 tarihli
"Poldu -?- ( ﻭ ﺩﻟ ﻭﭙ ) Ajansı'yla ilan ediyorlar. Güya
kıtaatımız karşısında İngilizler bize hakim olduklarından kıtaatımız bu
vaziyetten kurtulamayacakmış. Fil'hakika cephemizin önünde İngilizlerin ve
bizzat intihap ettiğimiz mevzilerin arkasında da Dicle Nehri'nin bulunduğu
doğru ise de düşman bu vaziyetten beklediği neticeyi elde edememiş ve çünkü
takviye edilen sahil tebdili hareketi emr olunan zamanda bil'müşkilat icra
edilmiştir. İngilizler ilan ettikleri bu vaziyeti istihsale muvaffak
olamadıklarındandır ki karargah-ı umumiyenin 6 Şubat 332 tarihli tebliğinde
yazıldığı gibi kısm-ı külli kıtaatını Dicle'nin 10 kilometre cenubuna
çekmişlerdir. Atideki krokiden bataryadaki vaziyet sarahaten anlaşılır."
İkdam Gazetesi , 20 Şubat 1917. (Belge 1) http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref3#_ftnref3Ali İhsan (Sabis) Paşa, 30 Ağustos 1918'de karargahı
Musul'da bulunan 6. Ordu Kumandanlığı'nı Halil (Kut) Paşa'dan devraldı.
Kendisi 1917 Ekimine kadar Musul Vilayeti'nde İngiliz ve Ruslara karşı
çarpışan 6. Ordu'ya bağlı 13. Kolordu kumandanlığı yapmış, bu tarihte becayiş
ile Kafkas Cephesi'nde 4. Kolordu kumandanlığına atanmıştır. Eski Altıncı ve
Birinci Ordu Komutanı General Ali İhsan Sabis, Birinci Dünya Savaşı ,
c. 4, (Nehir Yay.), İstanbul 1991, s. 152, 286. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref4#_ftnref4A.İ.Sabis, a.g.e. , s. 15,21, 25-26. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref5#_ftnref5A.İ.Sabis, a.g.e. , s. 38. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref6#_ftnref6Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA. , DH. E.UM. , E.13, 49,1; 1334, S.17 http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref7#_ftnref7BOA . DH/ İ -UM. , E-25, 3 ; 1335, Z.15 http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref8#_ftnref8BOA. DH /İ - UM. , E-25, 15 ; 1335 Z.15 http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref9#_ftnref9BOA. DH/İ-UM. , E-25, 15, 1/1; 1335, Z.15 http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref10#_ftnref10BOA .
DH.ŞFR.. , 81, 122, 1; 1336, M.28 http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref11#_ftnref11BOA. DH.ŞFR.
, 90, 57,1; 1336, R..29 (Belge 2) http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref12#_ftnref12Bu önemli belgeyi aynen veriyoruz: "
Altıncı Ordu'nun vaziyet-i iaşesi hakkında kumandanlıktan mevrud şifre
telgrafname suretinin gönderildiği beyanıyla Altıncı ve İkinci ordular ile
Yıldırım Grubu mıntıkaları için şerait-i istisnaiye tatbik olunması lüzumuna
dair Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye Riyaseti'nin tezkiresi üzerine İaşe
Nezareti'nce yazılan derkenarda Haleb, Beyrut, Suriye vilayetleriyle Zor,
Urfa, Maraş, Cebel-i Lübnan livaları Yıldırım Orduları Grubu'nun ve Musul,
Diyarbakır, Mamuret'ül-aziz vilayetleri Altıncı Ordu'nun iaşe mıntıkası add
olunarak oralarda nezaret-i müşarün-ileyhhalığına tedvir ve iaşe hususatının
ve sur'atle te'min ve tedvir edileceği telgrafla tebliğ edildiği beyan
olunmuştur. KARAR: Mezkur der-kenarda der-miyan olduğu vecihle riyaset-i
müşarün-ileyhaya tebligat ifası tezekkür kılındı." BOA , MV, 212, 212, 1; 1336, Z.29. (Belge 3)
http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref13#_ftnref13BOA . BEO DAH.NEZ. GİDEN, DN: 340742 (Belge
4) http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref14#_ftnref14BOA . BEO DAH.NEZ. GİDEN, DN: 340742 http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref15#_ftnref15T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi
Dairesi, Türk İstiklal Harbi , , Güney Cephesi , IV. Cilt,
Ankara 1966, s.3; A.İ. Sabis, a.g.e. , s. 315-320. O sırada basında
hala İngilizlerin Musul'dan tahliyesine ilişkin ümitvar yazılar yer alıyordu.
Mesela Yenigün Gazetesi şöyle bir başlık atmış: " Musul'un İngilizler
tarafından tahliyesi münasebetiyle: Medar-ı iftiharımız Mahir Bir Kumandan
Ali İhsan Paşa", Yenigün Gazetesi , 13 Teşrin-i sani (Kasım)
1918. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref16#_ftnref16Zeki Çevik, Milli Mücadele'de
"Müdafaa-i Hukuk'tan Halk Fırkası'na" Geçiş (1918-1923) , (
Atatürk Araştırma Merkezi Yay.), Ankara 2002, s.1-12. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref17#_ftnref17Ömer Kürkçüoğlu, Türk- İngiliz İlişkileri
(1919-1926) , (A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay.), Ankara 1978,
s.32-33. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref18#_ftnref18İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour'un
İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe'a yazdığı 9 Kasım 1918 günlü
özel talimat mektubunda şu direktifler vardır: Mezopotamya, Suriye ve
Arabistan'da tarafımızdan işgal altında bulundurulan ülkelerin Osmanlı
egemenliğine yeniden dönmemesi siyasetimizin "değişmez bir parçasıdır"
deniyordu. Ayrıca; Türkler "gerçek doğulu biçimde" zevahiri
kurtarmak için bütün İslam dünyasında mütarekenin askeri yenilgi sonucu
olmayıp bizimle uyuşma isteklerinden ileri geldiğini telkin etmeye
çalışacaktır. Şimdiden mütareke hükümlerinin kendilerince elverişli olduğunu
iddia ediyorlar. Böyle bir izlenimi silmemiz gerekecektir. Mısır ve
Hindistan'daki müslüman uyruklarımızın Türklerin "tamamen
yenildiklerini" anlamalarını "özellikle" istiyoruz. Bu
İslamlığa, Turancılığa ve genel olarak İslam'ın siyasi bakımdan sömürüsüne
"öldürücü bir darbe" indirecektir, denilerek İngilizlerin Türkiye
siyaseti özetleniyordu. Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli
Mücadele, (Cem Yayınevi), c.I, İstanbul 1976, 1. baskı, s.94-95. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref19#_ftnref19Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe (Misak-ı
Milli'den Lozan'a Dış Politika), (Küre Yay.), İstanbul 2002, s.15. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref20#_ftnref20Irak Cephesi'nde esir edilen İngiliz Generali
Townshend bile verdiği demeçte "Musul Irak'ta değil, Anadolu'dadır"
demektedir. Hakimiyet-i Milliye Gazetesi , 7 Kanun-ı sani 1922. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php
- _ftnref21#_ftnref21Mehmet Gönlübol- Cem Sar, Atatürk ve
Türkiye'nin Dış Politikası (1919-1938) , (Atatürk Araştırma Merkezi
yay.), Ankara 1990, s.63-71 |
/////////////////////////////////
///////////////
MONDROS MÜTAREKESİ
30 Ekim 1918 tarihinde,
Limni adasının Mondros Limanı'nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay'ın
Başkanlığı'nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı
olduğu İtilâf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile
silahlı çatışma sona ermiştir. I. Dünya Savaşını bitiren bu antlaşma aslında
çok ağır şartlar taşıyordu. Mondros Mütarekesi aslında Osmanlı Devleti'nin
yıkılışını öngörmekte; İtilâf Devletleri'ne Osmanlı Devleti'nin herhangi bir
bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını
tanımakta idi.
Mustafa Kemal bu mütareke ile ilgili olarak şunları söylüyordu;
Osmanlı Hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmeğe
muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi
istilâsı için onlara muaveneti (yardımı) de vaad eylemiştir. Bu Mütareke olduğu
gibi tatbik edildiği takdirde memleketin baştan sona kadar işgal ve istilâya
maruz olacağı şüphesizdir.
Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilâf Devletleri, barış
antlaşmasının imzalanmasını beklemeden, Türk topraklarının taksimine
giriştiler. Ateşkes Antlaşmasının 7. maddesi gereğince, bütün bir memleketin
işgali için İtilâf Devletleri'ne imkân veriyordu.
Mondros Ateşkes Antlaşması'nın başlıca hükümleri şunlardır:
1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz'e serbestçe
geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilâf Devletleri
tarafından işgali sağlanacaktır.
2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan
mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım
edilecektir.
3- Karadeniz'deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.
4- İtilâf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri
kayıtsız şartsız İstanbul'da teslim olunacaktır.
5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı
ordusu derhal terhis edilecektir.
6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı
limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
7- İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun
ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip
olacaktır.
8- Osmanlı demiryollarından İtilâf Devletleri istifade edecekler
ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.
9- İtilâf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki
vasıtalardan istifade sağlayacaktır.
10-Toros Tünelleri, İtilâf Devletleri tarafından işgal
olunacaktır.
11- İran içlerinde ve Kafkasya'da bulunan Osmanlı kuvvetleri,
işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.
12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların
denetimi, İtilâf Devletlerine geçecektir.
13- Askerî, ticarî ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi
önlenecektir.
14- İtilâf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye'den
temin edeceklerdir (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır).
15- Bütün demiryolları, İtilâf Devletlerin zabıtası tarafından
kontrol altına alınacaktır.
16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak'taki kuvvetler en yakın
İtilâf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.
17- Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan
garnizonuna teslim olacaktır.
18- Trablus ve Bingazi'de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar
İtalyanlara teslim olunacaktır.
19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğundan olanlar bir ay
zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.
20- Gerek askerî teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun
terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilâf Devletlerine teslimine dair
verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.
21- İtilâf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu
devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine
verilecektir.
22- Osmanlı harp esirleri, İtilâf Devletlerinin nezdinde
kalacaktır.
23- Osmanlı Hükümeti, merkezî devletlerle bütün ilişkilerini
kesecektir.
24- Altı vilâyet adı verilen yerlerde bir kargaşa olursa,
vilâyetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilâf Devletleri haiz
bulunacaktır.
25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim
ayının 31 günü mahallî saat ile öğle zamanı sona erecektir.
SEVR ANTLAŞMASI
Ana hatları 24 Nisan
1920'de San Remo Kanferansı'nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs
1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti.
Antlaşması'nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini
uygulamak üzere, İtilâf Devletleri'nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23
Haziran 1920'de Anadolu'da ve Trakya'da saldırıya geçti. Bursa'nın,
Balıkesir'in, Uşak'ın ve Nazilli'nin ardarda işgali ile Sevr'in uygulanmasını
sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu
saldırıda esas amaç olmuştu.
Sultan Vahdeddin'in başkanlığında toplanan Şûra-yı Saltanat 22
Temmuz 1920'de "zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer"
görerek Antlaşma'nın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa'nın, Türk
topraklarını parçalayan, millî şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı
imzalamaması üzerine Damad Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis
Bey, Hâdi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşmasını 10 Ağustos
1920'de imzaladılar.
Sevr Antlaşması'na göre, Osmanlı Devleti parçalanıyor, Türk
Milleti de yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.
Rumeli sınırımız aşağı-yukarı İstanbul vilâyeti olarak tayin
olunuyordu. Batı Anadolu ( İzmir ve havalisi) Yunanlılara veriliyordu. Güney
sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye'nin kuzeyinden
geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa'ya bırakmakta idi. Doğuda Bayazıt, Van,
Muş, Bitlis ve Erzincan'ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında
bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye'ye bırakılan topraklar nüfus
mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas
ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak'ın kuzey kısmında nüfuz
bölgeleri tesis ediyorlardı. İstanbul'da ise hükümet ve padişah oturacak fakat,
İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar'da ordusu, donanması,
bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı. Türklere
bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve
Kastamonu vilâyetleri ve dolayları idi. Sevr'e göre, memleket dahilinde bulunan
azınlıklar Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri
hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk
tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtuluyorlar, yeniden hiç kimsenin
Türk tabiyetine de girmesine müsade edilmiyordu.
Devletin askerî kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azamî miktar
50.700 kişi olacak; tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü
olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı
da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mâlî ve iktisadî hükümler, Osmanlı Hükümeti
ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil
eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti'ni İtilâf Devletlerinin müşterek sömürgesi
haline getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden
kurulu Mâli Komisyon, Osmanlı Devleti'nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve
devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta
idi.
Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Hükümeti'nce imzalanması, Anadolu'daki
millî mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti'nden ümitlerini
kesmesine neden olmuştur.
Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr
Antlaşması'nı imzalayan ve bunu onaylayan Şûra-yı Saltanat'ta bulunanları
vatana hıyanetle itham ederek vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda
Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı
görmediğini de ilân etti.
KURTULUŞ SAVAŞI
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Almanya'nın yanında katılmıştı. Ağır
ve yorucu savaşlardan çıkmış Osmanlı kuvvetleri savaş sırasında kahramanca
çarpışmalarına rağmen, düşman kuvvetlerinin tüm yurdu işgal etmelerine karşı
koyamamışlardı. Bu sıralarda imzalanan Mondros ve Sevr Antlaşmaları, Osmanlı
Devleti'ni tamamen yok etmeye ve Türk yurdunu parçalamaya yönelik
hazırlanmıştı.
Sultan Mehmed Vahdeddin Osmanlı Mebusan Meclisi'nin toplanmasına
karar verdi. Toplanan meclis düşman devletlerin görüşleri dışında bir karar
alarak Misak-ı Millî'yi kabul etti. Bunun üzerine İngilizler İstanbul'u resmen
işgal edip Osmanlı Mebusan Meclisi'ni dağıttılar.
19 Mayıs 1919 yılında Samsun'a çıkarak Millî Mücadele hareketini
başlatan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu'daki direniş hareketini
örgütlediler. Kongreler, Kuva-yı Milliye direnişleri gerçekleştirildi. Nihayet
23 Nisan 1920'de TBMM'nin Ankara'da açılmasına karar verildi.
Türk milleti, canını ve malını hiçe sayarak girdiği Kurtuluş
Savaşı'ndan muzaffer çıkmış, düşmanlar vatan topraklarından atılmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa idaresinde büyük bir zafer kazanılmıştı. Yeni
meclis saltanatın kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türk topraklarından
çıkarılmasını istemişti.
////////////////
|
|
|
The Sykes-Picot agreement was a secret understanding
concluded in May 1916, during World War I, between Great Britain and France,
with the assent of Russia, for the dismemberment of the Ottoman Empire. The
agreement led to the division of Turkish-held Syria, Iraq, Lebanon, and
Palestine into various French and British-administered areas. The agreement
took its name from its negotiators, Sir Mark Sykes of Britain and Georges
Picot of France. |
http://news.bbc.co.uk/hi/english/static/in_depth/world/2001/israel_and_palestinians/key_maps/7.stm
..............
|
UNISPAL Home |
|
|
France |
16 May 1916 |
Sykes-Picot
agreement text
|
It is accordingly understood between the French and British
governments:
That
in area (a) France, and in area (b) Great Britain, shall have priority of
right of enterprise and local loans. That in area (a) France, and in
area (b) Great Britain, shall alone supply advisers or foreign functionaries
at the request of the Arab state or confederation of Arab states.
That
Haifa shall be a free port as regards the trade of France, her dominions and
protectorates, and there shall be no discrimination in port charges or
facilities as regards French shipping and French goods. There
shall be freedom of transit for French goods through Haifa and by the British
railway through the brown area, whether those goods are intended for or
originate in the blue area, area (a), or area (b), and there shall be no
discrimination, direct or indirect, against French goods on any railway, or
against French goods or ships at any port serving the areas mentioned.
It
is to be understood by both governments that this railway is to facilitate
the connection of Baghdad with Haifa by rail, and it is further understood
that, if the engineering difficulties and expense entailed by keeping this
connecting line in the brown area only make the project unfeasible, that the
French government shall be prepared to consider that the line in question may
also traverse the Polgon Banias Keis Marib Salkhad tell Otsda Mesmie before
reaching area (b).
There
shall be no interior customs barriers between any of the above mentioned
areas. The customs duties leviable on goods destined for the interior
shall be collected at the port of entry and handed over to the administration
of the area of destination.
I
have further the honour to state that, in order to make the agreement
complete, His Majesty's government are proposing to the Russian government to
exchange notes analogous to those exchanged by the latter and your
Excellency's government on the 26th April last. Copies
of these notes will be communicated to your Excellency as soon as
exchanged. I would also venture to remind your Excellency that the
conclusion of the present agreement raises, for practical consideration, the
question of claims of Italy to a share in any partition or rearrangement of
Turkey in Asia, as formulated in Article 9 of the agreement of the 26th
April, 1915, between Italy and the allies. His
Majesty's government further consider that the Japanese government should be
informed of the arrangements now concluded. ....... http://domino.un.org/UNISPAl.NSF/3d14c9e5cdaa296d85256cbf005aa3eb/232358bacbeb7b55852571100078477c!OpenDocument |
.................
***
http://en.wikipedia.org/wiki/Sykes-Picot_Agreement
Sykes-Picot Agreement
From Wikipedia, the free encyclopedia
Jump to: navigation,
search
Zones of French and British influence and control
established by the Sykes-Picot Agreement
The Sykes-Picot Agreement of May 16, 1916 was a secret understanding between
the governments of Britain
and France
defining their respective spheres of post-World War I influence
and control in the Middle
East. The boundaries of this agreement still remain in much of the
common border between Syria
and Iraq.
The agreement was negotiated in November 1915 by the French diplomat François
Georges-Picot and Briton, Mark Sykes.
Britain was allocated control of areas roughly comprising Jordan, Iraq and a small area around Haifa. France was
allocated control of South-eastern Turkey,
Northern Iraq, Syria
and Lebanon.
The controlling powers were left free to decide on state boundaries within
these areas.
The area which subsequently came to be called Palestine
was for international administration pending consultations with Russia and
other powers.
This agreement is seen by many as conflicting with the Hussein-McMahon
Correspondence of 1915–1916. The conflicting agreements are the
result of changing progress during the war, switching in the earlier
correspondence from needing Arab help to subsequently trying to enlist the help
of Jews in the United
States in getting the US to join the First World War, in
conjunction with the Balfour
Declaration, 1917. The agreement had been made in secret. Sykes was
also not affiliated with the Cairo
office that had been corresponding with Sherif
Hussein ibn Ali, and was not fully aware of what had been promised
the Arabs.
The agreement was later expanded to include Italy and Russia. Russia was to
receive Armenia
and parts of Kurdistan
while the Italians would get certain Aegean islands and a
sphere of influence around Izmir
in southwest Anatolia.
The Italian presence in Anatolia
as well as the division of the Arab lands was later formalized in the Treaty
of Sèvres in 1920.
The Russian
Revolution of 1917 led to Russia being denied its claims in the
Ottoman Empire. At the same time Lenin
released a copy of the confidential Sykes-Picot Agreement as well as other
treaties causing great embarrassment among the allies and growing distrust among
the Arabs.
Attempts to resolve the conflict were made at the Sanremo
conference and in the Churchill
White Paper of 1922, which stated the British position that
Palestine was part of the excluded areas of "Syria lying to the west of
the District of Damascus".
The agreement is seen by many as a turning point in Western/Arab relations,
as it negated the promises made to Arabs[1]
through T.E.
Lawrence for a national homeland in the Syrian territory in exchange
for their siding with British forces against the Ottoman Empire.
The agreement's principal terms were reaffirmed by the inter-Allied Sanremo
conference of 19–26 April 1920 and the ratification of the resulting
League
of Nations mandates by the Council of the League of Nations on July 24, 1922.
[edit]
References
^
- *Lawrence
of Arabia: The Battle for the Arab World, Director James Hawes.
PBS Home Video, October 21, 2003. (ASIN B0000BWVND). Interview with Kamal Abu
Jaber, former Foreign Minister of Jordan
1.
[edit]
External links
Wikisource
has original text related to this article:
· Sykes-Picot
agreement - text at UNISPAL
· Sykes-Picot
agreement - Key maps
Retrieved from "http://en.wikipedia.org/wiki/Sykes-Picot_Agreement"
Categories:
Arab-Israeli
conflict | Secret
diplomatic agreements | British-French
relations
.................
The Sykes-Picot Agreement
From Wikisource
Jump to: navigation,
search
|
The Sykes-Picot Agreement |
|
|
|
Sir Edward Grey to Paul Cambon, 16 May 1916
I have the honour to acknowledge the receipt of your Excellency's note of
the 9th instant, stating that the French Government accept the limits of a
future Arab State, or Confederation of States, and of those parts of Syria
where French interests predominate, together with certain conditions attached
thereto, such as they result from recent discussions in London and Petrograd on
the subject.
I have the honour to inform your Excellency in reply that the acceptance of
the whole project, as it now stands, will involve the abdication of
considerable British interests, but, since His Majesty's Government recognise
the advantage to the general cause of the Allies entailed in producing a more
favourable internal political situation in Turkey, they are ready to accept the
arrangement now arrived at, provided that the co-operation of the Arabs is
secured, and that the Arabs fulfil the conditions and obtain the towns of Homs,
Hama, Damascus, and Aleppo.
It is accordingly understood between the French and British governments:
1. That France and Great Britain are prepared to recognize
and protect an independent Arab states or a confederation of Arab states (a)
and (b) marked on the annexed map, under the suzerainty of an Arab chief. That
in area (a) France, and in area (b) Great Britain, shall have priority of right
of enterprise and local loans. That in area (a) France, and in area (b) Great
Britain, shall alone supply advisers or foreign functionaries at the request of
the Arab state or confederation of Arab states.
2. That in the blue area France, and in the red area Great
Britain, shall be allowed to establish such direct or indirect administration
or control as they desire and as they may think fit to arrange with the Arab
state or confederation of Arab states.
3. That in the brown
area there shall be established an international administration, the form of
which is to be decided upon after consultation with Russia, and subsequently in
consultation with the other allies, and the representatives of the sheriff of
Mecca.
4. That Great Britain be accorded (1) the ports of Haifa and
Acre, (2) guarantee of a given supply of water from the tigres and Euphrates in
area (a) for area (b). His majesty's government, on their part, undertake that
they will at no time enter into negotiations for the cession of Cyprus to any
third power without the previous consent of the French government.
5. That Alexandretta shall be a free port as regards the
trade of the British empire, and that there shall be no discrimination in port
charges or facilities as regards British shipping and British goods; that there
shall be freedom of transit for British goods through Alexandretta and by
railway through the blue area, or (b) area, or area (a); and there shall be no
discrimination, direct or indirect, against British goods on any railway or
against British goods or ships at any port serving the areas mentioned.
That Haifa shall be a free port as regards the trade of
France, her dominions and protectorates, and there shall be no discrimination
in port charges or facilities as regards French shipping and French goods.
There shall be freedom of transit for French goods through Haifa and by the
British railway through the brown area, whether those goods are intended for or
originate in the blue area, area (a), or area (b), and there shall be no
discrimination, direct or indirect, against French goods on any railway, or
against French goods or ships at any port serving the areas mentioned.
6. That in area (a) the Baghdad railway shall not be
extended southwards beyond Mosul, and in area (b) northwards beyond Samarra,
until a railway connecting Baghdad and Aleppo via the Euphrates valley has been
completed, and then only with the concurrence of the two governments.
7. That Great Britain has the right to build, administer,
and be sole owner of a railway connecting Haifa with area (b), and shall have a
perpetual right to transport troops along such a line at all times. It is to be
understood by both governments that this railway is to facilitate the
connection of Baghdad with Haifa by rail, and it is further understood that, if
the engineering difficulties and expense entailed by keeping this connecting
line in the brown area only make the project unfeasible, that the French
government shall be prepared to consider that the line in question may also traverse
the Polgon Banias Keis Marib Salkhad tell Otsda Mesmie before reaching area
(b).
8. For a period of twenty years the existing Turkish customs
tariff shall remain in force throughout the whole of the blue and red areas, as
well as in areas (a) and (b), and no increase in the rates of duty or
conversions from ad valorem to specific rates shall be made except by agreement
between the two powers.
There shall be no interior customs barriers between any
of the above mentioned areas. The customs duties leviable on goods destined for
the interior shall be collected at the port of entry and handed over to the
administration of the area of destination.
9. It shall be agreed that the French government will at no
time enter into any negotiations for the cession of their rights and will not
cede such rights in the blue area to any third power, except the Arab state or
confederation of Arab states, without the previous agreement of His Majesty's
government, who, on their part, will give a similar undertaking to the French
government regarding the red area.
10. The British and French government, as the protectors of
the Arab state, shall agree that they will not themselves acquire and will not
consent to a third power acquiring territorial possessions in the Arabian
peninsula, nor consent to a third power installing a naval base either on the
east coast, or on the islands, of the red sea. This, however, shall not prevent
such adjustment of the Aden frontier as may be necessary in consequence of
recent Turkish aggression.
11. The negotiations with the Arabs as to the boundaries of
the Arab states shall be continued through the same channel as heretofore on
behalf of the two powers.
12. It is agreed that measures to control the importation of
arms into the Arab territories will be considered by the two governments.
I have further the honor to state that, in order to make the agreement
complete, His Majesty's government are proposing to the Russian government to
exchange notes analogous to those exchanged by the latter and your excellency's
government on the 26th April last. Copies of these notes will be communicated
to your excellency as soon as exchanged. I would also venture to remind your
excellency that the conclusion of the present agreement raises, for practical
consideration, the question of claims of Italy to a share in any partition or
rearrangement of Turkey in Asia, as formulated in Article 9 of the agreement of
the 26th April, 1915, between Italy and the allies.
His Majesty's government further consider that the Japanese government
should be informed of the arrangements now concluded.
Retrieved from "http://en.wikisource.org/wiki/The_Sykes-Picot_Agreement"
Categories:
Middle
East | Multilateral
and regional documents
*** http://en.wikisource.org/wiki/The_Sykes-Picot_Agreement
………….
-----------------------------------
////////////////////////////////////////////////////////////////
Şerif
Hüseyin
Şerif Hüseyin 1854'te İstanbul'da doğdu. Hz. Muhammed'in (S.A.V) soyundan
geldiği kabul edilen Mekke şerifleri ailesindendir. 1908'de İkinci Meşrutiyetin
ilanından sonra Hicaz valisi ve Mekke Şerifi olarak, Arabistan'a gönderildi.
Arapların Osmanlı Devleti'nden ayrılmaları yönünde çalışmalar yapmaya başladı.
Şerif Hüseyin, oğlu Abdullah aracılığı ile Mısır'da ki İngiliz yönetimi ile
ilişki kurdu. 1915-16 yıllarında Arapların Osmanlı İmparatorluğuna karşı
ayaklanmaları durumunda İngilizlerin kendi krallığını tanımasını istedi.
Oğullarından Faysal ise Suriye'de bulunan Osmanlı komutanı Cemal Paşa ile
anlaşmaya çalıştı. 1916 ilkbaharında Cemal Paşa'nın Beyrut ve Şam'da devlete
ihanetle suçladığı bazı Arap milliyetçilerini astırmasının ve Osmanlı
birliklerinin Hicaz demiryolunu denetimi altına almasının ardından, Şerif
Hüseyin krallığını ilan ederek, Haziran 1916'da Osmanlı Devletine karşı
ayaklandı. Arap birlikleri Hicaz demiryoluna saldırılar düzenlemeye ve Osmanlı
birliklerine kayıplar verdirmeye başladılar. Bir yandan İngilizlerle çarpışan
Osmanlı ordusu, Hüseyin'in oğulları komutasındaki Arap birliklerine karşı da
savaşmak zorunda kaldı. Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra İhtilaf
kuvvetleri, Ürdün'de kendilerine bağlı bir yönetim kurdular. İngilizlerin
Filistin'de bir İsrail devleti kurmaya çalışması Şerif Hüseyin'i kızdırdı.
İngiltere'nin, 1921'de Abdullah'ı Ürdün Emiri, diğer oğlu Faysal'ı da Irak
Kralı yapması Şerif Hüseyin'in Arap dünyasındaki otoritesini iyice sarstı. Mart
1924'te, Türkiye'de halifeliğin kaldırılmasından sonra kendisini halife ilan
ettiyse de Mekke'yi kuşatan İbni Suud Abdülaziz tarafından krallığına ve
halifelik iddialarına son verildi. Şerif Hüseyin 1930 yılına kadar Kıbrıs'ta
sürgün hayatı yaşadı. Bundan sonra Şerif Hüseyin, Ürdün Emiri olan oğlu
Abdullah'ın yanına gitti. Bir yıl sonra, 1931 yılında öldü.
***http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2855
/////////////////////
Kral Hüseyin: İhanetlerle Dolu Bir Ömür Sona Erdi
Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesine imkan sağlayan
ve yahudilerin bu topraklar üzerinde devlet kurmalarına kapı açan ilk ihanet
Şerif Hüseyin tarafından yapılmıştır. Şerif Hüseyin 7 Şubat 1999 Pazar günü
hayata gözlerini yuman (artık) eski Ürdün kralı olan Hüseyin ibnu Talal'ın
dedesinin babasıdır.
İngiltere'nin Mısır elçisi Henri Mikmahun 1915'te Şerif Hüseyin'e
bir teklif götürdü. Bu teklifte, Şerif Hüseyin'e Arapların Osmanlılardan
ayrılarak bağımsız devlet kurmalarına yardımcı olacağını, kendisine de
halifelik verileceğini vaad ediyordu. Yani İslam ümmetinin halifesini haçlı
zihniyetinin başını çekenlerden İngiltere belirleyecekti. Bu vaadlerine
karşılık Şerif Hüseyin'den de Filistin
topraklarına yahudilerin yerleştirilmesine ve bu topraklarda bir yahudi devleti
kurdurulmasına yardımcı olma sözü almıştı. Şerif Hüseyin İngilizlerin
vaadlerine kanarak 10 Haziran 1916'da Osmanlılara karşı isyan başlattı. Aynı
yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Filistin toprakları üzerinde bir yahudi
devleti kurdurulması için gerekli şartların oluşturulmasını öngören Sykes-Picot
anlaşması adı verilen bir anlaşma imzalanmıştı. Çok geçmeden Şerif Hüseyin'in
de muvafakat ve destekleriyle 1917'de İngiliz orduları Filistin topraklarına
girdi ve yahudilerin bu topraklara yerleştirilmesi işlemi hız kazanmaya
başladı. 24 Temmuz 1922'de de şimdiki BM konumunda
olan Milletler Cemiyeti, Filistin topraklarını resmen İngiltere'nin vesayetine
verdi.
Şerif Hüseyin, Filistin'e ihanet konusunda İngilizlere verdiği
sözü yerine getirdi ama İngilizler ona verdikleri sözü yerine getirmediler.
Kendisine bütün Arap yarımadasının yönetimini vermeyi vaad ettikleri halde daha
sonra şimdiki Ürdün topraklarına razı olmasını istediler.
Olaylar birbirini izledi ve 1947'de İngiliz güçlerin kademeli
olarak Filistin'den çekilmesinden sonra 1948'in başlarında İsrail'in kuruluşu
ilan edildi. İsrail'in kurulmasıyla birlikte Filistin halkıyla yahudiler
arasında bir savaş başladı. Bu kez Filistin halkına Şerif Hüseyin'in oğlu
zamanın Ürdün kralı Abdullah ihanet etti. Kral Abdullah, Filistin halkına
destek amacıyla (!) İngiliz kumandan Glop Paşa'nın emrindeki ordusunu Filistin
topraklarına soktu. Bizzat 1948 olaylarını yaşayanların anlattıklarına göre
İngiliz Glop Paşa'nın emrindeki Ürdün birlikleri Filistinlilere: "Artık
biz düzenli bir ordu olarak olaylara müdahale ettik. Sizin böyle dağınık bir
mücadeleye devam etmenize gerek kalmadı" diyerek, onların yahudi işgalinden
kurtardıkları bölgeleri ellerinden alıyor, sonra oraları tekrar yahudilere
teslim ediyorlardı. Bu sayede yahudiler 1948 olaylarında sınırlarını daha da
genişleterek bugün yeşil hat olarak adlandırılan hattın içinde kalan bölgelerin
tamamına hakim oldular.
Kral Abdullah'ın ölümünden sonra tahta geçen Talal deli olduğu
gerekçesiyle İngilizlerin de müdahalesiyle 1952'de tahttan uzaklaştırıldı.
Yerine oğlu, zeki, akıllı ve kurnaz genç Hüseyin geçti. Hüseyin o zaman henüz
17 yaşındaydı.
Kral Hüseyin'in Filistin davasına olan ihanetlerini bütün
ayrıntılarıyla vermemiz halinde söz bir hayli uzayacaktır. Biz bunların
bazılarından başlıklar halinde bazılarından da birtakım ayrıntıları vererek söz
etmek istiyoruz:
Kral Hüseyin 1967 Haziran savaşında Batı Yaka'nın
tamamını hiçbir direniş göstermeden yahudilere teslim etti. 1968 savaşında da
Ürdün askerleri bir direniş göstermediklerinden yahudi askerleri Ürdün'ün Salt
şehrine kadar geldiler. O zaman yahudi askerlerini Ürdün nehrinin batısına çekilmeye
zorlayanlar gönüllü mücahitlerdi. Eğer gönüllü mücahitlerin direnişi olmasaydı
bugün Doğu Yaka bir diğer adıyla Gavru Ürdün olarak adlandırılan ova da yahudi
işgali altında olacaktı.
Kral Hüseyin, Ağustos 1988 başlarında, intifadanın kızıştığı ve
İsrail yönetiminin zor durumda kaldığı bir dönemde, Batı Yaka'yla ilişkisini
kestiğini açıklayarak intifadayı yürüten Filistinlileri maddi yönden zor
durumda bırakmayı amaçlayan bir adım attı. Kral Hüseyin, Batı Yaka'yla
ilişkisini kesmekteki amacının Filistinlilerin kendi devletlerini kurmaları
için kapı açmak olduğunu ileri sürüyordu. Oysa gerçek amaç Filistinlileri maddi
açıdan sahipsiz bırakmak ve intifada karşısında sıkışan İsrail yönetimini biraz
rahatlatmaktı. Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) bu
kararla ilgili açıklamasında şu ifadelere yer veriyordu: "Filistin'in
kurtarılması için tek yol olan kutsal cihad yolunda bir ayaklanmanın
başlatılması gerekiyordu. İşte bu ayaklanma yahudilere boyun eğdirdi, onların
güçlerini sarstı... İsrail bütün yolları denemesine ve konuyla ilgisi olan
herkesin teklifini dinlemesine rağmen ayaklanmayı durdurmada başarılı olamadı.
Tam bu esnada, Ürdün kralı Batı Yaka'yla olan idari ve kanuni bağlarını kesme
ve bu yeri asıl sahiplerine devretme kararı aldığını açıkladı. Bu kararla neyi
kastediyor? Filistin'i Filistinlilere mi devrediyor? İnsanı ilk bakışta hayrete
düşüren böyle bir karar için biz deriz ki: Bu, dışı tatlı içi ise zehirden acı
olan bir şeydir."
Ürdün Kralının
Filistin Direnişi Karşısındaki Tutumu ve Kara Eylül Hareketi
Filistin'in bağımsızlığı için mücadele vermek üzere ortaya çıkan
örgütlerin birçoğunun Ürdün'de uzantıları bulunuyordu. Bunun en önemli sebebi
Ürdün'de Filistinli mülteci veya
aslen Filistinli Ürdün vatandaşı sayısının bir hayli fazla olmasıydı. Fakat
Ürdün yönetimi Filistinli gerilla örgütlerinin ülkesinde bu kadar
yoğunlaşmalarından rahatsız oluyordu. Bunun yanı sıra bazı gerilla örgütleri de
Ürdün yönetimini sömürgeci düzenlerin bir uzantısı olarak görüyor ve bu
yönetime karşı da mücadele edilmesi gerektiği fikrini savunuyorlardı. Ayrıca
Ürdün yönetimiyle uzlaşma içinde olmayan bazı Arap yönetimlerinin uzantısı
durumundaki örgütler arkalarında duran yönetimlerin Ürdün aleyhtarı
tahriklerinden etkileniyorlardı. Filistinli gerillaların İsrail hedeflerine
yönelik saldırılarının birçoğunu Ürdün topraklarından hareket ederek
gerçekleştirmeleri de Ürdün yönetimini rahatsız ediyordu. Filistinli örgütlerle
Ürdün yönetimi arasındaki uzlaşmazlığın bir sebebi de Ürdün yönetiminin
Filistin'le ilgili gelişmeleri kendi kontrolünde tutma ve adeta Filistin
davasının velisi gibi görünme çabası içinde olmasıydı. Oysa Ürdün geçmişte
Filistin davasına yönelik ihanetleriyle böyle bir velâyete hakkının olmadığını
ortaya koymuştu.
Bütün bu sebepler Ürdün yönetimiyle Filistinli gerillalar arasında
gerginliğe yol açıyordu. Bu gerginlik yüzünden, 7 Haziran 1970'te Amman
yakınlarında bulunan Zerkâ şehrinde Ürdün askerlerinin Filistinli gerillalara
saldırması üzerine askerlerle gerillalar arasında çatışma çıktı. Bu olay
üzerine George Habbaş'ın liderliğini yaptığı FHKC (Filistin Halk Kurtuluş
Cephesi) gerillaları Amman'daki bazı noktalara saldırdılar. Olaylar daha sonra
yayıldı. Daha sonra kavgaya son verilmesi için gerilla örgütleri altı kişilik
bir Yürütme Kurulu oluşturarak Ürdün yönetimiyle görüşmelere oturdular. Bu
arada Arap Birliği de müdahalede bulunarak sorunun görüşmelerle çözüme
kavuşturulmasını istedi. Görüşmeler sonunda 10 Temmuz 1970'de bir anlaşma
imzalandı. Anlaşmaya göre Ürdün, Filistinli gerillaların İsrail'e yönelik
eylemlerine müdahale etmeyecek gerillalar da Ürdün güvenliğini tehdit edecek
herhangi bir hareket içine girmeyeceklerdi. Ancak 26 Ağustos'ta gerillalarla
Ürdün askerleri yeniden bir çatışmaya girdiler. 1 Eylül'de Kral Hüseyin'e karşı
bir suikast teşebbüsünde bulunulduğu ileri sürüldü. Gerillalar 6 Eylül'de
Ürdün'e ait bazı uçakları yaktılar. Derken olaylar büyüdü ve 17 Eylül'den
itibaren tam bir savaş niteliği kazandı. Bunun üzerine Suriye birlikleri 20
Eylül'de kuzeyden Ürdün'e girerek savaşa müdahale etti. Bu kez ABD devreye
girerek Kral Hüseyin'in tahttan indirilmesine izin vermeyeceğini bildirdi. ABD
İsrail yönetimiyle de anlaşarak Kral Hüseyin'in zor durumda kalması halinde
müdahalede bulunması üzere anlaştı. Dolayısıyla İsrail kuvvetleri Kral
Hüseyin'e yardım için bütün askeri hazırlıklarını yaptılar. ABD bir yandan da
Sovyetler Birliği'ne baskı yaparak Suriye'nin Ürdün'den çekilmesi için müdahalede
bulunmasını istedi. Sonuçta Suriye Ürdün'den çekilmek zorunda bırakıldı. Suriye
kuvvetlerinin çekilmesi üzerine Ürdün yönetimi 23 Eylül'de ateşkes ilan
etti. 27 Eylül'de de Arap ülkelerinin müdahalesiyle Ürdün yönetimiyle
gerillalar arasında bir anlaşma imzalandı. Bu seferki anlaşma da 10 Temmuz
tarihli anlaşmanın bir benzeriydi. Bu olayların yaşandığı 1970 yılı Eylül ayı
"Kara Eylül" olarak tarihe geçmiştir.
27 Eylül 1970 anlaşmasına rağmen Ürdün'ün Filistinli gerillaları
Ürdün topraklarından uzaklaştırmayı amaçlayan uygulamaları son bulmadı. Bu
uygulamalar dolaylı olarak zaman zaman karşılıklı çatışmalara yol açtı. Ürdün,
gerillaları tamamen imha etme veya Ürdün topraklarından silip atma amacına
yönelik hazırlıklarını da ABD'nin desteğiyle yoğun bir şekilde sürdürüyordu.
Kral Hüseyin, bu hazırlıkları sürdürdüğü sırada ABD'deki yahudi lobisinin ileri
gelenlerinden olan ve bir ara ABD dışişleri bakanlığı yapan Henry Kissenger'le
yoğun temas içindeydi. Filistinli gerillaların Ürdün'den çıkarılmasıyla
İsrail'in işgal altında tuttuğu toprakların doğu sınırı güvenceye alınmış
olacaktı. Derken 13 Temmuz 1971'de Ürdün yönetimi Filistinli gerillalara karşı
geniş çaplı bir askeri operasyon başlattı. Birkaç gün süren operasyonda
Filistinli gerillalardan ve sivillerden toplam 3000 kişi öldürüldü. Filistinli mültecilerin
kaldığı kamplar tamamen yerle bir edildi. Sağ kalabilen gerillaların tamamı da
Ürdün'ü terk ederek Suriye veya Lübnan'a gitmek zorunda bırakıldılar. Ürdün
yönetiminin siyonist işgalcilerin bile yapamayacağı bu imhâ harekâtı Arap
dünyasında geniş tepkilere yol açtı. Birçok Arap ülkesi bu harekâtından dolayı
Ürdün'ü kınadı. Ancak kınamalar samimiyetten uzak belli siyâsi hedeflere
yönelik kuru açıklamaların ötesine geçmiyordu.
Filistin
Direnişinin Lübnan'a Taşınması
Ürdün yönetiminin yukarıda sözünü ettiğimiz imhâ harekâtından önce
Filistin direnişi daha çok Ürdün topraklarında yoğunlaşmış durumdaydı ve İsrail
hedeflerine yönelik eylemlerini de genellikle buradan yürütüyordu. Ancak söz
konusu imha harekâtından sonra burayı terk etmek zorunda kalınca daha çok
Lübnan'da üslenmek zorunda kaldı. Bunun en önemli sebebi Lübnan'ın lojistik
açıdan İsrail hedeflerine yönelik eylemler için Ürdün'den sonra en uygun mekân
olmasıydı. Suriye ise daha çok direnişin siyâsi ve tanıtım faaliyetlerini
yürütmede kullanılan bir merkez olarak seçildi.
Filistin Davasına
Bir Başka İhanet: Ürdün-İsrail Barışı
Arafat'ın açtığı kapıdan Ürdün'ün eski kralı Hüseyin de girdi.
Zaten Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan belliydi. Teorik olarak Ürdün 1948'den
yani İsrail'in resmen kuruluşunu ilan ettiği tarihten buyana bu ülkeyle savaş
halindeydi. Pratikte ise herhangi bir savaş hali söz konusu değildi. 1948,
1967, 1968 ve 1973 yıllarında çıkarılan savaşlarsa sadece İsrail'in işine
yaramıştı. Adeta bu savaşlar İsrail'in sınırlarını biraz daha genişletmesi için
çıkarılmıştı.
Ürdün'ün İsrail'le ilişkilerini normalleştirmeyi amaçlayan son
yürüyüşünde ABD baskılarının ve tehditlerinin birinci derecede rol oynadığı
siyasi gözlemcilerin müşterek tespiti. Özellikle Körfez savaşındaki tutumundan
dolayı Arap dünyasında yalnızlığa itilen Ürdün, dış baskılara ve şantajlara
daha açık bir duruma gelmişti. Körfez savaşında aldığı yarayı sarma ve
uluslararası güç odaklarına kendini kabul ettirme ihtiyacı duyan Ürdün yönetimi
dış baskılar karşısında sürekli boynunu eğik görüyordu. ABD yönetimi Ürdün'ün
bu durumunu sonuna kadar değerlendirdi. Ancak şunu da eklemek gerekir ki,
ABD'nin baskıları ve tehditleri sadece Ürdün'ü İsrail'le ilişkileri
normalleştirme çabalarını hızlandırmaya yöneltmiştir. Yoksa işin gerçeğinde
uzun vadede Ürdün bunu zaten yapacaktı. ABD, Ürdün yönetiminin iç baskılardan
ve özellikle İslami siyasi akımların halk üzerindeki gücünden
etkilenebileceğini hesaba katarak Kral Hüseyin'i bir an önce Arafat'ın girdiği
kapıdan girmeye zorladı. Sonuçta zamanın ABD dışişleri bakanı Christopher'in ve
onun yaveri sayabileceğimiz Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek'in çabaları
ürününü kısa zamanda verdi ve Ürdün'le İsrail arasında yıldırım hızıyla, 26
Ekim 1994 tarihinde Akabe Anlaşması diye bilinen bir anlaşma imzalandı.
Bu anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte karşılıklı olarak sınırlar
açıldı ve iki ülkenin birbirlerinin başkentlerinde büyükelçilikler açması
kararlaştırıldı.
ABD başkanı Bill Clinton başta olmak üzere çok sayıda yabancı
devlet adamının katıldığı bir törenle ünlü Araba vadisinde imzalanan
Ürdün-İsrail anlaşmasıyla öncelikli olarak sınırlar konusu ele alınıyordu. Buna
göre İsrail, 1967 Haziran savaşında işgal etmiş olduğu Araba vadisindeki
topraklardan 300 km2'lik bir alanı Ürdün'e geri verecek, buna karşılık bazı
bölgelerde 3 bin dönüme yakın tarım arazisini 25 yıllığına Ürdün'den
kiralayacaktı. Anlaşma kiralama süresinin uzatılmasına da imkân sağlıyordu.
Sınır anlaşmasının her bakımdan İsrail'in lehine olduğu açıktı. Çünkü Ürdün
yönetimi bu anlaşmayla 1967 Haziran savaşı öncesinde kontrolünde tuttuğu Batı
Yaka (Batı Şeria) toprakları üzerindeki İsrail hâkimiyetini resmen tanımış
oluyordu. Ayrıca Yediot Aharanoot gazetesinin yazdığına göre İsrail'in Ürdün'e
iade edeceği topraklar pek tarıma elverişli olmayan sahra arazisi, buna
karşılık kiralayacağı topraklar ise tarıma elverişli ve sulu araziydi. Sınır anlaşması
Kudüs konusuna
da bir açıklık getirmediğinden bu meselenin küllenmeye terk edildiği
anlaşılıyordu. Bunun yanı sıra Ürdün tarafı İsrail başbakanı Rabin'in Kudüs'ten
"başkentimiz" diye söz etmesine herhangi bir şekilde tepki
göstermemişti. Bu durum Ürdün'ün, siyonistlerin Kudüs üzerindeki
hâkimiyetlerini pekiştirme çabaları karşısında sessiz kalmayı tercih ettiğini
gösteriyordu. Sınır anlaşması siyonist İsrail yönetimine Batı Yaka toprakları
üzerindeki saltanatını pekiştirmesine de imkân veriyordu.
Anlaşma, suların kullanımı konusunda bazı maddeler içeriyordu.
Buna göre İsrail, Ürdün'e Ürdün ve Yermük ırmaklarından yılda 50 milyon m3 su
verecekti. Aslında bu ırmaklar 1967 Haziran savaşında işgal edilmiş olan
topraklar içinde bulunmaktadır. İsrail'in bu ırmaklardan Ürdün'e su vermeyi
vaad etmesi gerçekte Ürdün'le alay etmekten başka bir anlam taşımıyordu. Çünkü
Yermük ırmağı zaten normalde Ürdün topraklarında bulunuyor. Bu ırmağın batı
yakasını İsrail, 1967 savaşında işgal etti. Ama 242 ve 338 sayılı BM Güvenlik
Konseyi kararları İsrail'e bu savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini
öngördüğünden siyonistlerin Yermük ırmağı sularında herhangi bir hak iddia
edememeleri gerekiyor. Üstelik ırmağın bir yakası İsrail işgalinde olsa da
öteki yakası hala Ürdün'ün elinde. Dolayısıyla İsrail'in adeta Yermük ırmağı
üzerinde tek hak sahibi gibi davranması Ürdün'ün acziyetini ve kendi haklarını
savunma konusunda hiçbir varlık gösterme eğiliminde olmadığını gösteriyor.
Ürdün'ün bu acziyetinden yararlanan siyonistler ona, kendi suyunu kendine
"barış"
karşılığı olarak vermeyi vaad ediyorlar. İşin gerçeğinde anlaşmaya imza atan
eski Kral Hüseyin de bunun bir kazanç olmadığının farkındaydı. Ama halkının
nezdinde kaybettiği prestijini kurtarmak için Ürdün lehine gibi görünen bu tür
gelişmelerden de yararlanma ihtiyacı duyuyordu.
Ürdün-İsrail anlaşması aynı zamanda iki ülkenin güvenlik konusunda
işbirliğini öngörüyordu. Bunun anlamı İsrail'in güvenliği için Ürdün
yönetiminin gerekli tedbirleri almaya ve İsrail'in güvenliğini tehdit eden
çalışmalara fırsat vermemeye zorlanmasıydı. İsrail'in bu konuda Ürdün'ün epey
başını ağrıtacağı kesindi. Çünkü siyonist İsrail yönetimi Ürdün topraklarında
yürütülecek Filistin davası lehindeki bütün faaliyetleri kendi güvenliğini
tehdit eden faaliyetler olarak algılayacak ve Ürdün yönetiminden, anlaşma
gereğince bu faaliyetleri durdurmasını isteyecekti. Çünkü Yüce Allah, Kur'an-ı
Kerim'inde şöyle buyuruyor: "Onlar her bağırtıyı aleyhlerine sanırlar."
(Münâfikun, 63/4) Nitekim anlaşma sonrasında Ürdün yönetimi kendi topraklarında
yürütülen ve Filistin davasına destek amacı taşıyan faaliyetlerin önüne
geçebilmek için yoğun bir çalışma başlattı. Filistin halkının davasıyla
yakından ilgilenme gereği duyan ve kendisini bu konuda sorumlu hisseden Ürdün
halkı ister istemez Filistin davasıyla ilgilendiğinden ve Filistin halkının
sorunlarına sahip çıktığından, Ürdün - İsrail güvenlik işbirliği Filistin
halkının bağımsızlık mücadelesine önemli bir darbe vurmuştur. Ürdün yönetiminin
İsrail'in çağrısıyla Filistin davasına destek amacı taşıyan faaliyetlere engel
olması kendi halkıyla karşı karşıya gelmesine de yol açtı.
Anlaşma, güvenlik konusunda işbirliğini öngörmekle kalmıyor, aynı
zamanda tarafların birbirlerinin aleyhine propaganda yapılmasına engel olması
şartını da içeriyordu. Bu şartın en çok İsrail'in işine yarayacağı açık ve
kesindi. Nitekim Ürdün, İsrail işgal rejimini bu konuda memnun edebilmek için
camilerdeki vaazlara ve hutbelere kadar müdahale etme ve yahudilerin tarihteki
çirkin faaliyetlerinden söz eden ayetleri okutmama yoluna bile gitti. Hatta bu
anlaşmanın imzalanmasından sonra başlatılan bir uygulama gereğince cami
imamlarının vaaz ve hutbe öncesinde ne gibi konular üzerinde duracaklarına dair
rapor vermeleri zorunlu kılındı.
Ürdün-İsrail anlaşması Filistin halkının büyük tepkisine yol açtı.
Batı Yaka ve Kudüs'te 1 milyondan fazla Filistinli, Filistin'de faaliyet
yürüten çeşitli örgütlerin çağrısıyla söz konusu anlaşmayı protesto amacıyla genel
greve gitti. Bazı şehirlerde de anlaşmaya karşı çeşitli protesto gösterileri
düzenlendi. Ürdün-İsrail anlaşmasından Gazze ve
Eriha'da kurdurulan özerk yönetimin başkanı Yasir Arafat da memnun kalmadı ve
bu anlaşmanın her bakımdan Filistin halkının aleyhine olduğunu söyledi.
Anlaşma Ürdün'ün bazı Arap ülkeleriyle arasının açılmasına da yol
açtı. Suriye yönetimi İsrail'le imzaladığı anlaşmadan dolayı Ürdün'ü oldukça
sert bir dille eleştirdi. Libya tarafından yapılan açıklamada da Ürdün-İsrail
anlaşması hakkında şu ifadelere yer verildi: "Anlaşma, Arap milletini
güçsüzleştirmektedir ve halkın İsrail'e karşı kendi topraklarını ele geçirmek
ve onurlu bir hayat sürmek amacıyla yürüttüğü mücadeleye karşı bir
adımdır." Anlaşmaya İran da şiddetle tepki gösterdi ve Kral Hüseyin'in
Enver Sedât'ın yolundan gittiğine dikkat çekti.
Ürdün, İsrail'le yaptığı anlaşmadan bölgesel olarak bir şey
kazanmış değildir.
..............
Osmanlı'ya İhanet Edenler
10 Haziran 2005 Cuma, Vakit gazetesi
Müslümanların bugünkü zillet ve zaafiyete düşmelerinin en önemli
sebebi ümmet bütünlüğünü, bilincini ve iman temeline dayanan kardeşlik
duyarlılığını kaybetmiş olmalarıdır. Bütün bunları kaybetmeleri ümmetin
izzetini temsil ve himaye eden kurumları da kaybetmelerine, emperyalist
saldırganlıklar karşısında kolay yem olmalarını sağlayacak küçük parçalara ayrılmalarına
sebep olmuştur. Bu yüzden, kalpleri İslâm'a ve Müslümanlara karşı kin ve
nefretle doldurulmuş olan haçlı güçleriyle Siyonistler kutsal Kur'an-ı Kerim'e
çirkin muamelelerde bulunma konusunda birbirleriyle yarışırken Müslüman
toplumlardan ses getirici bir tepki yükselmiyor. Unutmayalım ki bütün bu çirkin
muameleler ve onların gündeme taşınması aynı zamanda bir tepki ölçümü ve
Müslümanların kutsal değerleri hakkındaki duyarlılıklarını yıpratma çabasıdır.
Bu duyarlılıkların yıpratılması yarın bir gün Mescidi Aksa'yı hedefleyen
saldırıların, sataşmaların da önünü açacaktır. Siyonistler 6 Haziran'da Mescidi
Aksa'ya yeni bir baskın düzenlerken İslâm dünyasının pek kılının kıpırdamaması
bu açıdan önemli tehlikeye işarettir.
Türkiye'de yıllardan beridir kalplere Arap düşmanlığının
yerleştirilmesi için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütülüyor. Bu konuda
kullanılan en önemli malzeme ise onların Osmanlı'ya ihanet ettikleri ve arkadan
vurdukları iddiasıdır. Tabii bunu yapanların kimler olduğu hakkında tafsilatlı
bilgiler verilmediğinden, iddianın tüm yükünün Filistin halkının üzerine
yüklenilmesine çalışıldı. Böylece Türkiye toplumunun Filistin davasına bigane
kalması hatta o halka şiddetle tepki göstermesi için zeminin oluşturulmasına
gayret edildi ve büyük ölçüde başarılı olundu. Filistin halkının Osmanlı'ya
karşı isyanlarda hiçbir payı olmadığı ve Osmanlı'ya ihanet edenler en büyük
ihaneti o halka yaptıkları halde böyle bir toplumsal anlayışın yaygınlık
kazanmasının sebebi uluslar arası siyonizme hizmet eden medya organlarının
yürüttüğü propagandalardır.
10 Haziran, eski Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün kralı Abdullah'ın
dedesinin dedesi Hüseyin'in Osmanlı'ya karşı isyan başlatmasının yıldönümü
olduğundan biz de bugünkü yazımızda biraz tarih sayfalarını karıştırmak
istedik.
Öncelikle şunu ifade edelim ki, Türkiye'de yıllardan beridir
"Arap ihanetinden" söz edenlerle paralel çalışanlar Arap dünyasında
da "Osmanlı zulmünden" söz etmektedirler. Burada "Osmanlı'nın
arkadan vurulması" olayını devamlı konuşanlar, İttihat ve Terakki'nin üç
meşhur paşasından olan Cemal Paşa'nın Arap dünyasında "seffah (kan
dökücü)" olarak tanındığını bilmezler. Cemal Paşa gerçekten de öyledir ve
Arap âleminde on binlerce Müslümanı hiçbir sebep yokken veya çok basit
sebeplere dayanarak katletmiştir. Cemal Paşa bununla kalmıyor, insanları sırf
Arap oldukları için aşağılıyor, horluyordu.
Bizim kanaatimize göre bu katliamlar ve aşağılamalarla öbür
tarafta İngilizlerin isyan çıkarmak için oynadığı oyunlar birbirine paralel
yürütülen işlerdi. Seffah Cemal olmasaydı belki Şerif Hüseyin taraftar
bulamayacaktı.
İngiltere'nin Mısır elçisi Henri Mikmahun 1915'te Şerif Hüseyin'e
bir teklif götürdü. Bu teklifte ona, Arapların Osmanlılardan ayrılarak bağımsız
devlet kurmalarına yardımcı olunacağını, kendisine de halifelik verileceğini
vaad ediyordu. Yani İslam ümmetinin halifesini haçlı zihniyetinin başını
çekenlerden İngiltere belirleyecekti. Bu vaadlerine karşılık Şerif Hüseyin'den
de Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesine ve bu topraklarda bir
yahudi devleti kurdurulmasına yardımcı olma sözü almıştı. Şerif Hüseyin
İngilizlerin vaadlerine kanarak 10 Haziran 1916'da Osmanlılara karşı isyan
başlattı. Aynı yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Filistin toprakları
üzerinde bir yahudi devleti kurdurulması için gerekli şartların oluşturulmasını
öngören Sykes-Picot anlaşması imzalanmıştı. Çok geçmeden Şerif Hüseyin'in de
muvafakat ve destekleriyle 1917'de İngiliz orduları Filistin topraklarına girdi
ve yahudilerin bu topraklara yerleştirilmesi işlemi hız kazanmaya başladı. 24
Temmuz 1922'de de şimdiki BM konumunda olan Milletler Cemiyeti, Filistin
topraklarını resmen İngiltere'nin vesayetine verdi.
Görüldüğü gibi Filistin halkı ihanet etmemiş, ihanete uğramıştır.
Osmanlı'ya ihanet eden bu halka daha büyük ihanette bulunmuştur. Ama ne yazık
ki Türkiye'de hâlâ pek çokları atı çalınana "at çaldı" demeye devam
ediyor. Bu konuyu incelemek isteyenlere "Filistin Hakkında
Yanılgılar" adlı kitabımızı okumalarını bu vesileyle bir kez daha tavsiye
ediyoruz.
*** http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya3/0792.html
/////////////////////////////////
Ortadoğu’da Hilal ve Haç savaşı/Ergun Hiçyılmaz
***http://www.turksolu.org/89/hicyilmaz89.htm
Ortadoğu başta petrol olmak üzere zengin kaynakları ve kültürel
geçmişi ile, tarihin her döneminde, siyasî ve askerî olarak sadece Osmanlı
Devleti’nin değil, Avrupa için de vazgeçilmez olmuştu.
Osmanlı Devleti, hilafetin hamisi olarak İslam aleminin en büyük
ülkesiydi. Avrupa ise, şarkta asırlardır sürdürdüğü Osmanlı aleyhtarı politika
ile bölgeye hakim olmak mücadelesi vermişti. Bunun için İran’ı desteklemekle
kalmamış, Arap ülkelerini de Osmanlı’dan ayırmak için her çareye başvurmuştu.
Oysa Osmanlı Devleti, hakimiyeti altında yaşayanları ırk, din ve
dil farkı gözetmeksizin idareye ortak etmiş, hatta onlara Meclis-i Mebusan’ın
da kapısını açmıştı. Ne var ki, Osmanlılar Batının kışkırtmasıyla çeşitli
dönemlerde arkadan vurulacaktı.
Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’dan niçin ayrıldığı kadar, bu
coğrafyayı tercih edişi üzerinde de durmak ve başlangıç olarak, İran
münasebetlerine bakmak gerekir.
Osmanlıların, Safevî’lerle münasebeti hem siyasal, hem de dinî
olarak II. Bayezid döneminden itibaren müspet bir seyir içinde olmamıştı. İran,
Osmanlı’nın genişlemesine mani olmak için, Osmanlı topraklarındaki yıpratıcı ve
bölücü faaliyetlerini artırmış, bu yönde daima yıpratma politikası içinde
olmuştu.
Doğuya doğru genişleyen ve İslam aleminde kuvvetlenen Osmanlı
Devleti’nin önünün kesilmesi için İran’ın ortaya koyduğu siyasî ve askerî
bakışın, kökten değiştirilmesi lüzumunu Yavuz Sultan Selim önceden
görebilmişti.
Hoy ile Cors şehirleri arasında bulunan Çaldıran’a, 23 Ağustos’ta
ulaşan Osmanlı ordusu harp nizamını almıştı. Şah İsmail ise daha önceden gelmiş
ve Çaldıran sahrasının doğu tarafına yerleşmişti. Kuşluk vakti başlayan
muharebe gün boyu devam etmiş ve Osmanlı ordusu zafer kazanarak, Tebriz’e
girmişti. Musul, Kerkük ve Erbil de artık Osmanlı’nın toprakları arasına
katılmıştı.
Osmanlı’nın İslam aleminin en büyük devleti olarak artık bir
noktada durması mümkün değildi. Hilal, hilafetin kuvvetli koruyucusunun elinde
“Haç”a karşı dalgalanıyor ve diğer önemli Arap toprakları, Osmanlı sınırlarına
katılıyordu.
Yavuz Sultan Selim İran’dan sonra Memluklara da kuvvetini kabul
ettirmişti. Bunu, Merc-i Dabık Meydan Muharebesi sonunda Suriye’nin (1516)
ardından da Mısır’ın alınışı takip edecekti (1517). Filistin ve Lübnan da
Osmanlı hakimiyetine girmişlerdi.
Bağdat’ın fethi ise, Kanuni Sultan Süleyman’a nasip olmuş ve
böylece Osmanlılar, hem zengin kaynakları, hem de İran’ı kontrol altında
tutmayı büyük ölçüde başarmışlardı (1534). Bağdat 1624’de Şah I. Abbas
tarafından ele geçirilmiş ve kısa bir süre İran hakimiyetinde kalmıştı. Bu
medeniyet merkezinin, İslam alemi içinde taşıdığı önemi takdir eden Osmanlı
Devleti, Bağdat’ın fethini tam manasıyla IV. Murat’la tekrar gerçekleştirmişti
(1638).
Artık Osmanlı Devleti’nin eşitlikçi ve adaletçi hakimiyeti, sadece
batıya değil, doğuya da uzanıyor ve asırlar boyu süren idaresi umumî manada
başlıyordu.
Harb-i Umumi Felaketi
Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarında asırlar boyu süren
hakimiyetinin noktalanacağı tarih, Harb-i Umumî yani Birinci Dünya Savaşı ile
başlamıştı.
İngiltere’nin başını çektiği ittifak ülkeleri başta petrol olmak
üzere zengin kaynaklara sahip olmak ve bu vesile ile, Osmanlı Devleti’nin İslam
alemindeki kuvvetini ortadan kaldırmayı hedeflemişti. Mukaddes topraklar
üzerinde hem Osmanlı, hem de müttefiki Almanya’nın kuvvetine son verilmesi ile
siyasî ve iktisadî değişimler sağlanacaktı.
“Haç”ın “Hilal”e karşı koyduğu bu plan, Birinci Dünya Savaşı
sonunda gerçekleşmişti. Milliyetçi akımları, silah ve para ile destekleyen
Avrupa, Arap topraklarında, İslam’ı İslam’a kırdırmış ve batının sömürü
anlayışı, bu politika ile şarka yerleşmişti.
İngiltere’nin politikası sadece Hicaz’a münhasır kalmamıştı.
Osmanlı’yı Ortadoğu’dan tamamen ayırmanın zamanıydı. İmparatorluk bu meseleyi
Orta Doğu haritası üzerinde hemen halledecekti. Sınırlar yeniden çizilirken
İngiltere ve Fransa, Şark’taki Türk hakimiyetini, harita üzerinde bir cetvelle
ortadan kaldıracaktı. Petrol sahaları o tarafta kalıyor ve ülke silah bırakma
ve Anadolu’ya çekilmek çaresizliğini yaşıyordu. Zincirin son halkasını ise
Millî Mücadele teşkil edecekti.
Peki, zincirin ilk halkası yani planın ilk safhası neydi?
Osmanlı’yı Satan Satana
İngiltere, Kuveyt Emiri Mübarek Şah ile, Osmanlı Devleti’ne savaş
ilan etmeden iki gün önce masaya oturmuştu. Mübarek Şah’a verilen notada ayrıca
İngiliz-Hint harekatına iştirak etmesi halinde Kuveyt’e bağımsızlık tanınacağı
sözü verilmişti.
Mekke Emiri Şerif Hüseyin de işbirliğinin en önemli ismi olmuştu.
Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah daha savaş başlamadan İngiliz Konsolosu Lord
Kitchener’e gitmiş ve babasının İngiliz yardımı ile Osmanlı Devleti’ne karşı
ayaklanabileceğini bildirmişti. Abdullah bu işbirliğine karşılık, Hicaz’ın
bağımsızlığını istiyor ve hilafetin padişahtan alınarak, Hicaz Emirliği ile
birlikte babasına verilmesini talep ediyordu.
Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki yazışmalarda, bu
ihanetin satırlarını görmek mümkündür.
Şerif Hüseyin 1.1.1916 tarihli mektubunda diyordu ki: “...
menfaatlerimizin karşılıklı ve aynı oluşu bizi sizinle müzakereye sevk
etmiştir. Bunun içindir ki, Fransa’ya burada bir arazi parçası vermek asla
düşünülemez. İki yıl önceki hususlara hala sadık kaldığımızı sayın
ekselansınıza bildirmekle şeref duyarız.”
Bilindiği gibi Mekke Emiri, Şerif Hüseyin daha sonra yani Haziran
1916’da Arabistan Kralı ünvanı ile Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişti.
Sadece Şerif Hüseyin değil...
İngiltere diğer Arapları da yanına çekiyor, Osmanlı Devleti
topraklarına dahil olan bölgelerdeki Arapların temsilcileri, neşredilen ortak
beyannamede de isyanın gayesini bağımsızlık olarak açıklıyorlardı. İsyanlar
diğer bölgelere de yayılmış, sonuçta Türk hakimiyeti bitmişti.
15 Kasım 1918’de Musul’un boşaltılması da kabul ediliyor ve
böylece 404 yıllık Osmanlı Musul beraberliği de sona eriyordu.
Birinci Dünya Savaşı bitecek ama Ortadoğu’daki problemler
bitmeyecekti.
Kürtler, İran ve Barzani
Sadece Kuzey Irak değil, topraklarımızda da yaşanan ayaklanmaların
Musul tarafına baktığımızda hareketin 1900 başlarında genişlik kazandığını
görüyoruz.
1908 yılında Barzan Şeyhi Abdülselim hükümete karşı ayaklanmış ve
Musul’da idam edilmişti (1914). Yerine geçen Şeyh Ahmet Osmanlı Devleti’ne
hizmet etmiş ve İngilizlere karşı savaşmıştı. Irak’ta İngiliz egemenliği sona
erdiğinde, Şeyh Ahmet’in karşısına bu defa İngilizlerin kullandığı Şeyh Raşit
çıkarılmıştı.
Ne var ki, Raşit Bey, Şeyh Ahmet’in küçük kardeşi Barzanlı Mustafa
tarafından öldürülecek ve bu hadise ile Molla Mustafa Barzani siyaset sahnesine
çıkacaktı. İngilizlerin Barzan köylerini tahrip etmesi, Şeyh Ahmet ve
yakınlarının Türkiye’ye sığınmasının ardından Barzani’ler sınırı geçerek topraklarımıza
girecekti (23 Haziran 1932).
Barzani bu sığınmalar için şöyle demişti:
“İngilizlerin talebi üzerine Türkiye bizi asabilirdi. Fakat
Türkiye’de beklediğimiz akibet bizi karşılamadı. Nitekim orada iyi muamele
gördük.”
Sonraki dönemde aynı muameleyi Arap ve İngilizlerden görmemiş daha
sonra ve Süleymaniye’de hapsedilmişti. Barzani hapisten çıktıktan sonra bir
süre sürgün hayatı yaşamış, 1943 yılında kaçarak İran’a sığınmıştı. Böylece
İran Kürtlere kucak açacak ama daha sonra Kürtler üzerindeki baskı ve şiddetini
artıracaktı.
İran’da Kürt Cumhuriyeti
İran’ın Mahabad bölgesinde toplanan Barzanlı Kürtler, Cumhuriyeti
ilan etmişlerdi. Toplantıya Kürt Demokrat Partisi’nin liderleri de katılmıştı
ve Mehmet Gazi Cumhurbaşkanı, Mesut Barzani’nin babası Mustafa Barzani de Kürt
Cumhuriyeti Ordusunun başkomutanı ilan edilmişti.
İran hükümeti ile Kürt Cumhuriyeti arasında başlayan çatışmalarla,
Barzanlı kuvvetler Kuzey İran’daki dağlık bölgeye yerleşiyor ve yeni
cumhuriyetin kökleşmesi için faaliyetini artırıyordu. İran kabinesi düşmüş
(1.10.1946), yeni kabinenin siyaseti de değişmişti. Bu arada Tahran’daki
Amerikan Büyükelçiliğinde göreve gelen Arshie Roosevelt, Mehmet Gazi’nin
Amerika tarzında bir devlet kurma çabasındaki sözlerini merak ve şaşkınlıkla da
olsa dinlemişti.
İran idareye hakim olmasında bazı Kürt aşiretlerin İran tarafında
yeralması da rol oynamıştı. Kürt devletine sıcak bakan İran bu defa tavır
değiştiriyordu. Kürtler aldatılmış ve çoğu kaçmıştı. Kalmayı tercih eden
Cumhurbaşkanı Mehmet Gazi ve bazı yakınları ise darağacına gönderilmişti. 31
Mart 1947’de sehpaya çıkarılan Mehmet Gazi ve iki amca oğlu idam edilecek ve
İran’da kurulan Kürt Cumhuriyeti de tarihe karışacaktı.
İran Şahı Mustafa Barzani’yi affetmiş, ancak İran’ı terk etmesini
şart koşmuştu. Amerika’nın iltica talebini reddetmesi üzerine aralarında hiç
kadın bulunmayan 506 kişilik Barzani kuvveti Aras nehri kenarına ulaştığında
İran ile yeniden çatışmaya girmişti. Barzani’ye kapılarını açan bu defa Rusya
olmuştu. Barzani 1958 yılında Irak Krallığının yıkılması ile affa mazhar
olanlar arasında yer almış, Cumhurbaşkanı Kasım sayesinde, 11 yıl sonra
memleketine geri dönebilmişti. Sonraki tarihlerde yerini oğlu Mesut alacak ve
mesele, Talabani’nin de katılması ile Kürt devletine kadar uzanacaktı.
///////////////////////////////////////////////
|
11 Ekim 1998, Pazar
|
|














Hiç yorum yok:
Yorum Gönder