4 Şubat 2023 Cumartesi

“ŞARKIN SUKUNU” VE “EBEDİ DOSTLUK” ADINA TESLİM EDİLEN MUSUL - Necati Çavdar

 

 

“ŞARKIN SUKUNU” VE

“EBEDİ DOSTLUK” ADINA TESLİM EDİLEN MUSUL



 

 

Lozan  Antlaşması ;

 

Bir taraftan, Britanya İmpratorluğu, Fransa, İtalya, Japonya,Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat- Isloven devleti ,

Ve diğer taraftan ,

Türkiye,

1914        senesinden beri Şark’ın sukununu ihlal eden hali harbe kati surette hateme vermek arzuyu mütakabiliyle mütehassis olarak,

Ve kendi milletlerinin müşterek refah ve saadeti için elzem olan dostane ve ticari münasebatı beyinlerinde yeniden tesis etmek emelinde bulunarak,

Ve bu münasebatın Devletlerin istiklal ve hakimiyetine hürmet esasına  müstenit olması vücubunu mülahaze ederek, bu hususta  bir muahade aktine  karar vermişler...”  (1) diyerek  başlıyor..

 

Günümüz dili ile yeniden yazarsak;

1914 yılından beri Şark’ın huzurunu bozan harp haline kesin bir şekilde son vermek  isteğini karşılıklı duygularla;

Ve kendi milletlerinin müşterek refah ve saadeti için gerekli olan dostluk ve ticari ilişkileri aralarında gerçekleştirmek emilinde bulunarak;

Ve bu ilişkilerin Devletlerin istiklal ve hakimiyetine hürmet esasına dayanak olması  gereğini düşünerek, bu hususta bir antlaşma yapılmasına karar vermişler..” deniyor..

Ancak, yüz yıl boyunca meydana gelen olaylar, Birinci Dünya savaşının galipleri ve özellikle İngiltere öncülüğünde oluşturulan  paylaşımın Şark’ta sukun sağlamadığı, İngiltere’nin rolünü üstlenen ABD düzenlemelerinin de işe yaramadığı ortada.

İşte İran – İrak harbine ve  Körfez kirizi nedeniyle yapılan ABD müdahalesine rağmen hala  devam eden Irak sorunu..

İşte Kıbrıs,

Lübnan harbi.

Bitmez tükenmez Filistin sorunu..

Ve yeni bir asrın başında yeni yeni paylaşım savaşlarına sahne olan bölgede   sözde  sulh ve sukunu sağlamak adına düzen kuranlar ne sulh  ne de sukunu sağladılar.

Öte yandan Lozan antlaşmasının esasını oluşturan gayelerden biri de  yukarıda görüldüğü gibi ticaretin serbestliği idi.Ancak yine  yaşayarak gördük ki başta Türkiye olmak üzere  çeşitli ülkelere uygulanan  ambargolar” hem komşu ülkeler arasındaki ticareti engelledi, hem de  “ambargo” uygulanan ülkeleri perişan etti..

Yine ana gayelerden olan “Devletlerin istiklal ve hakimiyetine hürmet esası”  yaşamakta olduğumuz  hadiselerle  hemen hemen geçersiz kaldığı görülmektedir.

Belki  birilerinin çıkarları için Türk, Arap ve Kürt milletinin  arasına  bitmez tükenmez kinler ekecek olan günümüzün sıcak gelişmeleri karşısında, birileri ders alır, yada hatırlar diye Musul – Kerkük meselesine yeniden bakmak gerek diye  düşünüyorum..

1917 nere 1948 nere?

Osmanlı’dan ayrılan yerler cetvellerle çizilerek suni devletçikler oluşturuldu.

İngiliz dışişleri bakanı Artur Belfur tarafından 1917'de Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulacağı yolunda bir deklarasyon yayınlandı.  Batı'daki Bölgeye, dışardan ithal edilen halklarla  ve  Belfur deklarasyonuyla Skyes-Picot Anlaşması'nın meşru olmayan birlikteliğinden doğan gayr-i meşru İsrail, 1948’de yerleştirildi.

1917 nere 1948 nere?

Planlar, bu toprakların insanın, kökde toprağın olmadığı için doku  tutmadı, kan akıyor..

Planları yerine oturmadı  "Ortadoğu'ya demokrasi ihracı"ndan söz etmeye başladılar.O olmadı. “Özgürlük” getirilmek üzere

 Irak’a müdahale edildi.

Afganistan, Irak ve Filistin-Lübnan müdahalelerinin ortaya koyduğu gerçek ve yeni ordadoğu planı..

Ortadoğu halklarını siyasi özgürlüklerine kavuşturma iddiasına sahip bu planın asıl amacı  sırıtsada siyasi özgürlükler adı verilen içi boş balonlar ile  kendi esas gayelerini  meşrulaştırma projesiyle birlikte paketleyip  bölge halklarına yutturma peşindreler

Geçmişte olduğu gibi..

Bu günlerde  havadan beyaz fosfor bombalarıyla ve tahrip gücü yüksek füzelerle birlikte yağdırılan bu demokrasinin Irak'ta iki yüz bin insanın hayatına mal olduğunu hepimiz biliyoruz. Irak ve Afganistan'da yaşananlar Amerikan emperyalizminin demokrasi ihracı planının arkasında duran niyeti ortaya çıkardığından kullanılan maske gerçek yüzü gizlemede başarılı olamadı.Fakat bazılarınıda peşine  takıp sürüklemeden geri kalmadı, kalmıyor..

Demokrasi ihracına paralel olarak  yeni projeler dönemi başladı.

 Önce Büyük Ortadoğu Projesi (BOP).ABD-İngiliz işgalini pekiştirip  İsrail işgalini meşrulaştırma eksenli bu projesi sözde Ortadoğu sorununa  kalıcı “çözümler” öneriyor..

Peki  bu kaçıncı  çözüm?

Ve neden kalıcı olmuyor?..

Devletler kuruyorsunuz ama ya güvenli olmuyor ya da devamı gelmiyor..

İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot anlaşmasının sonucunda kurululan İsrail, güvenli değil. Bu gün Irak’ı “devlet” olarak arada bulasın..

Diğerlerinde ABD arkasından çekilsin kimin elinnde kalacağı meçhul..


 Osmanlı hâkimiyetinden sonra, İngiliz hâkimiyeti ve mandasını takiben ortaya çıkan Irak devleti sorunların tamamen ortadan kalkmasını sağlayamamış.. Büyük güçlerin özellikle de İngilizlerin etkisiyle oldukça suni bir yapılanma ortaya çıkmıştı. Aslında bu durum bütün Ortadoğu için de geçerliydi. Ülkelerin sınırları adeta cetvelle çizilerek tayin edilmişti.

 Irak, bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı'nın yıkılmasının bir sonucu olarak İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot anlaşmasının sonucunda kurulmuştu. Ama ortada bir "Irak Milleti" ve doğal olarak da "Irak Milli Kültürü" yoktu, hiç bir zaman da oluşmadı. Bu nedenle de  suni olarak kurulan Irak,

Baba, Başkan  Bush'un komutasındaki Körfez Savaşı'nın 17 Ocak 1991 Perşembe sabahı saat 01.30 sularında başlayan “Çöl Fırtınası” harakatının ve şimdiki oğul W. Bush’un Özgürlük” getirme adı altındaki işgalin doğurduğu siyasi istikrarsızlığın sonucunda parçalanmanın eşiğinde can çekişiyor..Kan gövdeyi götürüyor..

Uzun yıllar ülkemizde konuşlandırılmış olan ve ‘‘Çekiç Güç’’ adıyla da bilinen ‘‘Provide Comfort’’ yani Huzur Harekâtı'na  huzur getirmedi..

Kuzey Irak'a yerleşen PKK yuvalarını dağıtmak amacıyla 1995 Nisan'ında Silahlı Kuvvetlerimizin bu bölgeye girmeleri için mesnet teşkil etti isede PKK için  adeta bir kalkan oluşturdu.

 

HARİTALAR HAZIRLANIYOR,TARİH YENİDEN YAZILIYOR..

 

Geneli ele geçirerek, yereli boğmaya kalkanlar korkun.

Korkun çünkü varoşlar çevrenizi sardı.

Artık varoşlar; yatak odalarınızda...

Girilemez zarnnettiğiniz özel yerlerinizde...

Yönetim ofislerinizde....

Daha önemlisi fikir  ve diğer  üretim alanlarınızda.Ve burada ürettiğiniz  yalan yanlış ürünleri  pazarladığınız tezgahlarda.

Globun çekirdeğinden süzülen ışık huzmesini güneş zannederek  gerçeğe gözünü kapatan, gönlünü ve üretimini globun merkezindekilere sunanlar korkun.

Ve globun dışında, ekirdeğin çekim gücünün zayıfladığı yerdekiler,  çekirdekle glop zarı arasındaki  daha özgür alandakiler, çevrenizi sardı.

Artık yalanlarınız, ışık hızında gerçeğin aydınlıgğında kayboluyor..

Böbürlenmeleriniz, kof çıkıyor..

Ne üretseniz  satacağınız tezgahlar  para etmiyor..

Zonguldakta bir SafFet Can  var..

Biz ona kısaca “Safet hoca” diyoruz.Kimileride “Hoca..”

Yerelden genele, oradan kaniat çapında büyük işler gerçekleştiriyor.

Genelin,  yerele attığı kementleri parçalıyor,  vurmaya çabaladığı  zincirleri kırıyor..

Globun kaniatı çektiği çekirdeğe, şimşek hıszında ulaşıyor, sahte aydınlığına güneşi tutuyor.

Güneşin aydınlığında globun ışığı sönüyor, yok oluyor..

Saffet Hoca ,  genel  medya denilen, hitap ettiği kesimden kopuk , ona üsten bakan, insan onurunu, insan değerlerini  birilerine pazarlayanlara, globun emrindeki  canavara karşı, yerel değerlerle ama  gerçeklerle kaşı duruyor..

Bir ara Haberzonguldak sitesine misafir olursanız bana hakvereceğinizi düşünüyorum.

 

Haberzonguldak sitesini  ziyaretimde “Zonguldak Mektubu” bölümünde  Parçalanmış Orta-Doğu ve Türkiye haritası”...” isimli makele dikkatimi çekti. (http://haberzonguldak.googlepages.com/index.htm)

Bu makalede  Avustralya’dan yazan  Dr. Berrin KÖSE , bizzat tanıklık ettiği olayları  dikkatimize getiriyor.

Bende  size arz ediyorum.

Evet,  Dr. Berrin  Köse hanımefendiye kulak verelim:

 

“Bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum...

Yıl 1988, Avustralya’ya geleli henüz 3–4 ay olmuştu, Darwin Institute of Technology, Edebiyat Fakültesinde İngilizce kursuna gidiyordum.  Kurs bitiminde okul, sınavlarda başarılı olan öğrencilerini kendi konuları ile ilgili iş yerlerinde Avustralya iş deneyimi edinmek üzere kısa süreli çalışmaya gönderiyordu.  Ben de bu program dâhilinde, Çevre Koruma Komisyonu’nda üç ay çalıştım. 

Çalıştığım birimde bir Amerikalı vardı.  Ziraat Mühendisi.  Masalarımız karşılıklıydı.  Ne selâm verir, ne konuşurdu.  Başımı masamdan her kaldırdığımda düşmanca bakışları ile karşılaşmaktan başka bir ilişkimiz yoktu.

Sanırım işteki ilk ya da ikinci haftamdı.  Koridorda yürüyordum, arkamdan yetişti.  “Sen Türkmüydün” dedi.  “Evet” dedim.  Türkiye’deki Ermenistan ve Kürdistan Devletleri ile ilgili neler hissettiğimi sordu.  Ben de, olmayan Ermenistan ve Kürdistan Devletleri ile ilgili bir şey hissetmemin olası olmadığını, ancak Ermeni ve Kürt vatandaşlarımızla ilgili duygularımı merak ediyorsa benim ülkemdeki her bir Türk insanı gibi benim de bu vatandaşlarımıza saygı duyduğumu ve Batı pis burnunu sokmadan önce asırlarca ülkemde bu insanlarla bir arada kardeşçe yaşadığımızı söyledim. 

 Bunun üzerine daha da ukalalaşarak kendisi ile mutfağa gitmemi istedi.

 Mutfağa gittik.  Duvarda asılı olan bir haritayı gösterdi.  “Bak bakalım Türkiye’de Ermenistan ve Kürdistan Devletleri var mıymış” dedi.  Duvarda asılı olan bir Orta-Doğu haritası idi.  Haritanın asıl odak noktası da Türkiye.  Ancak bu bizim bildiğimiz Türkiye haritası değil de bugün ortalıklarda dolaşana benzer bir haritaydı.  Aynen bu haritadaki gibi ülkemizin toprakları Ermenistan ve Kürdistan olarak bölünmüştü.  Kan beynime fırladı.

“Benim ülkemin sınırları Lozan ile çizilmiştir ve Türkiye Bağımsız bir ülkedir” dedim.  “Hiç merak etme isteseniz de istemeseniz de kabul edeceksiniz” dedi.

“Bu hiçbir zaman olmayacak kahrolası Emperyalist” dedim ve mutfağı terk ettim.

Biliyorum, o harita o olaydan da çok önceleri çizilmişti.  Benim dedem, hatta onun ataları bile doğmadan önce...  Çünkü gayet iyi biliyorum ki Emperyalist uzun vadeli düşünür ve plânlar...  Bırakınız antlaşma imzalamayı, o hiçbir zaman ateşkes bile yapmaz...  

Bakınız bugün Orta-Doğu kaynıyor...  Bela yanı başımızda... 

Bizler Kurtuluş Savaşımız sonrası derin bir rehavete kapıldık.  Bu toplumsal rehavet günümüzde artık toplumsal umursamazlığa dönüşmüş durumda.  Bakınız Kıbrıs durumu ortada, Ermeni meselesi öyle, batı komşumuz ufak ufak Rum soykırımından söz etmeye başladı.  Fırsat kolluyor, ortaya kuvvetli çıkacak ama henüz daha zamanı değil...  Önce bir Kıbrıs’ı alsın hele... 

Biz sadece seyirciyiz bu oyunda...  Çok acı...

Bu kirli oyunda yerli işbirlikçiler en büyük bela...  Bunları iyi görmemiz ve tanımamız gerekiyor.  İnanıyorum ki bugün ülkemizde bu haritayı destekleyen TC kimlik kartı sahipleri vardır...

Avustralya’ya ilk geldiğimizde hemen hemen her gün gösteriler olurdu Doğu Timor’a özgürlük istemek adına.  18 Yıl sonra Doğu Timor yönlendirildiği hedefe ulaştı.  Endonezya’dan bağımsızlığını aldı.  Bunda en büyük rolü de yerli işbirlikçiler oynadı...  Horta’sından Gusmao’suna...  Kişisel çıkarları uğruna...  Aynen bizde de olduğu gibi...  Kimi sanatçı kimliğinde, kimi politikacı, kimi bilim adamı...  Ortak kimlikleri, kimliksizlik! 

Biliyor musunuz bilmem, bağımsız Doğu Timor Devleti, bağımsızlığına kavuştuğunun daha ilk günü petrol kaynaklarının nerede ise yüzde doksanını masada Avustralya’ya kaptırdı!

O gün Avustralya Doğu Timorun petrolünü gasp eden anlaşmaları yerli işbirlikçiler ile imzalarken Doğu Timor halkı sokaklarda çılgınlar gibi bağımsızlıklarını kutluyordu... 

Bugün Doğu Timor “mızırdanıyor”...  Rahatsız...  Kıpır kıpır...  İçten içe kaynıyor...  Ancak farkına vardılar bağımsızlık savaşının “ihale yolu” ile kazanılamayacağının...  Ancak anladılar “Emperyalist sevdiği için yardım etmez, çünkü o sadece kendini sever” gerçeğini...  Ancak anladılar Avustralya’nın onları özgür görmeyi, onları daha rahat sömürmek adına istediğini.. 

Doğu Timor bunu anlamak için çok büyük bir bedel ödedi...

Dilerim Kürt ve Ermeni kökenli vatandaşlarımız bu gerçeklerin ayrımındadır...  Belki onlardan daha da önemlisi Kürt ve Ermeni avukatlığına soyunan vatandaşlarımızın bunu anlamaları...  Ümidim yok...  Yine de bir dilek...

Bu arada bir Avustralya devlet dairesinde, hem de hayali bir Orta-Doğu haritasının işi ne diye kara kara düşünenlere; buralarda bunun adına “Demokrasi” deniyor...  Yeter ki yönetimle aynı düşünün, her şeyi düşünmekte ve yapmakta özgürsünüzdür! 

Ne kadar bildik, değil mi? 

Sahi, hayırsever Avustralya oralarda daha neler yapıyor diye merak edenleriniz varsa; şu sıralar “ülkece kolları sıvamış” Batı Papua’ya “demokrasi” götürmekle meşgulüz...  Misyoner papazından polisine, politikacısından gönüllü kuruluşlarına kadar herkes bu "hayırlı" (!) dava için var gücü ile çalışıyor...  Evet, doğru tahmin ettiniz, onların da zengin yeraltı kaynakları var... 

Batı Papua da ha düştü ha düşecek...  Eli kulağında... 

Evet, sevgili dostlar, artık birbirimizi olmadık konularda üzmek, kırmak yerine el-ele verme zamanı gelmedi mi dersiniz?  Hiç olmazsa o çok sevdiğimiz vatanımız için...  Çok geç olmadan...

Tarih hâlâ yazılıyor...”

Ve başta yakın çevremiz olmak üzere Ortadoğu’da; haritalar yeniden hazırlanıyor, tarih yeniden yazılıyor..

Yakın zamanda ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Armed Forces Journal) dergisinde yayınlanan Emekli Albay Ralph Peters’in ‘Kanlı Sınırlar’ adlı yazısına eklenmiş ‘ Ortadoğu Haritası’ uzun süredir internetde dolanıyordu ve hala duruyor..

Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayınlanan  ve yukarada behsettiğmiz  harita  Türkiye’de  çokça tartıştı.

Kimi irkilirken kimileri de “hayali” ya da “saçmalamışlar”  türünden tepki verdi.

 

Haritaya göre Ortadoğu yeniden  şöyle şekillendiriliyor..

- Kürdistan, etnik olarak Kürtlükle hiç ilgili olmayan Hopa’ya dayanmış

- Irak işgali sırasında takındığı tavır ile ABD’nin  en önemli müttefiki konumunu  pekiştiren Ürdün,

 Suuidi  Arabistan içlerine genişletilerek  Mekke’ye kadar uzatılmış.. Ürdünde bulunan  3 milyon Filistinli var. Filistin devleti kurulursa İsrail Batı Şeria’dan çıkmaması, Yeni Filistin Devleti Ürdün topraklarında kurulması düşünülerek  Ürdün’e sözde kıyak yapılmış olabilir.

- Büyük Lübnan, genişletkilerek  Suriye’nin deniz bağlantısı kesilmiş

-  Yemen ABD yanlısı Kuzey yemen lehine  Yemen Kuzeye genişletilmiş ..

- Arap Sünni devleti çölde kuruluyor ..

- Basra Körefezinin Kuzeyini Arap Şii devletine lütfetmişler..

- İran,  Azerbaycan’a, Afganistan’a toprak verilip, güney doğusu bölünerek yeni kurulacak Belucistan oluşturulmuş..

-Azaraycan biraz büyütülürken Türkiye ile irtibatı tamanen keslmiş..

- Pakistan, terbiye edilerek iyice incelitlmiş..

- Umman, Katar, Birleşik Sarap Emirlikleri, Kuveyt gibi hiç bir etnik kimliği, iddası olmayan  petrol yatağı şeyhlikler – aşiretlerin toprak bütünlüğü aynen korunmuş..

Ve bu planlar her hangi bir düşünce kuruluşlarının beyin jimlestiği türünden değil  ABD Silahlı Kuvvetleri(Armed Forces Journal ) resmi dergisinde yayınlanıyor.( http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899) ABD,  bu işi bu kadar aleni yapmaya başlamış ise durum  vahimdir..

Bir röportajımızda  Emniyet İstipbaratın kurucusu  Ergün Gökdeniz şöyle diyordu:

Alın Ermeni isteklerini ve haritasını..PKK’nnı ve diğer ayrılıkçı unsurların haritasıyla yanyana koyun .. Harita değişmeyecektir.

Batılı için fark etleyecek, Türkiyeyi rahatsız eden örgütlerin adaları  değişecek ama harita hep aynı harita olacaktır.

 

Haksız değildi Gökdeniz.

Zira  benzer harita  çok eskilere dayanır.

 

Bir paylaşım planıdır, o harita.

Ve Sevr’de masada o vardır.

Lozan’da o  harita masaya serilir..

Ancak biz Lozan ..Özellikle Cumhuriyetin ilanı ile harita ortadan  kalktı zannederiz.

Ama yanlıdığımız, en azından unutmamamız gerekğini adamlar şimdi gözlerimize  soka soka ikaz ediyorlar.

Hemde kim?

Stratejik ortağımız..

Çünkü;

Büyük devletlerin palanları yüz yıllara öneliktir..

Ve O, harita  bu günün işi değil, onların hep ellerinin altında vardı.

 Bütün çalışmalarında o  haritalar göz önüne alındı. Yapılan prajeksiyonlar o harita ile şekillendiriliyor..

 

SKYES-PİCOT ANTLAŞMASI…

Osmanlı Devleti’nin oldu bittlerle de olsa Almanlar yayında  savaşa girmesinden sonra, güç dengelerinde değişiklik olur.

Ve İngilizler, bu yeni gücü etkisizleştirme planlarını araştırır.

 Bu sırada muharebelerin gün geçtikçe şiddetlenmektedir.

Osmanılı  halifesi , tüm Müslümanları etkileyecek bir  “Cihat Fetvası” yyaınlar.

İngilizler gerek asker olarak  savaştırdıkları Müslümanlar gerekse sömürgelerindeki  yoğun Müslüman nüfûsun “Cihat Fetvası”ndan etkileneceklerini düşünerek, çok etkili bir  karşı atak bulmaları gerektiği kararına varırlar..

 Ve

Bulurlar..

Şerif Hüseyin..

Hz. Muhammed'in (S.A.V) soyundan geldiği kabul edilen Mekke şerifleri ailesinin çocuğu olarak  Hüseyin, 1854'te İstanbul'da doğar..

O’da  koyu İttihatçıdır. 

1908'de İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra Hicaz Milletvekili olarak Meclisi Mebusan üyesi olur ve aynı zamanda  Hicaz  valisi ve Mekke Şerifi olarak, Arabistan'a gönderilir..

Arapların Osmanlı Devleti'nden ayrılmaları yönünde çalışmalar yapmaya başlar..

Şerif Hüseyin, oğlu Abdullah aracılığı ile Mısır'da ki İngiliz yönetimi ile ilişki kurar..

 

Cihat Fetvası, ile iyice sıkışan İngilizler Osmanlı’nın gücünü kırmak üzere oO’dan daha iyi partner bulamazlar ve  Osmanlı’ya karşı  Haşimi ailesinden Şerif Hüseyin ile anlaşma yapmaktan çekinmezler..

Şerif Hüseyin, 1915-16 yıllarında Arapların Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklanmaları durumunda İngilizlerin kendi krallığını tanımasını ister. Böylece  Bütün Arap Yarımadası ile Irak ve  Suriye'nin tamamını içine alacak bağımsız bir devlet kurulacak ve başına da kendisinin  getirilmesi gececektir. 1915 yılındaki uzun müzakerelerden sonra İngiltere ile Şerif Hüseyin arasında 1916 Ocak ayında bir anlaşmaya varılır. (Şerif Hüseyin-Mc Mahon Anlaşması).

Yalnız  bu gün kan gövdeyi götüren ve  halkının çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen başında mulaka bir Hirstiyanın bulunmasının şart koşulduğu Lübnan hariç  tutulur.

İngilizler için  Şerif Hüseyin, çok önemli bir seçimdir.Çünkü  Peygamberimizin ailesindendi ve O'’un İngiltere'’in yanında yer alması, İslâm Halifesi'’in nüfûzuna ağır bir darbe indirmekle kalmayacak; Irak-Suriye-Filistin  cephelerinde de İngiltere'’i rahatlatacaktı..

Şerif Hüseyin yine de ne olur ne olmaz kabilinden oğullarından Faysal  aracılığı lide  Suriye'de bulunan İttihat Terakki  hareketinin ve hükümetinin üç numaralı adamı ,  Osmanlı  Bahriye Nazırı – Donanma Bakanı- ve 3. Ordu Komutanı Cemal Paşa ile anlaşmaya çalıştı.

Bu arada 1916 ilkbaharında Cemal Paşa'nın Beyrut ve Şam'da devlete ihanetle suçladığı bazı Arap milliyetçilerini, suçlu suçsuz demeden olağan üstü yetkilerini kullanarak astırması  ve Osmanlı birliklerinin Hicaz demiryolunu denetimi altına almasının ardından, Şerif Hüseyin  için gerekçe doğar.

Hüseyin, İngilizlerin kendisine vaat ettiği topraklarda krallığını ilan ederek, Haziran 1916'da Osmanlı Devletine karşı ayaklanır..

Arap birlikleri Hicaz demiryoluna saldırılar düzenlemeye ve Osmanlı birliklerine kayıplar verdirmeye başlar..

 Bir yandan İngilizlerle çarpışan Osmanlı ordusu, Hüseyin'in oğulları komutasındaki Arap birliklerine karşı da savaşmak zorunda kalır.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra İhtilaf kuvvetleri, Ürdün'de kendilerine bağlı bir yönetim kurdular. İngilizlerin Filistin'de bir İsrail devleti kurmaya çalışması Şerif Hüseyin'i kızdırdı. İngiltere'nin, 1921'de Abdullah'ı Ürdün Emiri, diğer oğlu Faysal'ı da Irak Kralı yapması Şerif Hüseyin'in Arap dünyasındaki otoritesini iyice sarstı. Mart 1924'te, Türkiye'de halifeliğin kaldırılmasından sonra kendisini halife ilan ettiyse de Mekke'yi kuşatan İbni Suud Abdülaziz tarafından krallığına ve halifelik iddialarına son verildi. Şerif Hüseyin 1930 yılına kadar Kıbrıs'ta sürgün hayatı yaşadı. Bundan sonra Şerif Hüseyin, Ürdün Emiri olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Bir yıl sonra, 1931 yılında öldü.

 

Fransa, ortağı  İngiltere’nin Şerif Hüseyin ile yaptığı görüşmelerden ancak 1915 Kasımından itibaren haberdar olur..

Bu gelişme üzerine

Fransa, Ortadoğu’nun da paylaşılması için ısrar etmeye başlar..

Sonunda İngiltere ve Fransa arasında bu defa  9 ve 16 Mayıs 1916 tarihleri arasında karşılıklı olarak verilen mektuplarla bir anlaşma sağlanır.

 Buna Göre:

Suriye’nin Akkâ’dan itibaren kuzeye doğru Beyrut dahil olmak üzere bütün kıyı bölgesi, Adana ve Mersin Fransa’ya ait olacaktı. Geri kalan topraklarda bir Arap Devleti yahut Arap Devletleri Konfederasyonu kurulacaktı. Bu devletin kurulacağı alanın Akkâ-Kerkük çizgisinin  güneyinde kalan kısmı İngiliz, kuzey kısmı ise Fransız nüfûz alanı olarak ayrıldı. Ayrıca, İskenderun serbest liman ve Filistin de milletlerarası bölge oluyordu. Bu anlaşmaların müzakerelerini Fransa adına Geoeges Picot, İngiltere adına Sir Mark Sykes yürüttüğü için bu anlaşmaya Sykes-Picot Anlaşması da denir. Sonradan İngiltere – Fransa arasında yapılan bu antlaşmaya  Çarlık Rusyası’da taraf olur.

Öte yandan, İtalya’nın İtilâf Devletleri safında savaşa katılması ve Anadolu’dan ısrarla pay  istemesi sonucunda 21 Nisan 1917’de St. Jean De Maurienne’de görüşmeler yapılır ve  sonunda şu kararlara varılır:

İtalya, 1916’da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında yapılmış olan tüm anlaşmaları kabul edecek...

 Buna karşılık Mersin hariç olmak üzere Antalya, Konya, Aydın ve İzmir bölgeleri İtalya’ya bırakılacak..

 İngiltere ve Fransa İzmir’de birer serbest liman kurabilecekler..

Ancak bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi Rusya’nın da onayı şartına bağlanmıştı ki; Rusya’da geçici hükümet iktidardan düşünceye kadar bu antlaşmayı  onaylayamaz..

Çünkü Çarlık  Rusya’sında beklenmedik bir  gelişme olur.

Ve 1917 yılında  “Ekim Devrimi” gerçekleştirilir..

Birinci Dünya savaşında tarafsızlık polikitası izleyeceğini açıklayan Bolşevik İhtilâli ileri gelenleri, Çarlığın yaptığı antlaşmaları  Çarlık diplomasisinin  bütün gizli  belgeleri açığa vurması Araplar için bir soğuk duş oldu ve İngiltere’nin bütün  oyunlarını ortaya koyar.

Bu olay savaş sonrasında  yapılan Paris barış görüşmelerinde İtalya ile müttefiklerinin arasını bozmuştur.

Bozmuştur bozmasınada  görüldüğü gibi  Osmanlı Devleti 1. Dünya savayşı sonucunda  dün çarpıştıkları ile mütareke imzalamaya hazırlandığında, İtilâf Devletleri aralarında yaptıkları gizli anlaşmaları uygulayabilmek ve kendi işgal alanlarını elde edebilmek için gerekli ortamı oluşturmak konusunda  çoktan anlaşmış, hesaplarını ona gere geliştirmişlerdir.

 

İnsanlarımızın tüylerini diken diken eden o harita aslında  1916 yılına,  Skyes-Picot anlaşmalarına dayanır.

Çünkü;

Hasta adam “ olarak niteledikleri ve  yer yüzünden silmek istedikleri Oslmanlı’nın  paylaşımı için öngörülen  temeldir, o harita..

1.  Dünya Savaşı içinde  yapılan ve savaş sonrası kavgasız gürültüsüz halledelmesi gereken mesele Osmanlı’nın taksimi idi..

Bu taksime göre;

1. Balkanlardaki Hıristiyan milletleri Osmanlı hâkimiyetinden kurtarılacak.. Türkler, Balkanlardan atılacak..

2. Anadolu’yu parçalamak ve Türkleri buradan çıkarmak. Ya da küçük bir yere hapsetmek..Eğer olamazsa  Osmanlı Devleti’nin Asya toprakları üzerinde yaşayan Hırıstiyanlar için muhtariyetler elde ettirmek ve mümkünse istiklallerine kavuşturmak, olmazsa  reform istenecek ve onların lehine Osmanlı Hükümeti nezdinde  sürekli müdahalelerde bulunularak, Osmanlı  gözetim altkında tutulacak..

Bu niyeti gerçekleştirmek üzere gizli görüşmeler  yapan Fransız ve İngilizler, Osmanlının Asya’daki topraklarını paylaşmak üzere 1916 da Skyes-Picot isimli bir antlaşma imzalandılar..

İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire'de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu'yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Fransız ve İngiliz subaylar, bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçalıyorlardı.

Bu anlaşma özellikle Ortadoğu'nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir.

Buna göre; antlaşmaya taraf olan Rusya, Erzurum, Van, Bitlis vilayetleri ile Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmını..

 İngiltere, Mezopotamya’nın tamamı ile bütün Akka ve Hayfa limanlarını..

 Fransa’da Suriye kıyıları, Kilikya bölgesini, Harput ve havalisini alacakdı..

İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerinde bir Arap devleti veya konfederasyonu kurulacak, Filistin milletlerarası bir idareye tabi tutulacaktı.

..............

 

..........

Şimdi; o tarihte bu antlaşma ile çizile haritayayı göz önüne getirin,   bay Peters’in çizdiği harita ile arasında pek bir fark olmadığını göreceksiniz.

Skyes-Picot antlaşmasında Rusya’ya verilen topraklar da Kürdistan gözüküyor.

Yer yüzünü şekillendirern devletler içinde dün İngliz başı çekiyordu bu gün ABD çekiyor.

Şimdi roller değişik gibi görünsede planlar aynı palan ve ingiliz planıdır.

Bu gün planı uygulama saffhasına sokmak isteyende halen Lozan Antlaşmasını “resmen” tanımayan, ancak döfakta olarak ülke varlığını kabul eden  ABD ve onun ağabeyi olan İngiltere’dir…

Skyes-Picot antlaşmasını devreye sokma çalışmaları Sevr’de sürdü.. Lazan’da masada idi..

Sonraki yıllarda hep masada oldu.

Plan gelinen noktada  hala  ordada olduğu gün gibi aşıkar ve  daha dün Ortadoğu gezisinde ABD  Başkanı’nın Dışişleri Sekreteri -Biz bakan diyoruz - Rice’ “Ortadoğu’ya yeni bir şekil verme zamanın”  geldiğini  söylemesi hiçde boşuna değil..

 Demek ki,  ABD Silâhlı Kuvvetler Dergisi’nde yazılan makale ve harita, birileri için  “hayali” değil ama ilerde gerçekleştirilmesi arzu edilen bir hayal olarak ordada duruyor.

O nedenle  neden Musul- Kerkük elimizde çıktı.. Hangi oyunlar döndü..tekrar tekrar hatırlamamız gerek..

Çabalara rağmen Musul-Kerkük meselesinin çözüm tarzı  içimize sinecek bir biçimde olmamıştı.

 

Gelinen noktada ise;

"Korfez Savasi" sonrasi ABD-Israil ikilisinin Irak topraklarinda olusturdugu, " Kurdistan" icin geri sayima geçildi..

“Kürdistan”  Ordusu Israilli subaylarca egitiliyor, Microsoft Kurtce kokenli Internet agini kuruyor, telefon baglantisini "Kurdcell" adi ile yapiliyor ve Musul-Kerkuk' un bu devlet  içine alınması   faaliyetleri devam ediyor.

ABD’li yetkilileri sorulunca “Kerkük Meselesi, Iramk halkının bileceği iş” diyerek sözde Irak halkının iradesine referans yapılıyor..

Misak-ı Milli Sınırları içindeki  Kerkük'u, "Somurgeler Bakanlıgı “ kanalı ile bölgede  oyunlar çeviren İngilizler eliyle ve "Ingiliz yanlısı olduğu idda edilen “ Seyh Said" isyani sonrasi kaybettik.

Bugun yine "Stratejik Vizyon Belgesini" imzaladığıımz “Stratejik Ortağımız” ABD tarafından  "Kurt" unsuru kullanilarak Kerkuk ve Musul "Kurdistan'a dâhil edilmek isteniyor.

Geçen sefer patron İngiltere idi bu defa patron Amerika.

Çünkü Osmanlıdan sonra  Irak uzun yıllar İngiltere’nin hakim gücü altında idare edilmiştir. İngiltere’nin 1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesi ile bu bölge üzerinde etkili  güç ABD olamaya başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran ABD’nin Irak’a hususi politik ilgisinin olduğu son yaşanan olaylarla ispatlanmıştır.

 

EBEDİ DOSTLUK ADINA TESLİM EDİLEN MUSUL

 

Daha önce  batıda Yunannistan, Bulgaristan, Sırbistan gibi ülkeler Batı’nında desteği ile bağımsızlık istemişlerdi. Ancak, Osmanlı milletinin asli unsunuru olan hiçbir halk bağımsızlık mücadelesine girmedi.

Bağımsızlık istemedi.

Bazı yerel derebeyler mutariyet estedilersede halkın  geneli düşünmedi bile.Nasıl olsa devletleri vardı ve  bu “kerim” devlet  kendilerin ikinci sınıf saymıyordu.

Zaman zaman yerel idarecilerin halka hoş gelmeyen tutumları oldu isede, bunu halk “Devletinin” genel politikası olarak görmüyor, yerel resmi görevlilerin  gecici aşırılıkları olarak değerlendiriyordu.

O yüzdende kimi  yabancı devletlerin kaşımasına rağmen Osmanlı’dan kopmaya gidecek bir hareket görülmedi..

Sevr Barış Andlaşması'na Kadar Gelişmeler

Yukarda  belirtik..

Osmanlıyı paylaşmak isteyenler kendi aralarında SKYES-PİCOT Antlaşmasını çoktan yapmışlardı.

 Birinci Dünya Savaşı sonunda  Almanlar yenilip, teslim olunca Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Andlaşması'nı imzalayıp savaş halinin sona ermesini kabul etti.

İşte fırsat bu fırsattı.

 

Andlaşmanın imzasından sonra İngilizler Musul ve Mardin'i, Fransızlar Adana, Maraş, Urfa ve Antep'i, İtalyanlar Antalya'yı askeri işgalleri altına almak üzere asker çıkardılar.

 Savaşa sonradan katılan Yunanlılar da İtilaf Devletleri'nin izni ve desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal ederek Osmlı’nın adeta kalbine hançer sapladı.

Osmanlı kalbindeki hançeri sökmek çabasındaiken başkaları  vucudun kol ve bacaklarından parçalar koparmla  svedasına ve derdine düştüler..

 Doğu Trakya'nın bir kısmı Yunan kuvvetlerinin eline geçti. 

     * Mondros Ateşkes Anlaşması'nın insafsızca uygulanması.

     * Mondros Andlaşması üçüncü maddesi bahane edilerek yurdun dört bir yanının işgal edilmesi.

     * Doğu'da Ermeni ve Pontuslu Rumların Türk halkına karşı hasmane davranışları.

·    Müttefikler tarafından verilen sözlerin dışına çıkılarak, Yunanlıların İzmir'i işgal etmelerine izin vermeleri ve Yunanlıları desteklemeleri.

Millet topyekün ayaklandı, işgalcilere karşı..

Çareler arandı.

MİSAK-I MİLLİ

Toplanan Meclis(Mebusan Meclisi) Milletin bağımsızlığını ve Devletin kayıtsız şartsız egemenliğini sağlamak ve sınırların  ilanı için çok ama çok önemli bir karar aldı.Misak-ı Milli..

Misak-ı Milli.. Adı üstünde milli ant.

Mümkünse bu gün, olmazsa yarın oda olmazsa sonraki zamanlarda gerçekleştirilecek olan  milletin en yakın hedefini  belirliyor, bunu dünyaya olmazsa olmaz şarlar olarak ilan ediyordu.

Sonraki  çaba ve hareketler hep bu milli andın tahakkuku için yapılacaktı..

 

 

 

 ////////////////////

 

1918 Mondros Mütareke’ne göre,  ülkelerin silahlı kuvvetlerinin bulunduğu yerler hala o ülkenin  toprağıdır. Sınırlarda o sınırlardır.

Ancak gelin görün ki  atılan imzalara rağmen  varılmak istenen hedefler farklı oynanan oyunlar başkadır.

İşte Irak da oynana oyunlardan bir enstantaneyi  birilikte izleyelim.

BAŞKENTİ BİLE İŞGAL ALTINDAKİ İSTANBUL HÜKÜMETİ:

MUSUL’UN ELİMİZDE KALMASI İCAP ETMEKTEDİR.”

Mütarekede, 6. Ordu Komutanı Ali İhsan  Paşa Irak’da ki ordulara  komuta etmektedir.

Mütarekeden sonra  İngilizler Musul’a 20 km kadar ilerlediler.

İngilizler, Irak hududunun  idari huduttan daha ilerde gösteren Berlin’de basılmış  bir haritaya dayanarak, bir çok isteklerde bulunuyor ve  bölgede  Kürt ve Ermeni  hareketi uyandırmak istiyorlardı.

2 Kasım 1918 Tarihinde General  Cassel, “Musul’u işgal etmek üzere emir aldığını  6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’ya bildirir.

Paşa, durumu İstanbul’daki işgal altındaki  Genel Karargah’a   bildirir.

3 Kasım’daki Ali İhsan Paşa’ya  İstanbul’dan (Başkenti bile işgal altında olan  Osmanlı hükümetinden) gelen emirde;  

Musul’un elimizde kalması icap etmektedir. Fiilen taarruz edilinceye kadar kalmakta ısrar edilmesi, taarruz edildiği takdirde ise silahla çatışmaya girilmeyerek, Musul’un kuzeyine çekilmesi” talimatı veriliyordu.

HEDEF MUSUL

Ancak  bölgede hiçbir kargaşa  ve çatışma olmadığı halde  İngilizler, Mondros Mütarekesinin 7. maddesinde belirtilen “stratejik noktaların  işgal edileceği” maddesine  ve 16. maddesindeki  “Iraktaki kuvvetlerin teslim edileceğine “ yönelik ibarelere dayanarak  Osmanlı birliklerinin teslim edilmesini  isteyerek  Musul’u işgal  için harekete geçti.

 

7. Kasım 1918 de  Irak İngiliz komutanı General  Marshall, Ali İhsan  Paşa ile görüşerek  ne yapacağını sorar. Bölgede  özellikle gönüllülerden oluşan önemli bir kuvvet olan “Dicle Gurubu” daha önce yapılan hatalar nedeniyle  İngilizlere esir düştüğünden Musul’u savunacak yeterli bir kuvvet de yoktur.

 Bu  şartlar altındaki; “İlla Musul vilayetini  teslim et” diye  bastıran İngiliz’lere  “Son zamanda bir birleri ile ebedi dost olmaları gereken iki milletin arasında tekrar  savaşın başlamasını arzu etmem, protesto eder çekilirim”(2) cevabını  veren   Ali İhsan Paşa,   “elde kalan birliklerin  silahları ile  çekilmeleri, depolarda ki  yiyecek ve silahların İngilizlere teslimi, bırakılacak memurların İngiliz  siyasi memurlarına karşı  sorumlu olmaları”   şeklindeki anlaşma ile  Musul vilayet merkezinden   çıkmaya karar verdi.

Askeri birliğimizin çekilmesinin yanında   hala hukuken Osmanlı vilayeti olan Musul’da İngilizler, “ Musul Valisinin kendilerine teslimi, bir başka valinin yerine atanmasını ve  diğer memurların  İngiliz siyasi  memurlarına itaat etmeleri konusunda emir verilmesini” istedi.

MUSULDA BAYRAK  HUKUKSUZ OLARAK İNDİRİLDİ

Ali İhsan Paşa, İngiliz işgaline  ilerde hukuki zemin sağlayacak olan  böyle bir emre “yetkili olmadığını” söyledi. Ancak General Marshall, 8 Kasım 1918 de  Musul boşaltılmadığı takdirde  mütarekenamenin 16 .  maddesinin tatbik edileceğini  bildirerek 9 Kasım’da ilk İngiliz müfrezesi  MUSUL’A  girerek Hükümet Konağındaki Türk bayrağını indirip İngiliz bayrağını çekti.Böylece  diğer  zorla işgal edilen bölgelerle aynı statüde olan Musul  hükümet merkezindeki  Türk  Bayrağı  tıpkı Yunanın İzmir’de yaptığı gibi gönderden indirilerek yerine İşgal ordusunun yani İngiliz bayrağı çekildi.

Ali İhsan Paşa Musul’u bıraktığı zaman, İşgal altındaki  İstanbul Hükümeti’nden  Musul’un  boşaltılmasını” isteyen emri aldı.

İngilizler,  Musul’a yerleşince  bu defa  hiçbir kurşun atmadan “Son zamanda bir birleri ile ebedi dost olmaları gereken iki milletin arasında tekrar  savaşın başlamasını arzu etmem, protesto eder çekilirim” diyerek İngilize  Musul’u  bırakan    “Ali İhsan Paşa’nın teslimini, askerlerin, jandarmanın ve bölgedeki halkın elindeki silahların toplanmasını ve kendi arzularına  uygun memur tayini yapılmasını” istediler.

İşte İngiliz oyunu:

ÖNCE GÖRKEMLİ TÖREN SONRA SÜRGÜN: 

Osmanlı,  bu gelişmeler karşısında bölgede  aslında çok zayıf kalan 6. orduyu kolordu seviyesine indirdi ve   Ali İhsan Paşa  komutayı 13 Kolordu Komutan Vekilliğine atanan  Albay Cevdet Bey’e teslim etti.

İngilizler bu defa  kendilerine  teslim edilmesiniistedikleri  Ali İhsan  Paşa’yı İstanbul’a götürmek üzere  Halep’ten  Re’süleayn’a  İngiliz muhafızlarının koruma yaptığı özel bir tren gönderdiler. Ali İhsan Paşa’yı özel  İngiliz korumalarla İstanbul’a taşıyan tren 2 Mart 1919 günü Haydarpaşa İstasyonuna vardığında Ali İhsan Paşa tutuklanarak Malta   adasına sürgüne gönderildi.  Böylece  İngilzler kendisini görkemli törenlerle Musul’dan uğurladıkları  ve MUSUL’U “EBEDİ DOSTLUK ADINA” TESLİM EDEN  Ali İhsan Paşa’yı  MALTA’YA  sürdü.

 

İngilizler Musul vilayet merkezini işgalle yetinmeyerek  Musul’un Kuzeyine  ilerlemeye başladılar. Osmanlı  Milli Savunma Bakanlığı (Harbiye  Nezareti)  İngilizlerin,  “mütareke” şartlarına uymayarak kuzeye doğru ilerlemeleri karşısında   doğrudan İngiliz Generali Milne’ye müracaat etti, O’da “Suriye Orduları Başkomutanı  Allenbey’in emirlerinin yerine getirilmesini” istedi.

İSTİKLAL  KIVILCIMI HER YERDE

Görüşmeler devam ederken tüm Anadolu’da olduğu gibi Musul vilayetimizde de  kurtuluş hareketleri  başladığından  hiç bir hak ve hukuka  hatta kendi imzaladıkları  Mondros mütarekesine aykırı olan  İngiliz istekleri  hukuki bir  temele bağlanmadığından suya düştü.

12 Ocak1921  günü Meclis (Meclisi Mebusan)   işgal altındaki İstanbul’da toplandı.

Vatan  ve milletin çıkarlarına aykırı olarak  genel savaşa  katılmakla uğradığımız felaket herkesin gözü önündedir... On dört aydır savaşı bıraktığımız halde ülkemizin bazı bölgelerinin işgal olunması, memlekette moral durumun  geri dönmesine engel olmaktadır. Yasama ve yürütme Kurullarının  devletin, haklarını ve çıkarlarını korumakla beraberlik içinde  bulunarak, milletimizin  şerefini koruyacak bir barışın sağlanacağını ve işgal altındaki yerlerin kurtulacağını umuyorum. Bunun için her türlü ayrılmadan, bölünmeden kaçınılarak bütün  milli istek ve  çabaların  vatanın kurtuluşu yolunda birleştirilmesi gerekir...”  diye başlayan Padişah’ın  açış nutkunu Meclise  Padişah  rahatsız olduğu için onun adına  İç işleri Bakanı Damat  Şerif Paşa okuyor.

Başta Padişah olmak üzere   her türlü ayrılmadan, bölünmeden kaçınılarak bütün  milli istek ve  çabaların  vatanın kurtuluşu yolunda birleştirilmesi gerekir”  düşüncesinde birleşen tüm milletvekillerinin   duygu ve düşüncelerine tercüman olarak 17 Şubat  1920’de  Edirne Milletvekili Şeref bey “ Türk milleti ya bu Ahdin şartlarını yerine getirecek yada bu yolda silinip gidecek, fakat esir olmayacaktır.” diye başlayan önergeyi  Meclise sundu ve oy birliği ile kabul edilen   metin Misak-ı Milli ile diye anıldı.  “Osmanlı  Devleti 30 Ekim 19187 günü Mütarekenin yapıldığı sırada ordularının işgali altında kalan, Arap çoğunluğun  kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre  belirtileceğinden , sözü edilen mütareke hattı içinde ve dışında, dini, soyu, istekleri bir olan  ve birbirlerine saygı ve fedakarlık duyguları taşıyan, siyasal ve sosyal hakları ile  çevre kurallarına uymuş bulunan,  Osmanlı İslam çoğunluğunun  oturduğu bölgelerin  tümü ‘Fiilen ve hükmen ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür.’...” şeklinde  ki  kesin hükümlerle  Misak - ı Milli  ile Musul vilayeti,  ayrılmaz vatan toprağı olarak tüm dünyaya ilan edildi.

 

Musul sorunu  İstiklal Harbi süresince  devam ederek,  1923 yılına  Lozan Konferansına kadar sürdü.

 Fakat, Musul halkı  İngiliz idaresinden memnun kalmadı.

1920      Revandiz’de İngilizlere karşı ayaklanmalar oldu.

O dönemde  asayişi  sağlamak üzere Osmanlıya ait  Elcezire’de   zayıf bir  tümen bulunuyordu. Ancak bölgedeki  asayişe kafi gelmiyordu.

Cephe komutanı Revandizlilerin istekleri üzerine ancak küçük bir birlik (bölük) gönderebildi.

1921 Ağustosunda Binbaşı Şükrü bey Süleymaniye Komutanlığına getirildi.

MAŞA BULUNDU: KÜRDÜSTAN HÜKÜMDARI ŞEYH MAHMUT

Küçük bir Osmanlı birliğinin İngilizlere karşı ayaklanan halka yardıma gelmesi karşısında Revandiz’den çekilen İngilizler bölgede sadece askeri güç ile tutunamayacaklarını anladıkları için  siyasi oyunlara başvurma yolunu seçtiler ve  Hindistan’a sürdükleri  Şeyh Mahmut’u  getirerek ona ikinci kez “Kürdistan Hükümdarlığını”verdiler. Böylece  bölgede halk tabanı bulamayan İngilizler   şavaşarak bölgeyi el geçirmenin mümkün olmadığını anladıkları için   maşa  kullanarak  bölgeye hakim olmaya çalıştılarsa da İngiliz yönetimine ve maşalarına  karşı  ayaklanma devam etti.

MİLLİ KUVETLER MUSUL’DA

 

1921      ilkbaharında  Antep Milli  Kuvvetleri Komutanı Özdemir bey,  28 subay, Aneze ve diğer aşiretlerin verdiği gönüllüler ile Antep savaşında Fransızlardan Osmanlı tarafına kaçan Cezayir ve Tunuslu Müslüman askerlerden oluşan küçük bir  kuvvet ile  Diyarbakır üzerinden Musul’a gönderildi.

Özdemir bey 22 Haziran 1922’ günü Revandiz’e vardı. Özdemir bey, Revandiz’de büyük törenlerle karşılandı. Fakat az bir kuvvet ile gelmesi, düzenli ordu bekleyen halkın  Özdemir bey komutasında  bol miktarda Arap  gönüllüden oluşması  halkın moralini bozdu.Bir yandan da İran’da bulunan ve Türk idaresine karşı olan aşiretlerle de mücadele etmek zorunda kaldı.

O dönemde  Ordular bütün gücü ile  Yunanlıların saldırısına karışı  Batı Anadolu’da  çarpışıyordu .İki kare bir araya getirildiğinde  yunanlıların üzeremize saldırılmasındaki  asıl maksatlardan birinin Musul vilayetini gözüne kestirmiş olan İngilizlerin kuvvetlerimizi Batı Anadolu’da tutarak   Irakta  düzenleme yapmaları için nefes aldıkları ortaya çıkmaktadır. Böylece Boğazlar ve Musul’un emniyetini sağlıyorlardı.

 

İngilizlere karşı  Musul vilayetinde yer yer ayaklanmalar sürdü. İngilizler Vilson prensiplerinde yer bulan, “her halkın istediği idareyi özgür iradesi ile belirleme” ilkesini  yerine getirmedikleri gibi, Irak’a ( Bu günkü orta ve  güney Irak’a) kral yaptıkları  Faysal’la işbirliği içine girmeleri için yerli aşiretlere büyük oranda  rüşvet mukabilinden  yardım yaptılar. Böylece yerel aşiretlerin isteği  ve İngilizlerin desteği ile Irak’a kukla kral yaptıkları  Faysal eliyle Musul’u işgal etmek   gayesiyle   bir çok tertiplere girdiler.

Bunun için  Özdemir beye veriler talimat, “Milli Misak  sınırları içinde  bulunan bölgenin  Faysal tarafından işgalini önlemek, halkı Türk hükümetine bağlamak, Faysal’ın İngiliz aleti olduğunu açıklamaktı.”

AĞUSTOS’TA ÇİFTE ZAFER

Özdemir bey, Süleymaniye bölgesi ile irtibat  kurmak için 31 Ağustos 1922 de Banya’da üç bin kişilik İngiliz kuvvetine karşı taarruz ederek onları bozguna uğrattı. İngilizler bir çok esir verdikten sonra top, silah ve diğer harp araçlarını bırakarak Kerkük’e kaçtı.

Böylece  İngilizlerin desteğindeki Yunanlılara karşı badıcephesindeki 30 Ağustos 1922  Büyük taarruz  başarısından bir gün sonra Doğu cepnhesinde de İngilizler yenilmişti.

Böylece  İngilizlerin  Kürdüstan Hükümdarı yaptıkları şeyh Mahmut ile doğrudan temas sağlandı.

Şeyh Mahmut,bu defa  Türk hükümeti büyük birlikler gönderirse (İngilizlere karşı  )Türklere katılacağına söz verdi.

Türk birlikleri  batı cephesinden  gönderilemeyeceği için, Doğudan kaydırılacaktı. Doğu cephesi komutanı  yeni birlikler gelene kadar  Özdemir bey’den savunmada kalması sağlık verdi. Çok uzun bir zaman diliminde ancak Musul  bölgesinde  1500 kişilik kuvvet toplanabildi.

İngilizler 1922 Aralık ayında üstün teknoloji ve teçhizat ile donatılmış  kuvvetler ve uçaklar desteğinde  taarruza geçtilerse de Barzan ve Zeber aşiretlerinin yardımıyla tekrar yenilgiye uğradılar.

Bu defa İngilizler 8. Nisan  1923 de iki tugay, 16 top, 400 kişilik Nasturi ve iki bin kişilik aşiret kuvvetleri  ile  taarruz ettiler. Özdemir bey kuzeye çekilmeye, sonra İran’ın Uşno kasabasına oradan da Türkiye çekildi.

Önemli bir kuvvet ve tedbir alınamadığından sonuç İngilizlerin üstünlüğü ile sona erdi.

Bu arada Devam eden Lozan konferansın da İngilizsler Musul meselesini mutölaka kendi anaxralarında sonvradan düzenlemek için bastırdılar ve Lozan Antlaşmasınnı  3. Maddesine konu  şöyle girdi:

“Türkiye  ile  Irak arasında ki  hudut dokuz ay  zarfında Türkiye ile  Büyük Britanya  arasında  sureti  muslihanede tayin edilecektir.

Tayin olunan   müddet zarfında iki Hükümet arasında ihtilaf husule gelemediği  takdirde, ihtilaf Cemiyeti Akvam  meclisine  arzolunacaktır”

Ayrıca, yeni bir anlaşmaya kadar üzerinde bulunulan topraklardan baka yeni toprak kazanmaya yönelik askeri harekat yapamayacağını  iki taraf kabul ettiklerini anlaşma metnine kaydettiler.

Böylece 5 Haziran 1926 tarihinde  Türkiye, İngiltere ve  Irak Hükümetleri arasında imzalanan antlaşma ile  Türkiye, Musul vilayetini  bırakıyor.Ancak bu antlaşmanın  14 . maddesi ile  Irak petrollerinden pay almaya devam ediyordu.

İLLA  PETROL

Birazda bu günlerde  kuyuların başındaki “nöbetçi değişiminin” yaşanacağı söylenen petrole bakalım.

 

Zamanında  bölgenin petrol bakımından zenginliğini, başta İngiltere olmak üzere dünya devi  ülkelerin burada gözlerinin olduğunu bilerek ve tüm uluslar arası sözleşmelerde  özel mülkiyete dokunulmamasını  düşünen Abdülhamit, Musul ve Kerkük’ün petrol bölgelerini  tıpkı aynı korku  ve  tedbir ile  Filistin’de yaptığı gibi  kendi şahsi  mülkiyetine geçirmişti.

Ancak  Abdulhamit’e düşman kesilen İttihatçı   Hükümet  kısır  düşünce ve yanlış politikaları  sonucu Abdulhamit’in bu pratik ve ileri görüşünü yansıtan çözümünü  bölgeyi  şahsi mülkü haline getiren tapuların iptali ile son vermişti.

5 Haziran 1926  tarihli  antlaşmanın Irak petrolleri ile ilgili olarak 14. Maddesi (3) aynen şöyle:

“ Her iki memleket arasında menafi müşterek sahasını  tevsi  etmek  maksadı ile Irak  Hükümeti iş bu muahedenin  mevkii  meriyete vazı tarihinden  itibaren  yirmi beş sene  müddetle berveçhi zir alacağı aidatın  yüzde onunu Türkiye Hükümetine  tesviye  edecektir.

A)           14 Mart  1925  tarihli İmtiyaz mukavelenamasinin  onuncu maddesi  mucibince ^^ Türkiş petroleüm kanpani^^den,

B)           Balada  muharrer imtiyaz  mukalevesinin  altınrcı maddesi mucibince petrol ihraç edebilecek olan  şirketlerden ve eşhastan,

S)    Balada  zikredilen imtiyaznamenin 33ncü maddesi mucibince teşekkül  edebilecek muavin  şirketlerden,”

Yukarda  TBMM tutanak dergisinin 1941 tarihinde bastırılmış olan sayısından aynen aldığımız antlaşma maddesine göre,

Türkiye  ırak petrollerinin tümü için gerek  devletin, gerek  şirketlerin gerekse taşaron ve şahısların elde ettiği paydan yirmi beş yıl süre ile  yüzde on alır.

Peki almış mıdır?

Kimi biraz aldı diyor Kimi  almadı. Kimide 500 bin sterlin aldı.Bir daha bütçe gelirlerinde gösterilmesine rağmen  vaz geçti diyor.

Ancak yaptığımız araştırmadan bu konuda sıhhatli bir bilginin bulunmadığı, Hatta dış işlerinde ilgili dairenin bihaber olduğu, yeni yeni İngiliz  arşiv belgelerinden araştırılmak üzere personel  gönderilerek sonucun ortaya çıkarılacağı söyleniyor.

Doğrusu ağlayacak halimize ağlayanın olmadığı ortada..

Ayrıca Irak’ta petrol gelirlerinin  artış kaydettiği dönemde ise hiç para gelmediği yada istenmediği kesinlik kazanıyor..

 

 

KAYNAKLAR:

........

1- TBMM Kavanin Mecmuası1-942-Cilt: 2

2-Fahri Belen: “Türk Kurtuluş Savaşı”

3-TBMM Kavanin Mecmuası-1941-Cilt:4

 

 

//////////////////////

 

  





 /////////////////////////////////

 

Anayasa'ya gore "Kerkuk" un statusu 2007 de ki "referandum "ile belirlenecek? Dis isleri Bakanimiz sadece kem kum ediyor. " Referandum herkesin rizasi ile yapilmali" diyor.

 

Amerikan kontrolunde ki Irak'ta , "Washington"  tarafindan hazirlanan Anayasa ile  "Kerkuk" un statusu "oylanarak" belirlenecektir.  Yeni anayasa Irak'i parcalamak icin sisteme entegre edilmistir.

  Turk topragi Kerkuk, Kurdistan'a yâr edilmeye calisilirken Turkiye, "hayir" diyemedigi gibi bolgede Amerikan politikasina alet olmak manasina gelen ,

"Ankara'ya Bagdat'tan gonderilen hukumet programinin 8. maddesinde Kerkuk'e iliskin kesin bir takvim ortaya konmadi. Disisleri de bu metni olumlu karsiladi. Ancak nihai metnin 21. maddesinde Kerkuk'e iliskin olarak kesin bir takvim ortaya konuldu. Soz konusu maddede 29 Mart 2007'de Kerkuk'te sayim ve referandum surecinin baslayacagi, 31 Temmuz 2007'de sayim, 15 Kasim 2007'de referandum yapilacagi belirtildi ." (Muharrem KILIC - hâkimiyetimilliye. org)

Dunyanin en zengin petrol rezervine sahip Turk Sehri Kerkuk, Kurdistan'in baskenti yapilmaya calisiliyor. Yapilanin net ozeti budur.

Barzani diyor ki:

"Bu konuda sadece olum yolumu kesebilir. Bunun disinda dunyada hicbir guc veya devlet benim Kerkuk'ten vazgecmemi saglayamaz. Bu, kesindir ve Kerkuk'ten vazgecmemiz mumkun degil ."( 7/2 2005- Arif Zerevan)

Referandum icin neden 2007?  2007 Turkiye icin secim yilidir. Turk Milletinin tamamen secime kilitlenmesi ile "Kerkuk" un elden cikma planlari ayni zamana denk getirilmistir. Oldu-bitti ile karsi karsiya kalmamak icin, Turk Menfaatlerini "koruyacak bu hukumetin KKTC yi vermesine bakarak ne yapabiliriz sorusunu gundeme tasimaktadir. Secimlerin 2007 yerine 2006 ya cekilmesi tehlikeyi bertaraf etmemizi saglayabilir.

Turkiye hic bu kadar zayif ve kendini koruyamaz hale dusmemistir.

Turk Milletinin uyanik olmasi zaruret haline gelmistir. Amerikan politikalarini takip ederken 1. Dunya Savasi sonrasi duruma dusmemiz an meselesidir

Israil iki askeri savas sebebi sayarken, kirk bin vatandasini kaybeden Turkiye , "Kerkuk'un Kurdistan" a baskent yapilmasi calismasini seyretmektedir. TSK ninin K.Irak ve Kerkuk'e girme emrini verebilme, bagimsizligimizin isareti olabilir anca.

Hain pusularda evlatlarimizi sehit vermektense, K.Irak'a girmeye toplum olarak haziriz.

 
13  Agustos  2006

nevalkavcar@ yahoo.com

 ..................

 

Irak, dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmış olan Aşağı Mezopotamya bölgesinde  Osmanlı Devleti'nin çöküşünün ardından Türkiye’den koparılan halklarla, Türkiyedrden koparılan  topraklarda  kurulmuş olan devletlerden birisidir.  Bu gün Irak Orta Doğu’da yer alan stratejik mevkisiyle, sahip olduğu petrol rezervleri ile Körfezin önde gelen önemli ülkelerinden biri durumundadır. Fakat tarih içinde daha önce yaşamış bir Irak devleti veya bir Irak halkı olmamıştır. Irak adı da Osmanlı İmparatorluğu döneminde merkeze olan uzaklığından dolayı Irak kelimesiyle isimlendirilmesinden gelmektedir.

Osmanlı dönemindeki Musul, Bağdat ve Basra eyaletlerinin bir araya gelmesiyle Irak oluşmakta idi..

 

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlının Ortadoğu'dan çekilmesini neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur.

Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin kullanıldı. Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaad edildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne oluyordu. Britanya, Fransa ile yapılan Sycos-Picot anlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’ in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’ den İndüs’ e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır.

Sykes-Picot Bu anlaşması gereğince  bölgede yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin  şartlarında  Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu'ya bakış açılarını yansıtmaktadır. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu.

1534 yılında  Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı hakimiyetine dahil edilerek, I. Dünya Savaşı’na kadar uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti olarak kalan Irak,  1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San-Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’ nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir

Modern Irak, 1920’de Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin Osmanlı eyaletleri olan Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle Havzasını kontrolü altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir oluşumdur.

İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de ancak halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda özellikle Şii halk rol almışlardır. Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef bu dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından Hz. Muhammet'in soyundan gelen Kral Faysal Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hakim olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır

Kral Faysal başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmişlerdir.

İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasındaki entegrasyon süreci yaşanmış karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. 1928 gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye vardı. 1930 yılında Irak hükümeti bağımsız bir devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Irak Milletler Cemiyetine bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933 Kral Faruk'un ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı.

1935'te İtalyanların Habeşistan'ı işgali Ortadoğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına sebep olmuştur. İtalyanların kuzey Afrika'da kurduğu bu hakimiyeti Yemenle yaptığı anlaşmayla Kızıl Denizin çıkışını kontrol eder hale gelmesiyle Ortadoğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu nedenle Ortadoğu ülkeleri arasında Sadabat paktı kuruldu.

İkinci Dünya savaşı yıllarında hakim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur. Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hakimiyeti kurmuşlardır. İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yandım edip, buradaki İngiliz hakimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya dönmesi Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa girmemiştir.

1936 yılında Kürt kökenli bir Albay olan Bekir Sıtkı liderliğinde bir darbe gerçekleşti. 1941'de ise Mayıs harekatı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. 1945 yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek, bir Arap Birliği örgütü kurdular. Arap Birliği harekatı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep oldu. Bunu sonucu olarak da Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan bir tek ülke olarak birleşme düşüncesi ortaya atıldı. Arapların birleşme düşüncesini özellikle İngiltere destekliyordu. Bu birleşme ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hakimiyetini kaldırarak bu bölgeleri de kendi hakimiyeti altına almayı amaçlıyorlardı. Diğer güçlü bir Arap ülkesi olan Mısır'da bu birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi olma özelliğini yitirecek olması idi. Ortadoğu'da İngilizlerin etkisinin zayıflaması, İsrail devletini kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata geçirilemedi. 1960'lı yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmeleri dışında Arap ülkeleri arasında bir birleşme yaşanmadı.

İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir dönem girdi. ABD'nin etkisi ile Türkiye'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve İngiltere'nin aktif katılımlarıyla Bağdat Paktını imzalandı.

İkinci Dünya savaşı sonrası Dünya üzerindeki güç dengelerinde büyük değişmeler yaşandı. İngiltere hakimiyetini yitirirken ortaya çıkan boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak'ta ise bu dönemde Sovyetler Birliği yanında yer aldı.

1958 yılında gerçekleşen kanlı darbe ile Krallık devrilip, Cumhuriyet ilan edildi. General Abdülkerim Kasım cumhurbaşkanı oldu. Irak bu darbenin ardında Bağdat paktından çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünist akım ve etnik milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.

Irak'ta yaşanan bu değişiklik Ortadoğu'daki tüm dengeleri altüst etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askeri darbe yaşandı. Ortadoğu'nun tamamen Sovyet Rusya'nın hakimiyetine girmemesi için ABD ve İngiltere harekete geçti. ABD Lübnan'a askeri müdahale yaparken, İngiltere Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.

Ortadoğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi ABD ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu ülkelere yönelip bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymakta.

8 Kasım 1963'te Baas partisi mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat General Abdülselim Arif yeni lider oldu ve ülke genelinde komünist avı başlatıldı. 17 kasım 1968'de Baas partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. General Hasan el Bekir Cumhurbaşkanı oldu.

Irak’ ın tarihine bakıldığında, Irak’ın tarihi hep başka devletlerin etkisi altında şekillenmiş ve kendine has bağımsız bir tarih meydana getirememiştir.

İkinci Dünya savaşından sonra başlayan Soğuk savaş tüm Dünyayı iki kampa ayırmıştı. 1980'li yıllar Sovyetlerin çözülme sürecine girmesine ve soğuk savaşın sonuçlanmasına sahne oldu. Artık iki kutuplu bir Dünyadan tek kutuplu bir Dünyaya doğru Dünya etkinlik haritası tekrar çizilmeye başlandı. Bu değişim tabi ki Ortadoğu'ya da yansıyacaktı.

Irak Türkmenleri [değiştir]


Irak Türkmenleri, Irak'ta yaşayan Türklere 1959 yılından sonra, Irak Devleti tarafından Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak için,resmi olarak Türkmen denilmiştir.

1918'de sona eren Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den koparılarak, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren Türklere, uzun yıllar Türkler diye söz edilmiştir.

Türkler, Lozan Konferansı sıralarında İngiliz heyeti tarafından da Türkmenler olarak ifade edilmişlerdi.Irak'ta cumhuriyet dönemini başlatan Abdülkerim Kasım yönetimi de, Türklerin Türkmen olduklarını, bu bakımdan Irak'taki Türk topluluğunun Türkiye değil, Orta Asya kökenli olduklarını göstermeğe çalışmış ve güya Irak'taki Türkmenlerin Türkiye ile olan soy ve kültür bağlarını böylece kesmeye çalışmışlardır.

Irak'ta İlk Türkler [değiştir]

Türklerin Irak'a ilk girişleri 674 tarihlerine kadar uzanmaktadır. Emevî Halifesi Muaviye tarafından Horasan'a gönderilen Ubeydullah bin Ziyad 20.000 kişilik ordusu ile Ceyhun Nehri'ni geçerek, Buhara'ya yönelir. Beykenti de geçen komutan Ubeydullah'ın Buhara'ya yaptığı saldırılar karşısında, Buhara prensesi Hatun1 emrindeki Türk kuvvetleri ile şiddetli çarpışmalardan sonra sulh yapmak zorunda kalır. Böylece Ubeydullah sulhtan sonra, yanına aldığı Türk askerlerini Irak'a götürerek, Basra'ya yerleştirir. Tarihi kaynaklar, Basra'ya yerleştirilen Türk askerlerinin 2000 kişi kadar olduklarını belirtmektedir.

Ayrıca ünlü oryantalist J. H. Kramers, "12. yüzyılda Kerkük civarının, başkenti Erbil olan Türk beyliği Begtekinliler'in idaresinde" olduğunu İslam Ansiklopedisi'nde belirtmek suretiyle, bölgedeki Türk varlığının Osmanlı Devleti'nden önceye dayandığını vurgulamaktadır.

İngiliz İşgali ve Türkmenler [değiştir]

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, toprakları İngiliz işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türkmenlerinin ileri gelenleri, istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi. Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu.

 İlk olarak, İngilizlerin, halkı Osmanlı devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil biçimde önlemler alınmağa başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hakimleri, para vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri, İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı. Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi [[Küçük Molla Efendi[[ (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve sohbetleri, büyük etki yapıyordu.

ANAVATAN TÜRKİYE'DEN AYRILDIKTAN SONRA IRAK TÜRKLERİ   

 


       Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Irak'ın İngiliz işgaline girmesi, Türkler için, karanlık bir dönemin başlangıcı olmuştu. Toprakları İngiliz işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türklerinin ileri gelenleri, istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi. Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu. İlk olarak, İngilizlerin, halkı Osmanlı devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil biçimde önlemler alınmağa başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hakimleri, para vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri, İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı.

     Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi Küçük Molla Efendi (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve sohbetleri, büyük etki yapıyordu. Şehrin en büyük ibadet yeri olan Ulucami'de aynı zamanda hocalık da yapan Küçük Molla Efendi, Erbil'in ileri gelenleri üzerinde büyük nüfuza sahipti. İngilizler de, işgal ettikleri yerlerde, bu yüzden çeşitli bahaneler yaratarak, halkın en çok toplanma yeri olan camileri kapatıyorlardı. Bu düşünceyle İngilizler, Erbil'de mevcut 12 camiden onunu, salgın hastalık olduğu gerekçesiyle kapatmışlardı. Gaye, halkın buralarda toplanmalarını ve aralarında ilişki kurmalarını önlemekti. Böylece halkın sadece iki camide toplanmaları daha kolay kontrol edilebilirdi. Bunun üzerine Küçük Molla Efendi'nin evi, adeta toplanma merkezi haline gelmişti.

      Van Valisi Haydar Bey, İstanbul'a Bâb-ı Alî Dâhiliye Nezâreti (İçişleri Bakanlığı)'ne 6 Ağustos 1919 tarihinde bildirdiği şifre ve telgrafta, İngilizlerin bütün Erbil ve Revanduz aşiret reislerine ayda yetmişer rupiye maaş verdiği, ancak Erbil ağaları ve aşiret reislerinin, İngilizlerin hakimiyetini ve maaşlarını kabul etmediği ve her teşebbüslerine engel olmağa çalıştıkları dile getirilmektedir. Buna göre, bölgede tanınan Seyyid Taha'yı elde eden İngilizlerin, bu kişiyi Bağdat'a davet etmeleri, bunun da daveti kabul ederek,Bağdat'a gideceği yolunda haberlerin yayılması, halk arasında büyük tepkiye yol açmıştır. Bunun üzerine Seyyid Taha, İngiliz siyasî hakiminin davetine icabetle Bağdat'a hareketinden önce Küçük Molla Efendi'nin evinde, Erbil ağalarının da hazır bulundukları toplantıya çağrılmıştır. Toplantıda Erbil ağaları, İngilizlerin kendisine verebilecek paranın azamisini vermeğe hazır olduklarını ifade ederek, düşmanın (İngilizlerin) teklifini kabul etmemesini ve böylece halk arasına nifak saçmaması yolundaki ricaları kabul etmeyen Seyyid Taha'ya ağır biçimde hakaret edilmiştir. Dönüşte de, bütün halkın ve aşiretlerin nefretini kazanmış olan Seyyid Taha'nın hareketini, Erbil'den Van'a kadar, özellikle Erbil, Revanduz ve Şemdinân aşiret, ulemâ ve din adamları telin etmişlerdir.

      İngiliz işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka şehirlerinde, Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen pekçok kişi vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk Cemiyeti kuruldu. Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs 1919'da Nuri Efendi'yi Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa zamanda çoğunluğu Kerküklü Türk Subaylardan oluşan, bu arada Kürd kökenli subaylar ile emekli veya görevlerine son verilmiş birçok Arap subayı ve çok sayıda sivil, bu cemiyetin etrafında toplandı. Faaliyetini gizlice genişleten ve fikirlerini yaymağa başlayan Musul'daki cemiyetin başkanı, Musul'da yaşayan Kerkük'lü Binbaşı Abdulcabbar'dı. Yönetim kurulunda ise, Ahmed Yaver'in oğlu Davud Efendi, Davud Çelebi Hacı Selim ve kardeşi Sait Çelebi, Kerküklü Rauf Mehmed Efendi adlı vatanperverler bulunuyordu.

      Cemiyete üye olanlar arasında adları tesbit edilenler ise şunlardı:Hasan Efendi'nin iki oğlu Agâh Efendi ile Şakir Efendi, Abdullah Çenebaz Efendi, Kerküklü İzzet Efendi, Polis Abdulkadir Efendi ve Sait Hulusî Efendi. Türk Cemiyeti'nin ayrıca pek çok taraftarı vardı.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı devletine sadık kalan ve pek çok hizmetler etmiş olan Irak aşiret reislerinden Acemi Sadun Paşa3 da, İngilizlere karşı mücadelesini sürdürürken diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa ile gizlice haberleşiyor, Irak'ın ve Iraklıların Türkiye'ye bağlı bulunduklarını ifade ediyordu.4 Güçlü ve değerli bir şahsiyet olan Acemi Sadun Paşa, bölgedeki milliyetçi aşiretlerin ve halkın üzerinde büyük bir nüfuz sahibi idi. Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı ümitsiz, ancak destansı bir mücadeleye girişen Acemi Paşa, savaştan sonra Anadolu'ya geçerek, bütün varlığı ile Millî Mücadeleye katılmıştı.

 *** http://www.ozturkler.com/data/0008/0008_08_40.htm

 

 

Türkmen Nüfusu [değiştir]

Irak Türkmenleri, Irak'ın kuzeyinden itibaren Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Mendeli ve Bağdat'ın güney doğusunda bulunan Bedre'ye kadar uzanan bir şerit üzerinde yerleşmektedir. Türkmenlerin nüfusu, devletin asimilasyon politikası doğrultusunda hem gizli tutulmuş, hem de gerçeği yansıtmamaktadır.Halen %13 civarında nüfusa sahiptirler.

1958 yılında Bağdat'ta yayınlanan (The Iraqi Revolution 14 th July Celebrations Committee) adlı kaynağa ve 1987'de Londra'da Inquiry Dergisi'nde yayınlanan "The Forgotteen Minority:The Turkomans of Iraq " adlı makaleye göre 1957 yılında yapılan sayımda Irak' ta 600.000 Türkmenin yaşadığı belirtilmiştir. Bu kaynaklara göre Irak'ın % 8,94'ü Türkmen’dir. Daha sonra Irak'ta yayınlanan resmi kaynaklar ise Türkmenleri % 2 olarak göstermiştir. Türkmenlerin gerçek oranı % 13'tür. Irak'taki Türkmen nüfus bugün ise 2-2.5 milyondur.

Irak'taki Türk Mimari Eserleri [değiştir]

Irak'taki Türk Mimari Eserleri Liste

 

Irak Kürdistanı Bölgesi [değiştir]

Kürdistan terimi ilk olarak 11. yüzyılda Selçuklular tarafından kullanılmıştır. Coğrafi anlamda, Kürtlerin yaşadıgı, Toros ve Zaros dağlarının kesiştiği, Yukarı Mezopotamya'yı da içine alan, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Iran'ın Kordestan, Batı Azerbaycan, Kermanşah ve Loristan eyaletlerini tamamen veya kısmen kapsayan coğrafi bölgeyi tanımlamak için kullanılsa da Türkiye'de ülkeyi bölme amaçlı kişilerce de imalı olarak kullanılabildiği için Yargıtay'ın yakın zamanlarda aldıgı kararlara kadar, "Kürdistan" kelimesinin kullanılması ülkenin doğusunda bir bağımsızlık talebinin ifadesi olarak değerlendiriliyor ve koğuşturmaya tabi tutuluyordu.

Günümüzde Irak Kürdistanı Bölgesi, siyasi bir bölgenin sınırlarını çizmekten çok cografi-kültürel bir bölgenin sınırlarını çizmektedir.

Kürdistan terimin kullanımının tarihçesi [değiştir]

Osmanlı döneminde "Kürdistan" kelimesi imparatorlukta Kürtlerin çogunluk halinde yaşadığı bölgeleri nitelendirmek için resmi düzeyde kullanılıyordu. Örneğin; 1847 yılındaki Bedirhan isyanının bastırılmasında yararlık gösterenler için ihdas edilen madalya Kürdistan Madalyası adını taşımaktadır.

Cumhuriyet döneminde, Lazistan gibi, diğer bütün etnik takılarla oluşturulan yerel adlar gibi "Kürdistan" da resmi kullanımdan kaldırıldı ve sözkonusu bölge cografi yön isimleriyle (Şark, Doğu, Güneydoğu) adlandırılmaya başlandı.

İç Bağlantılar [değiştir]

Irak'taki Türk Mimari Eserleri Listesi

Dış Bağlantılar [değiştir]

Irak

Körfez ülkeleri arasında Irak, Suudi Arabistan ve İran’dan sonra 437.072 km² ile en büyük yüzölçümüne sahip bir ülkedir. Arap olmayan dünya ile komşu tek Arap körfez devleti Irak, Kürdistan dağlık bölgesi ile kuzeyde Türkiye, batıda Suriye ve Ürdün, doğuda İran, güneyde Suudi Arabistan ve Kuveyt ile çevrilidir. Irak’ın Körfez ile ilgisi denize çok kısa olan cephesinden kaynaklanır: 924 km² su alanına (kara suları) sahiptir. Bu görünümü ile tipik bir kara devleti olarak Irak, sınırlı bir stratejik derinliğe sahip olan Kuzey Irak’taki dağlık arazi dışında her taraftan savunmasız sınırlarla çevrili ve denize ulaşımı ise yetersizdir. Körfez’ in üç büyüklerinden Irak’ın komşuları İran ( 1.458 km), Suudi Arabistan (814 km), Suriye (605 km), Türkiye (331 km), Kuveyt (242 km) ve Ürdün (181 km) ile olan toplam sınır uzunluğu 3.631 km’dir. Siyasi haritasından da görülebileceği gibi altı komşusuyla Irak, gerek sahip olduğu petrol rezervleri ve tarıma açık verimli alanları ile ve gerekse ülke idaresinde diktatör tavır ve tutumlar sergileyen Saddam Hüseyin’in etkisiyle ve hatta bölgede ( ve hassaten Irak üzerinde) hakim unsur ABD politikaları ile Orta Doğu ve Körfez’ in stratejik hassasiyete ve öneme sahip önemli bir ülkesi durumundadır.

İklimi [değiştir]

İklimini irdelediğimizde Irak’ta, soğuk ve kurak kışlar, sıcak, bulutsuz yazlar görülür. Çoğunlukla çöl olması bu sayılan iklimsel sonuçları doğurur. İran ve Türkiye sınırı boyunca uzanan kuzeydeki dağlık bölgeler, baharda eriyen ağır bir kar yağışı altındadır. Bazen Orta ve Güney Irak’ta sel görülür. Toz ve kum fırtınaları da diğer doğal afetler arasında yer alır. Çoğunlukla geniş düzlüklerden müteşekkil bir arazi yapısı vardır. İran sınırında büyük bataklıklar görülür. İran ve Türkiye sınırı ise dağlıktır.

Demografik Göstergeler [değiştir]

2000 yılı nüfus tahminlerine göre Irak, 22.7 milyon kişilik bir nüfusa sahiptir. Toplam nüfusun % 72’i Arap, % 24 Kürt, % 2’ü Türkmen ve geri kalanlar ise Asuri ve diğer etnik gruplara mensuptur. % 97’si Müslüman olan halkın geri kalanı diğer dinlere mensuptur. Irak’ın nüfusunda dini grupların dağılımı ise, % 65’i Şii mezhebine müntesip Müslümanlar, % 35’i Sünni mezhebine müntesip Müslümanlardan oluşmaktadır.

Irak oldukça genç bir nüfusa sahip olup nüfusun % 55’i 15-64 yaş grubuna, % 42’si 0-14 yaş grubuna, % 3’ü 65 yaş ve üzeri gruba dahildir. Ortalama ömrün yaklaşık 66.5 yıl olduğu Irak’ta bebek ölüm oranlarının yüksekliği ( % 6,2 ) önemli bir sorundur. Irak nüfusunun % 58 ‘i okuma yazma bilmektedir. Bu oran erkeklerde % 70.7’ye çıkarken, kadınlarda % 45’e inmektedir. 2000 yılı nüfus artış hızı % 2.86 olarak tahmin edilmiştir. Bu itibarla günümüzde Irak’ın nüfusu verilen nüfus artış hızını dikkate alırsak 23 milyonun üzerinde seyrettiği muhtemeldir.

Tarihi [değiştir]

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslam toprakları arasına girdi.Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devresini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslam'ın merkezi haline getirilmiş ve başkent Kufa'ya taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler arasındaki Saffayin savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardında bu bölge günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye hakim olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçukluların hakimiyetine girmiştir. 1258 yılından itibaren ise Moğol istilasına uğramış ve iki yüzyıl onların kontrolünde kalmıştır.Tarihi kaynaklar, Dicle Nehri’nin günlerce mürekkep renginde aktığı ve binlerce ciltlik kitabı Basra Körfezi’ ne taşıdığını kaydederler. Ve hatta telef edilen/yok edilen binlerce kitapla ilimde kaç asır geri gidildiği dikkate değer bir nokta olup aynı zamanda bize Bağdat’ ın o günkü ilmi seviyesini gösteren önemli bir husustur. Daha sonraları Akkoyunluların hakimiyetine 1444-1467) giren, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştı.Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle yaratılmış ve abartılmıştır. Safaviler kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırıp oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri arasındaki hakimiyet mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele 1534'te Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve ülke 1917'ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750-1258 hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur,( Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar ) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlının Ortadoğu'dan çekilmesini neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin kullanıldı. Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaad edildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne oluyordu. Britanya, Fransa ile yapılan Sycos-Picot anlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’ in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı,Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’ den İndüs’ e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır.

Sykes-Picot anlaşması 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma özellikle Ortadoğu'nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire'de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu'yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu'ya bakış açılarını yansıtmaktadır. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu.

Irak’ın tarihi gelişimi ekseninde şimdiye kadar aktarılanları kısaca özetlemek gerekirse, Irak, sahip olduğu coğrafi özellikleri itibariyle ovanın müdahaleye açıklığı sonucu muhtelif güçlerin hakimiyetine girmiş, istilalara uğramış, 1534 yılında Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı hakimiyetine dahil edilerek, I. Dünya Savaşı’na kadar uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti olarak kalmıştır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San-Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’ nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir.

///////////////////

== Tarihi  ==

 

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu [[Mezopotamya]], 633-642 yılları arasında İslam toprakları arasına girdi.Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devresini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, [[637]] yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra [[Hz. Ali]] döneminde İslam'ın merkezi haline getirilmiş ve başkent [[Kufa]]'ya taşınmıştır. Hz. Ali ile [[Emeviler]] arasındaki [[Saffayin savaşı]] da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardında bu bölge günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra [[Abbasiler]] bu bölgeye hakim olmuş ardından [[1055]] yılından itibaren [[Selçuklular]]ın hakimiyetine girmiştir. [[1258]] yılından itibaren ise [[Moğol istilası]]na uğramış ve iki yüzyıl onların kontrolünde kalmıştır.Tarihi kaynaklar, Dicle Nehri’nin günlerce mürekkep renginde aktığı ve binlerce ciltlik kitabı [[Basra Körfezi]]’ ne taşıdığını kaydederler. Ve hatta telef edilen/yok edilen binlerce kitapla ilimde kaç asır geri gidildiği dikkate değer bir nokta olup aynı zamanda bize Bağdat’ ın o günkü ilmi seviyesini gösteren önemli bir husustur. Daha sonraları Akkoyunluların hakimiyetine [[1444]]-1467) giren, 1499-1508 yılları arasında [[Safeviler]]in istilasına uğramıştı.[[Şiilik]] ve [[Sünnilik]] arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle yaratılmış ve abartılmıştır. [[Safaviler]] kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırıp oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii [[İran Türkleri]] arasındaki hakimiyet mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele [[1534]]'te Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve ülke [[1917]]'ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi [[750-1258]] hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur,( Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar ) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

 

[[Birinci Dünya Savaşı]] esnasında Osmanlının [[Ortadoğu]]'dan çekilmesini neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla [[Mekke]] Emiri Şerif Hüseyin kullanıldı. [[Şerif Hüseyin]] ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan [[Büyük Arap Devleti]]nin Krallığı vaad edildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne oluyordu.

[[Britanya]], [[Fransa]] ile yapılan Sycos-Picot anlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’ in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı,Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’ den İndüs’ e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır.

 

[[Sykes-Picot anlaşması]] [[1916]] yılında Fransız ve İngilizler arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma özellikle Ortadoğu'nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay [[Mark Sykes]] ile Fransız subay [[Georges Picot]] [[Kahire]]'de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu'yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan [[İngiltere]] ve [[Fransa]]'nın [[Ortadoğu]]'ya bakış açılarını yansıtmaktadır. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin [[etnik yapısı|etnik]] ve [[dinsel yapısı]]nı göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda [[harita]] üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, [[Ürdün]], [[Filistin]] İngiliz bölgesi; [[Suriye]], [[Lübnan]] Fransız bölgesi oldu.

 

Irak’ın tarihi gelişimi ekseninde şimdiye kadar aktarılanları kısaca özetlemek gerekirse, Irak, sahip olduğu coğrafi özellikleri itibariyle ovanın müdahaleye açıklığı sonucu muhtelif güçlerin hakimiyetine girmiş, istilalara uğramış, 1534 yılında Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı hakimiyetine dahil edilerek, I. Dünya Savaşı’na kadar uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti olarak kalmıştır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve [[1920]] yılında yapılan [[San-Remo Konferansı]]’nda Milletler Cemiyeti’ nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir.

 

===Modern Irak===

 

Modern Irak, 1920’de Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin Osmanlı eyaletleri olan Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle Havzasını kontrolü altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir oluşumdur.

 

İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de ancak halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda özellikle Şii halk rol almışlardır. Şiilerin çoğunlukta olduğu [[Necef]] bu dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından [[Hz. Muhammet]]'in soyundan gelen [[Kral Faysal]] Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hakim olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır

 

Kral Faysal başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap ulusçuluğunun teorisyeni [[Sati el Hüsri]]'nin Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmişlerdir.

 

İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasındaki entegrasyon süreci yaşanmış karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. [[1928]] gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye vardı. [[1930]] yılında Irak hükümeti bağımsız bir devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, [[1932]] yılında [[Irak Milletler Cemiyeti]]ne bağımsız bir devlet olarak katıldı. [[1933]] Kral Faruk'un ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı.

 

[[1935]]'te İtalyanların [[Habeşistan]]'ı işgali Ortadoğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına sebep olmuştur. İtalyanların kuzey Afrika'da kurduğu bu hakimiyeti [[Yemen]]le yaptığı anlaşmayla [[Kızıl Deniz]]in çıkışını kontrol eder hale gelmesiyle Ortadoğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu nedenle Ortadoğu ülkeleri arasında [[Sadabat paktı]] kuruldu.

 

[[İkinci Dünya savaşı]] yıllarında hakim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur. Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hakimiyeti kurmuşlardır. İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yandım edip, buradaki İngiliz hakimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya dönmesi Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa girmemiştir.

 

[[1936]] yılında Kürt kökenli bir Albay olan [[Bekir Sıtkı]] liderliğinde bir darbe gerçekleşti. [[1941]]'de ise Mayıs harekatı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. [[1945]] yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek, bir [[Arap Birliği]] örgütü kurdular. Arap Birliği harekatı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep oldu. Bunu sonucu olarak da Irak, [[Suriye]], [[Ürdün]] ve [[Lübnan]] bir tek ülke olarak birleşme düşüncesi ortaya atıldı. Arapların birleşme düşüncesini özellikle İngiltere destekliyordu. Bu birleşme ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hakimiyetini kaldırarak bu bölgeleri de kendi hakimiyeti altına almayı amaçlıyorlardı. Diğer güçlü bir Arap ülkesi olan [[Mısır]]'da bu birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi olma özelliğini yitirecek olması idi. Ortadoğu'da İngilizlerin etkisinin zayıflaması, [[İsrail]] devletini kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata geçirilemedi. [[1960]]'lı yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmeleri dışında Arap ülkeleri arasında bir birleşme yaşanmadı.

 

İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir dönem girdi. [[ABD]]'nin etkisi ile [[Türkiye]]'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve İngiltere'nin aktif katılımlarıyla [[Bağdat Paktı]]nı imzalandı.

 

İkinci Dünya savaşı sonrası Dünya üzerindeki güç dengelerinde büyük değişmeler yaşandı. İngiltere hakimiyetini yitirirken ortaya çıkan boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak'ta ise bu dönemde [[Sovyetler Birliği]] yanında yer aldı.

 

[[1958]] yılında gerçekleşen kanlı darbe ile Krallık devrilip, Cumhuriyet ilan edildi. General [[Abdülkerim Kasım]] cumhurbaşkanı oldu. Irak bu darbenin ardında Bağdat paktından çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünist akım ve etnik milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.

 

Irak'ta yaşanan bu değişiklik Ortadoğu'daki tüm dengeleri altüst etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askeri darbe yaşandı. Ortadoğu'nun tamamen Sovyet Rusya'nın hakimiyetine girmemesi için ABD ve İngiltere harekete geçti. ABD Lübnan'a askeri müdahale yaparken, İngiltere Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.

 

Ortadoğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi ABD ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu ülkelere yönelip bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymakta.

 

8 Kasım [[1963]]'te [[Baas partisi]] mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat General [[Abdülselim Arif]] yeni lider oldu ve ülke genelinde [[komünist avı]] başlatıldı. 17 kasım [[1968]]'de Baas partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. General [[Hasan el Bekir]] Cumhurbaşkanı oldu.

 

Irak’ ın tarihine bakıldığında, Irak’ın tarihi hep başka devletlerin etkisi altında şekillenmiş ve kendine has bağımsız bir tarih meydana getirememiştir.

Modern Irak [değiştir]

Modern Irak, 1920’de Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin Osmanlı eyaletleri olan Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle Havzasını kontrolü altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir oluşumdur.

İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de ancak halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda özellikle Şii halk rol almışlardır. Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef bu dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından Hz. Muhammet'in soyundan gelen Kral Faysal Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hakim olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır

Kral Faysal başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmişlerdir.

İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasındaki entegrasyon süreci yaşanmış karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. 1928 gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye vardı. 1930 yılında Irak hükümeti bağımsız bir devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Irak Milletler Cemiyetine bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933 Kral Faruk'un ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı.

1935'te İtalyanların Habeşistan'ı işgali Ortadoğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına sebep olmuştur. İtalyanların kuzey Afrika'da kurduğu bu hakimiyeti Yemenle yaptığı anlaşmayla Kızıl Denizin çıkışını kontrol eder hale gelmesiyle Ortadoğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu nedenle Ortadoğu ülkeleri arasında Sadabat paktı kuruldu.

İkinci Dünya savaşı yıllarında hakim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur. Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hakimiyeti kurmuşlardır. İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yandım edip, buradaki İngiliz hakimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya dönmesi Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa girmemiştir.

1936 yılında Kürt kökenli bir Albay olan Bekir Sıtkı liderliğinde bir darbe gerçekleşti. 1941'de ise Mayıs harekatı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. 1945 yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek, bir Arap Birliği örgütü kurdular. Arap Birliği harekatı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep oldu. Bunu sonucu olarak da Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan bir tek ülke olarak birleşme düşüncesi ortaya atıldı. Arapların birleşme düşüncesini özellikle İngiltere destekliyordu. Bu birleşme ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hakimiyetini kaldırarak bu bölgeleri de kendi hakimiyeti altına almayı amaçlıyorlardı. Diğer güçlü bir Arap ülkesi olan Mısır'da bu birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi olma özelliğini yitirecek olması idi. Ortadoğu'da İngilizlerin etkisinin zayıflaması, İsrail devletini kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata geçirilemedi. 1960'lı yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmeleri dışında Arap ülkeleri arasında bir birleşme yaşanmadı.

İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir dönem girdi. ABD'nin etkisi ile Türkiye'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve İngiltere'nin aktif katılımlarıyla Bağdat Paktını imzalandı.

İkinci Dünya savaşı sonrası Dünya üzerindeki güç dengelerinde büyük değişmeler yaşandı. İngiltere hakimiyetini yitirirken ortaya çıkan boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak'ta ise bu dönemde Sovyetler Birliği yanında yer aldı.

1958 yılında gerçekleşen kanlı darbe ile Krallık devrilip, Cumhuriyet ilan edildi. General Abdülkerim Kasım cumhurbaşkanı oldu. Irak bu darbenin ardında Bağdat paktından çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünist akım ve etnik milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.

Irak'ta yaşanan bu değişiklik Ortadoğu'daki tüm dengeleri altüst etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askeri darbe yaşandı. Ortadoğu'nun tamamen Sovyet Rusya'nın hakimiyetine girmemesi için ABD ve İngiltere harekete geçti. ABD Lübnan'a askeri müdahale yaparken, İngiltere Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.

Ortadoğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi ABD ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu ülkelere yönelip bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymakta.

8 Kasım 1963'te Baas partisi mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat General Abdülselim Arif yeni lider oldu ve ülke genelinde komünist avı başlatıldı. 17 kasım 1968'de Baas partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. General Hasan el Bekir Cumhurbaşkanı oldu.

Irak’ ın tarihine bakıldığında, Irak’ın tarihi hep başka devletlerin etkisi altında şekillenmiş ve kendine has bağımsız bir tarih meydana getirememiştir.

Baas Hareketi [değiştir]

Baas Arap dilinde yeniden diriliş anlamına gelmektedir. 1940 yılında Suriye'de kurulan bu hareketin ilk teorisyenleri Ekrem Havrani ile Michel Eflak (Suriyeli bir Hıristiyan ve bu ideolojinin efsanevi lideridir) tır. Baas ideolojisi, amaç olarak Ortadoğu'da Tek bir arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı Birlik, özgürlük ve Sosyalizm idi. Parti ideolojisi Parti birliğine ve dış baskılara durmaya dayanıyordu. Baas hareketi Suriye'de kurulsa da daha sonra Irak'ta da taraftar bulmuştur. Baas Partisi Suriye ve Irak'ta yaptıkları devrimlerle iktidarı ele geçirmişlerdir. Saddam Hüseyin ve Hafız Esad Baas akımının son temsilcileridir.

Temmuz 1979'da ise Saddam Hüseyin, Hasan El Bekir'i devirerek cumhurbaşkanı oldu.

İkinci Dünya savaşından sonra başlayan Soğuk savaş tüm Dünyayı iki kampa ayırmıştı. 1980'li yıllar Sovyetlerin çözülme sürecine girmesine ve soğuk savaşın sonuçlanmasına sahne oldu. Artık iki kutuplu bir Dünyadan tek kutuplu bir Dünyaya doğru Dünya etkinlik haritası tekrar çizilmeye başlandı. Bu değişim tabi ki Ortadoğu'ya da yansıyacaktı.

Ortadoğu'yu etkileyen bir diğer gelişmede 1979 yılında İran'da yaşanan İslam devrimi oldu.

Irak Türkmenleri [değiştir]

Bu alt başlığın ana maddesi: Irak Türkmenleri


Irak Türkmenleri, Irak'ta yaşayan Türklere 1959 yılından sonra, Irak Devleti tarafından Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak için,resmi olarak Türkmen denilmiştir.

1918'de sona eren Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den koparılarak, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren Türklere, uzun yıllar Türkler diye söz edilmiştir.

Türkler, Lozan Konferansı sıralarında İngiliz heyeti tarafından da Türkmenler olarak ifade edilmişlerdi.Irak'ta cumhuriyet dönemini başlatan Abdülkerim Kasım yönetimi de, Türklerin Türkmen olduklarını, bu bakımdan Irak'taki Türk topluluğunun Türkiye değil, Orta Asya kökenli olduklarını göstermeğe çalışmış ve güya Irak'taki Türkmenlerin Türkiye ile olan soy ve kültür bağlarını böylece kesmeye çalışmışlardır.

Irak'ta İlk Türkler [değiştir]

Türklerin Irak'a ilk girişleri 674 tarihlerine kadar uzanmaktadır. Emevî Halifesi Muaviye tarafından Horasan'a gönderilen Ubeydullah bin Ziyad 20.000 kişilik ordusu ile Ceyhun Nehri'ni geçerek, Buhara'ya yönelir. Beykenti de geçen komutan Ubeydullah'ın Buhara'ya yaptığı saldırılar karşısında, Buhara prensesi Hatun1 emrindeki Türk kuvvetleri ile şiddetli çarpışmalardan sonra sulh yapmak zorunda kalır. Böylece Ubeydullah sulhtan sonra, yanına aldığı Türk askerlerini Irak'a götürerek, Basra'ya yerleştirir. Tarihi kaynaklar, Basra'ya yerleştirilen Türk askerlerinin 2000 kişi kadar olduklarını belirtmektedir.

Ayrıca ünlü oryantalist J. H. Kramers, "12. yüzyılda Kerkük civarının, başkenti Erbil olan Türk beyliği Begtekinliler'in idaresinde" olduğunu İslam Ansiklopedisi'nde belirtmek suretiyle, bölgedeki Türk varlığının Osmanlı Devleti'nden önceye dayandığını vurgulamaktadır.

İngiliz İşgali ve Türkmenler [değiştir]

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, toprakları İngiliz işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türkmenlerinin ileri gelenleri, istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi. Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu. İlk olarak, İngilizlerin, halkı Osmanlı devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil biçimde önlemler alınmağa başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hakimleri, para vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri, İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı. Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi [[Küçük Molla Efendi[[ (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve sohbetleri, büyük etki yapıyordu.

Türkmen Nüfusu [değiştir]

Irak Türkmenleri, Irak'ın kuzeyinden itibaren Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Mendeli ve Bağdat'ın güney doğusunda bulunan Bedre'ye kadar uzanan bir şerit üzerinde yerleşmektedir. Türkmenlerin nüfusu, devletin asimilasyon politikası doğrultusunda hem gizli tutulmuş, hem de gerçeği yansıtmamaktadır.Halen %13 civarında nüfusa sahiptirler.

1958 yılında Bağdat'ta yayınlanan (The Iraqi Revolution 14 th July Celebrations Committee) adlı kaynağa ve 1987'de Londra'da Inquiry Dergisi'nde yayınlanan "The Forgotteen Minority:The Turkomans of Iraq " adlı makaleye göre 1957 yılında yapılan sayımda Irak' ta 600.000 Türkmenin yaşadığı belirtilmiştir. Bu kaynaklara göre Irak'ın % 8,94'ü Türkmen’dir. Daha sonra Irak'ta yayınlanan resmi kaynaklar ise Türkmenleri % 2 olarak göstermiştir. Türkmenlerin gerçek oranı % 13'tür. Irak'taki Türkmen nüfus bugün ise 2-2.5 milyondur.

 

Irak Kürdistanı Bölgesi [değiştir]

Kürdistan terimi ilk olarak 11. yüzyılda Selçuklular tarafından kullanılmıştır. Coğrafi anlamda, Kürtlerin yaşadıgı, Toros ve Zaros dağlarının kesiştiği, Yukarı Mezopotamya'yı da içine alan, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Iran'ın Kordestan, Batı Azerbaycan, Kermanşah ve Loristan eyaletlerini tamamen veya kısmen kapsayan coğrafi bölgeyi tanımlamak için kullanılsa da Türkiye'de ülkeyi bölme amaçlı kişilerce de imalı olarak kullanılabildiği için Yargıtay'ın yakın zamanlarda aldıgı kararlara kadar, "Kürdistan" kelimesinin kullanılması ülkenin doğusunda bir bağımsızlık talebinin ifadesi olarak değerlendiriliyor ve koğuşturmaya tabi tutuluyordu.

Günümüzde Irak Kürdistanı Bölgesi, siyasi bir bölgenin sınırlarını çizmekten çok cografi-kültürel bir bölgenin sınırlarını çizmektedir.

Kürdistan terimin kullanımının tarihçesi [değiştir]

Osmanlı döneminde "Kürdistan" kelimesi imparatorlukta Kürtlerin çogunluk halinde yaşadığı bölgeleri nitelendirmek için resmi düzeyde kullanılıyordu. Örneğin; 1847 yılındaki Bedirhan isyanının bastırılmasında yararlık gösterenler için ihdas edilen madalya Kürdistan Madalyası adını taşımaktadır.

Cumhuriyet döneminde, Lazistan gibi, diğer bütün etnik takılarla oluşturulan yerel adlar gibi "Kürdistan" da resmi kullanımdan kaldırıldı ve sözkonusu bölge cografi yön isimleriyle (Şark, Doğu, Güneydoğu) adlandırılmaya başlandı.

///////////////////////

 

 

Lozan Konferansı

Kasım 1922 günü İsviçre’nin Lozan şehrinde başlayan müzakerelerde Musul meselesi, 26 Kasım 1922 tarihindeki oturumda gündeme gelmişti. Konferans'ta Lord Curzon’un Türkiye’nin doğu sınırını ele almaktan kaçınarak Türkiye-Irak meselesini gündeme getirmesinin sebebi, Irak’taki durumun belirsiz ve karmaşık bir halde bulunması, buradaki İngiliz menfaatlerinin tehlikeye girmesi ve ABD.ile Fransa gibi devletlerin de bölgede menfaat aramaya başlamalarıydı. Aynı günkü oturumda İsmet Paşa’nın ortaya koyduğu Türk tezi Misak-ı Millî’de belirtilen millet ilkesine, etnik, cografî, tarihî, siyasî ve ekonomik sebeplere dayandırılıp İngilizlerin öne sürdüğü tezlerin geçersizliğini ispat ediyordu.

İsmet Paşa Musul’da nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil eden Türk ve Kürtlerin Arap ve diğer unsurlardan ayrı olarak aynı ırktan geldiği ve Turan kökenli olduklarını İngiliz kaynaklarına dayanarak uzun ifadelerle anlatmış, nüfus bakımından Kürt ve Türklerin bölgede oluşturdukları çoğunluk ilmî verilere dayanılarak ortaya konmuştu.

Musul’un coğrafî özellikler itibarıyla da Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunu, Anadolu ile bir çok yönlerden irtibatlı bulunduğunu ve İngilizlerin bölge halkının serbest olarak kaderlerini tayin edecek plebisite karşı çıkmasının da Türk tezinin doğruluğu anlamına geldiğini izah etmişti.

Curzon’un himayecilik ve mandacılık konusundaki iddialarına da açık cevap veren İsmet Paşa; Osmanlı Devleti’ne ait olan Irak hakkında yapılan andlaşmaların hiçbir hükmü olmadığını ve bölgede yapılan oylamanın askerî baskı ve şiddet altında yapıldığını, halkın reyini serbestce izhar edemediğini, Irak ve Musul’un asker zoruyla alınmasının umumî harpten beri ilan edilen prensiplere aykırı olduğu, Musul’un mütarekeden sonra işgal olunmasının ise hiçbir şekilde izah edilemeyip herhangi bir sebebe dayandırılamayacağını, Musul’un mukadderatının İzmir’in, İstanbul’un, Trakya’nın, Adana, Urfa ve Antep'in mukadderatıyla aynı olduğunu ve bu şehirlerin mütarekeden sonra ve mevcut antlaşmalar hilafına işgal edildiğini söylemişti.

Lord Curzon, İsmet Paşa’nın savunmasını dinledikten sonra Misak-ı Millî gibi bir vesikanın harbi kazanmış bir millete takdim edilemeyeceğini belirtmiş ve Ankara Meclisi’ndeki Kürt milletvekillerinin içinde Revanduz ile Süleymaniye’den gelmiş olanların bulunup bulunmadığını, bunların bir seçim neticesinde mi Ankara’ya geldiklerini sorduktan sonra Musul meselesinin bu tür tartışmalarla fazla sürüncemede kalacağı, meselenin biran önce çözüme kavuşması için bir hakeme havale edilmesinin uygun olduğunu ve bu hakemin de Cemiyet-i Akvam olabileceğini söyledikten sonra bu teklife ne zaman cevap verileceğini sormuştu.

İsmet Paşa bu soru ve yapılan teklife, “Mevcudun dörtte biri kadar olan kavme memleketin bağışlanamayacağı, zira meclisteki Kürt mebuslarının millet tarafından seçildiği halde bugüne kadar Musul ahâlîsinin kendi mümessillerini seçip meclise gönderemediklerinden dolayı meclisde yer alamadıkları, bu sebeple sözkonusu durumun Türkiye’de Kürtlerin temsil edilmediği şeklinde açıklanmaması gerektiğinden bahisle, hal böyle iken Lord Curzon'un seçimi neden kabul etmediğini anlamadığını; bir milletin kimin tarafından ve ne tarzda idare edilmek istediği anlaşılmak istenirse, usulün ahâlîye kendi mukadderatı hakkında fikrini sormak olduğu; aynı millete Emir Faysal’ı nasıl seçeceği sorulduğu halde, kimi istediği sorulmadığı; meseleyi hakeme veya Cemiyet-i Akvam’a göndermenin uygun görülmediği ve vatanın Musul gibi mühim bir parçasının bütün kaynaklarıyla bir hakemin fikrine bırakılamayacağışeklinde cevap vermişti.

Kasım günü İngiliz temsilcilerinden Tyrrell ile görüşen İsmet Paşa’nın Türkiye’nin fakir bir ülke olduğunu ve Musul petrollerinden pay istediğini ifade etmesi üzerine Tyrrell, tatmin edici bir antlaşma imzalandığı takdirde İngiltere'nin Türkiye’ye her türlü ekonomik yardımı yapacağı, fakat barış antlaşmasının hazırlanmasında petrol veya malî yardımın pazarlık konusu yapılmaması gerektiğini belirtti. Bu tarihten itibaren de Türkiye’nin Musul üzerinde hak iddiasından vaz geçmesi şartıyla Musul petrol kaynaklarından veya gelirlerinden hisse verilmesi imkânlarını araştırmak için Türk delegasyonu ile İngiliz petrol uzmanları arasında görüşmeler yapılmaya başlandı.

Aralık 1922’de Türk ikinci delegesi Rızâ Nur Bey, Curzon ile özel olarak görüşerek Musul’un Türklere bırakıldığı takdirde her bakımdan İngilizlerin memnun edileceği ve ihtilaf konularında Ankara’nın ılımlı davranarak derhal antlaşma sağlanabileceği, hatta Sovyetlerle olan ilişkileri kesmeye hazır olduklarını beyan ettiyse de Lord Curzon bu teklifleri pek sıcak karşılamadı.

Musul meselesinin Özel müzakereler yoluyla halledilemeyeceği açığa çıkınca meseleyi 23 Ocak 1923 tarihinde Arazi Komisyonu’na getiren Curzon, Musul’daki petrol kaynaklarının İngiliz tezi ile ilgili olmadığını ve meselenin bir hakem heyetine havalesinin en uygun yol olduğunda ısrar edip aynı gün de Cemiyet-i Akvam’a müracaat mektubu yazdı. Mektupta, Misak’ın 11. maddesinin işleme konması gerektiğini ve Türklerin uzlaşmaz tutumları sebebiyle bölgede savaş tehlikesi olduğunu bildirerek cemiyetin toplanmasını istemişti. Diğer yandan toplantıya iştirak eden delegelerle görüşerek Türklerle konuşmaya gerek kalmadığı ve konferansa nihayet verildiğini açıkladı.

Musul meselesinin; Lozan Konferası’nda halledilemiyeceği anlaşıldıktan sonra Lord Curzon, İtalyan ve Fransız delegelerinin ısrarları üzerine bu konunun daha sonraki bir tarihte Türkiye ile İngiltere arasında görüşülmesine dair bir maddenin antlaşma metnine konulmasına razı olmuştu.

Sonuçta Türkiye ile Irak arasındaki sınırın Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe konulmasından itibaren on iki ay zarfında tayin olunacağı şartı antlaşma metnine dahil edilmiş, antlaşma sağlanamadığı takdirde konunun Cemiyet-i Akvam’a götürülmesi kararlaştırılmıştı. Fakat İngiltere bu maddelerin geçerliliğinin tespit edilen süre içinde statükoya riayet olunacağının ve söz konusu arazide hiç bir değişiklik yapılmayacağının taahhüt edilmesine bağlı olduğunu hatırlatmış ve bu konular Lozan Antlaşması’nın 3. maddesinde kayıt altına alınmıştır. Böylece Musul meselesinin görüşülmesi Lozan Antlaşması’ndan sonraya bırakılmış oluyordu.

Türkiye ile İngiltere arasında Musul meselesi hakkında Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi çerçevesinde öngörülen ikili temaslar 19 Mayıs 1924 günü İstanbul’da Kasımpaşa’daki eski Bahriye Nezâreti binasında başladı. “Haliç Konferansı” diye isimlendirilen bu toplantılara Türkiye adına Meclis Başkanı Ali Fethi Bey, Diyarbekir Mebusu Fevzi Bey, Ordu Mebusu Faik Bey, Hâricîye Hukuk Müşaviri Nusret Bey ve Yarbay İshak Avni Bey katılmış, İngiliz heyetine ise Sir Percy Cox başkanlık etmişti.

İlk gün, Türk heyeti sınırın Musul’u Türkiye’ye bırakacak şekilde belirlenmesinin ırkî, coğrafî ve tarihî gerçeklerin gereği olduğu tezi üzerinde durmakla beraber toplantı süresince ortaya konulan fikirler iki tarafın istekleri arasında uçurumlar olduğunu ortaya çıkardı.

İkinci görüşme 21 Mayıs’ta yapıldı ve Fethi Bey Musul’un Osmanlı yönetimi zamanındaki sınırları gözönünde bulundurularak Türkiye’ye devrini istedi. Cox ise buna karşılık Musul şehri dahil olmak üzere Fırat nehrinin iki sahilini de talep etmişti.

Mayıs günündeki Üçüncü oturumda; Cox'un Musul’un yanısıra Hakkâri vilâyetine bağlı Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz kasabalarını da talep etmesi üzerine Fethi Bey, öne sürülen talepleri kabule şayan bulmayarak İngiliz heyetine yeni bir harita takdim edeceğini belirtti.

Haziran tarihli görüşmede; Cox Fırat nehrinin iki yakası ve Musul şehri dahil Hakkâri’ye bağlı söz konusu üç merkezin kendilerine verilmesi gerektiği ve bu yönde Londra’dan talimat geldiği, Türkler eğer bu talepleri kabul etmezse en doğru yolun meseleyi Lozan’da alınan karar gereği Cemiyet-i Akvam’a götürmek olduğunu belirterek bu konunun görüşülmesi için tarafları müzakereye davet etti. Ali Fethi Bey bu davete icabet yetkisi olmadığını beyan etmiş, böylece hiç bir netice elde edilemeden Haliç Konferansı 5 Haziran’da tatil edilmişti.

İngiltere, Cemiyet-i Akvam Umumî Katipliği’ne müracaat ile Musul meselesinin ilk toplantı gündemine alınmasını istedi. Umumî Katiplik bu talebi kabul ederek keyfiyeti Ankara’ya bildirdi. Bunun üzerine hükûmet, Cemiyet-i Akvam’daki müzakerelere katılmak için Ali Fethi Bey’le müşavir olarak Münir, Salih, İshak Avni beylerden mürekkep heyeti 10 Eylül 1924’de Cenevre’ye gönderdi.

Ali Fethi Bey, 24 Eylül 1924 günkü genel toplantıda Musul’un aidiyetini gerektiren coğrafî, ırkî, iktisadî, askerî, siyasî ve demografik sebebleri çeşitli İngiliz ve Fransız kaynaklarından deliller getirerek izah ettikten sonra buranın kaderinin tayini için en kestirme yolun halkoyuna başvurmak olduğunu belirtti.

İngiliz delegesi Lord Palmur, Türk heyetinin savunduğu fikirlerin aslında İngilizlerin görüşlerini teyid ettiğini, bu durumda kendilerinin ortaya koyduğu taleplerin pratiğe geçirilmesinden başka yol olmadığını söylemiş, bunun üzerine Ali Fethi Bey de tekrar söz alarak sınır meselesinin Musul’un mukadderatından ayrılamayacağı ve Türk tarafı için asıl meselenin sınırın Musul’un güneyinden mi kuzeyinden mi çekileceği meselesi olduğunu ifade etmişti.

Eylül 1924 tarihli ikinci genel kurulda, yine aynı mevzular müzakere edilmiş ve ertesi günkü oturumda, Cemiyet-i Akvam Irak üzerinde İngiliz mandasını kabul etmişti. Cemiyet, iki devletin iddialarını dinledikten sonra durumu hem İngiliz ve Türk hükûmetleriyle hemde Musul’da halk temsilcileri ile görüşmek ve durumu yerinde tahkik etmekle görevli bir “soruşturma komisyonu” kurulmasını 30 Eylül 1924’te karara bağlandı ve komisyon başkanlığına da Kont Teleki.; getirildi. Komisyon’un Irak’taki incelemelerine İngiliz ve Türk uzmanlar yardımda bulunabilecekti.

Komisyon çalışmaları devam ederken İngilizler, Irak’ta entrikalar çevirmeye başlayarak komisyona zorluk çıkardıkları gibi kuzeye doğru yeni topraklar işgal ediyorlardı. Musul’da halkın Türkiye lehine yaptığı nümayişler İngilizleri hayli kuşkulandırmış, sınırda statüko tehlikeye maruz kalınca konsey, Brüksel’de yaptığı toplantıda 29 Ekim 1924 günü aldığı kararla geçici olarak bir sınır tanımı ortaya koymuş, statükoya uygun olup “Brüksel Sınırı” diye anılan bu sınır geçici olmasından dolayı Türkiye tarafından da kabul edilmişti. Konsey ayrıca meseleyi izlemek ve önerilerde bulunmak üzere İsveç, İspanya ve Uruguay temsilcilerinden meydana gelen özel bir komite kurdu. Soruşturma Komisyonu plebisitin, tarafların oy birliği ile olabileceği gibi hususlarda hazırladığı raporunu 16 Temmuz 1925’te Konsey’e sunmuştu, ancak İngilizler bu rapora da pek itibar etmediler.

Özel komitenin tavsiyesi üzerine konsey, 19 Eylül 1925’te Lahey Adalet Dîvânı’ndan bu raporun Lozan Antlaşması’nın 3/2. maddesine istinaden hukukî dayanağı hakkında görüş istedi.

Doktor Tevfik Rüştü 8 Ekim’de Dîvân başkitâbetine gönderdiği telgrafta; meselenin siyasî olup, Lozan’ın 3/2. maddesinin “hakemlik” niteliğindeki bir kararı gerektirmediği, bu durumda Türkiye’nin Dîvâna temsilci göndermeyeceğini beyan etti.

Dîvân, 21 Kasım 1925 günü aldığı kararda konseye şu görüşleri bildirdi:

Cemiyet-i Akvam’ın Lozan’ın 3/2. fıkrası uyarınca alacağı karara tarafların uyması mecburî olacak ve bu karar Türkiye ile Irak arasındaki sınırın kesinlikle tesbit olunduğunu gösterecektir.

Kararın oybirliği ile alınması gerekecek, tarafların delegeleri oylamaya katılacak, ancak onların oyları oybirliğinin hesabından sayılmayacaktır.

Konseyin, 8 Aralık 1925 tarihli oturumunda Türkiye böyle bir tefsire karşı çıkmıştı.

Konsey, özel komitenin raporunda ileri sürülen gerekçeler ve tavsiyeleri benimseyerek “Türkiye’nin Lozan’ın 16. maddesiyle sınırlarının ötesindeki topraklardan vazgeçtiği” şeklinde bir yorumla 16 Aralık 1925’te son kararını vermişti. Bunun üzerine Tevfik Rüştü alınan kararın hükûmetinden aldığı yetkilere de son verdiğini açıklamıştı.

Konsey kararının ilk maddesinde, konseyin Brüksel’de kabul ettiği statükonun Türkiye-Irak arasındaki sınır olarak kabul edildiği beyan edilmekteydi.

ve. 4. maddelerinde ise, İngiliz Hükûmeti’nin manda yönetimini 25 yıl daha sürdürmek üzere Irak ile yeni bir antlaşma yapıp konseye sunması; Türkiye ile bu sınırın işaretlenmesi; İngiliz Hükûmetince Türkler lehinde idarî düzenlemelere gidilmesi ve soruşturma komisyonunun tavsiyelerinden hareketle halkı yatıştırıcı ve koruyucu, ayrıca bölgede ticarete canlılık getirici tedbirlerin alınması istenmekteydi. Bu kararın oylanmasına Türkiye iştirak etmemiş, Dr. Tevfik Rüştü konsey başkanına gönderdiği yazıda; konseyin uzlaştırıcı rol oynamadığını, bir devletin hâkimiyet haklarının söz konusu olduğu bir meselede o devletin rızası alınmadan verilen bir kararın onun haklarını ortadan kaldırmayacağını bildirmişti.

 ***http://www.devletarsivleri.gov.tr/yayin/osmanli/musul/1b_b13.htm

 

 

 

 

 

 

 

 

TÜRKÇÜ DERGİ 101.SAYI Temmuz 2006

Irak’ın yeniden yapılanması

Nefi Demirci

 

OSMANLI, ulu bir devlet. Asırlarca devam eden hükümranlığı sürecinde, henüz demokrasi anlayışı ve kültürü olmayan dünyada ve özellikle de Orta Doğu’da eşitliği sağlamış, dinler, ırklar, renkler arasında ayrım yapmamış, Şam’ı, Bağdat’ı, Balkanların yönetimini, insanlarını İstanbul’dan, Erzurum’dan, Edirne’den farklı tutmayan, yönetmeyen, tarihe altın harflerle geçen bugünkü büyük devletler gibi vukuatı olmayan, şanlı şerefli yüce bir Türk devleti.
Beş asra yakın 80 yıl önce yapay olarak uydurulan ve adına da Irak denilen o toprakları ve üzerinde yaşayan insanlarını, Arap, Kürt, Türk, Sünnî, Şiî, Hristiyan farkı yaratmadan, âdil, eşit bir şekilde yönetmiş.
Osmanlı, insanlarına güven vermiş, adalet sağlamış, şehirleri, kutsal yerleri korumuş, imar etmiş. Bağdat’ı Bağdat yapmış, medrese, mektep, bimar-hane inşa ettirmiş, insanlarını okutmuş, okuyanların önünü açmış. Kürdü, Arabı sadakatlerini aramadan liyakatlerine göre devletin en üst kademelerine kadar yükseltmiş. Halkını devlet yönetiminde emniyet, güven içerisinde nasıl yaşayacaklarına alıştırmış.
Ne yazık ki, bütün bu güzellikler 1918’den sonra alt üst oldu. O ülke bugüne kadar huzur yüzü görmedi.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Basra’dan girmeleri, bir kısım Bedevî ve Arap şeyhlerinin yardım ederek kanması, Osmanlı’nın aleyhine dönmeleri (dün Saddam’ı alkışlayıp bugün aleyhine dönenler gibi) sonucu kısa zamanda Bağdat’ın, daha sonra da mütareke akdi ve bu akdin ahkâmına aykırı olarak Musul vilâyetinin hile ile işgali. Musul vilâyetinin kaybı, yeni bir devletin kurulması ile sonuçlanır (ABD dün İngilizlerin yaptığını bugün yapmış, kitle imha silâhları yalanı ve hilesi ile Irak’ı işgal etmiştir).
1920’lerde halkın büyük bölümü, işbirlikçilerin dışında Osmanlı’nın devamı olan ve yeni kurulmakta olan Türkiye’ye sevgi ile bakmakta idiler. Her an onların gelip kendilerini işgalcilerden kurtarmalarını beklemekte, yer yer isyanlar ve çatışmalar olmakta idi (Kürtler dışında Irak halkının çoğunun ABD’nin işgalinden sonra özellikle de Türkmenlerin gözü yollarda Türk bayrağını bekledikleri gibi). Bunlardan örnekler:
4 Temmuz 1920’de İngiliz yönetimine karşı başlayan ayaklanma hemen hemen bütün Irak’a yayılmıştır. Kerbelâ’da, Necef’te Şeyh Mehdi El-Halis ve oğlu verdikleri vaizlerde, hutbelerde Türkler aleyhine savaş açılmasını haram kılmıştır1. Telâfer’de 1920 yılında başlayan “Kaça kaç” direnişi aylar sürer, Millî Mücadelemize destek ve İngiliz işgaline karşı bir ayaklanmadır bu.
Telâferliler “Kaçakaç” dağı eteklerine liderleri Seyit Abdullah, Seyit Vahap ile sığınırlar. İngilizler tarafından bu direniş kanlı ve acımasızca bastırılır ve ondan sonra da Telâfer cezalandırılmış olarak nüfusu bir çok vilâyetten fazla olmasına rağmen alt yapıdan mahrum, lisesi olmayan ilçe olarak uzun yıllar kalır.
Müntefik şeyhi Acemi Paşa-Es Sadun Kurtuluş Savaşı’nda, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşaya her türlü desteği veren, İngilizlere karşı gelen, Telâferlilerin direnişine “Sunusî” aşiretleri ile destek veren, silâh ve maddî yardım edenlerin başında gelenlerdendir. Acemi Paşa daha sonra Türkiye’ye sığınır. Atatürk ona her türlü imkânı sağlar. 1922 yılında Ankara’da toplanacak İslâm Konferansına 1919 yılında Millî Mücadele’ye desteğinden dolayı verilen “Irak Şeyhülmeşayihi Acemi” unvanı ile katılması istenir. Atatürk’e mazeretini bildirerek yerine vekilini gönd erir. Acemi Paşa Atatürk’ü her zaman Musul’u almaya, kurtarmaya teşvik ederdi.
Görülüyor ki Osmanlı’nın adaleti, Türk yöneticilerin insanlara eşit davranışı, ırk, din, renk farkı gözetmeden yasaların eşit uygulanması sayesinde, bugün olduğu gibi Musul, Kerkük, Orta ve Güney Irak’ta 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da Osmanlı ve Türkleri aramışlar, sömürgeci, işgalci, işgal ettikleri ülkelere köle muamelesi yapanları istememişler, direnmişler, karşı gelmişler.
Türk ordusunun işgalci ABD kuvvetlerinin yanında Orta ve Güney Irak’a gitmesi büyük hata olur. Bölge insanı, Türk’ü işgalci kuvvetlerin yanında değil, kurtarıcı olarak görmek istemekte idi...
Ama bunun yanında da her zaman, her devirde, her ülke ve toplulukta olduğu gibi işbirlikçiler, yandaşlar, şakşakçılar, Atatürk’ün dediği gibi gaflet ve dalâlet içinde olan yönetici insanlar olmuş.
1918 yıllarında İngilizler Nuri Sait, Cafer El Askerî gibi işbirlikçilerinin yardımı, hıyaneti sayesinde Şiiîlerin çoğunlukta olmalarını göz ardı ederek dışardan Sünnî olan, daha önce Osmanlı’yı arkadan vurup hıyanet eden Faysal’ı getirip kral tayin etmişler, (ABD’nin Irak konseyini tayin ettiği gibi). Irak bir türlü rahat yüzü görmemiş, kalkınamamış, sömürülmüş, alt yapısı gelişmemiş, sanayileşme olmamış, hazır yemiş parası bol, gel keyfim gel, ilerisi düşünülmeden, yöneticiler keyif safa içerisinde, Türk mazlum, yıllar geçmiş bugünlere gelinmiş, Irak parçalanmış ve Türkler, Türkmenler yok olma aşamasına gelmiştir.
İngilizler Irak’ın işgalini gerçekleştirmeden önce ve sonra bir çok ajanını özellikle Kürtlerin çoğunlukta yaşadıkları bölgelere göndermiş, Binbaşı Soon Süleymaniye, E.W.C. Noel ve Kaptan Hay Erbil bölgesinden sorumlu olarak çalışmışlar. Kürt aşiret reislerini kışkırtmışlar, Kürdistan propagandası yapmışlar, vaatler, para vermişler, Türkiye aleyhine isyanlar çıkartmışlar. Sonuçta kendi istekleri doğrultusunda Irak’ı yöneten bir yönetim kurulmasını sağlamışlardır. (Bugün olduğu gibi, Kürtler desteklendi, ajanlar çalıştı. Sonunda Türkiye, Kuzey Irak’ta istenmedi, şanlı bayrağımız yakıldı, ama Havice Arapları Türkiye’yi görmek istemektedirler)
1918’den sonraki yapılanmada harp mağlûbu Türkiye yok. Olması zaten mümkün değildi. Türkmenler ikinci plâna atıldılar.
Türkmenler bugün olduğu gibi o zaman da işgalcilere âlet olmamış, tayin edilen yönetimi desteklememiş, Kral Faysal’ı istememiş, içlerinden çıkan ajanları, işbirlikçileri affetmemiş, gözü Türkiye’den başka kimseyi görmemiş, ona bel bağlamış ama bir türlü siyasî teşkilâtlanmaya gidememiş, gitmeleri için çaba gösterilmemiş. 1990 yılından sonra da hep edebiyat, kültür denilmiş etkin teşkilâtlanma akla gelmemiş. İsteyenler dışlanmış olarak bugünlere gelinmiş ve KERKÜK SİLÂHLA İŞGAL EDİLMİŞTİR.
2003 yılına gelindiğinde ABD ve İngiltere’nin uydurdukları bin bir türlü yalan ve iftiralarla Irak işgal edilir. Amaç eşi bulunmaz bir katili ve rejimini bertaraf etmek ise, bir ülke sonu belli olmayan bir yaşama, bir karanlığa niçin sürüklensin? ABD’nin ne yaptığını, İngilizin ne düşündüğünü kimse bilmez. Geçmişe bakarsak aynı sistem uygulanmaktadır. Kürt bölgeleri himaye edilir, himaye için zemin hazırlanır (Körfez Savaşı), Wilson’un 1917’deki Osmanlı-Türkiye ve Türkleri parçalara ayırma, üzerinde Kürt-Ermeni ve İsraillilerin isteklerini tesis etme plânının zamanı, zeminin fırsatı 1990 Körfez Savaşı ile ortaya çıkar, çıkartılır. Türkiye’nin o dönemdeki benim kanımda Kürt kanı var diyenin, uzağı görmeyenlerin yardımı, gafleti ile de plân uygulanır, insanî yardım kisvesi altında bir de misyonerlik faaliyetleri eklenince 1918’lerdeki gibi, bu sefer İngilizlerin yerine başta ABD olmak üzere güvenli bölge içine alınır (azınlıktaki Türkmenler ile) teşkilâtlandırılır, alt yapıları tamamlanır. DÜNYA KAMUOYUNA MAZLUM MİLLET OLARAK, MAZİLERİ, PKK GİBİ YAPTIKLARI KATLİAMLARI GİZLENEREK TANITILIR. 2003 yılına gelindiğinde, Türkmenler ve Türkiye uygulanan başarısız politika sonucu Irak’ın İKİNCİ SİYASÎ YAPILANMASINDAN SİLİNİR. ITC. 12 YILDAN SONRA YERİNİ BAŞKA BİRİLERİNE BIRAKARAK BAŞARILI OLMAMIŞTIR. Ben Türkmenleri temsil ediyorum, onların tek temsilcisi benim deyip, dursunlar, SONGÜL Hanım Irak yönetim konseyine halefleri gibi tayin ile gelse dahi, “ben Türkmenler için daha yararlı olacağım. Cephe başkanı çalışmak istiyorsa kendisini yardımcım olarak tayin ederim” diyebiliyor. ABD ve AB Kürtleri bazı Arap ve Türkler arasından da muhalefet yandaş grubu oluşturmuş, Ahmet Çelebi ve benzerlerinin geçmişini bir kenara iterek, ABD zikrettiğimiz emellerini gerçekleştirmek için istediği, uygun kişileri seçmiş, uzun yıllar beslemiş, eğitmiş, korumuştur ve zamanı geldiğinde de kullanmıştır.
Türkmenler haklı olarak soruyor: “Bizleri temsil eden kim? İTC mi?”
Türkiye’nin siyasî iktidarı, köklü devletimizin temellerini, bütünlüğünü sarsan, tartışmalara neden olan AB kapısında nöbet beklememiz için peş peşe uyum paketleri çıkarmakta, yakın takipçisiyiz. Böyle şey olmaz diye diye başımıza çuval geçirildi, IRAK’TAN, ÖZELLİKLE KUZEY IRAK’TAN SİYASÎ OLARAK SİLİNDİK, müteahhitlerin insafına kaldık, üç beş kuruş kazanma derdine düştük. Bununla da kalınmadı:
A) ITC, kurum olarak Türkmenlerin temsilcisi kabul edilmiş, kongresine katılarak destek verdiğimiz bu siyasî teşkilât, yöneticileri sayesinde halkının güvenini kaybetmiş, 10 Nisanda Kürtler Kerkük’ü işgal etmiş, yakmalar, yağmalamalar olmuş, ortada İTC’nin akıncıları, Türkiye’nin kırmızı çizgileri yok.
B) Uygulanmakta olan, Irak, Kuzey Irak, Türkmen politikası hükûmetin kendi ifadesi ile yanlışmış. Bakanım diyor ki: Bundan sonra:
1) Politikamız Bağdat üzerinden olacak. Araplar, Kürtler, Türkmenler, Asurîler bu politikanın içinde olacak “Ne anlama geliyorsa, bundan sonra millî çıkarlarımızdan, kırmızı hatlarımızdan kimse bahis etmesin, çuval hazır.” ABD’nin Bağdat politikası içersinde Türkmenler yok, Kürtler var.
2) Artık Türkmenleri etkilemeyeceğiz. Veciz ve millî bir söz, acaba bu lâfla ne demek istemiş sayın bakanım? Türkmenleri bugüne kadar biz kışkırttık, bundan sonra ne isterseniz o olsun, Kerkük’ü de Kürdistan’a katabilirsiniz.
3) Kırmızı çizgiler, hassasiyetler, harp nedenleri (inşallah EGE de unutulmaz) unutuldu, zira:
Barzanî:
a) TBMM’sinde 70 yandaşım var diyor. Sayın Bakanımın ABD’deki konuşmalarında: “Meclisimizde 100’den fazla Kürt kökenli kardeşimiz var, bunlar içinden bakanlar, daha önce cumhurbaşkanı olanlar var.”
b) TBMM’sinden tezkere çıkmadığı için meclise teşekkür etti ve % 80 işimiz oldu dedi. Hoşyar Zebarî Irak yönetim konseyinin açılışını yapmadan bir gün önce Cengiz Çandar ile sohbet ederken demiş ki: “Türkiye, Irak konusunda bu kadar hatayı, bizi Amerika ile özel müttefik konumuna getirecek şekilde nasıl yapabildi? Benim aklım almıyor. Hiçbir mantıklı açıklamasını bulamıyorum. Sence, nasıl yapabildi? Niye yaptı bunu?..” (Tercüman, 21 Temmuz 2003)
Güney Irak’a asker göndermek için çırpınan hükûmet, millî menfaatlerimiz, kırmızı çizgilerimiz, harp ilânı sebeplerimiz ortada iken neden o zaman grup kararı alınmadı, aldırmadı? Bugün neden hiçbir millî çıkarımız yokken grup kararı alma niyetinde?
Türk milliyetçileri iş başına... İnanın bu gidişle çok geçmeden Kürtler devlet hâline gelecek, Güneydoğumuz sancılı günler geçiriyor!..
c) Türk Silâhlı Kuvvetleri bundan böyle Kuzey Irak’a giremez, karşı geliriz cesaretinde bulunuldu, Talabanî’nin yardımı, isteği ile başımıza çuval geçirildi, askerlerimiz Türk olan Kerkük’e, Türkmenlere gösterilmek için götürüldü. Türklere kurtarıcılarınızı görün imajı verilmek istendi (bu olay Kerkük’te nefretler içerisinde karşılanmıştır).
d) Süleymaniye’deki Türk askerleri için:
1. Talabanî: Haberim olsaydı ABD’den rica ederdim, yapmamalarını isterdim, diyor. Tabiî ki der, çok değil kısa müddet sonra başbakanımızla aynı masada oturup resmî müzakereler yaparsa şaşmayalım.
2. Songül Hanımefendi de Türk askerleri için ABD Albayı Mayville görüştüğünü söylemiş. Ne günlere kaldık, vay benim başıma geçirilen ÇUVALLAR.
Sonuç:
Kürt Federe Devleti veya devleti henüz ilân edilmedi, bu gidişle ilân edilecektir. Gidişat, siyasîlerimiz tarafından verilen demeçler (onlar Irak vatandaşı kararlarını kendileri verir!) onu gösteriyor, Kerkük peşmerge ve ABD’nin işgali altında, ABD’nin stratejik müttefiki Kürtler her yerde hazır ve nazır. Kürtler itimat edilen tek kuvvet ve unsur “ABD’nin kafasında “iyi çocuklar ve kötü çocuklar” ön yargıları var. İyi çocuklar sadece Barzanî-Talabanî ikilisi. Sadece ikisine güveniyorlar. Belki de Türkmenlere, Sünnî ve Şiî Araplara hiçbir zaman güvenmeyecekler.” (Hürriyet, Özdemir İnce, 25.7.2003).
Karşılıklı bayraklar imzalanıyor.
Şehir Kürt bayrakları ile dolu, Türkmenler bu bayrakları, her tehlikeyi göze alarak geceleri indiriyorlar, imha ediyorlar, gündüz yine asılıyor, siyasî gelişmeler varsa da tatmin edici değil, Teşkil edilen konseyde asılan Irak haritasına dikkat edilirse, Irak ÜÇ PARÇAYA BÖLÜNMÜŞTÜR. Siyasî oluşum bu doğrultudadır, bunun içinde ne Türkmen ne de Türkiye vardır, Türkiye elini kolunu Irak’ın siyasî yapılanmasından çekmiştir.
Türkiye Güney Irak’a asker göndermemeli, bizim millî menfaatlerimiz Kuzey Irak’tadır. Askerlerimizin coğrafî Kuzey Irak’ta, Kerkük’te olması gerekirdi. Güney Irak’ta ancak ABD’nin yanında yardımcı oluruz. Gönderilirse hata üstüne bir hata daha eklenir. Müslümanları, Şiîleri, Şiî Türkmenleri karşımıza almış oluruz, BMM kararı olursa onu da çok iyi düşünmek gerek. Fırsatı kaçıran Türkiye’yi çetin günler beklemektedir.
Türkmenler kendi yollarını bulmak zorundadır. Türkiye benim yolum Bağdat’tan geçer deme gafletine düşmemeli idi. Türkmenlere daha ciddî yardım yollarını bulmalıdır. Yardım yolları vardır, aranıp bulunabilir.
Kerkük’ün Bozkurtları ölmedi, zaman zaman uyuştu, uykuya daldı, bugün bütün gücü, isteği ile ayaktadır, uyanmıştır. Sizin gibi ülküsünün ne olduğunu bilen “KÜRŞAD”ların çabaları, çalışmaları durdurulamaz KÜRŞADLARIMIZ, TÜRKMENLERİN KÜRŞADLARI, ÖZDAĞLAR’DAN aldığı ilhamlarla, kuvvetle, destekle BOZKURT’unu takip ederek kurtuluşa ve özgürlüğe er geç kavuşacaktır.
DİPNOT
(1) Irak ve Kemalizm Hareket, 1999, Doç. Dr. İzzet Öztoprak

 

***http://www.orkun.com.tr/asp/yazi.asp?Makale_Nu=1203

 

 

 

///////////////////////

                    SEVR BARIŞ ANDLAŞMASI:

     19/26 Nisan 1920 tarihlerinde San Remo Konferansı'nda kararlaştırılan Sevr Barış Andlaşması; Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasının bir belgeye dayandırılması idi. 11 Mayıs 1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti.

                     SEVR ANDLAŞMASI'NIN KABULÜ:

     Padişah Vahidettin Sevr Barış Andlaşması'nın sorumluluğunu üzerine almak istemediği gibi Meclisi de dağıttı. Padişah andlaşma şartlarını görüşmek için 22 Temmuz 1920'de Osmanlı Şura'sını toplatı. Şura, eski Bahriye Bakanı Topçu Rıza Paşa'nın muhalefeti ile Sevr Barış Andlaşmasını onayladı. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti Temsilcileri 10 Ağustos 1920'de Sevr'de Sevr Andlaşmasını imzaladılar. Andlaşma 433 maddelik, aşağı yukarı 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekleri, haritaları bu miktarın dışındadır.

     Sevr Andlaşması'nı iki taraf delegeleri imzalamıştır. Taraflardan birini esir İstanbul Hükümeti teşkil ediyordu. İstanbul Heyeti Damat Ferit Paşa'yla, Hadi Paşa, Dr.Rıza Tevfik ve Reşat Halis Bey'den oluşuyordu. Karşı tarafta ise galip devletlerin temsilcileri bulunuyordu. Bunlar İngiltere, Fransa ve İtalya'dır.

                   SEVR ANDLAŞMASI NE DİYORDU?

     İtilaf Devletlerince, Osmanlı Devletini yok etmek ve Türk Milletini boğmak amacıyla hazırlanmış olan Sevr Andlaşmasının en ağır hükümleri içinde doğu, güneydoğu için şu maddeler vardı..

    -  Mardin - Urfa - Gaziantep - Osmaniye'nin kuzeyinden geçmektedir. Bu sınırın güneyi Fransızlara verilmiştir. Bundan başka Diyarbakır, Elazığ, Sivas ve Tokat bölgeleri Fransız nüfuz bölgesine verilmiştir.

    - Doğu vilayetlerinde bir Ermenistan Devleti kabul edilmiş olup, bölgenin tayini, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un kararına bağlanmıştır. Wilson, Ermenistan olarak, Tirebolu, Gümüşhane, Erzincan, Muş, Bitlis, Erzurum ve Van vilayetlerini tasarlamış bulunuyordu.

                                                                             SİYASİ HÜKÜMLER

     -İstanbul Hükümeti, andlaşma hükümlerini Anadolu'ya kabul ettiremezse ve azınlık hakları ile hayatlarını koruyamazsa, İstanbul vilayeti Osmanlı Devletinden alınacaktır.

     -Sevr Andlaşması uygulanmaya başlandıktan bir yıl sonra, Kürtler isterlerse bir Kürdistan Devleti kurulacaktır. Türkler bu devleti tanımaya mecbur olacaktır.

                                    KARA, DENİZ VE HAVA KUVVETLERİNE  AİT HÜKÜMLER

     -Kara Kuvvetleri: 700 padişah muhafızı, 35.000 jandarma, 15.000 jandarmayı takviye edici kara askeri olmak üzere, toplam olarak 50.700 kişi olacaktır. Birleşmiş Milletlere veya tarafsız devletlere mensup subaylar %15 oranında Osmanlı jandarmasının komutasına, teşkiline ve eğitimine katılacaklardır.

    -Deniz Kuvvetleri: Limanlarda enterne edilmiş bütün harp gemileri İtilaf Devletlerine teslim edilecektir. Yalnız inzibat ve balık ava için 600 tonilatoyu aşmayan 7 gambot ve 100 tonilatoyu aşmayan 6 torpido bulunacak, deniz subay ve erlerinin sayısı müttefikler arası bir komisyon tarafından tayin edilecektir.

     -Hava Kuvvetleri: Hava kuvvetleri kurmak ve bulundurmak yasaktır.

                                                                                 DİĞER HÜKÜMLER

    -Ağır top, zırhlı, tank olmayacaktır.

    -Müttefiklerin izni olmadan birlikler yer değiştiremeyecektir.

    -Seferberlik tedbirleri alınamayacaktır.

    -Askeri birlik mensupları gönüllü ve maaşlı olacak, subay ve erler için din, ırk, mezhep farkı aranmayacaktır.

    -Askeri sanayi kaldırılacaktır.

                        

                      Sevr Andlaşmasının  Millet  Üzerindeki Etkileri:

     Sevr Andlaşması  millet ve  aydınları arasında bir yeis, bitkinlik, ümitsizlik ve teslimiyet ruhu yaratacak yerde bunun tersine olarak direniş ruhunu kamçılamamıştı. Bu ruh, Anadolu'da yürüyen  topyekün mücadeleyi körükleiği gibi başta musul-Kerkkük olmak üzere diğer bölgelerdede direniş faaliyetleri başladı.

Buna göre,

İmzalanan andlaşma baştan başa hatadır ve haksızlıktır.

Artık bir İstanbul Hükümeti yoktur. Var olan hükmümetin eli kolu bağlıdır..

Vatan birdir ve   her işgalci düşmandır..

 Milletin hak ve istiklalini  ancak milletin mücadelesi kurtaracaktır,  direniş ve dayatma yolu doğrudur. Millet esarettin ancak bu yolla kendini kurtarabilir.

Millitin hissiyatına tercuman olan  Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli oturumunda Sevr Andlaşmasını imzalayanları ve bu davranışı onaylayan Osmanlı Şurasında bulunanları vatan haini olarak kabul ederek, andlaşmaya uyulmayacağını ilan etmişti.

             

 

Lozan Andlaşması":

 

"

        a. Kurtuluş Savaşı ve Lozan Konferansının Anlamı:

    Türk Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti bakımından, Birinci Dünya Savaşının ikinci ve son safhasıdır. Birinci safhada (Birinci Dünya Savaşı) Osmanlı Devleti, ortaklarıyla birlikte ağır bir yenilgiye uğramış ve Sevr Antlaşmasıyla ölüme mahkum edilmişti. Bu ölüm antlaşmasıyla; dünyada yeni çağı açan ve üç büyük kıtada kurduğu imparatorlukla milletlerin kaderlerine yön veren bir devlet tarihten tasfiye ediliyordu.

 

Birinci Dünya Savaşı galiplerini temsil eden bir orduyu Anadolu topraklarına gömmüş, ölüm belgesi olan Sevr Antlaşmasının yargılarını kanı ile silmişti.

 Bu sebeplerle Lozan Konferansı, bir savaşı sonuçlandıran normal bir konferans olmayacaktı. Bu konferans Kurtuluş Savaşını sona erdirecek, Birinci Dünya Savaşının pürüzlerini temizleyecek

Bu konferansın bir cephesinde yalnız Türkiye, diğer cephesinde Birinci Dünya Savaşının büyük küçük bütün galipleri ve Kurtuluş Savaşının mağlubu Yunanistan bulunacaktı.

Konferansta çözümlenmesi gereken sorunlar çeşitli, çapraşık ve ağırdı.

 Bu mücadelenin taraflarından Türk temsilcileri henüz sonuçlanmamış bir savaşın genç bir Komutanı (İsmet Paşa) ile siyasi alanda pişmemiş iki genç devlet adamından (Hasan Saka ve Rıza Nur) oluşmuştu.

 Karşı tarafın temsilcileri ise dünyanın belli başlı devletlerinin siyasi faaliyetler içinde yoğurulmuş, pişmiş ve siyasi alandaki üstün nitelikleriyle ün salmış kişilerdi.

 Ancak, bu dengesizliği ortadan kaldıran bir gerçek vardı, o da Türkiye'nin davasını Lozan'a götürecek olan Türk Delege Heyetinin, elde etmesi gerekli hedefi açık ve kesin olarak bilmesi idi.

 Türk heyeti Lozan'da Türk Milletinin sekiz yıldan beri döktüğü kanlarla elde ettiği bir hakkı savunacaktı ve hedeften sapmayacaktı..İşte, Lozan Konferansında ya bu hakkı sağlayacak şartlar elde edilecek veya savaşa devam olunacaktı.       

 

b. Konferans Konuları Hakkında Direktif:

    Lozan'da ele alınması gereken konular üzerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin temel görüşlerini tespit eden Türk tezi savunma ilkeleri, 14 maddelik bir direktif halinde özetlenmiş ve delege heyetine verilmişti. Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ile birlikte altı bakanın da imzasını taşıdığı için bir talimatname niteliğinde bulunan bu direktif söyleydi:

    "1. Doğu sınırı: (Ermeni yurdu) bahis konusu olamaz. Olur ise müzakerelerin kesilmesini gerektirir.

     2. Irak sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancakları istenecektir. Konferansta bundan farklı olmak üzere ortaya çıkacak güçlükler için Bakanlar Kurulundan talimat alınacaktır. Petrol vesaire imtiyazları sorununda İngilizlere bazı ekonomik çıkarlar sağlanması görüşülebilir.

     3. Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesine imkan oranında son derecede çalışılacak ve bu sınır söyle olacaktır: Resi İbni-Hayn'dan başlayarak Harm, Müslimiye, Meskene, Meskene ve sonra Fırat yolu Dirizor, çöl ve nihayet Musul Vilayeti güney sınırına ulaşır.

     4. Adalar: Duruma göre hareket edilecek ve kıyılarımıza pek yakın meskun olan ve olmayan adalar behemehal ilhak edilecek, başarı elde edilemediği takdirde Ankara'dan sorulacak.

    5. Trakya batı sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacaktır.

    6. Batı Trakya: Misakı Milli maddesi uygulanacaktır.

   7. Boğazlarda ve Gelibolu yarımadasında yabancı askeri kuvvet kabul edilemez. Eğer bu konudaki müzakere ertelemeyi gerektirirse ertelemeden önce Ankara'ya bilgi verilecektir.

    8. Kapitülasyonlar kabul edilemez. Müzakerenin ertelenmesini gerektirir ise yapılır.

    9. Azınlık: Esas, mübadeledir.

   10. Düyunu Umumiye (Genel Borç): Türkiye'den ayrılan memleketlere dağıtımı, Yunanlılara devri, yani tamirata karşılık tutulması, olmadığı takdirde yirmi sene ertelenmesi. Düyunu Umumiye İdaresi kalmıyacaktır. Güçlükler çıktığı takdirde sorulacaktır.

   11. Ordu ve donanmayı sınırlandıran konu olmayacaktır.

   12. Yabancı kurumlar: Türk kanunlarına tabi olacaktır.

   13. Türkiye'den ayrılan memleketler için Misakı Millinin özel maddesi yürürlüktedir.

   14. Cemaatler ve İslam Vakıflar Hukuku eski antlaşmalara göre sağlanacaktır."

. Lozan antlaşmasının imzalanması:

      21 Kasım 1922'de başlayan Lozan Konferansı, zaman zaman kesintiye uğraması nedeniyle sekiz ay sürmüş ve antlaşma 24 Temmuz 1923'de imzalanmıştı.

      Tören, Rumini sarayının büyük salonunda yapıldı. İlk imza şerefi İsmet Paşa'ya verildi. İsmet Paşa 24 Temmuz 1923 saat 15.09'de antlaşmayı ve antlaşma ile ilgili ek, sözleşme, protokol ve beyannameleri imzaladı. İsmet Paşa'dan sonra Rıza (NUR) ve Hasan (SAKA) Beyler de imza ettiler.

Daha sonra sıra ile İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Yunan delegeleri imzalarını koydular.

Diğer delegeler yalnız kendi devletlerini ilgilendiren sözleşme ve protokolları imzaladılar. Tören 45 dakika sürdü ve İsviçre Konfederasyon Başkanı Monsieur Scheurer'in güzel bir söyleviyle sona erdi. Konfederasyon Başkanı söylevinin bir yerinde, Türkler için: "Bugün, uzun yıllarca süren kahramanca mücadelelerden sonra silahlarını bırakıyorlar. Dileriz ki, yaralarını sardıktan ve barış yolunda çalışmalarına başladıktan sonra, vaktiyle insanlık üzerine bol bol dağıttıkları iyiliklerden tekrar yararlanırız" demiş ve sonunda da: "İsterim ki, bugün, milletler için devamlı bir kurtuluş ve mutluluk kaynağı olsun" sözleriyle söylevini bitirmişti.

      İngiliz heyeti barış şerefine 24 Temmuz 1922 akşamı Beau Rivage otolinde bir çay ziyafeti vermişti. İsmet Paşa bu ziyafetten geç vakit oteline döndüğü zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın şu tarihi telgrafı ile karşılaşmıştı.

"Millet ve Hükümetin yüksek şahıslarına verdiği yeni görevi başarı ile tamamladınız. Memlekete bir silsile yararlı hizmetten ibaret olan ömrünüzü bu kez de tarihi bir başarı ile süslediniz. Uzun mücadelelerden sonra vatanımızın barış ve bağımsızlığa kavuştuğu bugünde parlak hizmetiniz dolayısıyla yüksek şahsınızı, sayın arkadaşlarımız Rıza (NUR) ve Hasan (SAKA) Beyleri ve çalışmalarınızda size yardım eden bütün delege heyetini teşekkürle tebrik ederim."

      Lozan barış antlaşması 24 Temmuz 1923 günü saat 17.00'de birçok büyük şehirlerimizde 101'er atım top atışıyle kutlanmıştı.

      e. Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Lozan Antlaşması'nı değerlendirmesi:

    "Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye'ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sevres taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilâf Devletleri tarafından Yunan Başvekili M ö s y ö  V e n i z e l o s 'un da katılmasıyla düzenlenmiş ve V a h d e t t i n 'in hükûmeti tarafından 10 Ağustos 1920'de imza edilmiştir.

    Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır.

    İkinici barış teklifleri, Birinci İnönü Muharebesi'nden sonra toplanan Londa Konferansı'nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu teklifler Sevres Antlaşması'na bazı değişiklikler getiriyor ise de, üzerinde durulmamış olan meselelerde Sevres taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir.

    Bu teklifler, bizce tartışmaya yol açmadan İkinci İnönü Muharebesi'nin başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.

      Üçüncü barış teklifleri, 22 Mart 1922'de, yani Sakarya zaferinden ve Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'ndan sonra ve yakında yeni bir taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris'te toplanan İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları tarafından yapılmıştır. Bu tekliflerde, artık işe Sevres taslağını temel olarak ele alma usulünden vazgeçilmiş ise de, ana çizgileri ile millî gayemizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü teklif Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir.

    İtilâf Devletleri'nce Türkiye'ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslar ile, Millî Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için, bu dört türlü teklif arasında en önemli noktaları içine alacak şekilde kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.

 1. SINIRLAR

               a) Trakya sınırı:

                        Sevres'de: Çatalca hattından biraz ileride bulunan Podima - Kalikya hattı.

                         Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                        Mart 1922 teklifinde: Tekirdağ bize, Babaeski Kırkkilise (Kırklareli) ve Edirne Yunanlılara kalacak şekilde bir hat.

                       Lozan'da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç hattı.

             b) İzmir bölgesi:

                       Sevres taslağında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine azçok yakın yerlerden geçmektedir.

    Bu bölge, Türk hâkimiyetinde kalacak, fakat Türkiye, bu hâkimiyetini kullanma hakkını Yunanistan'a devredecek. Türk hâkimeyitinin belirtisi olarak, İzmir şehrinin dış istihkâmlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan'a katılmasına karar verebilecekti.

                      Mart 1921 teklifinde: İzmir şehri Türk hâkimeyetinde kalacak, İzmir şehrinde bir Yunan kuvveti bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli unsurların nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev alacak ve buna İtilâf Devletleri'nin subayları komuta edecek.

    Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak, bölgenin Milletler Cemiyeti'nce tayin edilecek bir Hristiyan valisi olacak, bunun yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir danışma kurulu bulunacak. Valilikçe, Türkiye'ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu anlaşma beş yıl süre ile geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyeti'nce değişikliğe uğratılabilecek.

                       Mart 1922 teklifinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyle İzmir de bize geri verilecek yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumları'nın yönetime adaletli bir şekilde katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan'da kalacak Edirne Türklerine de verilmesi şartıyla bir usul tespiti konusunda İtilâf Devletleri, Türkiye ve Yunanistan ile anlaşacaklardır.

                      Lozan'da: Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir.

              c) Suriye sınırı:

                                  Sevres'de: Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin'i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.

                            Mart 1921'de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.

                                    Lozan'da: 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması'ndaki sınır olduğu gibi bırakılmıştır.

                                d) Irak sınırı:

                                   Sevres'de: İmadiye bizde kalmak şartıyla, Musul ilinin kuzey sınırı.

                                   Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                                    Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                                    Lozan'da: Çözümü daha sonraya bırakılmıştır.

                                e) Kafkas sınırı:

                                   Sevres'de: Türk - Ermeni sınırının tayini Amerika Cumhurbaşkanı W i l s o n 'a bırakılmıştır. W i l s o n, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun doğusundan başlayan, Erzincan'ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü'nün güneyinden geçen ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı'ndaki Türk - Rus Cephesini izleyen bir hattı göstermiştir.

                                   Mart 1921 teklifinde: Milletler Cemiyeti bir Ermeni yurdu kurulması için doğu illerinden Ermenistan'a bırakılacak toprakların tespiti için bir komisyon kuracak, Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek.

                                   Lozan'da: Bu konu ortadan kaldırılmıştır.

                                 f) Boğazlar bölgesi:

                                   Sevres'de: Rumeli'nin Türkiye'de kalan bütün parçaları.

      Anadolu'nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından başlayarak Manyas Gölü'nün güneyine, Bursa'nın ve İznik'in biraz kuzeyinden ve Sapanca Gölü'nün batı ucundan Ahabadr (Ağva) deresinin göle döküldüğü yere kadar uzanan bir hatla sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak ve askerî harekatta bulunmak hakkı yalnız İtilâf Devletleri'ne aittir. Bu bölgedeki Türk jandarması da İtilâf Devletleri'nin komutası altında olacaktır.

      İtilâf Devletleri, bu bölge içinde, askerî maksatlarla kullanılabilecek yol ve demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu gayeyle kullanılacak olanları da tahrip ettirebilecektir.

                                    Mart 1921 teklifinde: Çanakkale güneyinde Bozcaada karşısından Karabiga'ya çekilen hattın kuzeyi ile Boğaziçi'nin her iki yakasında 25 kilometrelik bir bölge.

      Çanakkale boğazına hâkim olan her iki tarafındaki adalar.

      İtilâf Devletleri yalnız Yunanistan'a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak olan Çanakkale'de asker bulunduracak böylece, İstanbul'u ve İzmit yarımadasını boşaltacak, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurmasına ve Anadolu'dan Rumeli'ye ve Rumeli'den Anadolu'ya asker geçirmesine izin verecektir.

                                     Mart 1922 teklifinde: Çanakkale'nin güneyinde Erdek yarımadası dışarıda kalmak üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçinin güneyinde o zaman tarafsız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askersiz bölge olacaktır.

      Bizde İtilâf Devletleri'nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.

                                     Lozan'da: Gelibolu yarımadası ile Kumbağı, Baklaburnu hattının güney-doğusu, Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi'nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara'da da İmralı dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma getirilecektir.

      Hiç bir yerde İtilâf Devletleri'nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.

 2. KÜRDİSTAN

                                     Sevres'de: Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.

     Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bu bölgenin Kürt halkı Milletler Cemiyeti Meclisi'ne başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye'den ayrı bağımsız bir devlet kurmak istediklerini ispat ederse ve Meclis de bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.

                                       Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri, şimdiki durumu gözönünde tutarak, bu konuda Sevres taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu şartla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asuri - Geldani çıkarlarının yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin.

                                       Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                                        Lozan'da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.

 3. İKTİSADÎ NÜFUZ BÖLGELERİ

     Sevres Antlaşması'ndan sonra İtilâf Devletleri'nin aralarında imza ettikleri üçlü anlaşmaya (Accord tripartite) göre:

           a) Fransız nüfuz bölgesi:

     Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile Sıvas'ın kuzeyinden geçen ve Muş'u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan sonra Cizre'ye giden bir hattın içinde kalan bölge.

          b) İtalyan nüfuz bölgesi:

     İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarahisar'a kadar Anadolu demiryolu hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyas dağı yöresine kadar giden hatla İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdteniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.

                                         Mart 1921'de: B e k i r  S a m i  B e y  ile Fransız ve İtalyan Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükümetçe reddedilen anlaşmalara göre:

           a) Fransız nüfuz bölgesi:

     O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sıvas, Elazığ ve Diyarbakır illeri.

           b) İtalyan nüfuz bölgesi:

     Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının daha sonra tayin edilecek kısımları.

                                        Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                                        Lozan'da: Söz konusu edilmemiştir.

 4. İSTANBUL

                                        Sevres'de: Antlaşma samimiyetle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır.

                                        Mart 1921 teklifinde: Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi'nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden askerî  kuvvet geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir.

                                        Mart 1922 teklifinde: İstanbul'dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve İstanbul'da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin arttırılacağı vaad edilmektedir.

                                        Lozan'da: Söz konusu olmamıştır.

 5.VATANDAŞLIK

                                           Sevres'de: Gerek Yunanistan da dahil olmak üzere İtilâf Devletleri'nden gerek yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) vatandaşlığına girmek isteyen Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükûmeti'nce engel olunmayacak ve bunların yeni vatandaşlığı kabul edilecektir.

                                           Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                                           Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

                                          Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.

      Ancak, görüşmeler sırasında, İtilâf Devletleri, bir kimsenin vatandaşlığını tayin hususunda, Türkiye'deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu teklif, Sevres taslağının yukarıda söz konusu olan 128'nci maddesinin yeni bir şekliydi. Hiç şüphe yok ki tarafımızdan reddedilmiştir.

 6. ADLÎ KAPİTÜLASYONLAR

                                           Sevres'de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın temsil edildikleri dört üyeden kurulu bir komisyonu, kapitülasyonlardan yararlanan diğer devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir usul düzenleyecek ve Osmanla Hükûmeti'ne danıştıktan sonra bu usulü tavsiye edebilecek.

     Osmanlı Hükûmeti bu usulü kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek.

                                            Mart 1921 teklifinde: Bu komisyonda Türkiye'nin de temsil edilmesine İtilâf Devletleri razı olmaktadır.

                                            Mart 1922 teklifinde: Aynı teklif.

                                            Lozan'da: Kapitülasyonlarla ilgili hiçbir kayıt yoktur.

     Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize almayı kabul ettik.

   7. AZINLIKLARIN KORUNMASI

                                             Sevres'de: 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer alan hükümlerden başka, Türkiye'ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul ettirilmek istenmiştir:

              a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi.

     Başkanları Milletler Cemiyeti'nce tayin edilecek olan hakem komisyonları vasıtasıyla bunların haklarının geri verilmesi; bu komisyonlar istedikleri takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de ücretleri hükûmetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlar tarafından iddia edilen bütün şahısların sürgün edilmesi v.b.

              b) Türk Hükûmeti, azınlıkların parlamentoda kendi nüfusları oranında temsil edilmelerini sağlayan bir seçim kanunu tasarısını, iki yıl içinde İtilâf Devletleri'ne sunacaktır.

             c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün imtiyazlar arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların idare ettikleri okul, yetimhane v.b. konusunda ogüne kadar hükûmetin sahip olduğu sınırlı denetleme hakkı da elinden alınmaktadır.

              d) İtilâf Devletleri, Milletler Cemiyeti Meclisi'nin görüşünü aldıktan sonra, bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli tedbirleri tespit edecektir. Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her tedbiri kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecektir.

                                                 Mart 1921 teklifinde: Azınlıklar söz konusu edilmemiştir. Bu teklifte Sevres'de yapılacak değişiklikler yeraldığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir.

                                                Mart 1922 teklifinde: Türkiye ve Yunanistan'daki azınlıklarla ilgili bir sıra tedbirin teklif edileceği ve bunların gereğince uygulanmasını kontrol için Milletler Cemiyeti'nce komiserler tayin edileceği yazılıdır.

     Bu bir sıra tedbirin neler olduğu açıklanmamıştır.

                                                 Lozan'da: Misak-ı Millî'mizde kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan bütün milletlerarası antlaşmalarda yer alan hükümler.

    8. ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER

                                                   Sevres'de:

                 a) Türkiye'nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır.

                      Saray Muhafız Birliği                                                          700 Kişi

                     Jandarma                                                                       35.000 Kişi

                     Jandarmayı desteklemek üzere özel birlikler                  15.000 Kişi

                                                         Toplam                                       50.700 Kişi

     Bu sayıya Harp Akademisi ve askerî okullar öğrencileri ile, depo birliklerinde ve çeşitli görevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir.

     Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra veya ağır top olmayacaktır.

     Memleket, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği (legion) bulunacaktır.

     Jandarmanan topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.

     Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır.

     Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500'ü geçmemek üzere yabancı subaylarda bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı milletten olacaktır.

     Daha sonra tespit edilecek olan bu bölgelerin sayısı belirtilmemiş olmakla birlikte, bunun İtilâf Devletleri'nin düşüncesine göre, en az dört olacağı, antlaşmanın bazı hükümlerinden ve özellikle bir birilğin kuvvetinin bütün birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir. Böylece, İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarının birer bölgesi bulunacağı gibi, belki Yunanistan'a ve belki de ileride Ermenistan'a birer bölge verilmesi düşünülmüştür.

     Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar her paralı olup bunlar en az iki yıl askerlik yapacak ve mecburî askerlik hizmeti kalkacaktır.

     Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli unsurların birlikte temsil edilmesine mümkün olduğu kadar dikkat edilecektir.

     Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiç bir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.

     İtilâf Devletleri'nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının memleketimiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara Denetleme Komisyonu:

     Türkiye'nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin sayısını tayin etme, artacak silâh ve cephanemizi teslim alma, memleketimizi bölgelere ayırma, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını tespit etme, bunların hangi işlerde ve ne şekilde çalıştırıldıklarını denetleme, yabancı subayların sayılarını ve oranlarını tayin etme ve hükûmetle işbirliği yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenleme gibi işlerle görevli olacaktır.

                                                   Mart 1921 teklifinde:

     Jandarma sayısı 45.000'e, özel birliklerin sayısı 30.000'e çıkarılmıştır.

     Jandarmanın memleket içindeki dağıtım şekli, yukarıda sözü edilen İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükûmet arasında anlaşmaya varılarak tespit edilecektir.

     Jandarma subay ve astsubay oranı attırılacaktır. Yabancı subayların sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile Hükûmet arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır. (Bununla, belki de her bölgede aynı milletten yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir).

                                                   Mart 1922 teklifinde:

     Paralı asker usulünün devam ettirilmesi, Jandarmanın 45.000'e, özel birliklerin 40.000'e çıkarılması.

     Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye'ye tavsiye edilmekle birlikte, bu nokta şart olarak ileri sürülmemektedir.

                                                    Lozan'da: Trakya ve Boğazlar'da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi'nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde etmişizdir.

 9. CEZA

                                                   Sevres projesinde: Türkiye harp sırasında harp kurallarına aykırı şekilde hareket etmiş veya Türkiye içinde zulüm yapmış, zorla sürgün etme v.b. işlere karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilâf Devletleri'ni (Yunanistan dahil) ve Türkiye'den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harb'i tarafından yargılanıp cezalındırılacaktır.

                                                    Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri'nin teklifinde bundan söz edilmemiştir. Ancak, B e k i r  S a m i  B e y 'in, İngilizlerle imza etmiş olduğu esirlerin geri verilmesi ile ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya razı olması, Sevres taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş şeklinden başka bir şey değildir.

                                                     Mart 1922'de: Bu konu üzerinde durulmamıştır.

                                                     Lozan'da: Bundan söz edilmemiştir.

    10. MALÎ HÜKÜMLER

                                                      Sevres'de: İtilâf Devletleri, Türkiye'ye yardım olsun diye, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır.

      Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki şekilde olacaktır:

      a) Türkiye'nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü tedbiri alacaktır.

     b) Türk Meclis-i Mebusanı'na sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu'na verilecek ve onun kabul ettiği şekilde Meclis'e gönderilecektir. Meclis'in yapacağı değişiklikler, ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe konabilecektir.

      c) Komisyon, malî kanun ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip tayin edilecek olan Türk Maliye Teftiş Hey'eti vasıtasıyla denetleyecektir.

      d) Düyûn-ı Umumiye (Genel Borçlar) idaresi ve Osmanlı Bankası ile anlaşarak Türkiye'nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.

      e) Türkiye'nin, Düyûn-ı Umumiye'ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri bu Maliye Komisiyonu'nun emrine verilecektir. Komisyon bunlarla:

         Önce, kendisine ve Türkiye'de kalacak olan İtilâf Devletleri işgal kuvvetlerine ait giderleri karşılandıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilâf Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye'de gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.

         İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilâf Devletleri uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir.

         Türkiye'nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır.

      f) Hükûmetçe verilecek her bir imtiyaz için Maliye Komisyonu'nun uygun bulması şarttır.

      g) Bugün yürürlükte olan bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye tarafından toplanması usulü, Komisyon'un onayı ile mümkün olduğu kadar genişlemisen yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye'ye uygulanacaktır.

            Gümrükler, Maliye Komisyonu tarafından tayin veya işten çıkarılabilecek ve kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır.

                                                        Mart 1921 teklifinde: Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu Türk Maliye Nâzırı'nın fahrî başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci bulunacak ve bunun, Türk maliyesi ile ilgili konularda oyu olacaktır. İtilâf Devleteri'nin malî çıkarları ile ilgili konularda ise, Türk temsilcinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.

      Türk parlamentosu, Türk Maliye Nâzırı ile Maliye Komisyonu tarafından ortaklaşa hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Fakat bu değişiklik bütçenin denkliğini bozacak şekilde ise, bütçe onaylanmak üzere yeniden Maliye Komisyonu'na gönderilecektir.

      Türk hükûmeti, imtiyazlar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye Nâzırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup olmadığını, Maliye Komisyonu ile birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa bir karar alınacaktır.

                                                        Mart 1922 teklifinde: Maliye Komisyonu kurulmasından vazgeçilmektedir. Fakat, İtilâf Devletleri'ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk hâkimiyeti ilkesi ile bağdaştarılmasına çalışılacaktır.

      Savaştan önceki Düyûn-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda belirtilen iş için İtilâf Devletleri'nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır.

                                                       Lozan'da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kaldırılmıştır.

    11. İKTİSADÎ HÜKÜMLER

                                                       Sevres'de: Kapitülasyonlardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilâf Devletleri uyruklularına geri verilecek; bu hak, bunlardan daha önce yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan  v.b. devletler uyruklarına da tanınacaktır.

      (Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunduğu ve vatandaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk vatandaşının, İtilâf Devletleri'nden birinin vatandaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden alındığı hesaba katılırsa, bu hükmün genişliği daha iyi anlaşılır).

      Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.

      Türkiye, İtilâf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı tanıyacaktır.

      Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.

                                                          Mart 1921 teklifinde: Bazı şartlara bağlı olarak yalnız yabancı postaların kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre, diğer hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.

                                                          Mart 1922 teklifinde: İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden ve kapitülasyonlardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul'da toplanıp kapitülasyon sisteminin değiştirilmesiyle ilgili teklifler hazırlayacaktır.

      Bu teklifler, malî konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu tekliflerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir.

                                                           Lozan'da: Kapitülasyonların her türlüsü kökünden ve ebadî olarak kaldırılmıştır.

     12. BOĞAZLAR KOMİSYONU

                                                          Sevres'de: Kendine has bayrağı, bütçesi ve polis kuvveti bulunacak olan bu komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu'nun yaptığı görevlerle, kurtarma işleri artık bir komisyonun gözetimi altında ve onun vereceği talimat çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar'ın serbestliğini tehlikede sayınca İtilâf Devletleri'ne başvurabilecektir.

      Komisyonda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya'nın temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır.

      Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemiyeti'ne girdiği andan başlayarak bu komisyonu katılabileceklerdir.

      Komisyon üyeleri, diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisiyona sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri başkanlık edecektir.

                                                           Mart 1921 teklifinde: Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar Komisyonu'na başkanlık edecektir.

                                                            Mart 1922 teklifinde: Aynı şekilde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir.

                                                           Lozan'da: Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlar'dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan ibarettir. Komisyon her yıl Milletler Cemiyeti'ne rapor verecektir.

      Yine bu anlaşmayla, İstanbul'daki Milletlerarası Sağlık Kurulu kaldırılarak, sağlık işleri Türk hükümetine bırakılmıştır.

      Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması'ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseridir."      

**http://www.tayyareci.com/hvtarihi/1919-23/11.asp

 

''KURTULUŞ SAVAŞI HAVA HAREKATI'' 

 

c. Türk Delege Heyeti Başkanının Genel Bildirisi:

    Lozan Konferansına katılacak Türk Delege Heyeti 8 Kasım 1922 günü doğu ekspresiyle İstanbul'dan hareket etmiş ve 11 Kasım 1922 akşamı Lozan'a varmıştı. Delege Heyeti şöyleydi.

Lozan Türk Delege Heyetinin İsim Listesi

Baş Murahhas : İsmet Paşa (İNÖNÜ)

Murahhaslar   : Rıza Nur Bey

Hasan Bey (SAKA)

Müşavirler      : Münir Bey (ERTEGÜN)

Muhtar Bey (ÇİLLİ)

Veli Bey (SALTIK)

Zülfü Bey (TİGREL)

Zekai Bey (AYAYDIN)

Celal Bey (BAYAR)

Şefik Bey (BAŞMAN)

Şeniyettin Bey (BAŞAK)

Şevket Bey (DOĞRUKER)

Tevfik Bey (BIYIKLIOĞLU)

Tahir Bey (TANER)

Nusret Bey (METYA)

Hikmet Bey (BAYUR)

Zühtü Bey (iNHAN)

Fuat Bey (AĞRALI)

Mustafa Şeref Bey (ÖZKAN)

Şükrü Bey (KAYA)

Hamit Bey (HASANCAN)

Cavit Bey

Hayım Naum Bey

Baha Bey

Matbuat Müşavirleri     : Ruşen Eşref Bey (ÜNAYDIN)

Yahya Kemal Bey (BAYATLI)

Umumi Katip ve Müşavir Tercüman

Katipler          : Reşit Saffet Bey (ATABİNEN)

Hüseyin Bey (PEKTAŞ)

Ali Bey (TÜRKGELDİ)

Mehmet Ali Bey (BALİN)

Cevat Bey (AÇIKALIN)

Celal Hazım Bey (ARAR)

Saffer Bey (ŞAV)

Süleyman Saip Bey (KIRAN)

Rıfat Bey

Doktor Nihat Reşat (BELGER)

    Türk Delege Heyeti Başkanı, Lozan yolculuğu sırasında heyet mensuplarına ilk Başkanlık Genel Bildirisini 11 Kasım 1922'de tebliğ etmişti. Bir askeri karargah titizlik ve disiplini telkin eden bu bildiri, konferansın devam ettiği sürece heyet mensuplarının çalışma ve davranışlarını düzenleyen bir devamlı talimat niteliğindedir. Bu talimattaki öğüt, tavsiye ve direktifler bu gibi önemli konferanslara katılacak heyetler için yapılaması gereken aydınlatma ve uyarmalara güzel bir örnektir:

"Başkanlık Genel Bildirisi"

      "1. Başkanlığı ile şeref duyduğum heyetimiz sayın mensuplarına yabancı memlekette samimi bir elbirliğiyle, fakat sıkı bir düzen içinde çalışmaların başarı dayanağı olduğunu ifade ederek, çalışma tarzı hakkındaki görüşlerimi aşağıda sunuyorum:

      En genç katip arkadaştan en yaşlımıza kadar herkesin, delege heyetinin başarısı yalnız kendi yetenek ve çabasına bağlıymış kanısı ile ilgisiyle çalışması başlıca önem taşır.

        2. Memleketin, en büyük davasını emanet eylediği arkadaşlarımın, yabancı memleketteki davranışlarıyla da seçkinlik göstereceklerinden şüphem yoktur. Bu noktayı söyleyişim, özel hayata hiç bir suretle karışmak zihnimizden geçtiği için değil, delege heyeti içinde bulunanların özel hayatlarının dahi resmi çalışmaları yararlı veya zararlı olarak etkiliyebileceğinden ve bu sebeple resmi görevi ilgilendirebileceğinden dolayıdır.

         3. Gizlilik kesin olarak gerekir. Hizmetimizde bulunan uşaktan başlayarak bütün çevremizin casuslarla çevrili olabileceğini bir an unutmamalıyız. İçimizde, görevini ilgilendiren maddelerin, yayılması önem taşımayan tek kimse yoktur. Delege heyetinin en gizli tutmak istediği bir esas, genç bir katip arkadaşınr, elinden düşüreceği bir kayıtla veya yemek yerken arkadaştan esirgenmeyecek birkaç kelime ile yayılabilir. Kesin kural olarak, çalışma daireleri dışında görevden konuşmak yasaktır ve herkes diğeriyle zorunlu olarak görevle ilgili konuşma yaparken çevresinin emniyette olduğuna dikkat etmeye alışmalıdır.

         4. Delege heyetinin hayatı, genel olarak toplu ve tahmin olunduğuna göre iki üç otelde geçecektir. Çalışma saatleri vakit vakit tarafımdan tayin olunacaktır. Ancak amirler maiyetlerinin çalışma saatlerini çoğaltabilirler. İstenilen işin sonuçlandırılması için gece ve gündüz aralıksız çalışmak genel olarak esastır. Ve tereddütsüz istenecektir.

         5. Şehir dışında seyahat ve ikamet izni, bütün heyet mensupları için, yalnız Delege Heyeti Başkanı tarafından verilebilir.

         6. Delege Genel Heyeti görev bölümü bakımından dairelere ayrılmıştır. Üç delege, Delege Heyetini teşkil ederler. Diğer teşkilat, Delege Heyeti Başkanına bağlı olmak üzere, aşağıda yazılmıştır.

              I nci Daire - Yazı İşleri Heyeti: Genel katibin emri altındadır. Genel olarak konferansın yazı işlemlerini idare eder. Bu işlemler; evrak, yazı işleri, tercüme, zabıt ve haberleşmelerin konferans çevresinde ulaştırılması işleridir. Genel katibin her daire ile irtibatta bulunmaya hakkı vardır. Gerek delege heyeti içinden ve gerek dışardan Delege Heyeti Başkanlığına gelecek bütün evrak birinci daireye verilir. Gece ve gündüz Yazı İşleri Heyetine gelen evrakın geliş zamanı tarih ve saatiyle tespit olunacaktır.

            II nci Daire - Dışişleri: Dışişleri Hukuk Müşaviriyle Siyasi İşler Müdüründen kurulmuştur. Şifre ve memleketle haberleşme, kurye işlemleri de bu daireye aittir.

            III ncü Daire - Müşavere heyeti: Mali, iktisadi ve bayındırlık müşavirleri,

            IV ncü Daire - Müşavere heyeti: Hukuki ve siyasi müşavirler,

             V nci Daire - Müşavere heyeti: Savunma - kara ve deniz- müşavirleri,

      Sayın müşavirlerin uzmanlıkları, devletin genel sorunları ile bağlantılı olduğundan, kendilerinin yalnız bir uzmanlık dalında gösterilmeleri ancak teknik sorunların hazırlanmasını kolaylaştırmak içindir.

       Delege Heyetinin, Müşavere heyetleriyle beraber devamlı olarak ve duruma göre kısmi veya genel toplantılar yapması tabiidir. Her Müşavere heyetinden bir üyenin delege heyeti ile temasta bulunmaya arkadaşları tarafından memur edilmesini rica ederim. Bu irtibat üyelerinin görevi Müşavere Heyetlerine, Delege Heyetinin istek ve tebliğlerini ivedilikle duyurabilmektir.

             VI ncı Daire - Basın: Müderris Yahya Kemal Beyle Ruşen Eşref Beyden kurulmuştur. Bu Daire Delege Heyetinin görüşlerini basında yaymak ve basının müracaatlarını karşılamakla görevlidir. Altıncı Dairenin diğer bir görevi, Delege Heyetine her gün haber alma özetleri hazırlamaktır. Genel heyeti teşkil eden arkadaşlardan her biri her gün belli bir iki gazete okuyarak kısa bir özetini basın idaresine verecektir. Kime hangi gazete verileceğini ayrıca tayin edeceğim. Bu konuda altıncı daireden teklif beklerim. Gazete küpürlerinin bir deftere yapıştırılması pratik bir usuldür. Altıncı Dairenin önemli bir görevi de Delege Heyeti konferans salonuna gitmeden önce, bir gün önceki özetlerden ve son olaylardan bilgi vermektir. Haberalma bakımından bütün heyet mensupları gayret ve himmet göstermekle ödevlidirler.

             VII nci Daire- Koruma: Bu dairenin amiri Atıf Beydir. Baş Delege Dairesiyle bütün büroların koruma ve emniyetine nezaret ederler. Aslında her kağıdın ve her işin sorumlu olan birinci muhafızı, o kağıdın ve o işin sahibidir. Yedinci Dairenin koruma görevleri genel tedbirlerle ilgilidir. Hiç bir dairenin masa üzerinde yazılı veya yazısız kağıt bırakmaması esastır. Masa başında çalışan kimse ayrıldıktan sonra meydanda kağıt görülmemelidir. Bu konuda önemle ısrar ederim. Lüzumsuz yazılı kağıtlar yakılarak yok edilir. Çalışma odalarına delege heyetinden başka kimse kabul olunamaz.

             VIII nci Daire - Mutemet: Doğrudan doğruya Başkana bağlı olarak mali durum ve harcamalarla ilgili sorunlar için her gün Başkanla direkt olarak irtibatta bulunur. Genel olarak avans üzerine ödeme yoktur.

      Heyetin tertip edildiği kuruluş yukarıdadır. Daireleri, numaralarıyla söylemeye alışmalıdır.

      7. Konferansın damgalı kağıtları üzerine özel haberleşmeler yapılamaz.

     8. Delege Heyetimiz adına basına ve diğer makamlara beyanat yalnız Baş Delege tarafından yapılır. Heyetimizin bütün mensupları beyanatta bulunmaktan dikkatle sakınacaklardır. Basın idaresinin talimatımıza dayanan yayınlarının, başlıca genel katip ve dışişleri dairesi tarafından izlenmesi gerekir, bundan başka sayın müşavirler de sakıncalı yayınlar ve yaymalar farkederlerse hemen duyurmalıdırlar. Duruma göre heyet mensuplarından bazıları belli sorunlar üzerine açıklamada ve beyanlarda bulunmaya ancak, Delege Heyeti Başkanı tarafından görevlendirilebilirler. Bir görev için, Delege Heyetinin bir yerde bulunması üç delege ile genel katip ve dışişleri dairesinden bir müşavirin ve yedinci daireden bir veya iki memurun beraber bulunması demektir. Delege heyetinin beraberinde sayın müşavirlerin dahi bulunması gerektiği zaman onların sayı ve adları önceden bildirilir.

      9. Delege Heyetinin ikamet edeceği yerde çalışma daireleriyle birinci, ikinci, yedinci, sekizinci ve mümkün oldukça altıncı dairelerin bulunması zorunludur."

       Başkanlığın bu talimatiyle heyet mensuplarına gizlilik, dikkat, emniyet, görev bölük ve düzeni konularında direktifler verilmekle ve özellikle günlük çalışma süresi bakımından kendilerinden feragat ve fadekarlık istenmekteydi.        

 

 

/////////////////////////////////

TÜRKMEN MESELESİ ve TÜRKİYE’NİN KUZEY IRAK POLİTİKASI

Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI *

 

Bir Kerkük deyişi vardır : Kalamızı aldılar, balamızı çaldılar. Daha can çeker iken salamızı saldılar.

 

Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu'yu bölüşmüşler, Irak'ın İngiliz sömürgesi olması karara bağlamışlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya safında savaşa katılması, İngiltere ile Osmanlı'yı Ortadoğu'da karşı karşıya getirdi. İngiliz saldırısı ile açılan Irak Cephesi'nde, Hindistan'dan gönderilen İngiliz kuvvetleri Basra'ya çıkarak kısa zamanda Bağdat'a kadar ilerlediler. Ancak Osmanlı Orduları İngiliz ilerleyişini durdurdu ve Irak Cephesi'nde önemli başarılar elde etti.

 

Osmanlı orduları, Irak cephesindeki bu büyük başarıya rağmen, savaşın son iki yılında geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Irak'ın kuzeyini yine de başarıyla korudu.

 

30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul ve çevresi hala Türklerin elinde idi.

 O sırada Ali İhsan (Sabis) Paşa 6. Ordu Kumandanı olarak Musul'da bulunuyordu. Ateşkes ile savaşın bitmesi ve bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerektiği yönündeki mütareke hükmü İngilizleri durdurmaya yetmedi. İngilizler ise ani bir işgal hareketi ile Musul'a egemen olmak istiyorlardı.

İngilizler ilerlemeye devam ettiler ve Türk birliklerinin Musul'u terk etmesini istediler. Türk kuvvetlerinin komutanı Ali İhsan Sabis Paşa, bu isteği reddetti ancak İstanbul Hükümeti'nin talimatı üzerine Musul'u bırakıp Nusaybin'e kadar çekildi. Kısacası Musul, Mütareke hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde işgal edildi

 

 

 

 

Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu. İngiliz işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka şehirlerinde, Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen pekçok kişi vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk Cemiyeti kuruldu. Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs 1919'da Nuri Efendi'yi Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa zamanda çoğunluğu Kerküklü Türk Subaylardan oluşan pekçok vatanseveri, bu cemiyet etrafında topladı.

Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı devletine sadık kalan ve pek çok hizmetler etmiş olan Irak aşiret reislerinden Acemi Sadun Paşa da, İngilizlere karşı mücadelesini sürdürürken diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa ile gizlice haberleşiyordu. Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı ümitsiz, ancak destansı bir mücadeleye girişen Acemi Paşa, savaştan sonra Anadolu'ya geçerek, bütün varlığı ile Millî Mücadeleye katılmıştı.

 

..................

Amasya Görüşmeleri

Baylar, anımsayacaksınız, Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya'da buluşmak kararlaşmıştı. Nazır Paşa ile hükümetin dış siyasası, iç yönetimi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşülme olasılığı vardı. Bunun için daha önce, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini bilmek bence pek yararlı olacaktı.

14 Ekim 1919 günlü şifre telimde, kolordu komutanlarının bu üç nokta ile ilgili görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında okursunuz. (belge:156)

Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul'dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde Sivas'tan yola çıktık.18 Ekimde Amasya'da bulunduk.

Salih Paşa'ya, uğrayacağı iskelelerde, ulusal örgütlerce parlak karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza "Hoş geldiniz" denilmesi için yönerge verilmişti. (belge: 157)

Biz de, Amasya'da, pek büyük gösterilerle kendisini karşıladık.

Salih Paşa ile Amasya'da 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda ikişer sayı olmak üzere beş tane protokol düzenlendi. Bu beş protokoldan üçünü, Salih Paşa'da kalanları biz, bizde kalanları Salih Paşa imzaladık. İki tane protokol, gizli sayılarak imza edilmedi.

Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi. (belge:158)

Baylar, sırası gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz ulusal örgütlerin ve Heyeti Temsiliye'nin, İstanbul Hükümetince resmi olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunu; görüşmelerimizin resmi olduğunu ve sonuçlarına uymak gerektiğinin taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak istiyorduk.

Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Bahriye Nazırına imzalatmak, önemli idi.

21 Ekim 1919 günlü protokola yazılanların, denilebilir ki, hemen hepsi Salih Paşa'nın önerileri olup kabulünde sakınca görülmeyen birtakım maddelerdi. (belge: 159)

22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir.

Bu görüşmede, tarafların halifelik ve padişahlık konusunda karşılıklı güvenceleri ile ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra, Sivas Kongresinin 11 Eylül 1919 günlü bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı:

1. Bildirinin birinci maddesinde tasarlanıp kabul olunan sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği, birlikte kabul olundu.

Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek konusu uygun görüldü. Şimdi yabancıların işgalinde bulunan bölgelerden, Kilikya'yı (Aşağı yukarı şimdiki Çukurova), Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi. Anadolu'nun en koyu Türk ortamı ve en verimli, zengin bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilmeyeceği; Aydın ilinin (Şimdiki Aydın, İzmir, Muğla ve Denizli illerinin kapladığı yerler, Kurtuluş Savaşı sırasında bir ildi. Adı "Aydın İli", merkezi de İzmir'di) de aynı kesinlikle ve yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi.

Trakya sorununa gelince: Burada da, sözde bir bağımsız hükümet ve gerçekte bir sömürge kurmak ve böylelikle Doğu Trakya'dan da Midye-Enez çizgisine kadar olan bölgeyi bizden ayırmak amacı güdülebileceği düşünüldü. Fakat, Edirne'yi ve Meriç sınırını bir bağımsız İslam hükümetine bağlamak için bile olsa, hiçbir şekilde bırakmamak ilkesi, ortaklaşa uygun görüldü. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen şeyler üzerinde yasama kurulu'nun vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.

2. Bildirinin dördüncü maddesinde Müslüman olmayan halka, siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin kabul edilmeyeceğini belirten fıkra, önemle görüşüldü. Bu kaydın, bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi zorunlu bir istek niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir fedâkarlığın bağımsızlığımızı kökten sarsacağı ortaya konuldu. Bu dördüncü maddede söz konusu olan, Hıristiyan halka çok ayrıcalıklar vermemek ilkesi, gerçekleştirmemiz gerekli bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, gerek bu konuda, gerekse yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda -birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da- Meclisi Milli'nin görüşüne ve kararına uyulacağı kaydı konuldu.

3. Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız tam korunmak koşuluyla, teknik, sınai ve ekonomik gereksinmelerimizin nasıl sağlanacağı konusu tartışıldı. Ülkemize pek çok sermaye dökecek bir devlet bulunursa bunun maliye işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun, bağımsızlığımızı ve gerçek ulusal çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek sınırlandırılıp saptanmasından sonra Meclisi Milli'ce uygun görülecek şeklin kabulü görüşüldü.

4. 11 Eylül 1919 günlü Sivas Kongresi kararlarının başka maddeleri de Meclisi Mebusan'ın kabulüne sunulmak koşuluyla, genel olarak uygun görüldü.

5. Bundan sonra, Sivas Kongresi'nin 4 Eylül 1919 günlü kararlarının örgütler bölümü ile ilgili 11'nci maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumu ve bundan sonraki çalışma biçimi ve alanı söz konusu oldu.

Bu maddede, ulusal iradeyi egemen kılacak olan Meclisi Milli'nin, yasama ve denetleme haklarına güven ve serbestlikle sahip olduktan ve bu güven Meclisi Milli'ce belirtildikten sonra, Cemiyetin ne olacağının kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi dışarda ayrı bir kongre durumunda olması koşula bağlı değildir, dendi.

Cemiyetin programını kabul eden milletvekilleri, Cemiyetin tüzüğünde açıklanmış olan delegeler gibi sayılarak yapacakları özel toplantı, kongre yerine geçebilir. Bundan sonra, Meclisi Milli'nin İstanbul'da tam güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi gerekir, dendi. Bunun, şimdiki koşullara göre ne ölçüde sağlanabileceği düşünüldü. İstanbul'un yabancılar elinde bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini gereği gibi yapmalarına durumun pek elverişli olamayacağı düşüncesi belirdi. Yetmiş Savaşında (1870 savaşında) Fransızların Bordo'da (Bordeaux) ve yakın zamanlarda Almanların Vaymar'da (Weimar) yaptıkları gibi, barışın yapılmasına değin, geçici olarak, Meclisi Milli'nin Anadolu'da, İstanbul Hükümetinin uygun göreceği güvenilir bir yerde toplanması uygun görüldü.

Meclisi Milli'nin toplanmasından sonra güvenlik ve dokunulmazlık derecesi belli olacağından, tam güven görülürse Cemiyet Heyeti Temsiliye'nin dağıtılarak örgütlerinin çalışma ereğinin, az önce bildirdiğim gibi, kongre yerine geçecek olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi.

Milletvekillerinin seçiminde tam serbestlik bulunması gerektiği hükümetçe buyurulmuş olduğundan, seçimler yapılırken Cemiyet Heyeti Temsiliye'ce karışılmamakta olduğu bildirildi.

Milletvekilleri arasında İttihat ve Terakki üyesi ve orduda kötülüğü görülmüş kimseler bulunursa, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Heyeti Temsiliye'ce uyarma yollu, uygun biçimde bazı öğütlemelerde bulunulmasının yerinde olacağı da düşünüldü. Heyeti Temsiliye'nin bu konuda nasıl aracılık yapacağı da ayrıca bir formül halinde üçüncü bir protokol olarak saptandı. (belge: 160)

Gizli sayılıp imzalanmayan dördüncü protokol şu idi:

1. Kimi komutanların askerlikten kovulması ve bir kısım subayların askeri mahkemeye verilmesi ile ilgili olarak çıkan Padişah buyruklarının ve başkaca buyrukların düzeltilmesi.

2. Malta'ya sürülmüş olanların ilgili mahkemelerimizde yargılanmak üzere, İstanbul'a getirilmeleri yoluna gidilmesi.

3. Zulüm yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesi (Meclisi Milli'ye bırakılacaktır).

4. İzmir'in boşaltılması için İstanbul Hükümetince yeniden protesto yapılması ve gerekirse gizli yönerge ile halka gösteri toplantıları yaptırılması. 5. Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve Dahiliye Nazırlığı Müsteşarının değiştirilmeleri (Harbiye ve Dahiliye Nazırlıklarınca).

6. İngiliz Muhipler Cemiyetinin (kapı kapı dolaşıp) halka kâğıt mühürlettirmelerine engel olmak.

7. Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve bu gibi gazetelerin dokuncalı yayımlarına son verilmesi (özellikle subayların ve memurların bu gibi derneklere girmelerinin kesin olarak yasaklanması).

8. Aydın Kuvayi Milliyesi'nin gücünün artırılması ve beslenmelerinin kolaylaştırılması ve sağlanması. (Bu iş Harbiye Nazırlığınca düzenlenir. Donanma Cemiyetinin 400.000 lirasından gereği kadarı hükümetçe bu işe ayrılabilir.)

9. Ulusal eyleme katılmış görevlilerin, her yerde yatışma ve tam güvenlik sağlanıncaya değin yerlerinden kaldırılmamaları ve ulusal amaçlara karşı gelmelerinden dolayı, ulusça işten el çektirilmiş görevlilerin yeni görevlere atanmalarından önce, bu işin özel olarak görüşülmesi.

10. Batı Trakya göçmenlerinin taşınma işlerinin sağlanması.

11. Acemi Sadun Paşa ile buyruğu altında bulunan kişilerin uygun bir yolla geçimlerinin sağlanması.

İmzasız beşinci protokol da, Barış Konferansına gidebilecek kişilerin adlarını gösteriyordu. Böyle olmakla birlikte hükümet bu konuda, ilkelere uymak koşuluyla, serbest bulunacaktı.

Delegeler
Tevfik Paşa Hazretleri              Başkan
Ahmet İzzet Paşa Hazretleri     Askeri delege
Hariciye Nazırı                        Siyasal delege
Reşat Hikmet Bey                   Siyasal delege

Uzmanlar Kurulu
Hâmit Bey                               Maliye
Albay İsmet Bey                     Askerlik
Reşit Bey                                Siyasal işler
Mühendis Muhtar Bey             Bayındırlık işleri
Albay Ali Rıza Bey                  Deniz Albayı
Refet Bey                                İstatistik
Emîrî Efendi                             Tarih
Münir Bey                               Hukuk danışmanı
Uzman bir kişi                         Ticaret işleri
Uzman bir kişi                         Çeşitli mezheplerin ayrıcalıklarını bilen

Yazı Kurulu
Reşit Saffet Bey                     Maliye Eski Özel Kalem Müdürü
Şevket Bey
Salih Bey
Orhan Bey
Hüseyin Bey                          Robert Kolej Türkçe Öğretmeni

Baylar, bu görüşmelerimizin tutanakları arasında en önemli noktanın, Meclisi Milli'nin toplantı yeri ile ilgili olduğu, yüksek dikkatinizi çekmiş olacaktır.

Meclisin, İstanbul'da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki eski düşünce ve görüşümüzü Salih Paşa'ya kabul ettirdik ve onaylattık. Ancak, kendisi bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılmanın kişisel olduğu, şimdiden bütün hükümet adına söz veremeyeceği yolundaki çekimserliğini de ileri sürmüştü. Kendisi, hükümet üyelerini inandırmak ve bu düşünceye katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş ve başaramazsa hükümetten çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını bildirmişti.

Salih Paşa, bu konuda başarı sağlayamamıştır.

Meclisi Milli'nin toplanacağı yer konusuna yeniden dönmek üzere, Amasya görüşmeleri ile ilgili sözlerime son veriyorum.

 

***http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAC302172C9058B83FF57EDA7516DB771

 

.................

 

Musul halkının tüm unsurlarının (Kürt, Türkmen ve Arapların) Osmanlı'ya ve yeni kurulan Ankara hükümetine karşı gösterdikleri bu sadakat karşısında Ankara hükümeti de duyarlı davranmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın 1 Mayıs 1920 tarihinde B.M.M.'nde yaptığı konuşma, Musul konusundaki düşüncesini ve savunduğu politikayı açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

 

“Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz, İskenderun'un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik!” Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümeti, Musul konusundaki bu kararlılığı Lozan Konferansı'na kadar olan süre içinde çeşitli vesilelerle gösterdi. İngilizler'in Ocak 1921'de Erbil ve Revanduz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti'ni destekleyen "Sürücü Aşireti"ne saldırmaları üzerine Mustafa Kemal Paşa, Millî Müdâfaa Vekâleti'ne çektiği telgrafla Revanduz bölgesine asker gönderilmesini istedi". Bu görev Kaymakam ve Milis Yarbay Özdemir Bey'e verildi. Özdemir Bey, kuvvetleriyle başlangıçta bölgede oldukça önemli başarılar elde etti, ancak daha sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Özdemir Bey'in Revanduz'da kazandığı başarı, bölgedeki halk ve aşiretler üzerindeki nüfuzu Türk Genelkurmayı'nı Musul'un kurtarılması için bâzı askerî tedbirlerin alınmasına sevk edecekti.

Lozan Konferansı’nda Musul Meselesi

Lozan Konferansı'nda üzerinde en zor tartışmaların yürütüldüğü konu "Musul Meselesi" oldu. Türkiye için hayatî bir öneme sahip olan Musul, I. Dünya Savaşı'nın galibi olarak Lozan Konferansı'na egemen olan İngiltere için de gerek zengin "petrol kaynakları" ve gerekse "Hindistan yolunun emniyeti" bakımından ele geçirilmesi zorunlu görülen stratejik ve ekonomik öneme sahip bir bölgeydi.

Türkiye ise, haklı olarak, Misâk-ı Millî'nin vazgeçilmez bir parçası olan ve üzerinde yaşayan insanların da kendisiyle dil, din, kültür ve tarih bağlarıyla bağlı olduğu Musul vilayetini kaybetmek istemiyordu.

Musul meselesi, ilk olarak Lozan Konferansı'nın 23 Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa Türk tezini siyasî, tarihî, etnografik, coğrafî, ekonomik ve askerî açılardan geniş bir şekilde ve son derece tutarlı bir biçimde savundu. Musul vilâyetinde yerleşik nüfus, 503.000 kişi olarak gösterilmiş, Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğun Türk olduğu vurgulanmış ve bölgenin Anadolu'dan ayrılamayacağı belirtilmiştir.

Ancak Musul'u elde etmeye kararlı olan İngiliz heyeti karşı gerekçeler öne sürerek konuyu konferansın ikinci celsesine bıraktırdı. İkinci celse görüşmelerinde meselenin iyice çıkmaza girmesi üzerine Türk heyeti Plebisit, yani halkoylaması önerdi. Musul'da bir oylama yapılmalı ve vilayet halkına Türkiye'ye mi yoksa İngiliz mandası altındaki Irak'a mı katılmak istedikleri sorulmalıydı. Son derece akılcı, adilane ve makul olan bu teklif Lord Curzon tarafından kabul edilmedi.

Plebisit teklifi karşısında Lord Curzon'un ikinci önemli manevrası Musul meselesinin, I. Dünya Savaşı'nın ardından galip devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesi ve kararın cemiyet tarafından verilmesi teklifiydi. Bu teklif İngiltere'nin müttefikleri tarafından da desteklendi. Ancak elbette ki bu istek İngiltere'nin Musul meselesini neredeyse kendine havale etmesi anlamına geliyordu. Çünkü İngiltere Milletler Cemiyeti'nin kurucusu ve en güçlü birkaç üyesinden biriydi. Bu kuruluşun İngiliz çıkarlarına aykırı bir karar vermeyeceği çok açıktı. Türkiye ise Milletler Cemiyeti'ne üye bile değildi.

 

Dolayısıyla Türk heyeti İngiltere'nin bu tuzak teklifini kabul etmedi. Türkiye'nin Musul'dan vazgeçmeyeceğini ifade etti. Lozan Konferansı'nın sonraki celselerinde de bir gelişme olmadı. 4 Şubat'ta yeni bir barış projesi hazırlayan İngilizler ve müttefikleri barış görüşmelerinin kesilmesi tehdidinde bulunarak bunu Türk heyetine kabul ettirmeye çalıştılar. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmedi ancak 4 Şubat 1923 tarihinde yazılı bir teklif yaparak Musul meselesini Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans programından çıkarılmasını istedi. Görüşmeler aynı gün sona erdi ve Türk heyeti yurda döndü. Kısacası, Lozan Barış Konferansı Musul meselesini çözüme kavuşturamadan sona erdi. Mesele Lozan Antlaşması'ndan sonra Haziran 1926 tarihine kadar sürüncemede kalacaktı. Üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren Haliç Konferansı'nda ele alınacak, daha sonra Milletler Cemiyeti Meclisi'nde görüşülecek ve nihayet, Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile neticelenecekti. İngiltere ise Musul meselesini 6 Ağustos'ta Milletler Cemiyeti'ne götürdü.

Milletler Cemiyeti 30 Eylül 1924'te, Musul Meselesini incelemek ve çözümle ilgili tavsiyede bulunmak üzere bir komisyon oluşturulmasına karar verdi. Komisyon Londra, Ankara ve Irak'ta çalışmaları müteakip 27 Ocak 1925'te Musul'a geldi. Komisyonda bulunan Türk delegeler ve özellikle Komisyonun Türk Başkan Yardımcısı Cevat Paşa'yı üniforma ile gören halk galeyana gelerek Paşanın çevresini sarar ve kalabalıktan bazıları Paşanın elini yüzünü öpmeye başlar. Kalabalık bir anda büyük bir yürüyüşe dönüştü. Halk Yaşasın Türkiye diye bağırıyordu !!. Olay Komisyon raporunda olduğu gibi anlatılmıştır. Bu olay Musul Meselesinde Türkiye'nin haklı olduğunun güçlü kanıtı olmuştur. Çalışmalarını 16 Temmuz 1925'te tamamlayan komisyon, raporunda Musul Vilayetinin kime bırakılması gerektiğini net ve açık ifadelerle belirtemedi. 1925 şubatında Doğu Anadolu’da Şeyh Said isyanın ardından, 16 Aralık 1925’te ise Musul bölgesi Irak Manda yönetimine bırakıldı. Nihayet karar Milletler Cemiyetine bırakıldı. Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925'te Musul Vilayeti'nin Irak'a verilmesine karar verdi.

Türkiye defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen sonunda Cemiyet Meclisi kararına uydu ve 5 Haziran I926'da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul'u Irak'a terk etmeyi kabul etti.

Ankara Antlaşması, “sınır, iyi komşuluk ilişkileri ve genel hükümler” adı ile üç kesim ve toplam 18 maddeden meydana geliyordu. Antlaşmanın bir ve ikinci maddesi Türk-Irak sınırını tespit etmiş, 14. madde ise bölgedeki petrol gelirinin %10'unun 25 yıl süreyle Türkiye'ye bırakılmasını öngörmüştü. Böylece Türkiye; Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’yi 500.000 sterlin karşılığında Irak’a bırakmış, alınan para Düyun-u Umumiye ödemesi ile İngilizlere verilmiştir.

Türkmenlerin Dramı Başlıyor

Milletler Cemiyeti'nin, 16 Aralık 1925 tarihinde Musul konusunda İngiltere lehine görüş bildirmesi, Irak Türklerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Artık Irak Türkleri, her türlü uluslararası güvenceden mahrum olarak, kendi kaderleri ile başbaşa öksüz ve mahzun kalmışlardı. Çünkü Ankara Antlaşması'nda Irak'ta kalan Türklerin kültürel veya siyasi yönden yararlanacakları hiçbir madde yer almamış, Türk halkının menfaatleri söz konusu edilmemişti.

 

Irak vatandaşı olarak yaşamağa devam eden Türk halkı, buna rağmen yönetimin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Irak Türkleri de sessiz duramıyor, baskı ve asimilasyon hareketlerine karşı mücadele ediyorlardı. Musul'un İngiliz mandası altında Irak'a bırakılmasını, milliyetçi liderler bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Hele bir İngiliz kuklası olan Faysal'ın kral olarak Irak tahtına oturtulması, Türklerden başka Araplar ve Kürtler arasında da tepkilere yol açmıştı. Ne var ki 1932 yılında Irak’ın bağımsızlığını ilan etmesi ile birlikte ülkedeki azınlıkların durumları da kötüleşecek, Irak’ı bir millet haline getirmeye çalışan kraliyet yönetimi azınlıkların haklarını sürekli olarak tırpanlayacaktı.

Kraliyetin kuruluş anlaşması 1932 yılında yapıldığı şekliyle Irak azınlıklarının yasal haklarını güvence altına alıyordu. Ancak bir yıl sonra son şeklini alarak onaylanan 1933 Anayasası ülkenin resmi dilinin Arapça olduğunu karara bağlayınca yeni yönetimin politikalarının alacağı yön belli olmuştu. Kral Faysal ise, Irak’ın ayakta kalmasının tek yolunun ülkenin çeşitli etnik ve dini demografik gruplarının bir tek “Irak vatandaşlığı” kimliği içinde eritilmesi olduğuna inanıyordu.

1958 İhtilali bütün azınlıklar gibi Türkmenler için de iyi haberdi. İhtilali açıklayan deklarasyon Türkmenleri Irak ulusunu oluşturan üç unsurdan biri olarak kaydetmiş, Türkmenler de ihtilale açıktan destek vermişlerdi. İhtilalin üzerinden bir yıl geçmeden Türkmenler okullarda Türkçe eğitim, Türkçe radyo ve gazete neşri gibi faaliyetlerini başlattılar. Bağdat Türkmence Radyosu ve onu takiben yayına başlayan Kardaşlık Dergisi yıllar boyunca Irak Türkmenlerinin sesi oldu.

Sonuçta, Baas İhtilal Komuta Konseyi, 1970’te Irak Türkmenlerinin kültürel haklarını tanıdığını ilan etti. Bu hakların tamamı kontrollü bir şekil ve miktarda kullanılabilecekti. Bir yıl sonra kendisini rejimde oturmuş görmeye başlayan Baas, baştaki sözlerinden de vazgeçerek Kürt ve Türkmen azınlıklara yönelik sindirme politikalarını uygulamaya başladı. 1974 yılına gelindiğinde Devrim Komuta Konseyi, azınlıkların çoğunlukta olduğu şehirleri Araplaştırmaya başladı. Kerkük bu politikanın bir numaralı hedefiydi. 1976 yılında şehrin adı dahi değiştirilerek El–Temim yapıldı.

Irak Baas yönetimi 11 Mart 1970 tarihinde çıkardığı bir kanunla Kuzey Irak’taki iki Zap arası ile Süleymaniye Bölgesi’ni Kürdistan Otonom Bölgesi olarak tanıdı. Türklerin elinde kalan 1000 dönümlük verimli arazinin 700 dönümü daha Kürtlere dağıtıldı. Türklere hoş görünmek için 24 Ocak 1970 tarihinde verilen bazı kültürel haklar ise sonradan askıya alındı. Tarihi Erbil şehri, Kürdistan Otonom Bölgesi’nin başkenti ilan edildi. Sonraki yıllarda ABD ve İran tarafından desteklenen Kürtler Irak’a yönelik isyanlarını yine sürdürdüler.

Türklere yönelik asimilasyon politikasını aynı hızla sürdüren Irak yönetimi, 29 Ocak 1976’da, Türk şehri Kerkük’ün ismini “el Tamim” olarak değiştirdi. Kerkük’e yerleşmek isteyen Araplara binlerce dolar yardım yapıldı. Aynı yılın Nisan ayında Irak ve Kerkük’ü ziyaret eden Türkiye Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e halk tarafından büyük tezahürat yapılmış; ziyaretin ardından tutuklamalar ve sürgünler yapılmıştı. 1980’den sonra zalim Saddam Türkmenleri tahkir ile onlara en korkunç zulüm ve soykırımı yaparken Türkiye yalnızca seyretti. Soykırım neticesinde sadece, Altın Köprü’de 87 Türkmen aydını suçsuz olduğu halde kurşuna dizilerek şehit edildi.

Irak Cumhuriyetinin 7 Temmuz 1990’da neşredilen Anayasasının 6. maddesine göre “Irak halkının Arap ve Kürtlerden meydana geldiği” ifadesi Türkmenlerin milli haklarının inkar edildiğinin en açık delilidir. Irak dışında 500 bin, Irak’ta ise 2.5 milyon Türkmen vardır. Yüzlerce Türkmen köyü ve kasabası çeşitli bahanelerle bedel ödenmeden istimlak edilip, yerle bir edilerek yakılıp yıkılmıştır. Türkmen halkı zorla Kuzey Irak’tan çöle ve Güney Irak’a göçe zorlanmıştır. Irak’ın güneyinden yüzbinlerce Arabın, Türkmen bölgelerine yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız destek kredileri verilmiş ve Türkmenlere ait araziler ücretsiz olarak bunlara dağıtılmıştır.

Bu sırada Molla Mustafa ölmüş ve Barzani aşiretinin başına oğlu Mesut geçmişti. Celal Talabani ise 6 bin adamı ile Irak tarafına geçerek Saddam’la anlaştı ve İran’a karşı savaştı. İran’daki Kürt isyanını bastıran KDP –Kürdistan Demokrat Partisi- lideri Barzani bir süre sonra KYB Kürdistan Yurtseverler Birliği- lideri Talabani ile birleşerek İran tarafına geçti. Menfaatleri için sık sık saf değiştiren ve kendi halklarıyla savaşan Kürt gruplar, genel olarak Batı’nın menfaatleri yönünde tavır alıyorlardı.

1988’de sona eren İran – Irak Savaşı’nın ardından ABD ve Batının hedefi bu kez Saddam yönetimiydi. Artan silah gücüyle petrol bölgelerini ele geçirmesinden korkulan Irak’a karşı Kürt gruplarla güç birliğine gidildi. Saddam Hüseyin, bir taraftan İran’a karşı Halkın Mücahitleri’ne yardım ederken, bir yandan da Kürtlere karşı yeni bir harekat başlattı. Batıdan aldığı kimyasal silahları da kullanarak, Halepce ve Dohuk’ta büyük katliamlar yaptı. Katliamdan kaçan yüz binlerce Kürt, Türk Devleti’ne sığındı.

 

Önce güneye yönelen Cumhuriyet Muhafızları Şiileri büyük bir katliamla durdurdu ve 150 bin kişiyi öldürdü. Takiben kuzeye yönelen Saddam güçleri bütün Türkmen kentlerini ele geçirdi ve 28 Mart 1991’de sadece Altunköprü’de 83 Türkmen’i kurşuna dizdiler. Erbil’de 6 bin kişiyi öldüren güçler Dohuk’a kadar bütün kentlere girince, bu bölgelerde yaşayan yüzbinlerce insan Türkiye ve İran’a sığınmak zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce insan hayatından ve yurdundan olduktan sonra Batılı güçler yeniden devreye girdiler. 5 Nisan 1991’de Birleşmiş Milletler’in 688 sayılı kararı sonrasında Kuzey ve Güney Irak’ta güvenli bölgeler ilan edildi. Musul 36. Paralelin üzerinde olmasına rağmen güvenli bölge dışında kalmış, Talabani’nin egemen olduğu Süleymaniye ise 36. Paralelin altında olmasına karşın güvenli bölgeye dahil edilmişti. Telafer, Musul, Kerkük, Altunköprü gibi geniş Türkmen bölgeleri tamamen Saddam’ın insafına terk edilmişti. Türkmenlerin haklarını korumak ve savunmak amacıyla 1988’de kurulan Irak Milli Türkmen Partisi 1991 yılında kendisini resmen deklare etti. 24 Nisan 1995 yılında diğer önemli Türkmen partileri ve kuruluşları ile Irak Türkmen Cephesi oluşturuldu. Merkezi, KDP kontrolündeki Erbil’de bulunan ITC, Türk Devleti’nin desteği ile gücünü artırdı. Erbil ve Talabani kontrolündeki Kifri’de okullar, poliklinikler, gazete ve televizyon gibi kurumlarla Türkmenlerin yaşama mücadelesine önderlik etti ve bütün dünyada Irak Türkmenlerinin resmi temsilcisi olarak kabul edildi. Bununla birlikte, özellikle KDP yönetiminin Türkmenler üzerindeki baskı politikası hep sürdü. Resmi kurumlarından, bayrak ve parlamentosuna kadar bir devlet için gereken her türlü oluşumu tamamlamışlardı. Türkmen okullarında Kürtçe eğitimi zorunlu kılmışlar, Türklerin gayrimenkul edinmesini, araç alıp satmasını yasaklamışlardı. Türkler Kürt mahalli kurumlarında ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuluyorlardı.

Körfez Savaşı sonrasında ABD’nin baskısıyla bir araya gelen Barzani ve Talabani’nin bu beraberlikleri uzun sürmedi. Egemenliğin ve gelirlerin paylaşımı yüzünden çatıştılar ve güvenli bölgenin kuzeyine KDP, Güneyine ise KYB hakim oldu. Kuzey Irak – İran sınırının ortası boyunca uzanan Kandil dağlarına ise PKK militanları yerleşti. Aynı yapı bugün de devam etmektedir. ABD, Irak müdahalesi öncesinde, iki büyük Kürt grubunu 2002 yılının Ekim ayı başında yeniden bir araya getirdi ve Erbil’de Kürt parlamentosunu yeniden topladı. 14 – 17 Aralık 2002’de ise Londra’da Irak Muhalefeti toplantısı yapıldı. 75 kişilik İzleme ve Koordinasyon Heyeti’ne Türkmenlerden sadece 4 temsilci girebildi. Bu heyet 2003 Ocak ayı ortasında Erbil’de toplandı ve Yürütme Kurulu’nu oluşturdu.

Türkmen Yerleşim Bölgeleri

Irak'taki üçüncü büyük etnik grup olan Türkmenler'in yüzde 85 kadarı 36'ncı paralelin güneyinde, yani Irak denetimindeki bölgede yaşamaktadır. Yüzde 15 kadarı ise en kuzeyde Kürtler'in kontrolündeki Türkiye, İran ve Irak sınırlarının birleştiği bölgededir.

 

Türkmen nüfusun yoğun olarak bulunduğu 5 vilayet Musul, Erbil, Kerkük, Diyala ve Selahaddin'dir.. Bağdad'ta bile küçümsenmeyecek sayıda Türkmen olduğu bilinmektedir. Kerkük'teki Türkmen sayısı da 300 bin civarında tahmin edilmektedir.

Ülkenin kuzey-batısında ve Musul'un 60 km. doğusunda bulunan Telafer ve buna bağlı olan köylerden itibaren, Musul ve çevresindeki yüzlerce köy, Erbil, Altunköprü, Kerkük ve çevresindeki köyler, Tazehurmatu, Tavuk, Tuzhurmatu ve çevresindeki Bayat Köyleri, Kifri, Karatepe, Hanekin, Kızlarbat (Sadiye), Karağan (Celevla) ve çevre köyleri, Şahraban (Mikdadiye), Bedre, Kazaniye ve Mendeli gibi il, ilçe, kasaba ve köyler, Türklerin yerleştiği önemli merkezlerdir. Türklerin yerleştiği bölge, kuzey Irak'ın Musul, Erbil, Kerkük ve Diyale illerinin sınırları içinde kalmaktadır. Ayrıca başkent Bağdat'ta 50 bine yakın Türk ailesinin yaşadığını da unutmamak gerekir. Bağdat'ın yoğun olarak Karakol, Azamiye, Rağibe Hatun semtlerinde yaşayan Türklerin nüfusu 300 bine yaklaşır. Irak Türkmen Cephesi’nin rakamlarına göre Musul vilayetinde 450.000, Erbil vilayetinde 215.000, Kerkük vilayetinde 700.000, Selahaddin vilayetinde 300.000,Diyale vilayetinde 220.000 ve nihayet Bağdat şehrinde 300.000 Türkmen yaşamaktadır.

Musul'un merkez ilçesinde Yunus Peygamber, Faysaliye ve Mansur mahalleleri, nüfus itibariyle Türktür. Bunun dışında, Musul'un çevresindeki kırsal alanda yüzlerce Türk köyü vardır. Şebek oymağı, Sarılı ve diğer Türk aşiretlerinin yaşadığı Musul bölgesindeki köyler, yoğun biçimde Türk nüfusunu barındırır. Musul'un çevresinde 83 köy yer almaktadır.

Musul'un 60 km. batısında yer alan Telafer, Irak'taki Türklerin yoğun biçimde yaşadığı en büyük ve en halis bir Türk ilçesidir. Telafer yöresinde ise 50 den fazla Türk köyü bulunmaktadır. Ayrıca Telafer'in batısında bulunan Sincar'ın güneyinde de Türk köyleri vardır. Bu köylerin en önemlileri arasında Meydankulu, Sibate, Sino ve Tellavi anılabilir.

Musul'dan sonra gelen Erbil ili de, tarihi bir Türk şehridir. Nüfusunun yarıdan fazlası Türk olan Erbil, Kerkük'ten sonra Türklerin Irak'ta yaşadığı ikinci büyük il sayılır.

Kerkük ilinin 1975 yılına kadar ki idarî taksimatında 4 ilçe vardı. Bunlardan biri merkez ilçe olan Kerkük'tür. Kifri, Tuzhurmatu ve Çemçemal ise diğer üç ilçenin adlarıdır.Yoğun Türk nüfusuna sahip olan Kerkük, Irak Türklerinin kalbi ve kültür merkezidir. Kerkük’e bağlı nahiye ve köylerin tamamı da Türk nüfusuna sahiptir. Kerkük'e bağlı nahiye ve köylerin belli başlıları şunlardır:

 

Badava, Beşir, Bılava, Çardağlı, Göktepe, Ilıncak, Karaincir, Kızılyar, Kuştepe, Kümbetler, Leylan, Ömermenden, Tazehurmatu, Tercil, Tirkalan, Tirkeşkan, Tokmaklı, Topzava, Yahyava, Yayçı. (Bunların bir kısmı Bağdat yönetimi tarafından yıkılarak, Türkmen halkı başka yerlere sürülmüştür.) Tuzhurmatu ilçesinin Tavuk nahiyesi ve yakınındaki İmam Zeynelabidin köyü, halis birer Türk yerleşme merkezleridir. Tuzhurmatu da, Telafer'den sonra Irak'taki en önemli Türk ilçesi durumundadır. Bu ilçenin sınırları içinde yaşayan Bayat boyunun oturduğu köyler, bölgedeki Türk nüfusunun önemli bir sahasını oluşturur.

Günümüzde Kerkük kentinin etnik dokusunun hangi renkte olduğuna bakmak, kanatimizce daha realist bir yaklaşım sayılır. Bin yılı aşkın geçmişi ile Irak’ta varlık gösteren Türkmenlerin en yoğun olarak yaşadıkları kent Kerkük’ün içinde yaşayan canlıları bir yana bırakarak, mahalleler, anıtlar, mezarlıklar ve yer adları incelenirse, kentin etnik yapısı hakkında daha sağlıklı ipuçları elde edilebilir.

Kentin en eski mezarlığı kalede bulunan Danyal Peygamber Camii’nin haziresidir. Burada bulunan mezar taşlarının eski harfli Türkçe kitabeleri, kentin başlı başına bir tapusu niteliğindedir. Bunun dışında Atlas Caddesi üzerinde yer alan Ali Paşa Mezarlığı, günümüzde Şehitler Türbeliği adı verilen kabristandaki mezar taşları da Türkçe kitabeleri ile süslüdür. Kentin günümüzde en büyük mezarlığı Büyük Türbelik adını alan Musalla Mezarlığı’dır. Burası Türkçe mezar taşlarının bir açık hava müzesi niteliğindedir.

Diyale il sınırları içinde de önemli bir yekûn tutan Türk nüfusu bulunmaktadır. Diyale ilinin idari taksimatında yer alan 5 ilçe vardır. Bunlar Bakuba, Halis, Hanekin, Mendeli ve Şahraban (şimdiki adı Mikdadiye)'dir. Bu beş ilçenin hemen hemen hepsinde Türk nüfusu olarak karşımıza çıkar. Ayrıca bu ilçelere bağlı Türk kasabaları vardır. Bu kasabalar arasında Bakuba'yşa bağlı Kazaniye; Halis'e bağlı Mansuriyet Çebel: Hanekin'e bağlı merkez Hanekin, Karağan (Celevla), Kızlarbat (Sadiye), Koratu ve Meydan; Mendili'ye bağlı Kazaniye ve Beledruz; Şahraban (Mikdadiye) ilçesinin aynı adı taşıyan merkez nahiyesi, Türk yerleşimlerinin önemli birer merkezi sayılır. Bu arada bölgede yer alan Bacalan, Bahruz, Deliabbas, İbrahim Semin, Karacıva, Karaulus ve Kenaniye adlı kasabalarda da Türk nüfusu yaşar. Ayrıca elliye yakın Türk köyünün bölgedeki varlığına da işaret etmek yerinde olur.

1947-1957 nüfus sayımları dışında Irak'ta Türkmen nüfusunu belgelendirecek hiçbir kaynak bulunmamaktadır. 1957 nüfus sayımına göre Irak'ın genel nüfusu 6.240.000 iken; Türkmenler'in nüfusu 576.000 olarak gösterilmiştir. (Bu rakamlar Irak Planlama Bakanlığı'na bağlı İstatistik Genel Müdürülüğü'nün 1965 verilerinden alınmıştır.); bu da Türkmen nüfus oranının genel nüfus oranına göre % 9'dan fazlasına tekabül etmektedir. 30 yıl sonra İngiliz Inquıry dergisinin Şubat 1987 sayısında yayınlamış olduğu bir araştırmada Irak'ta Türkmen nüfusundan söz ederken Irak genel nüfusunu 16.000.000, Türkmen nüfusu ise 1.500.000'in üstünde gösterilmiştir. Bu da yaklaşık %10'a tekabül etmektedir.

Bugün Irak nüfusunun % 10–12’sini oluşturan Türkmen nüfusu Irak’ın kurulduğu ilk günden bu yana sistemli bir şekilde olduğundan az gösterilmeye çalışılmıştır. Bugüne kadar yapılan yedi genel nüfus sayımının açıklanan resmi rakamlarında Türkmenler genel nüfusun % 2’si olarak gösterilmektedirler. Hiç değilse 1987 ve 1997 sayımlarında Türkmenlere kendilerini Arap veya Kürt yazdırmaları yönünde baskı yapıldığı, nüfus hanesine Türk yazdıranların sürgünle tehdit edildiği bilinmektedir.

Irak Türkmenlerinin hükümetçe açıklanan sayılarına bakılırsa 1957 sayımı ardından en düşük rakam olarak açıklanan adet 136.800 olarak verilmiştir. Bu sayının bütün ölçülere ve Irak devletince sonradan açıklandığına göre de doğru olmadığı ortada iken bu rakamdan hareket ederek yola çıkıldığında 2000 yılı sonlarına doğru 505.000 kişi olmaları gerekmektedir. Ne yazık ki misyonları gerçeği araştırmak değil, sadece Kerkük'ün Türkmen değil Kürt veya Arap olduğunu ispatlamaya kalkışmak olan bütün yazarlar da, sadece Türkmenler söz konusu olunca bu rakamları gerçek olarak kabul ederler. Halbuki sadece Irak’ın kuzey batısındaki Telafer ilçesinin nüfusuna bakılırsa, sadece Türkmenlerden oluşan bu ilçe ve etrafındaki köyler nüfusunun iki yüz elli bini aşkın olduğu açıkça görülmekte ve yukarıda bahsedilen rakamların ne kadar gerçek dışı olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunlara Musul civarındaki köy ve kasabalar, Erbil, Altın Köprü, Tuz Hurmatu, Bayat köyleri, Karatepe, Hanekin, Mendeli ve Kerkük ilave edilirse bu sayının gerçek boyutu ortaya çıkar.

Kerkük’ün Petrol Geliri

Kanıtlanmış petrol rezervleri açısından dünya ikincisi, kanıtlanmamış rezervler de buna eklendiğinde dünya lideri olan Irak için Kerkük Bölgesi’nin ayrı bir önemi var. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı topraklarının bir parçası olarak kalan ve hala Türkiye’nin üzerinde hak sahibi olup olmadığı tartışılan Kerkük’ten çıkarılan petrolün yıllık değeri 15 katrilyon liranın üzerindedir. Bilindiği üzere 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması, bölgedeki petrol gelirinin yüzde 10’unu 25 yıllığına Türkiye’ye bırakılmasını öngörüyordu. Fakat Türkiye, daha sonra 500 bin İngiliz Sterlini karşılığı, haklarını İngiltere’ye bıraktı. Yani bugün itibarıyla yaklaşık 1,2 trilyon lira. Kerkük’ün yıllık petrol gelirinin 15 katrilyon liranın üzerinde olduğu düşünüldüğünde, 500 bin sterlinlik anlaşmanın Türkiye’ye ne kadar zarar verdiği daha iyi anlaşılır.

Irak’ta üretilen petrolünün yüzde 40’ı ise Kerkük’ten çıkarılmaktadır. Bu bölgenin petrol geliri yıllık 9.5 milyar dolar civarında. Irak’ta 2000 ve 2001 yılında ortalama günlük 2.5 milyon varil petrol üretilirken, bunun 1 milyon varilinin Kerkük bölgesinden elde edildiği de biliniyor.

Irak’ın toplam kanıtlanmış rezervlerine bakıldığında, 112 milyar varille Suudi Arabistan’dan sonra ikinciliği aldığı görülüyor. Ülkedeki petrol rezervlerinin büyük kısmının hiç araştırılmamış Batı Çölünde olması, rezervlerin 220 milyar doların çok daha üzerine olabileceği yorumlarına neden oluyor. Irak’ın petrol rezervlerinin ABD’nin 100 yıllık ihtiyacını karşılayacak boyutta olduğu hesaplanıyor.

Kuzey Irak'ın kuzeyinde, Irak petrolünün sadece % 1'i varken, güneyinde (Kerkük ve çevresinde) % 11'i var. Kerkük petrolünün maliyeti, varil başına 1.5 $, diğer üretim alanlarında 15 $'a kadar çıkıyor. ABD, Dünya petrol rezervinin % 11.5’ini barındıran Irak’ta, en zengin petrol yataklarının bulunduğu Güney Irak ve Basra’da uzun bir süre kalabilmenin yollarını arayan ABD ve İngiltere, bu nimeti iki Kürt aşiretine yedirir mi?

Irak Türkmen Cephesi ve Türkmenlerin İsteği

Irak Türkmenlerinin kurduğu bir dizi parti ve siyasi organ bulunmakla birlikte bugün Türkmen partileri iki kampta toplanmış bulunmaktadır. Bunlardan ilki 1995 yılında kurulan Irak Türkmen Cephesi ve ikincisi de 2002 yılında kurulan Türkmen Milli Birliği’dir. ITC geleneksel olarak Türkmenler arasında Türkiye’ye bağlılığı savunan partiler tarafından oluşurken, TMB Türkmenlerin Kuzey Irak’ta var olan Kürt varlığının içinde bir otonom varlık olarak siyasi faaliyetlerine devam etmekten yanadır.

 

Irak’taki Türkmenlerin tek meşru temsilcileri “Irak Türkmen Cephesidir”. Irak Türkmen Cephesi, Irak Türkmenlerinin haklarını savunan en önemli bir kuruluştur. Irak Türkmen Cephesi, büyük bir fedakarlık örneği sergileyerek Irak’ın bütün bölgelerinden seçilen temsilcilerle birlikte bir “Türkmen Cephesi Meclisi”ni kurmuş ve Türkmenlerin hak ve hukuklarını hem Irak’ta, hem de uluslararası platformda koruma ve savunma görevini sürdürmektedir.

Irak Milli Türkmen Partisi, Türkmeneli Partisi, Türkmen Bağımsızlar Hareketi, Türkmen Kardeşlik Ocağı ve Şii Türkmen İslami Hareketi, Irak Türkmen Cephesi’ni oluşturan belli başlı hareketlerdir. Bunlar dışında faaliyet gösteren Türkmen partileri de vardır. Ayrıca 60’a yakın kuruluş Irak Türkmen Cephesi’ne destek vermektedir. Irak Türkmen Cephesi’nin girişimleriyle “dış ilişkiler ve siyasi ilişkiler dairesi”, “sağlık ve sosyal yardım dairesi”, “güvenlik”, “4 eğitim ve araştırma kuruluşu” kurulmuş olup, bölgede Türkçe eğitim yapan 15 ilkokul ve 3 lise vardır.

1970'lerin başında Türkiye'ye tahsil için gelen Türkmen öğrenci sayısı yılda 10-15 iken, bu sayı 1975'de 80'in üzerine çıkmıştır. 1976 ve 1977 yıllarında ise sayıları katlanarak yükselmiştir. 1978 yılında Irak Yönetimi, Türkiye'de öğrencilerin tahsil yapmasını yasakladı. Buna mukabil Türkmen öğrenciler, eski sosyalist ülkelere tahsil için gitmeye teşvik edildi.

Kürt grupları, Türkmenleri, bağımsızlık girişimlerinde büyük bir tehlike olarak algıladıkları için, “Kukla Türkmen partileri” kurarak Türkmen siyasi varlığının gücünü her ortamda engellemeye çalışmaktadır. “Türkmen Kardeşlik, Birlik, Kültür Cemiyeti, Kurtuluş, Liberal Demokratik Topluluğu, Halk Partisi ve Doğuş Partisi” adlarıyla kukla partiler, “Demokratik Türkmen Cephesi Topluluğu” olarak tek bir çatı etrafında sistemli bir faaliyet göstermektedir.

Kürt grupların projesiyle Irak’ta “etnik esaslı bir federal yapı” oluşturulmak istenmektedir. Çünkü bu yapı “Geçiş döneminde Irak Devleti Yönetim Yasası” taslağında belirlenmiştir. Birçok Türkmen bölgesi gibi Kerkük, Kifri, Tuzhurmatı ve Erbil de zamanla Kürtleştirilecektir. Kerkük’te valilik, belediye, polis, sağlık ve diğer kurumlarda Kürt hakimiyetinin olması, Türkmenleri sürekli “azınlık statüsünde” gösterme hedefinin bir parçasıdır.

Sürekli “barışçı bir politika” izleyen Türkmenlere Telafer’de olduğu gibi, diğer bölgelerde de “soykırım” yapılmakta ve Türkmenler yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırılarak yerlerine Kürt gruplar yerleştirilmek istenmektedir. Nihayet 50 bin Türkmen göçe zorlanmış ve özellikle 18 yaşından yukarıdaki vatandaşlar şehir dışına çıkartılmıştır.

36. paralel sınırının çizilmesiyle Türkmenlerin yaşadığı bölge, yani Türkmeneli ikiye bölünmüştür. Kerkük Erbil’den, Erbil de Musul’dan ayrılmıştır. Bugünkü Kuzey Irak olarak adlandırılan bölgede Türkmen nüfusu, genel nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Halbuki asıl Türkmen nüfusu 36. paralelin altında ve 2.5 milyon civarındadır.

Türkmenler Irak vatandaşı olarak kalmayı istediklerini beyan etmekteler ve sadece tüm vatandaşlarla eşit hak talebinde bulunmaktalar. Türkiye Hükümeti ise Türkmenler'i Irak'ın parçası olarak görmekte ve Türkmenler'in varlığının bir dostluk köprüsü kurmasını arzu etmektedir.

Demokratik bir Irak'ta özgürlük istiyorlar

Irak Türkmenleri’nin Saddam sonrası ile ilgili beklentileri temelde “reaksiyoner” beklentilerdir. Musul ve Kerkük gibi Kuzey Irak’ın iki büyük petrol kentinde önemli bir nüfus ağırlıkları olmasına karşın Türkmenlerin açıklanmış bir bağımsızlık emeli veya petrol yatakları üzerinde hak iddiaları olmamıştır. Türkmenler Irak Savaşı’nın dizaynında Kuzey Irak Kürtlerine bağımsızlık benzeri bir federal yapı hakkı tanınacağının ve Musul ve Kerkük’ün bu federal yapıya katılmak istendiğinin farkındadırlar. Mevcut Türkmen politikası bu katılıma engel olmak ve kurulacak Kürt Federe Devleti’nin bir parçası olmamaktır.

Türkmenlerin Saddam sonrası Irak için konumları kendileri gibi ihmal edilmiş bir azınlık olan Süryanilere benzemektedir. Süryaniler gibi Türkmenler de 1992 sonrasında Kuzey Irak’ta kurulan fiili Kürt devletinin baskıcı rejimi ile karşılaşmış, binalarına Kürdistan bayrağı çekilmek, Türkçe eğitim yapılan okullarda Kürtçe müfredata geçmek zorunda bırakılmışlardır.

Kuzey Irak’ta yeni bir devlet kurma çabalarına hız veren Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani, hazırlattığı haritalarda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin bir bölümünü de sınırlarına kattı. KDP lideri Barzani, partisinin haftalık yayın organı olan Gulan Dergisi’nde, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesini de içine alan bir "Kürdistan" haritası yayınlandı. Daha çok PKK taraftarı olarak bilinen ancak hem KDP’nin kontrolündeki Erbil’de hem de KYB’nin kontrolündeki Süleymaniye’de bulunan Kürdistan Demokrat Yurtseverler Birliği (YNDK)’da 2000 yılı takviminde, Türkiye’nin bir bölümü “Kürdistan” sınırları içerisinde gösterildi. Takvimde, Türkiye’nin bu bölümlerini de içeren “Kürdistan” haritasının üzerine, yeşil, beyaz ve kırmızı çizgili ortasında güneş bulunan “Kürdistan” bayrağı da işlendi.

 

 

Zaho, Duhok ve Erbil’i kontrolünde bulunduran Barzani, bütün kamu binalarına, okullara ve caddelere kendisi ve babası Molla Mustafa Barzani’nin resimlerini ve "Kürdistan" bayrağını astırdı. Türkler tarafından işletilen bazı özel kurumlar önce bu resimleri asmamak için direnirken veya daha küçük boydaki resimleri bulundururken, bunlara Barzani’nin büyük boyutlu resimleri KDP tarafından "hediye" olarak getirildi. Erbil’de Barzani’nin doğum günü olan 14 Mart (Perşembe günü), okullarda dahil bütün resmi binalar ve dükkanlar tatil edildi.

KDP’nin kontrolünde bulunan bölgede bulunan 13 Türkmen okuluna, KDP’liler tarafından "Kürdistan" bayrağı asılması için baskı yapılmaya başlandı. Bu okullara "Kürdistan" bayrağı asılmasına karşı çıkan ve yeni hükümette temsil edilmedikleri gerekçesiyle hükümeti tanımadıklarını açıklayan iki Türkmen parti lideri, bölgeyi terk etmeye zorlanıyor. Irak Türkmen Cephesi Başkanı Vedat Aslan ve Irak Milli Türkmen Partisi Genel Başkanı Mustafa Kemal Yayçılı, bu görüşlerinden dolayı bölgede asayişi bozmakla suçlanırken, bölgeyi terk etmedikleri durumda tutuklanacakları yolunda tehditler almaktadır. Bölgede, Irak döneminden kalan sistemle Cuma günleri resmi tatil yapılırken, hafta sonu sayılan Perşembe günleri bütün binalara "Kürdistan" bayrakları çekiliyor.

Petrol şehri Kerkük’ü kapsayacak federal bir Kürdistan’ın gelecekte Irak’ın parçalanma ihtimalini artırdığını gören Sünni ve Şii Araplar da, Türkmenlerin çizgisine yakın duruyor. Kısacası Irak konusunda Türkiye’nin bir numaralı endişesi olan K. Irak ve Kerkük’ün müstakbel statüsü konusunda hızla sona yaklaşıyoruz.

Öteden beri parçalanmış Irak’ın çıkarına olacağı konuşulan İsrail ile Irak’taki tek söz sahibi ABD’nin tavrının dengeyi Kürtler lehine değiştirme ihtimali olsa da, herkes bunun bölgenin başına ikinci bir Filistin sorunu açmak anlamına geleceğini gömektedir. Aslında bu açmazdan kurtulmanın yolu belki de meselenin özüne yeniden bakmaktan geçiyor. Musul Meselesi, Cemiyet-i Akvam’da İngiltere’nin değil de Türkiye’nin lehine çözülseydi, bugün Kerkük, Erbil, Zaho gibi şehirlerle Urfa, Antep, Diyarbakır arasında fark olmayacaktı. Nasıl bu şehirlerimizde Türk ve Kürt kökenliler arasında taraf tutmak faydasızsa, sınırın öte yakası için de aynı durum geçerlidir.

Türkmenlere Yönelik Baskılar

Irak nüfusunun yüzde 18'ini oluşturan 2.5 milyon Türkmen asimilasyon politikası ile karşı karşıya kalmıştır. Irak yönetimi, Kerkük'teki resmi dairelerde yönetici konumunda bulunan pekçok Türkmeni görevden almıştır. Ayrıca Bağdat’ta faaliyet gösteren Türkmen Kardeşlik Kulübünün faaliyetleri dondurularak idari heyet fesh edilmiştir. Irak televizyonundaki haber ve müzik ağırlıklı Türkmence yayına da son verilirken, Kuzey Irak'a sürülen Türkmenlerin gayri menkullerinin de açık arttırma yolu ile Irak yönetimine yakın kimselere satıldı.

ABD'nin Irak'da yapmak konusunda kararlı olduğu bir husus vardır. O da Türkmenlerin Irak’ın politik yaşamından tasfiye edilmesidir. Başkanlık konseyi üye sayısı 7'den 12'ye çıkarıldığı halde Türkmenlere yine bu konseyde yer verilmemiştir. 20 kilsîlik geçici bakanlar kurulunda ise Türkmenlere bir Hıristiyanlara bir üyelik verilirken, (Hristiyanların toplam sayısı 500 bin ) Kürtlere 6, Şii ve Sünni Araplara 6'sar sandalye verilmiştir. 3.5 milyon Kürte 6 sandalye verilirken 14 milyon Şii Arab'a da 6 sandalye verilmektedir.

 

Türkmenlere yönelik büyük boyutlu ayırımcılığın devam ettiği görülmektedir. Telafer gibi içinde Kürtün dahi olmadığı Türkmen kentlerinde Türkmen Cephesi' nin temsilcileri görevden alınmakta yerlerine KDP'liler veya KYB'liler atanmaktadırlar.

Önemli bir Türkmen nüfusunu barındıran Musul'da dahi sadece bir Türkmen kontejanı şehir meclisinde verilmiştir. Kerkük'de ise Kürt valinin Amerikalılar tarafından atanması tam bir demokratik skandal niteliği taşımaktadır. Öte yandan ABD'nin Irak’ı bir federal devletten çok konfederal bir devlete dönüştürebileceğinin ilk sinyalleri gelmektedir. Çünkü, Kürt bölgesine yapılan ayrıcalıklı yaklaşımlar böyle bir politikaya işaret etmektedir.

Örneğin, Arapların ve Türkmenlerin elinden silâhları toplanırken peşmergeler ellerinde ağır silahlarda dahil olmak üzere her türlü silahı bulundurmaktadırlar. Olacak olan, peşmergelerin Irak ordusu üniforması giyip Kuzey Irak'da sözde Irak ordusunu oluşturacaklarıdır. Muhtemelen, Araplardan oluşan Irak ordu birliklerinin Kuzey Irak'a girmesine hiç izin verilmeyecektir.

Kerkük'ün Kürt kökenli valisi Abdurrahman Mustafa, yaptıkları çalışmanın bir demokrasi çalışması olduğunu ve konseye çevredeki ilçelerden temsilciler kattıklarını belirterek, daha da güçlendiklerini söyledi.

KDP lideri Mesut Barzani, Kuzey Irak’taki Türkmen okullarında ilkokul birinci sınıftan itibaren Kürtçeyi zorunlu ders yaptı. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin döneminde, Kuzey Irak’taki Türkmen okullarında dersler Türkçe-Arapça yapılırken, KDP döneminde ilkokullarda dördüncü sınıftan itibaren Kürtçe dersi de görülmeye başlanmıştı. KDP liderinin yeni bir uygulamasıyla, Kürtçe dersleri artık ilkokul birinci sınıfından itibaren zorunlu hale getirildi. Türkmen okullarında birinci sınıftan itibaren çocuklar 6 saat Türkçe ve 5 saat Kürtçe ders görmeye başladı.

Kuzey Irak’ta okullar sabah Barzani ve KDP üzerine övgüler içeren “Kürdistan Marşı” okunarak açılırken, bu marşta sık sık “Barzani ölmez, Kürdistan ölmez” sözleri geçiyor. Okullarda, sabahları öğretmenlerin içeri girmesiyle birlikte ayağa kalkan çocuklar hep bir ağızdan, “Yaşasın Kürdistan”, “Yaşasın Barzani” diye bağırıyorlar. Yayçılı, kendilerinin Türkmen okullarında okunması için "Türkmen Marşı" hazırladıklarını ve KDP’nin "Milli Eğitim Bakanlığı"na gönderdiklerini ancak henüz kabul edilmediğini de bildirdi.

Türkmen Cephesine Saldırılar

Kuzey Irak’taki Peşmergeler önce Kerkük’e daha sonra Musul’a girdi. Türkiye’nin baştan beri büyük bir hassasiyetle Peşmergelerin girmemesini istediği bu iki Türk şehrine girmekle kalmadılar şehirdeki resmi binaları yağma ve talan ettiler. Her iki şehirde de ilk yağmalanan yerlerin tapu ve nüfus dairelerinin olması Peşmergelerin bu iki şehirdeki Türk (Türkmen) nüfusunun kayıtlarının yok ederek onları azınlık durumuna düşürmek olduğu açıktır. Peşmergeler Türkiye’nin hassasiyeti ve dolaylı olarak ABD’nin baskısıyla Amerikan askerleri gelir gelmez bu iki şehirden çıkacaklarını ve şehirlerin kontrolünü ABD askerlerine devredeceklerini açıkladılar.

Irak Kürdistan Demokrat Parti (IKDP) lideri Mesut Barzani de 'Bölge ülkeleri Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı göstermeli ve Irak halkının içişlerine müdahaleden kaçınmalıdır' dedi. 'Türkiye'nin Kuzey Irak'a asker gönderebileceği yolundaki açıklamaları ve Kerkük'teki petrol alanları üzerindeki iddialarından vazgeçmesi' gerektiğini söylüyordu.

Iraklı Kürt Lider, daha önceki gün El Arabiya Televizyonu’na verdiği demeçte, Türkiye’nin “kırmızı çizgilerini” de elinden alarak, “Kerkük Kürtlerin kırmızı çizgisidir” diyordu. Hatta şunu da ekliyordu ; “‘Kerkük meselesi çok hassas ve bize göre üzerinde pazarlık yapılamaz. Kerkük’ün Kürdistan kimliğinden vazgeçmemiz mümkün değildir.” Barzani, dünya medyasına “kırmızı çizgilerini” anlatırken, yeğeni Neçirvan Barzani’yi de Washington’a yolladı. Kuzey Irak’ta kendisiyle görüşmeye gelen İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’ı “Kürdistan Başbakanı” sıfatıyla, “kabul eden” Neçirvan Barzani, Washington’da da “Kürdistan yetkilisi” olarak ağırlandı. Tüm bu diplomatik ünvanlar, mesajlar, tek bir gerçeğin göstergesi; Irak’ı işgal eden ABD ve İngiltere, ‘Kürdistan’ın’ kimliğini daha şimdiden kabul etmiş durumdadırlar.

Irak Türkmenleri üzerinde oynanan oyunlar

 Kerkük'e yerleşmek isteyen Kürtlere yaklaşık 4 bin dolar maddi destekte bulunuluyor. Böylece Kerkük'te Kürt nüfusun artması amaçlanıyor.

 Hamile kadınların doğumlarını Kerkük'te yapmaları isteniyor. Doğumunu Kerkük'te yapanlara 500 dolar veriliyor. Böylece Kürt nüfusun burada artması amaçlanıyor.

 Tapu daireleri yakılmıştır. Şimdi Kerkük'te bulunan ve yıllardır Türkmenlerin oturdukları evler ellerinden alınmaya başlandı. Örneğin Kerkük'ün Tisin bölgesinde Türkmenlerin oturdukları evlere, şimdi ellerinde Tapu Müdürlüğü'nden alınan kağıtla gelen Kürtler, evlerin kendilerine ait olduğunu belirtip boşaltılmasını istiyorlar.

 Devlet dairelerine tamamen Kürtler yerleştirilmekte, Türkmenlere her türlü güçlük çıkartılmaktadır.

 Kerkük'te 27 devlet dairesinden 24'ünde Kürt müdürler bulunuyor. Daire müdürlüklerine o işle doğrudan ilgisi olmayan kişiler Erbil, Süleymani'ye ve Duhok'tan getirildi.

 Maddi durumu iyi olan Türkmenleri yıldırmak, bölgeden kaçırtmak, mallarını ele geçirmek için taktikler uygulanıyor. Çeteler, Türkmen zenginleri kaçırıyor ve serbest bırakmak için en az 20 bin dolar istiyorlar. İstenen fidye verilmeyince bu kişileri öldürüyorlar. Son dönemde benzer olaylar sıkça yaşanıyor.

 Kürt polisler, Türkmenlerin işyerlerinin camlarını kırıyor, ya da kırılmasını teşvik ediyor. Dükkanlarda bulunan gıda ve ihtiyaç maddeleri adeta yağmalanıyor. Türkmenlerin işyerlerini kapatmaya adeta zorluyorlar.

 Peşmergeler yerel kıyafetlerini çıkarıp şimdi polis üniformasıyla dolaşıyorlar. Bugün sadece Kerkük'te 20 bin peşmerge şimdi polis olarak görev yapıyor.

 Kürtlerin yaptıklarını yazan gazeteciler, yazarlar tehdit ediliyor. Evine bir mesaj gönderilip, benzer yazılar yazması halinde başına kötü şeyler geleceği belirtiliyor.

 

ABD’nin Telafer’e Saldırısı

Telafer’e sızdıkları ve terörist oldukları tahmin edilen belirsiz kişileri bahane eden ABD güçleri, bu güzel Türkmen kentini hedef almış ve ağır biçimde bombalamıştır. Musul kentinin 60 km. batısına düşen ve halkı tamamen Türkmenlerden oluşan Telafer’deki sivillerden 60 üzerinde Türkmen ölmüş ve 200’ün üstünde sivil yaralanmıştır. Ölen ve yaralanan sivillerin çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu gelen haberler arasındadır.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Telafer kenti kuşatılmış, giriş ve çıkışlar kontrol altına alınmıştır. Korku ve panik içinde kalan ve şaşkına dönen Telafer halkı bu yüzden evlerini ve barklarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Can güvenliği kalmayan halk yığınları, Telafer’in dışına çıkarak, kendilerine sığınak aramak zorunda kalmışlardır.

Bütün Türkmen halkının sahip çıktığı Telafer kentinin halkı hiçbir zaman yalnız değildir. Tarihini, kültürünü ve geleneklerini bugüne kadar yaşatan Telafer, Türkmenlerin Irak’taki en güçlü kalelerinden biridir ve öyle kalacaktır.

Telafer daha önce de iki etnik grup arasında bir gerilime sahne olmuştu. Saddam Hüseyin'in devrilmesinin ardından, Kürdistan Demokratik Partisi Telafer'e kendi valisini atamıştı. Kürt vali Abdul Halik'ın bürosuna astığı Kürt bayrağı gerilimi artırmış, “Ya bayrağı indir, ya ölürsün” uyarısına kulak asmayan vali, ertesi gün öldürülmüştü.

 

Amerikan uçaklarının bomba yağdırdığı, su ve elektriklerin kesildiği kente basın mensuplarının girişi de Amerikalılar tarafından engellendi. ABD uçaklarının saldırılarından sonra, ABD askerlerinin 18 saat daha şehirde arama faaliyetlerini sürdürecekleri duyuruldu. Amerika askerlerinin şehirdeki sivillere ateş açtığı iddia edilirken, Türkmenler şehrin hemen dışına kurulan 300 çadırlık kampta adeta mülteci hayatı yaşamışlardır. Resmi rakamlara göre 57 Türkmen hayatını kaybetmiştir. Ancak halka göre 100'ün üzerinde Türkmen öldürülmüştür.

Amerikan-Kürt koalisyonunun, Telafer’e saldırmadan önce, Süleymaniye’de şu meşhur çuval meselesi ve Kerkük’te de nüfus ve tapu kayıtlarının yağmalanması gibi oldu bittilerle “Türkiye’yi test ettiği” söylenebilir.

Telafer operasyonu ne yazık ki amacına ulaşmıştır. Türkiye-Irak sınırında şu bir türlü açamadığımız ikinci kapının “Ovacık kapısı” bulunduğu yerden Telafer’e doğru inen Dicle’nin doğusundaki köyler zaten bir bölümüyle Kürt köyleriydi. Telafer operasyonundan sonra Barzani, nehrin batısındaki 13 köye ve Zammar’a çoğu İsrail’den getirilmiş Yahudi-Kürt nüfusu yerleştirdi. Böylece, Türkiye’den Telafer’e uzanan koridor Kürt kontrolüne girmiş oldu.

Gelinen noktada, Telafer şehrinin güvenliği Kukla Peşmerge birliklerine verilmiştir. Türkiye ise, ABD işgalcilerinin izniyle, Telafer’e çadır, battaniye ve başsağlığı mesajları yollamıştır

Tam bir çaresizlik; Hangisinden vazgeçebilirsiniz ki; AB üyeliğinden mi, arka bahçenizden mi? Süleymaniye’de başımıza geçirilen çuvala gösterilemeyen tepki yağıya Telafer’de katliam yapabilmesi için cesaret vermiştir. Telafer’de olup bitenleri izlemekle yetinen yetkililer bilmelidirler ki Telafer’de Süleymaniye’de düşülen hataya düşülürse, sıra Kerkük’e gelecektir.

Türkmen Bölgelerine Kürt Göçü

Irak'ta seçimlerin planlandığı Ocak 2005 öncesinde Kürtler'in gözünü diktiği Kerkük kenti büyük çaplı Kürt göçüne sahne olmuştur. Amerikan haber ajansı Associated Press'in (AP) haberine göre, kente her gün yaklaşık 500 Kürt yerleştirilmektedir. Bölgedeki ABD'li komutanlar, Kerkük'ü “Irak’ın Kosovası” olarak nitelendirirken, gelişmelerin uzun vadede istikrarı tehdit ettiğini söylüyordu.

Kente Kürt göçü özellikle Ağustos ayında yoğunlaşırken, Kerkük'e savaştan bu yana (18 aydır) yerleşen Kürtler'in sayısının 72 bini bulduğu belirtildi. Kürtler'in Kerkük'te yaşayan Araplara yönelik yıldırma politikası çerçevesinde son aylarda yaklaşık 50 bin Arap'ın ise kentten kaçtığı bildirildi.

Gerek Kerkük'ten gerekse Kuzey Irak'ın değişik bölgelerinden Ankara'ya ulaşan durum değerlendirmelerine göre, özellikle Talabani Kerkük'ün hızla Kürtleştirilmesi için her türlü çalışmayı yapıyor. Ankara bu girişimleri onaylamadığını, Kerkük'ün mevcut statüsünün değiştirilmesini kabul edemeyeceğini her türlü platformda bildirdi.

Raporlara göre 1991-2000 arasında Kerkük'ten ayrılanların sayısı 100-120 bin civarında ve hepsi Kürt değil. Gelen Kürtlerin sayısının ise 350 bin civarında olduğu belirtiliyorKerkük'teki durum Irak'ın toprak ve siyasi bütünlüğünü tehdit etmektedir.

Türkiye, Kerkük'ün nüfus yapısının değiştirilmesine ilişkin kaygılarını, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a yazdığı mektubun yanısıra Ankara ve Washington'da Amerikalı yetkililere ve Irak makamlarına iletti.

 

Kerkük'ten sorumlu 1'inci Amerikan Piyade Tümeni'nin komutanı Tümgeneral John Batiste, nüfus yapısında bu göçten dolayı meydana gelen değişikliğin, uzun vadeli istikrarsızlığa yol açabileceğini söyledi. Aynı birliğin istihbarat subayı Yarbay Jim Stockmoe da, Kerkük'ü “Irak'ın Kosovası” olarak nitelendirerek, kentteki gelişmeler yüzünden iç savaş çıkabileceği tehlikesine dikkat çekti. Göçün devam etmesi durumunda, seçimlerden önce 750 bin olan kent nüfusuna 100 bin kişinin daha ekleneceği belirtiliyor. Amerikan haber ajansına göre, Kürtler'in akın akın dönüşü, bağımsız bir Kürt devletinden korkan Araplar ve Türkiye gibi Kürt azınlıkları barındıran ülkeler tarafından endişeyle izleniyor.

“Kürt Göçü” örtüsü altında oynanan oyunun gerisinde, 1300 yıldır Kuzey Irak’ta özellikle Musul, Kerkük ve Erbil bölgesinde yaşayan yaklaşık 2.800.000 Türkmen’in 674’den beri yaşadıkları topraklarından sökülüp atılmalarını hedef alan bir Asimilasyon’a tabi olmaları yatmaktadır.

Dış güçlerin, Körfez Savaşından sonra, Kuzey Irak’a gösterdikleri ilginin yalnızca “insani” olmadığı, bölgede kaydedilen bazı olaylardan “İnsanı ilgi” örtüsü altında, Türkiye’ye yaratılan “Kürt Sorunu”, “PKK Sorunu” ve “Terör”ün köklerinin belirli dış mihraklarca beslendiği açık bir şekilde görülüyor.

Kerkük’ ten sorumlu 2. tümen komutanı Mark Davey, Kerkük e günlük olarak ortalama 500 Kürdün girdiği ve Ağustos ayında şehire 20 bin Kürdün yerleştiğini söyledi. Diğer bir haberde Kerkük e bağlı Topuzova köyne 400 Kürt ailesi yerleşti. Yerleşen her ailenin Talabani idaresinden 1.5 milyon Irak Dinarı ve inşaat malzemesi aldığı bildirildi. Aldığımız bilgilere göre Kürt yönetimleri Süleymaniye ve Erbil den Kerkük e 2100 Kürt öğretmen nakli yaparak bir kısmının maaşlarını Bağdat Eğitim Bakanlığı karşılarken, geri kalanlarınınkini Kürt idareleri vermektedir.

Irak Seçimlerinin Ardından

Seçimlerde beklendiği gibi Ayetullah Ali el-Sistani’nin desteklediği “Şii Listesi” 140 sandalye ile birinci parti oldu. 275 üyeli Meclis’te, 40 sandalyeyi yine Şii olan mevcut Başbakan İyad Allavi’nin “Irak Listesi” aldı. Şii lider Mukteda el-Sadr’a bağlı 3 isim bağımsız seçildi. 2 sandalye de Irak Komünist Partisi üzerinden Şiilerin oldu. Sonuçta, Şiiler Meclis’te Cumhurbaşkanı’nı seçecek, iki yardımcısını atayacak, başbakanı belirleyecek, kabineyi onaylayacak ve yeni anayasayı hazırlayacak üçte ikilik (184 sandalye) çoğunluğa ulaştılar.

ITC, bu oy oranıyla 275 üyeli Irak Ulusal Meclisi’ne toplam 3 milletvekili sokabildi. Ancak Meclis’teki Türkmen milletvekilleri, yalnızca ITC temsilcileriyle sınırlı değil. Sandıkta 4 milyon dolayında oy alarak ezici bir zafer kazanan Şiilerin Birleşik Irak İttifakı’nın Meclis’e soktuğu 141 milletvekilinden 5’i Şii-Türkmen kökenli. ITC’nin 3 Sünni-Türkmen milletvekilini eklediğinizde Meclis’teki Türkmen üye sayısı 8’e çıkıyor.

Ayrıca, Kürdistan İttifakı’nın listesinden seçilmiş olan 4 Türkmen kökenli üye var. Bu Türkmenler, Kürtlerle işbirliği içinde hareket ettikleri için özellikle ITC tarafından reddediliyorlar.

 

Sadece 93 bin oy alan Irak Türkmen Cephesi ise, 3 vekil çıkarabildi. Bu tarihi süreçte büyük bir fırsatı da kaçırmış oldu. “Şii Listesi” üzerinden Meclis’e giren Şii Türkmen vekil sayısınınsa, 5 olduğu belirtiliyor. Yani, daha iyi bir sonuç elde ettiler. Kürt İttifakı içerisinde de 2 Türkmen’in Meclis’e girdiği ifade ediliyor. Bu durumda Türkmenler, her halükarda iktidarda yer alacak, belki bakanlık da elde edecekler. Ama, bunlar Türkiye’nin kucaklamayı başaramadığı, 15 yıldır koruyup, finanse etmediği gruplar olacak. 30 Ocak seçimlerinde Türkmen Cephesi her açıdan tam bir fiyasko yaşadı. Bu durum, Türkiye’nin yıllardır savunduğu Türkmen tezlerinin geçerli olmadığı izlenimine sebep oluyor. Türkiye’nin elini zayıflatıyor.

Nüfusu yaklaşık 1 milyon olan Kerkük'teki 109 seçim merkezinde 550 bin seçmen kayıtlıydı. Yüksek Seçim Kurulu'ndan gelen gayri resmi sonuçlara göre bunların 318 bini sandık başına gitti. Kerkük'ün bir kasabası olan Havice'de 94 bin kayıtlı sadece 34 bini oy kullandı. Sünni Araplar Havice'ye oy pusulalarının çok geç ve yetersiz sayıda geldiğini de öne sürdü. Pusulaların saat 15.00'te ulaştığı ve sandıkların da saat 17.00'de kapandığını iddia eden Sünni Araplar'a göre gelen pusulalar da seçmenin sadece yüzde 40'ına yetecek kadardı. Araplar, Kerkük genelinde Kürtlerin benzer manevralara başvurduğunu da iddia etti.

Kürtler ise bu iddiaları şimdilik kulak arkası etmiş görünüyor. Kürt liderler, kentte partilerinin çoğunluğu aldığını da ilan ediyor. Yerel Kürt basınına konuşan Irak Kürdistan Yurtsever Birliği lideri Celal Talabani, ortak Kürt listesinin Kerkük'te oyların yüzde 68'ini aldığını iddia etti. Buna göre Kürtler kentte yerel meclisteki 41 sandalyenin 26'sını kazandı.

Kerkük’teki yerel seçimlerde, ortak Kürt listesinin oyların % 68’ini aldığı, meclisteki 41 sandalyenin 26’sını da kazandığı öne sürüldü. Türkiye’nin bütün uyarılarına rağmen Kürtlerin kitleler halinde Kerkük’e taşınması sonucu korkulan oldu; pazar günkü seçimde yerel meclis için yarışan Kürt ortak listesi oyların üçte ikisini aldı. Resmi olmayan sonuçlara göre yerel mecliste çoğunluğu garantilediler.

250 000 kayıtlı seçmenin bulunduğu yerden 350 000 den fazla oy çıkarsa çıkan sonuca şaşmamak gerekir. İncirlikten kalkan uçakların bombaladığı Türkmen şehri Telafer ne oldu ? Kürtler kuzeyden gelerek ve mükerrer oy alarak rakamlarını yükselttiler..Türkmelerin oylarını ise çalıp sildiler.

Kerkük’te ikamet etmek bir yana, hayatında ilk defa Kerkük’ü gören, hatta Iraklı olmayıp komşu ülkelerden getirtilen kişilerin, seçimde oy kullanmak üzere getirildikleri ifade edilmektedir. Böylesine bir oldu-bitti ile, güvenlik ortamı sağlanmadan, Kürt peşmergelerinin elindeki silahlar alınmadan seçimlerden sağlıklı ve hakkaniyetli bir sonucun çıkması zaten beklenemezdi.

Irak Ulusal Meclisi’ne yansıyan sonuç, Türkmenlerin Irak’taki gerçek sayısal gücünü temsil ediyor mu? Bu soruya yanıt verebilmek için 1957 nüfus sayımından hareket edebiliriz. Irak’ta Türkmenlerin etnik kökeninin sorulduğu son sayım olan 1957 ölçümünde, Irak’ın nüfusu 6 milyon 300 bin olarak hesaplanmıştı. Sayımda Türkmenlerin toplam sayısı ise 567 bin çıkmıştı. Bu resmi rakamlara göre, Türkmenler 1957 yılında Irak nüfusunun yüzde 8.5’ini oluşturuyorlardı. Bir başka deyişle, ITC’nin 30 Ocak 2005 seçiminde aldığı 73 bin oy, bundan yarım asır önce Türkmenlerin nüfus ölçümündeki resmi sayıları olan 567 binin ancak sekizde biri ediyor. Örneğin Kerkük’te, Kerkük kökenli olmayan on binlerce Kürt’ün oy kullandığı bir sır değildir. Başka usulsüzlükler de yapılmıştır. Ancak, bütün bu seçim hileleri Türkmenler açısından alınan sonucu tek başına izah etmeye yetmiyor. Çünkü seçimler, Türkmenler’in varlıklarını ispatlamak için çok önemli bir fırsattı, ancak kullanamadılar. Ayrı bir listeye, örneğin Kürt listesine girmeleri de hataydı.

Sorunun bir boyutunda, Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı eyaletlerde katılımın çok düşük olması yatıyor. Örneğin, Musul’un bulunduğu ve Türkmenlerin de dağınık bir şekilde yaşadığı Ninova eyaletinde Kürtler 77 bin oyla birinci çıkmışlardır.

Arap dokusu tartışmaya götürmeyen 2.5 milyon nüfuslu bu eyalette alınan bu sonuçta bir gariplik yok mudur? Sonuçta, Türkmenlerin Araplarla birlikte sandığa gitmeme eğiliminin, ayrıca güvenlik kaygılarının da yine bu sonuçta rol oynadığı söylenebilir. Ancak, bütün bu faktörleri bir araya getirseniz de, son tahlilde ITC’nin başarılı bir performans sergileyemediği gerçeğini değiştiremez.

Eğer, Kerkük “otonom” yapısını yitirir ve bir Kürt şehri olarak kabul edilirse, ekonomik gücü misli ile artacak ve Kürtler giderek bizim Güneydoğumuzu da içeren bağımsız bir devlet kurmak isterlerse şaşırmamak gerekir.

Doğru kaygılarla izlediğimiz politikamızı bir kez daha yanlış stratejiler üzerine oturtuyoruz. Meseleyi tek boyutlu ele alıyor ve sadece Türkmen dostlarımızın haklarının korunması olarak algıladığımızı vurguluyoruz. Gündeme gelen seçenekler Yaptırımlar konuşulurken Kürt bölgesine açılan Habur sınır kapısının kapatılması, Kerkük-Yumurtalık boru hattından petrol sevkiyatının durdurulması, İncirlik'in ABD tarafının kullanımının daha da sınırlandırılması gibi seçenekler gündeme geliyor.

 

Türkiye’nin Irak Türkleri Politikası

Türkiye’nin Irak Türklerine yönelik çok somut bir politikasının varlığından söz etmek mümkün değildir. 5 Haziran 1926'da Türkiye ile Irak arasında yapılan antlaşma dışında uzun yıllar Türk dış politikasında bu ülkede yaşayan Türklerin problemleri ve hatta varlıklarından bile söz edilmemiştir. 1959yılında Irak Türkünün yaşadığı büyük katliamdan sonra donemin Dışişleri Bakanı Zorlu ve bazı siyasi parti sözcüleri dışında konuyla hiç kimse ilgilenmemiştir. Bu ilgisizliğin sebebi olarak Irak'la, bu ülkede yasayan Türklerin siyasi ve kültürel haklarını teminat altına alacak bir anlaşmanın yapılmamış olması gösterilmektedir. Ancak neden böyle bir anlaşmanın olmadığının cevabı da verilebilmiş değildir.

Maalesef bir gerçektir ki Türkiye'nin Irakla ilgili resmi politikası Türkmen değil ama daha çok “Kürt” olayına endekslenmiştir. Ve bu politika 2 bolümden ibarettir:

Birincisi: Türkiye'nin içinde istikrarsızlık yaratabileceği tehlikesine karşılık, Kuzey Irakta bir Kurt devletinin kurulmasına engel olmaktır.

İkincisi ise: Kuzey Irak'ta üslenen PKK gerillalarını etkisiz hale getirmektir. Bu yüzden Türk ordusunun Kuzey Irak'a girişleri Batılılar tarafından “mırıldanarak” ve “homurdanarak” es geçilmektedir. Bu yüzden, Batı ve Irak muhalefeti, Irakta demokratik bir devlet kurulursa, zaten yukarıdaki iki durumunda ortadan kalkacağını ve Türkiye'nin müdahalelerini bertaraf edeceklerine inanmaktadırlar.

Irak ve Kuzey Irak’ın kaderi ve geleceğinin konuşulduğu bir ortamda Türkiye’nin bu konuda mutlaka bir plânı olması gerekmektedir. Türkiye’nin yeni oluşumları değerlendirerek ve önceden tahmin ederek bu bölgede yasayan 2.5milyon civarındaki Türk toplumunun karşılaşabileceği tehlikelere karşı tedbir alması ve bu insanların yeni facialara maruz kalmaması için çok yönlü plan, program ve politikalar üretmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Kerkük konusunda Kürt gruplara bir uyarı yapmıştı:

 

- Kerkük'ün Kürt grupların eline geçmesi, bağımsız Kürt devletinin kurulması yönünde ilk basamağı oluşturur. Bu durum iç savaşı da tetikleyebilir ve Kerkük Türkiye'nin güvenlik sorunu haline gelir. Kerkük'ün özel statüsünün korunması, Türkiye için hayati önemdedir.

Ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kerkük'te atılacak yanlış bir adımın, Irak'ta geleceğe yönelik bir barışı olumsuz istikamette etkileyeceğini belirtti. Erdoğan, ''Burada olumsuz bir yapılanmaya BM, ABD ve diğer koalisyon güçleri asla müsaade etmemelidir. Eğer böyle bir yanlışa göz yumulacak olursa, gelecekteki olumsuz bir faturanın bedelini de onlar ödemek durumunda kalırlar'' dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlere ilişkin değerlendirmelerde hiçbir etnik unsurun diğer etnik unsurlar üzerinde egemenlik sağlamasına olumlu yaklaşılmadığını, hiçbir mezhebi unsurun diğer mezhepler üzerinde egemenlik kurmasını doğru bulmadığımızı ifade ediyordu.

Irak seçimlerinin nasıl olacağı, hiç kimse için sürpriz değildi. Nitekim, Türk ve Dünya basınında, yapılan seçim hileleri, peşmergelerin taşıma seçmenleri, Kerkük'e yerleştirilen yüzbinler çarşaf çarşaf yer almıştır. Bu seçimleri normal kabul ederek, “Demek ki Türkmen sayısı bu kadarmış” demenin anlamı da yoktur.

Bu bağlamda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da ITC’nin performansından duyduğu hoşnutsuzluğu şu sözlerle ifade ediyordu: “Türkmen kardeşlerimiz seçime umduğumuz ilgiyi göstermediler. Ya organize olamadılar ya da baskı altında kaldılar. Liderleri halkı sandığa taşıyamadılar” diyordu.

ITC’nin önde gelen şahsiyetlerinden Sadettin Ergeç ise, kendilerinin görevlerini yerine getirdiklerini; olumsuz sonucun büyük ölçüde seçim hilelerinden kaynaklandığını söylüyordu. Ancak, ilginç olan, Ergeç’in “Seçim günü neredeydiniz?” sorusunu “Ben hacdaydım” diye cevaplayarak kendisinin de oy kullanmadığını itiraf etmesiydi.

30 Ocak seçimleri her türlü hile ve melanete dönüşmüştür. Türkiye de buna seyirci kalmıştır. Ne yazık ki, bu seçimleri tanımadığımızı söylemeye bile cesaret edemedik. Artık Kerkük'ün bütün Irak'a ait olduğunu ve Sünnî Araplarla Türkmenler'in Anayasa'da daha fazla söz sahibi olması peşine düşmüştür. Hani derler ya, dostlar alışverişte görsünler.

Marzani Erbil’de 1996’da Saddamla işbirliği yaparak yüzlerce Türkmeni katletmiştir.

Batı Trakya, Kıbrıs, Hatay ve Nahcivan'a garantör olabilen Türkiye acaba neden Türkmeneline garantör olamamıştır? Buna cevap olarak; o zamanki İngiliz imparatorluğunun dünyanın tek süper devlet olusuna ve Musul petrollerini elinde tutmak için yeni bir savaşı bile göze aldığına bağlayabiliriz.

Bu konuda Türkiye'nin elinde yeterince koz vardır. Artık 1920'lerin Büyük Britanya’sı yoktur, onun yerine Türkiye'yi , kendi menfaatleri açısından, küstürmek ve kaybetmek istemeyen Amerika Birleşik devletleri vardır.

Amerikalı yetkililer, Türkiye'nin Kerkük kaygılarını “not ediyor”' ve Türkiye'nin düşündüğü ölçüde kitlesel Kürt seçmen kaydı yapılmadığı görüşünü dile getiriyor. Bu kaygıların BM'ye iletilmesinin gerekçesini değerlendiren bir kaynak, “BM birşey yapamaz, ancak bu kaygıların asıl adresidir”' diyordu.

Ne yazık ki Kerkük'te Türkmen nüfusunun yoğunlukta olduğu yerlere Kürt mülteciler yerleştirilerek, Türkmen nüfus seyreltilmektedir. Türkiye ise, buna müdahale edememektedir. Mesut Barzani, Şam'da yaptığı açıklamayla, Türkmen bölgesini Kürdistan hudutları içerisinde göstermekte ve Türkiye'yi karışmaması için sürekli tehdit etmektedir. Türkiye’nin Türkmen politikası ise tarihimizin en büyük fiyaskolarından biri olduğu gibi, yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’nin Irak konusunda millî bir politikası da olmamıştır. Ne yazık ki Türkiye’nin ısrarla ortaya koyduğu kırmızı çizgi bugün yoktur. Üstelik iki aşiret reisi, “Türkleri vururuz!” diye tehditler savururken; bizden çıt çıkmamaktadır!

1926'da İngiltere ile savaşmamız imkansız olduğu için Musul ve Kerkük topraklarını kaybettik. Ancak millet olarak asıl hatamız 1926'dan sonra bu toprakları bir daha hatırlamamamız oldu. Dış politikamız, şu an ABD ve İsrail ile işbirliği yapan Talabani ve Barzani'ye verdiği desteği ne yazık ki Irak'taki Müslüman Türk varlığından esirgemiştir.

Yaptığımız tek şey, "Olayları kınamak" veya "Kaygıyla seyretmek"...

Türkiye’nin Kuzey Irak’ta istenmeyişinin altında ABD’nin Barzani’ye vermiş olduğu sözler yatmaktadır ve bölgede bir Kürt Devleti kurulmak istenmektedir. 26 Haziran 2000’de Washington’da Irak muhalif gurupları ile Amerikan hükümeti arasında yapılan görüşmede başkan yardımcısı Al Gore yaptığı konuşmada, ABD'nin Irak Milli Kurultayı (IMK)'yi Irak muhalefetinin tek temsilcisi olarak gördüğünü ve butun desteğini onun arkasına koyduğunu söylüyordu.

Ne var ki, Arap ve Kurt temsilcilerinin bulunduğu toplantıya Irak'ın 3.cü büyük milliyetini oluşturan Türkmenler alınmadı ve bu konuda, sorularıyla belki de tarafları zor durumda bırakabilecek olan Anadolu Ajansı muhabiri Deniz Aslan kapı dışarı edilmiştir. Bu çok vahim bir olaydı, Türkiye’ye ve Türkmenlere karşı bir meydan okumaydı. Ama her nedense bu hakarete ve Türkiye’nin yüzüne vurulan yumruğa “bazı” konularda çok duyarlı olan Türk basını ve devleti sessiz kalıyordu.

Ne hazindir ki, Yunanistan'da kalan Türklere Türkçe öğretmeyen Yunanistan, bugün TC hükümetimizi kendi elleriyle, henüz ayrılıkçı çığırtkanların feryatları kulaklarımızdan silinmemiş olan bir grubun olmayan lisanını yaygınlaştırmaya mecbur etmektedir.

Felakete yol açacak bir patlamadan önce tarafların, özellikle de ABD'nin bu belirsizliği ortadan kaldıracak bir formül üretmesi gerekiyor. Tabii şayet Kerkük'ün Saraybosna ve Kudüs gibi kanla ve etnik nefretle değil, etnik uyum ve barışla anılmasını istiyorsak...

Türk'ün kendisini kaybetmemiş olan evladına ise üvey evlat muamelesi uygulamaktadırlar. Artık Irak Türkmenleri, Türkiye yerine başka devletlerden yardım arayışına başlamışlardır.

Telefar'deki son Türk katliamı sonucu devletin bazı kuruluşları ABD'nin ileri gelenlerini uyardılar. Ancak uyarılar ABD'yi kendine getirecek türden olmalıdır. Irak Türklerine artık sahip çıkılmalıdır. ABD ile bir an önce masaya oturulmalı, bir tek Türk'ün bile burnunun kanamaması için gerekenler neyse yapılmalıdır.

Olmadığı takdirde “Müttefiklik” durumu yeniden gözden geçirilmelidir. ABD artık Türkiye'nin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunu bir an önce açıklamalıdır. Yanındaysa bunu ispat etmeli, değilse Türkiye başka çareler aramalıdır.

Kürt Tehdit ve Emelleri

Kuzey Irak'ta federe devlet hazırlıkları yapan, Türkmenlerin yaşadığı Kerkük'ü Kürt ili ilan edip bir de Kürdistan haritası yayınlayan Mesut Barzani tansiyonu iyice tırmandırırken, Barzani'nin partisi IKDP, “Türkiye saldırırsa, K.Irak Türk askerine mezar olur’’ diye tehditler savuruyordu.

Oysa Türkiye, Kuzey Irak'ta, PKK ile mücadeleye destek olmaları için Barzani'ye önemli ölçüde maddi destekte bulundu. Barzani'nin silahlı güçlerini eğitti. Biz onlara inanılmaz ölçüde silah ve mühimmat desteği verdik. En zor dönemlerinde, “imdat” dedikçe Türkiye desteğini artırdı. Kuzey Irak'tan getirilen mazot onlara can damarı oldu. Türkiye, Irak'tan mazot girişini kısa süre önce durdurdu. Çünkü onun parasının önemli bir bölümü de PKK'ya gidiyordu.

Düne kadar yetkililerin “aşiret reisi” diye küçümsediği Mesut Barzani ve Celal Talabani'yi Türkiye büyütmedi mi? Türkiye büyüttü, besledi ve bugün onlar Türkiye'ye “rest” çekecek kadar ileriye gittiler. Celal Talabani ve Mesut Barzani, Türkiye Cumhuriyeti'nin verdiği pasaportla yabancı ülkelere gitmediler mi?

 

Türkiye'nin Güneyi'nde, Irak'ın Kuzeyi'nde kurulacak Kürdistan devletinin yalnız bizim için değil, Suriye ve İran için de önemli bir tehlike oluşturacağı muhakkaktır.

Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP), Türkiye'de, Kuzey Irak, Musul, Kerkük ile ilgili olarak gündeme gelen tartışmalara günlük yayın organı Brayati'de yayınlanan bir bildiriyle cevap verdi. Bildiride, Türk basınının yanı sıra bazı yetkililerin kışkırtıcı yayın ve demeçleri olduğu savunularak, Türkiye'nin bir ABD operasyonu sayesinde bölgedeki hedeflerine ulaşmak istediği ileri sürüldü.

Bildiride, ayrıca şu ifadelere yer verildi: “Türkiye, Kuzey Irak'taki Osmanlı ordusunun kaderini hatırlamalı, eğer söylediklerinde ısrarlıysalar, bırakalım şanslarını denesinler. Ulus olarak kendimizi feda etmeye hazır olduğumuzu ve saldırganlar için bu toprakları mezarlığa çevireceğimizi görecekler.”

Peşmerge liderleri Barzani ve Talabani’nin, “Kerkük bizimdir, Türkiye bize karışmasın” şeklindeki çizmeyi aşan açıklamalarına Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül’den sert ve kararlı tepkiler gelince, ABD’li yetkililer son bir ay içinde dördüncü kez Ankara’ya gelmek zorunda kaldılar. ABD, Irak seçimleri ve Kerkük’e yönelik büyük kaygılar taşıyan ve bu kaygılarını her mecrada dile getirmekten çekinmeyen Ankara’yı rahatlatmak ve tansiyonu düşürmek amacıyla, Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith’i Ankara’ya gönderdi.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’den önce Ankara’ya gelerek temaslarda bulunan Feith, Kerkük ve PKK konusunu kastederek, “hassasiyetlerinizi anlıyoruz. Her iki konu da hükümetimizin gündeminde. Irak’ta yeni hükümet işbaşı yapsın, Irak’ta bütünlük bizim için de hayati önem taşıyor. Bu sebeple bize biraz süre tanıyın ve sabredin” dedi. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ile bir saate yakın görüşen Feith çıkışta, ABD’nin Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu söyleyerek, üstü kapalı olarak, Barzani’nin “bağımsız Kürdistan devleti kurulacaktır” şeklindeki açıklamalarını değerlendirdi.

Talabani, CNN televizyonunda katıldığı bir programda, Irak seçimlerini değerlendirdi ve “'Bugün tarihi bir gün. Çok memnunuz. Cesur Amerikan askerlerine teşekkürler” dedi. Talabani, “'yeni Irak hükümetinde devlet başkanı veya başkan yardımcılarından biri olup olmayacağı” sorusu üzerine, “'Iraklı Kürtler yeni hükümette iki pozisyonu istiyor. Ya devlet başkanlığı ya da başbakanlık. Ancak buna ulusal meclis karar verecek” diye konuştu. Irak’ta devrilen Saddam Hüseyin yönetimi için “'En kötü diktatörlük” diyen Talabani, bundan sonraki adımın, ülkede terörizmi ortadan kaldırmak için kapsamlı bir plan olması gerektiğini kaydetti. Talabani, “'Kürt bölgesel hükümeti veya bölgesel Kürdistan çok ilerlemiş durumda. Irak'ın başka bölümleri için örnek teşkil edebiliriz” diye konuştu. ABD’nin ne zaman Irak'tan çekilmesi gerektiği yönündeki soruya karşılık Talabani, bunu ancak yıl sonunda koalisyon güçleriyle müzakere etmenin mümkün olabileceğini kaydetti. Talabani, “Amerikan askerlerinin Irak'tan çok yakın zamanda ayrılmasını istemiyorum” derken, Barzani de “bağımsız bir Kürt devleti kurulacaktır” diyordu.

 

2 Nisan 2003 tarihinde Ankara’yı ziyaret eden Powell, “Kuzey Irak'ta Kürt silâhlı güçleri tarafından bağımsız bir devlet kurulmayacak” diye vurguladı. Powell'in, Kürt devleti kurdurulmayacağını söylemesi, Kuzey Irak'taki petrol havzalarının ABD ve İngiltere tarafından yönetileceği anlamına geliyordu.

Iraklı Kürt liderlerden Celal Talabani ise, Irak devlet başkanlığına ya da başbakanlığa aday olduğunu açıkladı. Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB) lideri Talabani, Selahattin kentinde Irak Kürdistan Demokrat Parti (IKDP) lideri Mesut Barzani ile görüştükten sonraki basın toplantısında, “'Demokratik Kürt listesinin başbakan ya da devlet başkanı adayıyım” dedi. IKDP lideri Barzani ise, Süleymaniye, Erbil ve Dohuk'tan oluşan özerk Kürdistan bölgesinin başkanlığına aday olduğunu açıklıyordu. “Barzani'nin Kürt bölgesi başkanlığına adaylığını takdim ettik” diyen Talabani, “Barzani'nin yeğeni Neçirvan Barzani'nin de, yerel hükümeti kurmakla görevlendirileceğini” söyledi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Irak ve Kuzey Irak konusunda tarihin en inanılmaz tuzaklarından birinin içine göz göre göre çekilmektedir.

ABD'den güç alan Talabani ve Barzani, bugüne kadar olmadık bir şekilde Türkiye'ye kafa tutmaktadır...

Kerkük'ün başkent ilan edilmesi, oradaki Türkmen bölgesi de dikkate alındığında, Türkiye'nin stratejik varlığına karşı neredeyse bir “hakaret” niteliğindedir. Amaç, 'tahriktir... Nitekim, Türkiye'nin çevresini kuşatmaya başlayan bu senaryo artık gün ışığına çıkmaktadır.

- Başta Kıbrıs olmak üzere, Türkiye'nin ABD çıkarlarıyla çelişen kararlarını Ermeni ve Kürt devletleriyle bastırmak. Bu baskı sayesinde, Türkiye'nin kozlarını elinden almak. Senaryonun şimdilik Kuzey Irak bölümü, Kürdistan devleti ekseninde ateşlenmektedir...

Bir tarafta Türkiye'ye, Müslüman özelliği nedeniyle Afganistan ve Bosna'da jandarma görevi yaptırılmakta, diğer tarafta Kıbrıs ve Kuzey Irak gibi ya da Ermeni işgalindeki Karabağ gibi bölgelerde Ankara inisiyatifsiz bırakılmaktadır...

 

ABD'nin bütün bu operasyonları, başta petrol olmak üzere, enerji ekseninde yaptığı açıktır...

Evet, bütün bu olaylar gösteriyor ki, Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihinin en kapsamlı ve çetrefilli “tehdidiyle” karşı karşıyadır...

Bu yüzden, hükümetin ilk işi, bu “tehdit”e karşı milli stratejiyi geliştirmek olmalıdır...

 

 

S O N U Ç

Kuzey Irak'ta dalgalanan KDP kaynaklı ve ABD destekli Kürt devleti bayrağı, adeta bölgede yasayan milyonlarca Türkmen'in hazin sonunu belgeler gibidir. Doğu Türkistan'da yaşayan Türkler gibi, Kuzey Irak'ta yasayan Türkmenler de mi Amerika'nın ve bölgede yasayan Kürt gruplarının inisiyatifine ve insafına terk edilecektir? Barzani'nin kendisini Kürdistan cumhurbaşkanı olarak takdim ettiği, bölgede üniter bir Kürt devleti oluşturmak amacıyla her şeyin yapıldığı bir dönemde Türkiye, sadece Türkiye içinde yasayan Türkleri düşünmekle mi yetinecektir? Unutulmamalıdır ki, Kuzey Irak'ta yasayan Türkmenler, Misâk-i Milli sınırları içinde yaşayan Türklerdendir.

Türkiye bu meselede zarar görecek tek taraf da değildir. Türkiye zannedildiği kadar da çaresiz bir ülke de değildir. Türkiye bölgede ağırlığı olan bölgesel bir güçtür. A.B.D. orta ve uzun vadede Türkiye’yi tamamen saf dışı bırakacak imkanı da yoktur. Bu bağlamda Ankara, derhal Türkmenlerin Türkiye'de oluşturmuş oldukları siyasi ve kültürel birlikleri bir çatı altında toplayarak onlara devletin her kademesinin tanıyacağı bir resmi statü kazandırmalıdır.

Türkiye, kendi geleceği için de hayati önem arz eden bu konuda Kuzey Irak'ta kurulmakta olan yapıda Türkmenlerin de hak ettikleri yeri almaları gerektiğini sonuna kadar savunmalı, bunun için de mümkün olan her yola baş vurabileceğini yüksek sesle dile getirmelidir.

Geçmişte Saddam'ın tankları altında başta aydınları, subayları ve devlet adamları olmak üzere binlerce evladını kaybeden, yüzlerce yıllık öz vatanlarını terk ederek vatandaş kimliği alamadıkları Türkiye'den Avrupa'ya geçmek isterken Ege sularında boğulan Türkmenleri, şimdi Barzani'nin insafına terk edip iki ateş arasında bırakmak, Türk devlet anlayışına ve töresine asla yakışmaz.

İnancımız, Türk ulusunun devlet geleneğine ve töresine yakışır bir şekilde davranılacağı ve sadece adı geçen bölgede değil, Türk'ün yaşadığı ya da onu ilgilendiren bütün bölgelerde Türk'ün yararına akılcı politikaların yürütülmeye başlanacağıdır. Türkiye, uluslar arası platformda yaşadığı ikili ilişkilerde kendi şartlarını ileri sürebilecek bir devlettir ve öyle de davranmalıdır.

Ankara Irak'ta ki yeni yapılanmada Türkmenlerin haklarının korunması için gerekli uluslararası girişimleri sürdürmelidir. Kürtlerin haklarının korunması için öne sürülen gerekçeler Türkmenlerin talepleri öne sürülürken de kullanılmalıdır.

Siyasilerimiz Irak ve Türkmeneli sorunlarıyla ilgili tüm konferans, toplantı ve görüşmeleri asla kaçırmamalıdırlar. Aynı şekilde de aydınlarımız, dünyanın her yerinde, yaşadıkları ülkelerin milletlerine Türkmeneli’nin Türkmen olduğunu yazı ve görüşmeleri sırasında tanıtmalıdırlar. İngilizce, Arapça, Fransızca ve İspanyolca gibi önemli dillerde gazete ve dergi yayıncılığına ve internet sitelerini açmaya da çok önem vermemiz gerekiyor.

Türkiye her şeyden evvel, Türkmenlerin yasal haklarını gasp eden Irak hükümetiyle, masaya oturup bu konu hakkında tavrını ortaya koymalıdır. Ayrıca Türkiye, Türkmeneli konusunda, Türk Devleti’nin yardımlarıyla, ayakta durmayı beceren Kürt parti liderleri Celal Talabani ve Mesut Barzani’yi, şiddetli bir biçimde uyarmalıdır.

Bugünkü kargaşanın da asıl sebebi, Iraklıların, “Ben Şii’yim, ben Arap’ım, ben Sünni’yim” vb. demeleri ve “Ne mutluyum ki, ben Iraklıyım” diyememeleridir! Her şeyden önce Atatürk milliyetçiliğini hor gören, azınlıkları tanımayı insan haklarının gereği sayan- sözde aydınlar için ve “Türklük” yerine, “Türkiyelilik” kavramını yerleştirmeye çalışan, PKK ile mücadele hususunda ve hatta her hususta olduğu gibi, bu konuda da Amerika’ya güvenmek doğru mudur ? Başbuğ Paşa'nın dediği gibi güvenliğimizi ve çıkarlarımızı korumak sadece Türkiye’nin işi olmak gerekir. Biz, Paşa'nın bu sözleriyle ABD ile “başka ilişkilerimiz” olduğu sözleri arasında da bir çelişki görmüyorum. Açıkçası ABD ile ortak, karşılıklı çıkarlarımız var diye kendi güvenliğimizi kendimiz sağlamak hususunda Washington’dan çekinmemiz söz konusu olmamalıdır.

Birinci tezkereye karşı çıkmakta ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı. Eğer tezkere geçse idi, 65.000 Amerikalı Türkiye'de Güneydoğu'ya yerleşecek orada burunlarını insan hakları vesaire diye bizim içişlerimize sokacaklar ve üslerden belki bir daha çıkmayacaklardı. En vahimi, bugün Irak'taki zulümlerine Türkiye de ortak olmuş olacaktı.

• ABD, Irak'ta Türkmenleri yok varsaymaktadır. Türkiye ve Türkmenler karşısında, yerel Kürt grupları ile birlikte hareket etmektedir.

• Ve ABD'nin de destek verdiği Türkiye'nin AB üyeliği bağlamında, geçtiğimiz ay yayınlanan İlerleme Raporu ile, Alevilerin gayri Müslim azınlık oldukları, Türk kavramının münhasıran etnik bir kavram olduğu tartışmaları ortaya çıkmıştır. Bunun pratikteki anlamı, Türkiye'nin yurt dışındaki bir kısım Türk varlığını kaybetmesidir.

Kuzey Irak’ta kurulacak merkezi Kerkük’teki bir Kürdistan devleti, sadece bir “hassasiyet” konusu değil, Türkiye’nin milli bütünlüğüne karşı “açık ve yakın” bir tehdittir!

Tüm bu gelişmeler karşısında bölgedeki Türkmenler de sahipsiz bir topluluk görüntüsü içinde bulunmakta ve haliyle Irak’ın yapılanmasında Türkmenler’in aktif bir rol üstlenmeleri mümkün görülmemektedir. Irak Meclisi’ndeki Türkmenleri temsilen bulunan iki Türkmen’in bile Hükümetten dışlanması açıkça bir meydan okumadır. Hükümetimizin ve Dışişlerimizin; Irak’ta Türkmenleri dışlayıcı ve güvenliğimizi olumsuz etkileyecek her türlü siyasetin engellenmesi noktasında kararlı bir tavır sergilemesi, Türk milletinin beklentisidir. Türkmenler’in de bu haklı beklentileri karşılanmadığı takdirde, silaha sarılmaktan başka hiçbir çareleri kalmayacaktır. Bölgede adeta Peşmerge aşiretlerinin oyuncağı durumuna düşen ABD, gerçekleri görmeli ve Türkmenler’e yönelik insan hakları ihlalinden vazgeçmelidir. Aksi takdirde Türkmenler’e yönelik her katliama, her cinayete ABD de ortak olmuş olacaktır. Vatan topraklarının savunması noktasında Türkmenler; gerekirse başka komşu ülke ve halkların da desteğini alarak kanlarının son damlasına kadar haklarını savunma ve varlıklarını koruma mücadelesi vermek durumunda kalmaları, ne Kürtler için ne de ABD güçleri için iyi sonuçlar vermeyeceği bilinmelidir.

Gelecek on sene içinde Ortadoğu bölgesel bir iç savaş süreci içine çekilebilir. Bundan dolayı, Kerkük'ün Irak'ın parçası olarak kalması Türkiye'nin yaşamsal çıkarıdır. Ankara, Kerkük'te işletilen süreci durdurmak zorundadır. Irak’ta ABD'nin benimsediği ve artık Ankara'da resmi çevrelerin “Türkiye düşmanı” olarak algılamaya başladığı politikalara Türkiye'nin nasıl bir cevap vereceği tartışılıyor. Tartışmalarda en fazla üzerinde durulan husus, Türkiye'nin Kerkük'e askeri bir müdahale düzenlemesi durumunda ABD ile çatışmaya girip girmeyeceğidir.

Endonezya’nın kuzey batısında, Kıbrıs’ta ve Kerkük’te dalgalanan ay yıldızlı bayrakların bu devlete yüklediği bir borç vardır. Bu borcun kabulü insanlık icabıdır. Türkmenler bizim akrabamız, kardeşlerimizdir.

Kanaatimizce okullarımızda, Lozan'dan daha çok, Sevres Anlaşmasını okutmamız gerekir. O zaman gençlerimiz bugünü daha iyi anlayabilecek ve değerlendirecektir.

Türkiye’nin elinde bulunan en önemli kozlardan biri de Musul eyaleti üzerinde taşıdığı tarihî haklarıdır. Bilindiği gibi Musul eyaleti, 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’na göre Irak’a bırakılmıştır. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Irak parçalandığı takdirde Ankara Anlaşması’nın hükmü sona erecek ve Kuzey Irak bölgesinin eski adı olan Musul eyaleti tekrar eski sahibine iade edilecektir. Bu yüzden Türkiye, bu bölge üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Daha açık bir ifade ile Türkiye’nin bilgisi ve rızası olmadan, Irak’ın kuzeyinde yeni yapılanmaya gidilmesine izin verilmemesi gerekir. Bu hususta Türk siyaset bilimcilerinin, Ankara Anlaşması’nı yeniden yorumlayarak, Türk dış politikasının bilgisine ve gündemine sunmalarında yarar vardır.

Türkmenler, Irak'a gerilim ve istikrarsızlık değil, aksine barış, huzur, kardeşlik getirmek için çalışmaktadırlar. Türkmenlerin amacı; Irak'ın parçalanması, etnik temelde bölünmesi değil, aksine Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması, farklı etnik ve dini gruplar arasında adalet ve hoşgörü temelinde bir işbirliği kurulmasıdır. Onlar Türkiye'den bu haklı mücadelelerinde destek beklemektedirler. Türkmenlerin vizyonu, kendileri tarafından şöyle ifade edilmektedir:

Türkmenler, varlıkları ve hakları anayasa ile teminat altına alınmış, toprak bütünlüğü korunan, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygılı, demokratik bir cumhuriyetten yanadırlar. Arap ve Kürtlerin Türkmenleri asimile eylemlerine bir daha imkan vermeyecek yeni düzenlemeler yapılmasını istemektedirler. Nihayet bütün bu düzenlemelerin Türkiye'nin de teminatçı (garantör) devlet olarak imzalayacağı bir anlaşma ile Birleşmiş Milletler'in kontrol ve takibine emanet edilmesi esastır.

Türkiye'nin bu mücadeleye destek vermesi ise, kendisiyle aynı soydan gelen, aynı inancı paylaşan ve aynı dili konuşan mazlum bir halkın hakkını koruması tarihi bir borç ve yükümlülüktür.

Sonuç olarak

  Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi irade, oportünist beyanatlarla bir yere varılamayacağını artık görmelidir.

  Irak’ın toprak bütünlüğünden yana bir politikanın savunucusu olan Türkiye, bunun bedelinde Irak’ı Türkmenler üzerindeki şiddetli ve dayanılmaz baskıdan caydırabilmelidir.

 Türkiye üniter yapıdan yana olacaksa, bölgenin yeni egemen gücü olmaya çalışan Amerika’ya karşı pazarlık masasında elini güçlendirmelidir. Bu tercihin başarıya ulaşması için Irak'taki Arap toplumunu yanına çekmelidir.

  Talabani ve Barzani'nin sindirme ve zorla göç ettirme operasyonuna karşı direnilmeli ve Türk beldelerine Kürd göçleri olabildiğince engellenmelidir.

  Türkiye’nin desteğiyle yazılı-sesli ve görüntülü kitle iletişim araçları, Türkmenlerin yaşadığı heryerde takip edilebilir hale getirilmelidir.

 Türk çocuklarının eğitim gördüğü okullardaki tek eğitim dili Türkçe olmalıdır. Gerekirse evler ve camiler Türk Okulu olarak yapılandırılmalıdır.

  BM tarafından Kürdlerin yaptığı insan hakları ihlalleri tespit edilmeli ve sorumluların cezalandırılması sağlanmalıdır.

  ABD tarafından dikkate alınmayan Türkmen Cephesinin siyasi konularda daha geniş yetkiler kullanması için harekete geçmelidir.

  Aslında Kürtlerin bütün ticareti Türkiye üzerindendir. Türkiye, Türkmen bölgesine uzanan koridora, yani Habur’a alternatif bir kapı açabilir; bazı ticari faaliyetleri kısıtlayabilir. Barzani ve Talabani’nin yan gelir kaynaklarından olan Uluslar arası Uyuşturucu Kaçakçılığı işine de mutlaka darbe vurulmalıdır.

  Ankara Irak'taki yeni yapılanmada bölgedeki tüm Türkmenlerin haklarının korunması için gerekli uluslararası girişimleri ısrarla sürdürmelidir.

  Türkiye adeta etrafı tsunami dalgalarıyla çevrilmiş bir Türkmen adası durumunda kalan karındaşlarına sahip çıkmak zorundadır. Bu tarihi misyonunu harekete geçirmeli, başını dik tutmalı ve kararını vermelidir. Bunun için de sahip olduğu güç, damarlarındaki asil ve temiz kanda mevcuttur.

 ---------------------------------------------

* Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

 Bu makale 12 Mart 2005 tarihli HABER ANALİZ'de yayımlanmıştır. Çalışmadan yararlananların kaynak göstermeleri bilimsel ahlak gereğidir.

 

K A Y N A K Ç A

Abdullah Manaz,Geçmişten Günümüze Kuzey Irak, STRADİGMA, Şubat 2003 sayı : 1

abuksur@superonline.com, TurkishForum, 06.06.2003

Ali Naci Karacam; Lozan, İstanbul, 1971

ANKA Haber Ajansı, Turkish Forum, 5 Nisan 2000

Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri; Cilt I, s.74 5

Cemalettin Taşkıran, Türkiye, Türkmenler ve Kuzey Irak, Haber Analiz, 14 Nisan 2003

Cüneyt Mengü, A.B.D. Raporu ve Irak’ta Türkmen Nüfusu Meselesi, Yeni Hayat, 61.Sayı

Dünden Bugüne Tercüman, 31.01.2005

Haber Merkezi, 01 Şubat 2005

http://www.ortadogugazetesi.net, 14.04.2003

Hürriyet, 22. 8. 2002

Irak’ın Türkmenler’e Baskısı Arttı, INAF Haber Bülteni, 08 Ocak 2002

Kaynak: www.ntvmsnbc.com

Kerkük’ün kimliği, Zaman, 23.01.2004; Suphi Saatçi, Kerkük Vakfı Genel Sekreteri, HABER ANALİZ

Kerkük'e rekor göç, Akşam,17. 09.2004

Kuzey Irak’ı mezar ederiz, Hürriyet, 22. 8. 2002

Mehmet Aça, Gündemden Düşürülen Kuzey Irak ve A.B.D. ile Barzani’nin İnsafına Terk Edilen Türkmenler, Yeni Hayat / 67. Sayı

Metin Ayışığı, Türkmen politikasında stratejik hatalar, Zaman 07.01.2004

Metin Can, Peşmerge Telafer’de, Sabah,13.09.2004

Milliyet, 3.2.2005

Müjdat Kayayerli, Türkmen siyasi varlığı ne durumda, Haber Analiz, 15 Eylül 2004

Saygı Öztürk, Barzani'nin 'Büyük Kürdistan' haritasında Türkiye'nin 19 ili de var, Star, 14.10.2002

seergin@hurriyet.com.tr

Seha L. Meray; Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar, Belgeler, Cilt I, İstanbul, 1993. s. 345

Sesini duyuramayan azınlık: Türkmenler, 8 Mayıs 2003, Sayı: 799

Tercüman, 28.01.2005

Türk İstiklâl Harbi; Cilt IV, Güney Cephesi, Genel Kurmay Başkanlığı Basımevi, Ankara, 1966,

Türkiye müdahale edebilir, The New TheTimes, Akşam, 27.1.2005

Türkiye, Türkmenlere Garantör Olmalıdır, 8 Temmuz 2000 ; ttp://www. turkmenfront.org

Türkmenler Kuzey Irak’ta Asimile Ediliyorlar, INAF Haber Bülteni, 2 ŞUBAT 1998

Türkmenler'i de unutmayalım! TURKISH FORUM, 11.7.2002

Türkmenlerin Siyasi Yapılanması, http://www. iraqiturkman. org.tr/turkmen15.htm

Türkmenlerin Siyasi Yapılanması, http://www. iraqiturkman. org.tr/turkmen15.htm

www.diplomatikgozlem.com, 11 Nisan 2003 / New York

Zaman, 01 Şubat 2005

Zaman, 16.09. 2004

Zaman, 27.01.2005

 

**** http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/turkmen.html

 

 

///////////////////////////

 

İSMET İNÖNÜ KERKÜK VE MUSUL’U NASIL REDDETTİ
Tarih: 13.12.2005 Saat: 09:53 Yayınlayan: isbara_alp


badal1944 gönderdi: "Büyük Önder Atatürk kalasaydı acaba Kerkük’ün şimdiki durumu aynı olur muydu? Diye çok kez düşünüyorum. Atatürk; Misak-ı Millinin hudutları içinde bulunan Musul ve Kerkük davasıyla yakından ilgileniyordu. Zulme ve katliama uğrayan Türkmenlerin haklarını sorguluyor hatta Kerkük ve Musul eyaletinin Türkiye’ye katılmasını kuvvetle istiyordu.

Mustafa Kemal bizzat Kerkük’ün sevilen ve tanınmış ailelerinden “Acemi Sadun Paşa” ve Cebbarilerle doğrudan doğruya irtibat halindeydi. Kerkük kalesinde tekke ve mescitleri de bulunan Seyyid Muhammet Cebbari, bölgenin bağımsızlığı ve halkın hürriyeti için yıllardır yoğun bir şekilde çalışıyordu. Mustafa Kemalin niyeti ve Türkmeneli hakkındaki düşünceleri, 1 Ağustos 1925 tarihinde Kerkük Kalesinde yaşayan Seyit Muhammed yazdığı mektup’ta ortaya çıkıyor:

“…Muhterem Mücahit ve akrabalarına…

Memleketin ayrılmaz bir parçası olan Musul’un ahalisinin yakında kurtulacağına inanç ve güvenim tamdır. Çabalarınızda kararlı olmanızı, gelecekteki selamet ve saadetiniz adına hamiyetinize terk eylerim. Türkiye hükümetinin aidiyeti hasebiyle yakın gelecekten asla ümit kesmeyerek zulme karşı yüksek bir mücadele ruhuyla, aydınlık bir istikbal temini için, din kardeşlerimizin huzur ve saadeti için kıymettardır. Kurtuluş günleri yakındır. Kurtuluş günlerinin doğmasını sabırla bekleyiniz. Cenab-ı vacibul vücuttan cümleye muvaffakiyetler temenni eylerim.

Atatürk’ün düşünceleri bu istikamette olurken İsmet İNÖNÜ çok farklı bir şekilde düşünmüş, onu bu düşünceye sevkeden faktörün ne olduğunu bugüne kadar hiçbir Türkmen çözememiştir.

İŞTE BELGE

…Yıl 1945. Irak dışişleri bakanı Naci Şevketin yayınlanan tarihi hatıratına ibretle göz atıyoruz.

“…Başbakan Nuri Sait Paşa, Irak dış işleri bakanı Naci Şevketi huzuruna çağırıyor.

Türkiye”ye resmi bir ziyaret yapacağız, sen de bana eşlik edeceksin! Baş üstüne efendim! Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı muhterem Şükrü Saraçoğlu’ydu. Devlet töreniyle ve nezaketle karşılandık. Ankara’da ve Devlet konuk evinde misafir ediliyorduk. Akşamüzeri Nuri Sait Paşa bana ilk defa Türkiye ziyaretimizin maksadını anlatıyordu.

-İyi dinle beni Naci, Prens Abdulillah rahat durmuyor. Mutlaka kral olmak istiyor.

Kurmaylarımızla düşündük, ne yaparsak yapalım bizim Kuzey Iraktan Türk kimliğini silmemiz mümkün değil!

Bugün Türkiye’de munis bir iktidar var. Amma bir gün Türkiye’de bir yönetici çıkar ve Musul’u cebren elimizden alabilir. Bu nedenle biz Prens Abdulillahla konuşup karara vardık. Şimdi biz Musul vilayetini Türkiye’ye verelim. Ona karşılık da Türkiye bizim Suriye’yi işgalimize karşı koymasın… Böylece Prens Abdulillah Suriye’nin müstakbel kralı olur. Mekke emiri Şerif Hüseyin bin Alinin de rüyası gerçekleşmiş olur…! Böylece Kuzey Irak belasından da kurtulmuş oluruz…”

Ortadoğu’da harpsiz-darpsız bir hudut tashihi yapılacak ve Türkiye bu projeden en kazançlı devlet olarak çıkacaktı. Ertesi sabah Başbakan Saraçoğlu devlet konuk evine ziyaretimize geldi. Ona Türkiye’ye gelişimizin esas maksadını anlattık. Saraçoğlu çok sevindi.

—Biliyorum, Musul ve Kerkük misak-ı milli hudutlarımız içinde olup, Gazi paşanın da ısrarlı talepleri vardı! Dedi ve memnuniyetini izhar etti.

—Bu fevkalade teklifi Cumhurbaşkanımız İsmet paşaya bildireceğim…

Aynı gün Türkiye Cumhuriyeti dışişleri bakanı Saraçoğlu cevabı getirdi. İfade ederken yaşadığı şaşkınlık, bizleri de hayrete düşürdü.

—Reisicumhur İsmet paşanın cevabını iletiyorum!

Türkiye devleti bu teklifi şiddetle reddeder… Böyle bir planın gerçekleşmemesi için de elinden gelen her şeyi yapacağından emin olabilirsiniz!

Musul’u reddettiler. Şerif Hüseyin bin Âlinin de hayalleri suya düştü. Türkiye ziyaretimiz başarısızlıkla sonuçlanmıştı…

Dün, İsmet İnönü,1991’de Genelkurmay Başkanı’nın istifasına neden olan kriz ve I Mart 2003 tezkeresi’ni değerlendirmeyen Türkiye, Kuzey Irak’a girmek için, belki son önemli fırsatını kaçırdı. Hele ABD Başkanı Bush-Barzani görüşmesi ve Bush’un Barzani’ye başkan olarak hitap etmesi Türkiye’yi tamamen Kuzey Irak’a girmekten uzaklaştırmıştır diye düşünüyoruz.
Şemsettin Küzeci

Allah Türk’ü korusun…
"

***** http://64.233.183.104/search?q=cache:zxtRVS0k7owJ:www.otuken.org/html/modules.php%3Fname%3DNews%26file%3Darticle%26sid%3D3862+Acemi+Sadun+Pa%C5%9Fa&hl=tr&gl=tr&ct=clnk&cd=2

///////////////////////////

ANAVATAN TÜRKİYE'DEN AYRILDIKTAN SONRA IRAK TÜRKLERİ   

 


       Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Irak'ın İngiliz işgaline girmesi, Türkler için, karanlık bir dönemin başlangıcı olmuştu. Toprakları İngiliz işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türklerinin ileri gelenleri, istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi. Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu. İlk olarak, İngilizlerin, halkı Osmanlı devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil biçimde önlemler alınmağa başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hakimleri, para vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri, İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı.

     Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi Küçük Molla Efendi (1867-1943)'nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve sohbetleri, büyük etki yapıyordu. Şehrin en büyük ibadet yeri olan Ulucami'de aynı zamanda hocalık da yapan Küçük Molla Efendi, Erbil'in ileri gelenleri üzerinde büyük nüfuza sahipti. İngilizler de, işgal ettikleri yerlerde, bu yüzden çeşitli bahaneler yaratarak, halkın en çok toplanma yeri olan camileri kapatıyorlardı. Bu düşünceyle İngilizler, Erbil'de mevcut 12 camiden onunu, salgın hastalık olduğu gerekçesiyle kapatmışlardı. Gaye, halkın buralarda toplanmalarını ve aralarında ilişki kurmalarını önlemekti. Böylece halkın sadece iki camide toplanmaları daha kolay kontrol edilebilirdi. Bunun üzerine Küçük Molla Efendi'nin evi, adeta toplanma merkezi haline gelmişti.

      Van Valisi Haydar Bey, İstanbul'a Bâb-ı Alî Dâhiliye Nezâreti (İçişleri Bakanlığı)'ne 6 Ağustos 1919 tarihinde bildirdiği şifre ve telgrafta, İngilizlerin bütün Erbil ve Revanduz aşiret reislerine ayda yetmişer rupiye maaş verdiği, ancak Erbil ağaları ve aşiret reislerinin, İngilizlerin hakimiyetini ve maaşlarını kabul etmediği ve her teşebbüslerine engel olmağa çalıştıkları dile getirilmektedir. Buna göre, bölgede tanınan Seyyid Taha'yı elde eden İngilizlerin, bu kişiyi Bağdat'a davet etmeleri, bunun da daveti kabul ederek,Bağdat'a gideceği yolunda haberlerin yayılması, halk arasında büyük tepkiye yol açmıştır. Bunun üzerine Seyyid Taha, İngiliz siyasî hakiminin davetine icabetle Bağdat'a hareketinden önce Küçük Molla Efendi'nin evinde, Erbil ağalarının da hazır bulundukları toplantıya çağrılmıştır. Toplantıda Erbil ağaları, İngilizlerin kendisine verebilecek paranın azamisini vermeğe hazır olduklarını ifade ederek, düşmanın (İngilizlerin) teklifini kabul etmemesini ve böylece halk arasına nifak saçmaması yolundaki ricaları kabul etmeyen Seyyid Taha'ya ağır biçimde hakaret edilmiştir. Dönüşte de, bütün halkın ve aşiretlerin nefretini kazanmış olan Seyyid Taha'nın hareketini, Erbil'den Van'a kadar, özellikle Erbil, Revanduz ve Şemdinân aşiret, ulemâ ve din adamları telin etmişlerdir.

      İngiliz işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka şehirlerinde, Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen pekçok kişi vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk Cemiyeti kuruldu. Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs 1919'da Nuri Efendi'yi Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa zamanda çoğunluğu Kerküklü Türk Subaylardan oluşan, bu arada Kürd kökenli subaylar ile emekli veya görevlerine son verilmiş birçok Arap subayı ve çok sayıda sivil, bu cemiyetin etrafında toplandı. Faaliyetini gizlice genişleten ve fikirlerini yaymağa başlayan Musul'daki cemiyetin başkanı, Musul'da yaşayan Kerkük'lü Binbaşı Abdulcabbar'dı. Yönetim kurulunda ise, Ahmed Yaver'in oğlu Davud Efendi, Davud Çelebi Hacı Selim ve kardeşi Sait Çelebi, Kerküklü Rauf Mehmed Efendi adlı vatanperverler bulunuyordu.

      Cemiyete üye olanlar arasında adları tesbit edilenler ise şunlardı:Hasan Efendi'nin iki oğlu Agâh Efendi ile Şakir Efendi, Abdullah Çenebaz Efendi, Kerküklü İzzet Efendi, Polis Abdulkadir Efendi ve Sait Hulusî Efendi. Türk Cemiyeti'nin ayrıca pek çok taraftarı vardı.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı devletine sadık kalan ve pek çok hizmetler etmiş olan Irak aşiret reislerinden Acemi Sadun Paşa3 da, İngilizlere karşı mücadelesini sürdürürken diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa ile gizlice haberleşiyor, Irak'ın ve Iraklıların Türkiye'ye bağlı bulunduklarını ifade ediyordu.4 Güçlü ve değerli bir şahsiyet olan Acemi Sadun Paşa, bölgedeki milliyetçi aşiretlerin ve halkın üzerinde büyük bir nüfuz sahibi idi. Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı ümitsiz, ancak destansı bir mücadeleye girişen Acemi Paşa, savaştan sonra Anadolu'ya geçerek, bütün varlığı ile Millî Mücadeleye katılmıştı.

 ******** http://www.ozturkler.com/data/0008/0008_08_40.htm

 

////////////////////

Türkmen Meselesi ve Türkiye'nin Kuzey Irak Politikası-1

 

 

 

11 Mart 2005

 

 

Bir Kerkük deyişi vardır : Kalamızı aldılar, balamızı çaldılar. Daha can çeker iken salamızı saldılar.

Abbasiler zamanından beri herşeyi ile Türk yurdu olan Musul, Kerkük ve Süleymaniye bölgesindeki kardeşlerimizin 200 senelik ağıdı işte böyle. 

Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu'yu bölüşmüşler, Irak'ın İngiliz sömürgesi olması karara bağlamışlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya safında savaşa katılması, İngiltere ile Osmanlı'yı Ortadoğu'da karşı karşıya getirdi. İngiliz saldırısı ile açılan Irak Cephesi'nde, Hindistan'dan gönderilen İngiliz kuvvetleri Basra'ya çıkarak kısa zamanda Bağdat'a kadar ilerlediler. Ancak Osmanlı Orduları İngiliz ilerleyişini durdurdu ve Irak Cephesi'nde önemli başarılar elde etti.

Osmanlı orduları, Irak cephesindeki bu büyük başarıya rağmen, savaşın son iki yılında geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Irak'ın kuzeyini yine de başarıyla korudu. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Ali İhsan (Sabis) Paşa 6. Ordu Kumandanı olarak Musul'da bulunuyordu. İngilizler ise ani bir işgal hareketi ile Musul'a egemen olmak istiyorlardı. Kısacası Musul, Mütareke hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde işgal edildi.

Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele'ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu'dan alıyordu. İngiliz işgalinden sonra Bağdat'ta, Kerkük'te, Musul'da ve Irak'ın başka şehirlerinde, Türk hakimiyetinin tekrar uygulanmasını ve yerleşmesini isteyen pekçok kişi vardı. Bu yüzden Bağdat'ta faaliyete başlayan gizli bir Türk Cemiyeti kuruldu. Türklük yanlısı fikirleri yaymak üzere Cemiyet, Mayıs 1919'da Nuri Efendi'yi Musul'a gönderdi. Çalışmağa başlayan Nuri Efendi, kısa zamanda çoğunluğu Kerküklü Türk Subaylardan oluşan pekçok vatanseveri, bu cemiyet etrafında topladı.

Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı devletine sadık kalan ve pek çok hizmetler etmiş olan Irak aşiret reislerinden Acemi Sadun Paşa da, İngilizlere karşı mücadelesini sürdürürken diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa ile gizlice haberleşiyordu. Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı ümitsiz, ancak destansı bir mücadeleye girişen Acemi Paşa, savaştan sonra Anadolu'ya geçerek, bütün varlığı ile Millî Mücadeleye katılmıştı.

Musul halkının tüm unsurlarının (Kürt, Türkmen ve Arapların) Osmanlı'ya ve yeni kurulan Ankara hükümetine karşı gösterdikleri bu sadakat karşısında Ankara hükümeti de duyarlı davranmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın 1 Mayıs 1920 tarihinde B.M.M.'nde yaptığı konuşma, Musul konusundaki düşüncesini ve savunduğu politikayı açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

"Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz, İskenderun'un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik!"(1)
 
Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümeti, Musul konusundaki bu kararlılığı Lozan Konferansı'na kadar olan süre içinde çeşitli vesilelerle gösterdi. İngilizler'in Ocak 1921'de Erbil ve Revanduz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti'ni destekleyen "Sürücü Aşireti"ne saldırmaları üzerine Mustafa Kemal Paşa, Millî Müdâfaa Vekâleti'ne çektiği telgrafla Revanduz bölgesine asker gönderilmesini istedi". Bu görev Kaymakam ve Milis Yarbay Özdemir Bey'e verildi. Özdemir Bey, kuvvetleriyle başlangıçta bölgede oldukça önemli başarılar elde etti, ancak daha sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Özdemir Bey'in Revanduz'da kazandığı başarı, bölgedeki halk ve aşiretler üzerindeki nüfuzu Türk Genelkurmayı'nı Musul'un kurtarılması için bâzı askerî tedbirlerin alınmasına sevk edecekti.

Lozan Konferansı'nda Musul Meselesi

Lozan Konferansı'nda üzerinde en zor tartışmaların yürütüldüğü konu "Musul Meselesi" oldu. Türkiye için hayatî bir öneme sahip olan Musul, I. Dünya Savaşı'nın galibi olarak Lozan Konferansı'na egemen olan İngiltere için de gerek zengin "petrol kaynakları" ve gerekse "Hindistan yolunun emniyeti" bakımından ele geçirilmesi zorunlu görülen stratejik ve ekonomik öneme sahip bir bölgeydi.

Türkiye ise, haklı olarak, Misâk-ı Millî'nin vazgeçilmez bir parçası olan ve üzerinde yaşayan insanların da kendisiyle dil, din, kültür ve tarih bağlarıyla bağlı olduğu Musul vilayetini kaybetmek istemiyordu.(2)

Musul meselesi, ilk olarak Lozan Konferansı'nın 23 Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa Türk tezini siyasî, tarihî, etnografik, coğrafî, ekonomik ve askerî açılardan geniş bir şekilde ve son derece tutarlı bir biçimde savundu. Musul vilâyetinde yerleşik nüfus, 503.000 kişi olarak gösterilmiş, Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğun Türk olduğu vurgulanmış ve bölgenin Anadolu'dan ayrılamayacağı belirtilmiştir. (3)

Ancak Musul'u elde etmeye kararlı olan İngiliz heyeti karşı gerekçeler öne sürerek konuyu konferansın ikinci celsesine bıraktırdı. İkinci celse görüşmelerinde meselenin iyice çıkmaza girmesi üzerine Türk heyeti  Plebisit, yani halkoylaması önerdi. Musul'da bir oylama yapılmalı ve vilayet halkına Türkiye'ye mi yoksa İngiliz mandası altındaki Irak'a mı katılmak istedikleri sorulmalıydı. Son derece akılcı, adilane ve makul olan bu teklif Lord Curzon tarafından kabul edilmedi.

Plebisit teklifi karşısında Lord Curzon'un ikinci önemli manevrası Musul meselesinin, I. Dünya Savaşı'nın ardından galip devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesi ve kararın cemiyet tarafından verilmesi teklifiydi. Bu teklif İngiltere'nin müttefikleri tarafından da desteklendi. Ancak elbette ki bu istek İngiltere'nin Musul meselesini neredeyse kendine havale etmesi anlamına geliyordu. Çünkü İngiltere Milletler Cemiyeti'nin kurucusu ve en güçlü birkaç üyesinden biriydi. Bu kuruluşun İngiliz çıkarlarına aykırı bir karar vermeyeceği çok açıktı. Türkiye ise Milletler Cemiyeti'ne üye bile değildi.

Dolayısıyla Türk heyeti İngiltere'nin bu tuzak teklifini kabul etmedi. Türkiye'nin Musul'dan vazgeçmeyeceğini ifade etti. Lozan Konferansı'nın sonraki celselerinde de bir gelişme olmadı. 4 Şubat'ta yeni bir barış projesi hazırlayan İngilizler ve müttefikleri barış görüşmelerinin kesilmesi tehdidinde bulunarak bunu Türk heyetine kabul ettirmeye çalıştılar. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmedi ancak 4 Şubat 1923 tarihinde yazılı bir teklif yaparak Musul meselesini Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans programından çıkarılmasını istedi. Görüşmeler aynı gün sona erdi ve Türk heyeti yurda döndü.

Kısacası, Lozan Barış Konferansı Musul meselesini çözüme kavuşturamadan sona erdi. Mesele Lozan Antlaşması'ndan sonra Haziran 1926 tarihine kadar sürüncemede kalacaktı. Üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren Haliç Konferansı'nda ele alınacak, daha sonra Milletler Cemiyeti Meclisi'nde görüşülecek ve nihayet, Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile neticelenecekti. İngiltere ise Musul meselesini 6 Ağustos'ta Milletler Cemiyeti'ne götürdü.

Milletler Cemiyeti 30 Eylül 1924'te, Musul Meselesini incelemek ve çözümle ilgili tavsiyede bulunmak üzere bir komisyon oluşturulmasına karar verdi. Komisyon Londra, Ankara ve Irak'ta çalışmaları müteakip 27 Ocak 1925'te Musul'a geldi. Komisyonda bulunan Türk delegeler ve özellikle Komisyonun Türk Başkan Yardımcısı Cevat Paşa'yı üniforma ile gören halk galeyana gelerek Paşanın çevresini sarar ve kalabalıktan bazıları Paşanın elini yüzünü öpmeye başlar. Kalabalık bir anda büyük bir yürüyüşe dönüştü. Halk Yaşasın Türkiye diye bağırıyordu !!. Olay Komisyon raporunda olduğu gibi anlatılmıştır. Bu olay Musul Meselesinde Türkiye'nin haklı olduğunun güçlü kanıtı olmuştur. Çalışmalarını 16 Temmuz 1925'te tamamlayan komisyon, raporunda Musul Vilayetinin kime bırakılması gerektiğini net ve açık ifadelerle belirtemedi. 1925 şubatında Doğu Anadolu'da Şeyh Said isyanın ardından, 16 Aralık 1925'te ise Musul bölgesi Irak Manda yönetimine bırakıldı. Nihayet karar Milletler Cemiyetine bırakıldı. Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925'te Musul Vilayeti'nin Irak'a verilmesine karar verdi(4).

Türkiye defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen sonunda Cemiyet Meclisi kararına uydu ve 5 Haziran I926'da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul'u Irak'a terk etmeyi kabul etti.

Ankara Antlaşması, "sınır, iyi komşuluk ilişkileri ve genel hükümler" adı ile üç kesim ve toplam 18 maddeden meydana geliyordu. Antlaşmanın bir ve ikinci maddesi Türk-Irak sınırını tespit etmiş, 14. madde ise bölgedeki petrol gelirinin %10'unun 25 yıl süreyle Türkiye'ye bırakılmasını öngörmüştü. Böylece Türkiye; Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye'yi 500.000 sterlin karşılığında Irak'a bırakmış, alınan para Düyun-u Umumiye ödemesi ile İngilizlere verilmiştir(5).

Türkmenlerin Dramı Başlıyor

Milletler Cemiyeti'nin, 16 Aralık 1925 tarihinde Musul konusunda İngiltere lehine görüş bildirmesi, Irak Türklerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Artık Irak Türkleri, her türlü uluslararası güvenceden mahrum olarak, kendi kaderleri ile başbaşa öksüz ve mahzun kalmışlardı. Çünkü Ankara Antlaşması'nda Irak'ta kalan Türklerin kültürel veya siyasi yönden yararlanacakları hiçbir madde yer almamış, Türk halkının menfaatleri söz konusu edilmemişti.

Irak vatandaşı olarak yaşamağa devam eden Türk halkı, buna rağmen yönetimin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Irak Türkleri de sessiz duramıyor, baskı ve asimilasyon hareketlerine karşı mücadele ediyorlardı. Musul'un İngiliz mandası altında Irak'a bırakılmasını, milliyetçi liderler bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Hele bir İngiliz kuklası olan Faysal'ın kral olarak Irak tahtına oturtulması, Türklerden başka Araplar ve Kürtler arasında da tepkilere yol açmıştı. Ne var ki 1932 yılında Irak'ın bağımsızlığını ilan etmesi ile birlikte ülkedeki azınlıkların durumları da kötüleşecek, Irak'ı bir millet haline getirmeye çalışan kraliyet yönetimi azınlıkların haklarını sürekli olarak tırpanlayacaktı.

Kraliyetin kuruluş anlaşması 1932 yılında yapıldığı şekliyle Irak azınlıklarının yasal haklarını güvence altına alıyordu. Ancak bir yıl sonra son şeklini alarak onaylanan 1933 Anayasası ülkenin resmi dilinin Arapça olduğunu karara bağlayınca yeni yönetimin politikalarının alacağı yön belli olmuştu. Kral Faysal ise, Irak'ın ayakta kalmasının tek yolunun ülkenin çeşitli etnik ve dini demografik gruplarının bir tek "Irak vatandaşlığı" kimliği içinde eritilmesi olduğuna inanıyordu.

1958 İhtilali bütün azınlıklar gibi Türkmenler için de iyi haberdi. İhtilali açıklayan deklarasyon Türkmenleri Irak ulusunu oluşturan üç unsurdan biri olarak kaydetmiş, Türkmenler de ihtilale açıktan destek vermişlerdi. İhtilalin üzerinden bir yıl geçmeden Türkmenler okullarda Türkçe eğitim, Türkçe radyo ve gazete neşri gibi faaliyetlerini başlattılar. Bağdat Türkmence Radyosu ve onu takiben yayına başlayan Kardaşlık Dergisi yıllar boyunca Irak Türkmenlerinin sesi oldu.

Sonuçta, Baas İhtilal Komuta Konseyi, 1970'te Irak Türkmenlerinin kültürel haklarını tanıdığını ilan etti. Bu hakların tamamı kontrollü bir şekil ve miktarda kullanılabilecekti. Bir yıl sonra kendisini rejimde oturmuş görmeye başlayan Baas, baştaki sözlerinden de vazgeçerek Kürt ve Türkmen azınlıklara yönelik sindirme politikalarını uygulamaya başladı. 1974 yılına gelindiğinde Devrim Komuta Konseyi, azınlıkların çoğunlukta olduğu şehirleri Araplaştırmaya başladı. Kerkük bu politikanın bir numaralı hedefiydi. 1976 yılında şehrin adı dahi değiştirilerek El-Temim yapıldı.

Irak Baas yönetimi 11 Mart 1970 tarihinde çıkardığı bir kanunla Kuzey Irak'taki iki Zap arası ile Süleymaniye Bölgesi'ni Kürdistan Otonom Bölgesi olarak tanıdı. Türklerin elinde kalan 1000 dönümlük verimli arazinin 700 dönümü daha Kürtlere dağıtıldı. Türklere hoş görünmek için 24 Ocak 1970 tarihinde verilen bazı kültürel haklar ise sonradan askıya alındı. Tarihi Erbil şehri, Kürdistan Otonom Bölgesi'nin başkenti ilan edildi. Sonraki yıllarda ABD ve İran tarafından desteklenen Kürtler Irak'a yönelik isyanlarını yine sürdürdüler.

Türklere yönelik asimilasyon politikasını aynı hızla sürdüren Irak yönetimi, 29 Ocak 1976'da, Türk şehri Kerkük'ün ismini "el Tamim" olarak değiştirdi. Kerkük'e yerleşmek isteyen Araplara binlerce dolar yardım yapıldı. Aynı yılın Nisan ayında Irak ve Kerkük'ü ziyaret eden Türkiye Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e halk tarafından büyük tezahürat yapılmış; ziyaretin ardından tutuklamalar ve sürgünler yapılmıştı. 1980'den sonra zalim Saddam Türkmenleri tahkir ile onlara en korkunç zulüm ve soykırımı yaparken Türkiye yalnızca seyretti. Soykırım neticesinde sadece, Altın Köprü'de 87 Türkmen aydını suçsuz olduğu halde kurşuna dizilerek şehit edildi.

Irak Cumhuriyetinin 7 Temmuz 1990'da neşredilen Anayasasının 6. maddesine göre "Irak halkının Arap ve Kürtlerden meydana geldiği" ifadesi Türkmenlerin milli haklarının inkar edildiğinin en açık delilidir. Irak dışında 500 bin, Irak'ta ise 2.5 milyon Türkmen vardır. Yüzlerce Türkmen köyü ve kasabası çeşitli bahanelerle bedel ödenmeden istimlak edilip, yerle bir edilerek yakılıp yıkılmıştır. Türkmen halkı zorla Kuzey Irak'tan çöle ve Güney Irak'a göçe zorlanmıştır. Irak'ın güneyinden yüzbinlerce Arabın, Türkmen bölgelerine yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız destek kredileri verilmiş ve Türkmenlere ait araziler ücretsiz olarak bunlara dağıtılmıştır.

Bu sırada Molla Mustafa ölmüş ve Barzani aşiretinin başına oğlu Mesut geçmişti. Celal Talabani ise 6 bin adamı ile Irak tarafına geçerek Saddam'la anlaştı ve İran'a karşı savaştı. İran'daki Kürt isyanını bastıran KDP -Kürdistan Demokrat Partisi- lideri Barzani bir süre sonra KYB -Kürdistan Yurtseverler Birliği- lideri Talabani ile birleşerek İran tarafına geçti. Menfaatleri için sık sık saf değiştiren ve kendi halklarıyla savaşan Kürt gruplar, genel olarak Batı'nın menfaatleri yönünde tavır alıyorlardı.

1988'de sona eren İran - Irak Savaşı'nın ardından ABD ve Batının hedefi bu kez Saddam yönetimiydi. Artan silah gücüyle petrol bölgelerini ele geçirmesinden korkulan Irak'a karşı Kürt gruplarla güç birliğine gidildi. Saddam Hüseyin, bir taraftan İran'a karşı Halkın Mücahitleri'ne yardım ederken, bir yandan da Kürtlere karşı yeni bir harekat başlattı. Batıdan aldığı kimyasal silahları da kullanarak, Halepce ve Dohuk'ta büyük katliamlar yaptı. Katliamdan kaçan yüz binlerce Kürt, Türk Devleti'ne sığındı.

Önce güneye yönelen Cumhuriyet Muhafızları Şiileri büyük bir katliamla durdurdu ve 150 bin kişiyi öldürdü. Takiben kuzeye yönelen Saddam güçleri bütün Türkmen kentlerini ele geçirdi ve 28 Mart 1991'de sadece Altunköprü'de 83 Türkmen'i kurşuna dizdiler. Erbil'de 6 bin kişiyi öldüren güçler Dohuk'a kadar bütün kentlere girince, bu bölgelerde yaşayan yüzbinlerce insan Türkiye ve İran'a sığınmak zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce insan hayatından ve yurdundan olduktan sonra Batılı güçler yeniden devreye girdiler. 5 Nisan 1991'de Birleşmiş Milletler'in 688 sayılı kararı sonrasında Kuzey ve Güney Irak'ta güvenli bölgeler ilan edildi. Musul 36. Paralelin üzerinde olmasına rağmen güvenli bölge dışında kalmış, Talabani'nin egemen olduğu Süleymaniye ise 36. Paralelin altında olmasına karşın güvenli bölgeye dahil edilmişti. Telafer, Musul, Kerkük, Altunköprü gibi geniş Türkmen bölgeleri tamamen Saddam'ın insafına terk edilmişti. Türkmenlerin haklarını korumak ve savunmak amacıyla 1988'de kurulan Irak Milli Türkmen Partisi 1991 yılında kendisini resmen deklare etti. 24 Nisan 1995 yılında diğer önemli Türkmen partileri ve kuruluşları ile Irak Türkmen Cephesi oluşturuldu. Merkezi, KDP kontrolündeki Erbil'de bulunan ITC, Türk Devleti'nin desteği ile gücünü artırdı. Erbil ve Talabani kontrolündeki Kifri'de okullar, poliklinikler, gazete ve televizyon gibi kurumlarla Türkmenlerin yaşama mücadelesine önderlik etti ve bütün dünyada Irak Türkmenlerinin resmi temsilcisi olarak kabul edildi. Bununla birlikte, özellikle KDP yönetiminin Türkmenler üzerindeki baskı politikası hep sürdü. Resmi kurumlarından, bayrak ve parlamentosuna kadar bir devlet için gereken her türlü oluşumu tamamlamışlardı. Türkmen okullarında Kürtçe eğitimi zorunlu kılmışlar, Türklerin gayrimenkul edinmesini, araç alıp satmasını yasaklamışlardı. Türkler Kürt mahalli kurumlarında ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuluyorlardı.

Körfez Savaşı sonrasında ABD'nin baskısıyla bir araya gelen Barzani ve Talabani'nin bu beraberlikleri uzun sürmedi. Egemenliğin ve gelirlerin paylaşımı yüzünden çatıştılar ve güvenli bölgenin kuzeyine KDP, Güneyine ise KYB hakim oldu. Kuzey Irak - İran sınırının ortası boyunca uzanan Kandil dağlarına ise PKK militanları yerleşti. Aynı yapı bugün de devam etmektedir. ABD, Irak müdahalesi öncesinde, iki büyük Kürt grubunu 2002 yılının Ekim ayı başında yeniden bir araya getirdi ve Erbil'de Kürt parlamentosunu yeniden topladı. 14 - 17 Aralık 2002'de ise Londra'da Irak Muhalefeti toplantısı yapıldı. 75 kişilik İzleme ve Koordinasyon Heyeti'ne Türkmenlerden sadece 4 temsilci girebildi. Bu heyet 2003 Ocak ayı ortasında Erbil'de toplandı ve Yürütme Kurulu'nu oluşturdu(6) . 

Türkmen Yerleşim Bölgeleri

Irak'taki üçüncü büyük etnik grup olan Türkmenler'in yüzde 85 kadarı 36'ncı paralelin güneyinde, yani Irak denetimindeki bölgede yaşamaktadır. Yüzde 15 kadarı ise en kuzeyde Kürtler'in kontrolündeki Türkiye, İran ve Irak sınırlarının birleştiği bölgededir.

Türkmen nüfusun yoğun olarak bulunduğu 5 vilayet Musul, Erbil, Kerkük, Diyala ve Selahaddin'dir.. Bağdad'ta bile küçümsenmeyecek sayıda  Türkmen olduğu bilinmektedir. Kerkük'teki Türkmen sayısı da 300 bin civarında tahmin edilmektedir(7) .

Ülkenin kuzey-batısında ve Musul'un 60 km. doğusunda bulunan Telafer ve buna bağlı olan köylerden itibaren, Musul ve çevresindeki yüzlerce köy, Erbil, Altunköprü, Kerkük ve çevresindeki köyler, Tazehurmatu, Tavuk, Tuzhurmatu ve çevresindeki Bayat Köyleri, Kifri, Karatepe, Hanekin, Kızlarbat (Sadiye), Karağan (Celevla) ve çevre köyleri, Şahraban (Mikdadiye), Bedre, Kazaniye ve Mendeli gibi il, ilçe, kasaba ve köyler, Türklerin yerleştiği önemli merkezlerdir. Türklerin yerleştiği bölge, kuzey Irak'ın Musul, Erbil, Kerkük ve Diyale illerinin sınırları içinde kalmaktadır. Ayrıca başkent Bağdat'ta 50 bine yakın Türk ailesinin yaşadığını da unutmamak gerekir. Bağdat'ın yoğun olarak Karakol, Azamiye, Rağibe Hatun semtlerinde yaşayan Türklerin nüfusu 300 bine yaklaşır.

Irak Türkmen Cephesi'nin rakamlarına göre Musul vilayetinde 450.000, Erbil vilayetinde 215.000, Kerkük vilayetinde 700.000, Selahaddin vilayetinde 300.000, Diyale vilayetinde 220.000 ve nihayet Bağdat şehrinde 300.000 Türkmen yaşamaktadır(8).

Musul'un merkez ilçesinde Yunus Peygamber, Faysaliye ve Mansur mahalleleri, nüfus itibariyle Türktür. Bunun dışında, Musul'un çevresindeki kırsal alanda yüzlerce Türk köyü vardır. Şebek oymağı, Sarılı ve diğer Türk aşiretlerinin yaşadığı Musul bölgesindeki köyler, yoğun biçimde Türk nüfusunu barındırır. Musul'un çevresinde 83 köy yer almaktadır.

Musul'un 60 km. batısında yer alan
Telafer, Irak'taki Türklerin yoğun biçimde yaşadığı en büyük ve en halis bir Türk ilçesidir. Telafer yöresinde ise 50 den fazla Türk köyü bulunmaktadır. Ayrıca Telafer'in batısında bulunan Sincar'ın güneyinde de Türk köyleri vardır. Bu köylerin en önemlileri arasında Meydankulu, Sibate, Sino ve Tellavi anılabilir.

Musul'dan sonra gelen Erbil ili de, tarihi bir Türk şehridir. Nüfusunun yarıdan fazlası Türk olan
Erbil, Kerkük'ten sonra Türklerin Irak'ta yaşadığı ikinci büyük il sayılır.

Kerkük
ilinin 1975 yılına kadar ki idarî taksimatında 4 ilçe vardı. Bunlardan biri merkez ilçe olan Kerkük'tür. Kifri, Tuzhurmatu ve Çemçemal ise diğer üç ilçenin adlarıdır.
 Yoğun Türk nüfusuna sahip olan Kerkük, Irak Türklerinin kalbi ve kültür merkezidir. Kerkük'e bağlı nahiye ve köylerin tamamı da Türk nüfusuna sahiptir. Kerkük'e bağlı nahiye ve köylerin belli başlıları şunlardır:

Badava, Beşir, Bılava, Çardağlı, Göktepe, Ilıncak, Karaincir, Kızılyar, Kuştepe, Kümbetler, Leylan, Ömermenden, Tazehurmatu, Tercil, Tirkalan, Tirkeşkan, Tokmaklı, Topzava, Yahyava, Yayçı. (Bunların bir kısmı Bağdat yönetimi tarafından yıkılarak, Türkmen halkı başka yerlere sürülmüştür.)

Tuzhurmatu ilçesinin Tavuk nahiyesi ve yakınındaki İmam Zeynelabidin köyü, halis birer Türk yerleşme merkezleridir. Tuzhurmatu da, Telafer'den sonra Irak'taki en önemli Türk ilçesi durumundadır. Bu ilçenin sınırları içinde yaşayan Bayat boyunun oturduğu köyler, bölgedeki Türk nüfusunun önemli bir sahasını oluşturur.

Günümüzde Kerkük kentinin etnik dokusunun hangi renkte olduğuna bakmak, kanatimizce daha realist bir yaklaşım sayılır. Bin yılı aşkın geçmişi ile Irak'ta varlık gösteren Türkmenlerin en yoğun olarak yaşadıkları kent Kerkük'ün içinde yaşayan canlıları bir yana bırakarak, mahalleler, anıtlar, mezarlıklar ve yer adları incelenirse, kentin etnik yapısı hakkında daha sağlıklı ipuçları elde edilebilir(9).

Kentin en eski mezarlığı kalede bulunan Danyal Peygamber Camii'nin haziresidir. Burada bulunan mezar taşlarının eski harfli Türkçe kitabeleri, kentin başlı başına bir tapusu niteliğindedir. Bunun dışında Atlas Caddesi üzerinde yer alan Ali Paşa Mezarlığı, günümüzde Şehitler Türbeliği adı verilen kabristandaki mezar taşları da Türkçe kitabeleri ile süslüdür. Kentin günümüzde en büyük mezarlığı Büyük Türbelik adını alan Musalla Mezarlığı'dır. Burası Türkçe mezar taşlarının bir açık hava müzesi niteliğindedir(10).

Diyale il sınırları içinde de önemli bir yekûn tutan Türk nüfusu bulunmaktadır. Diyale ilinin idari taksimatında yer alan 5 ilçe vardır. Bunlar Bakuba, Halis, Hanekin, Mendeli ve Şahraban (şimdiki adı Mikdadiye)'dir. Bu beş ilçenin hemen hemen hepsinde Türk nüfusu olarak karşımıza çıkar. Ayrıca bu ilçelere bağlı Türk kasabaları vardır. Bu kasabalar arasında Bakuba'yşa bağlı Kazaniye; Halis'e bağlı Mansuriyet Çebel: Hanekin'e bağlı merkez Hanekin, Karağan (Celevla), Kızlarbat (Sadiye), Koratu ve Meydan; Mendili'ye bağlı Kazaniye ve Beledruz; Şahraban (Mikdadiye) ilçesinin aynı adı taşıyan merkez nahiyesi, Türk yerleşimlerinin önemli birer merkezi sayılır. Bu arada bölgede yer alan Bacalan, Bahruz, Deliabbas, İbrahim Semin, Karacıva, Karaulus ve Kenaniye adlı kasabalarda da Türk nüfusu yaşar. Ayrıca elliye yakın Türk köyünün bölgedeki varlığına da işaret etmek yerinde olur.

1947-1957 nüfus sayımları dışında Irak'ta Türkmen nüfusunu belgelendirecek hiçbir kaynak bulunmamaktadır. 1957 nüfus sayımına göre Irak'ın genel nüfusu 6.240.000 iken; Türkmenler'in nüfusu 576.000 olarak gösterilmiştir. (Bu rakamlar Irak Planlama Bakanlığı'na bağlı İstatistik Genel Müdürülüğü'nün 1965 verilerinden alınmıştır.); bu da Türkmen nüfus oranının genel nüfus oranına göre % 9'dan fazlasına tekabül etmektedir. 30 yıl sonra İngiliz Inquıry dergisinin Şubat 1987 sayısında yayınlamış olduğu bir araştırmada Irak'ta Türkmen nüfusundan söz ederken Irak genel nüfusunu 16.000.000, Türkmen nüfusu ise 1.500.000'in üstünde gösterilmiştir. Bu da yaklaşık %10'a tekabül etmektedir(11) .

Bugün Irak nüfusunun % 10-12'sini oluşturan Türkmen nüfusu Irak'ın kurulduğu ilk günden bu yana sistemli bir şekilde olduğundan az gösterilmeye çalışılmıştır. Bugüne kadar yapılan yedi genel nüfus sayımının açıklanan resmi rakamlarında Türkmenler genel nüfusun % 2'si olarak gösterilmektedirler. Hiç değilse 1987 ve 1997 sayımlarında Türkmenlere kendilerini Arap veya Kürt yazdırmaları yönünde baskı yapıldığı, nüfus hanesine Türk yazdıranların sürgünle tehdit edildiği bilinmektedir.

Irak Türkmenlerinin hükümetçe açıklanan sayılarına bakılırsa 1957 sayımı ardından en düşük rakam olarak açıklanan adet 136.800 olarak verilmiştir. Bu sayının bütün ölçülere ve Irak devletince sonradan açıklandığına göre de doğru olmadığı  ortada iken bu rakamdan hareket ederek yola çıkıldığında 2000 yılı sonlarına doğru 505.000 kişi olmaları gerekmektedir. Ne yazık ki misyonları gerçeği araştırmak değil, sadece Kerkük'ün Türkmen değil Kürt veya Arap olduğunu ispatlamaya kalkışmak olan bütün yazarlar da, sadece Türkmenler söz konusu olunca bu rakamları gerçek olarak kabul ederler. Halbuki sadece Irak'ın kuzey batısındaki Telafer ilçesinin nüfusuna bakılırsa,  sadece Türkmenlerden oluşan bu ilçe ve etrafındaki köyler nüfusunun iki yüz elli bini aşkın olduğu açıkça görülmekte ve yukarıda bahsedilen rakamların ne kadar gerçek dışı olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunlara Musul civarındaki köy ve kasabalar, Erbil, Altın Köprü, Tuz Hurmatu, Bayat köyleri, Karatepe,Hanekin, Mendeli ve Kerkük ilave edilirse bu sayının gerçek boyutu ortaya çıkar.

Kerkük'ün Petrol Geliri

Kanıtlanmış petrol rezervleri açısından dünya ikincisi, kanıtlanmamış rezervler de buna eklendiğinde dünya lideri olan Irak için Kerkük Bölgesi'nin ayrı bir önemi var. Birinci Dünya Savaşı'na kadar Osmanlı topraklarının bir parçası olarak kalan ve hala Türkiye'nin üzerinde hak sahibi olup olmadığı tartışılan Kerkük'ten çıkarılan petrolün yıllık değeri 15 katrilyon liranın üzerindedir. Bilindiği üzere 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması, bölgedeki petrol gelirinin yüzde 10'unu 25 yıllığına Türkiye'ye bırakılmasını öngörüyordu. Fakat Türkiye, daha sonra 500 bin İngiliz Sterlini karşılığı, haklarını İngiltere'ye bıraktı. Yani bugün itibarıyla yaklaşık 1,2 trilyon lira. Kerkük'ün yıllık petrol gelirinin 15 katrilyon liranın üzerinde olduğu düşünüldüğünde, 500 bin sterlinlik anlaşmanın Türkiye'ye ne kadar zarar verdiği daha iyi anlaşılır.

Irak'ta üretilen petrolünün yüzde 40'ı ise Kerkük'ten çıkarılmaktadır. Bu bölgenin petrol geliri yıllık 9.5 milyar dolar civarında. Irak'ta 2000 ve 2001 yılında ortalama günlük 2.5 milyon varil petrol üretilirken, bunun 1 milyon varilinin Kerkük bölgesinden elde edildiği de biliniyor.

Irak'ın toplam kanıtlanmış rezervlerine bakıldığında, 112 milyar varille Suudi Arabistan'dan sonra ikinciliği aldığı görülüyor. Ülkedeki petrol rezervlerinin büyük kısmının hiç araştırılmamış Batı Çölünde olması, rezervlerin 220 milyar doların çok daha üzerine olabileceği yorumlarına neden oluyor. Irak'ın petrol rezervlerinin ABD'nin 100 yıllık ihtiyacını karşılayacak boyutta olduğu hesaplanıyor.

Kuzey Irak'ın kuzeyinde, Irak petrolünün sadece % 1'i varken, güneyinde (Kerkük ve çevresinde) % 11'i var. Kerkük petrolünün maliyeti, varil başına 1.5 $, diğer üretim alanlarında 15 $'a kadar çıkıyor. ABD, Dünya petrol rezervinin % 11.5'ini barındıran Irak'ta, en zengin petrol yataklarının bulunduğu Güney Irak ve Basra'da uzun bir süre kalabilmenin yollarını arayan ABD ve İngiltere, bu nimeti iki Kürt aşiretine yedirir mi?

Irak Türkmen Cephesi ve Türkmenlerin İsteği

Irak Türkmenlerinin kurduğu bir dizi parti ve siyasi organ bulunmakla birlikte bugün Türkmen partileri iki kampta toplanmış bulunmaktadır. Bunlardan ilki 1995 yılında kurulan Irak Türkmen Cephesi ve ikincisi de 2002 yılında kurulan Türkmen Milli Birliği'dir. ITC geleneksel olarak Türkmenler arasında Türkiye'ye bağlılığı savunan partiler tarafından oluşurken, TMB Türkmenlerin Kuzey Irak'ta var olan Kürt varlığının içinde bir otonom varlık olarak siyasi faaliyetlerine devam etmekten yanadır.

Irak'taki Türkmenlerin tek meşru temsilcileri "Irak Türkmen Cephesidir". Irak Türkmen Cephesi, Irak Türkmenlerinin haklarını savunan en önemli bir kuruluştur. Irak Türkmen Cephesi, büyük bir fedakarlık örneği sergileyerek Irak'ın bütün bölgelerinden seçilen temsilcilerle birlikte bir "Türkmen Cephesi Meclisi"ni kurmuş ve Türkmenlerin hak ve hukuklarını hem Irak'ta, hem de uluslararası platformda koruma ve savunma görevini sürdürmektedir(12).

Irak Milli Türkmen Partisi, Türkmeneli Partisi, Türkmen Bağımsızlar Hareketi, Türkmen Kardeşlik Ocağı ve Şii Türkmen İslami Hareketi, Irak Türkmen Cephesi'ni oluşturan belli başlı hareketlerdir. Bunlar dışında faaliyet gösteren Türkmen partileri de vardır. Ayrıca 60'a yakın kuruluş Irak Türkmen Cephesi'ne destek vermektedir. Irak Türkmen Cephesi'nin girişimleriyle "dış ilişkiler ve siyasi ilişkiler dairesi", "sağlık ve sosyal yardım dairesi", "güvenlik", "4 eğitim ve araştırma kuruluşu" kurulmuş olup, bölgede Türkçe eğitim yapan 15 ilkokul ve 3 lise vardır.

1970'lerin başında Türkiye'ye tahsil için gelen Türkmen öğrenci sayısı yılda 10-15 iken, bu sayı 1975'de 80'in üzerine çıkmıştır. 1976 ve 1977 yıllarında ise sayıları katlanarak yükselmiştir. 1978 yılında Irak Yönetimi, Türkiye'de öğrencilerin tahsil yapmasını yasakladı. Buna mukabil Türkmen öğrenciler, eski sosyalist ülkelere tahsil için gitmeye teşvik edildi(13).

Kürt grupları, Türkmenleri, bağımsızlık girişimlerinde büyük bir tehlike olarak algıladıkları için, "Kukla Türkmen partileri" kurarak Türkmen siyasi varlığının gücünü her ortamda engellemeye çalışmaktadır. "Türkmen Kardeşlik, Birlik, Kültür Cemiyeti, Kurtuluş, Liberal Demokratik Topluluğu, Halk Partisi ve Doğuş Partisi" adlarıyla kukla partiler, "Demokratik Türkmen Cephesi Topluluğu" olarak tek bir çatı etrafında sistemli bir faaliyet göstermektedir.

Kürt grupların projesiyle Irak'ta "etnik esaslı bir federal yapı" oluşturulmak istenmektedir. Çünkü bu yapı "Geçiş döneminde Irak Devleti Yönetim Yasası" taslağında belirlenmiştir. Birçok Türkmen bölgesi gibi Kerkük, Kifri, Tuzhurmatı ve Erbil de zamanla Kürtleştirilecektir. Kerkük'te valilik, belediye, polis, sağlık ve diğer kurumlarda Kürt hakimiyetinin olması, Türkmenleri sürekli "azınlık statüsünde" gösterme hedefinin bir parçasıdır.

Sürekli "barışçı bir politika" izleyen Türkmenlere Telafer'de olduğu gibi, diğer bölgelerde de "soykırım" yapılmakta ve Türkmenler yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırılarak yerlerine Kürt gruplar yerleştirilmek istenmektedir. Nihayet 50 bin Türkmen göçe zorlanmış ve özellikle 18 yaşından yukarıdaki vatandaşlar şehir dışına çıkartılmıştır.

36. paralel sınırının çizilmesiyle Türkmenlerin yaşadığı bölge, yani Türkmeneli ikiye bölünmüştür. Kerkük Erbil'den, Erbil de Musul'dan ayrılmıştır. Bugünkü Kuzey Irak olarak adlandırılan bölgede Türkmen nüfusu, genel nüfusun yüzde 15'ini oluşturmaktadır. Halbuki asıl Türkmen nüfusu 36. paralelin altında ve 2.5 milyon civarındadır(14).

Türkmenler Irak vatandaşı olarak kalmayı istediklerini beyan etmekteler ve sadece tüm vatandaşlarla eşit hak talebinde bulunmaktalar. Türkiye Hükümeti ise Türkmenler'i Irak'ın parçası olarak görmekte ve Türkmenler'in varlığının bir dostluk köprüsü kurmasını arzu etmektedir. 

Demokratik bir Irak'ta özgürlük istiyorlar

Irak Türkmenleri'nin Saddam sonrası ile ilgili beklentileri temelde "reaksiyoner" beklentilerdir. Musul ve Kerkük gibi Kuzey Irak'ın iki büyük petrol kentinde önemli bir nüfus ağırlıkları olmasına karşın Türkmenlerin açıklanmış bir bağımsızlık emeli veya petrol yatakları üzerinde hak iddiaları olmamıştır. Türkmenler Irak Savaşı'nın dizaynında Kuzey Irak Kürtlerine bağımsızlık benzeri bir federal yapı hakkı tanınacağının ve Musul ve Kerkük'ün bu federal yapıya katılmak istendiğinin farkındadırlar. Mevcut Türkmen politikası bu katılıma engel olmak ve kurulacak Kürt Federe Devleti'nin bir parçası olmamaktır.

Türkmenlerin Saddam sonrası Irak için konumları kendileri gibi ihmal edilmiş bir azınlık olan Süryanilere benzemektedir. Süryaniler gibi Türkmenler de 1992 sonrasında Kuzey Irak'ta kurulan fiili Kürt devletinin baskıcı rejimi ile karşılaşmış, binalarına Kürdistan bayrağı çekilmek, Türkçe eğitim yapılan okullarda Kürtçe müfredata geçmek zorunda bırakılmışlardır.

Kuzey Irak'ta yeni bir devlet kurma çabalarına hız veren Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani, hazırlattığı haritalarda Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin bir bölümünü de sınırlarına kattı. KDP lideri Barzani, partisinin haftalık yayın organı olan Gulan Dergisi'nde, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgesini de içine alan bir "Kürdistan" haritası yayınlandı. Daha çok PKK taraftarı olarak bilinen ancak hem KDP'nin kontrolündeki Erbil'de hem de KYB'nin kontrolündeki Süleymaniye'de bulunan Kürdistan Demokrat Yurtseverler Birliği (YNDK)'da 2000 yılı takviminde, Türkiye'nin bir bölümü "Kürdistan" sınırları içerisinde gösterildi. Takvimde, Türkiye'nin bu bölümlerini de içeren "Kürdistan" haritasının üzerine, yeşil, beyaz ve kırmızı çizgili ortasında güneş bulunan "Kürdistan" bayrağı da işlendi(15).

Zaho, Duhok ve Erbil'i kontrolünde bulunduran Barzani, bütün kamu binalarına, okullara ve caddelere kendisi ve babası Molla Mustafa Barzani'nin resimlerini ve "Kürdistan" bayrağını astırdı. Türkler tarafından işletilen bazı özel kurumlar önce bu resimleri asmamak için direnirken veya daha küçük boydaki resimleri bulundururken, bunlara Barzani'nin büyük boyutlu resimleri KDP tarafından "hediye" olarak getirildi. Erbil'de Barzani'nin doğum günü olan 14 Mart (Perşembe günü), okullarda dahil bütün resmi binalar ve dükkanlar tatil edildi.

KDP'nin kontrolünde bulunan bölgede bulunan 13 Türkmen okuluna, KDP'liler tarafından "Kürdistan" bayrağı asılması için baskı yapılmaya başlandı. Bu okullara "Kürdistan" bayrağı asılmasına karşı çıkan ve yeni hükümette temsil edilmedikleri gerekçesiyle hükümeti tanımadıklarını açıklayan iki Türkmen parti lideri, bölgeyi terk etmeye zorlanıyor. Irak Türkmen Cephesi Başkanı Vedat Aslan ve Irak Milli Türkmen Partisi Genel Başkanı Mustafa Kemal Yayçılı, bu görüşlerinden dolayı bölgede asayişi bozmakla suçlanırken, bölgeyi terk etmedikleri durumda tutuklanacakları yolunda tehditler almaktadır. Bölgede, Irak döneminden kalan sistemle Cuma günleri resmi tatil yapılırken, hafta sonu sayılan Perşembe günleri bütün binalara "Kürdistan" bayrakları çekiliyor(16).

Petrol şehri Kerkük'ü kapsayacak federal bir Kürdistan'ın gelecekte Irak'ın parçalanma ihtimalini artırdığını gören Sünni ve Şii Araplar da, Türkmenlerin çizgisine yakın duruyor. Kısacası Irak konusunda Türkiye'nin bir numaralı endişesi olan K. Irak ve Kerkük'ün müstakbel statüsü konusunda hızla sona yaklaşıyoruz.

Öteden beri parçalanmış Irak'ın çıkarına olacağı konuşulan İsrail ile Irak'taki tek söz sahibi ABD'nin tavrının dengeyi Kürtler lehine değiştirme ihtimali olsa da, herkes bunun bölgenin başına ikinci bir Filistin sorunu açmak anlamına geleceğini gömektedir. Aslında bu açmazdan kurtulmanın yolu belki de meselenin özüne yeniden bakmaktan geçiyor. Musul Meselesi, Cemiyet-i Akvam'da İngiltere'nin değil de Türkiye'nin lehine çözülseydi, bugün Kerkük, Erbil, Zaho gibi şehirlerle Urfa, Antep, Diyarbakır arasında fark olmayacaktı. Nasıl bu şehirlerimizde Türk ve Kürt kökenliler arasında taraf tutmak faydasızsa, sınırın öte yakası için de aynı durum geçerlidir.

Türkmenlere Yönelik Baskılar

Irak nüfusunun yüzde 18'ini oluşturan 2.5 milyon Türkmen asimilasyon politikası ile karşı karşıya  kalmıştır. Irak yönetimi,  Kerkük'teki resmi dairelerde yönetici konumunda bulunan pekçok Türkmeni görevden almıştır(17). Ayrıca Bağdat'ta faaliyet gösteren Türkmen Kardeşlik Kulübünün faaliyetleri dondurularak idari heyet fesh edilmiştir. Irak televizyonundaki haber ve müzik ağırlıklı Türkmence yayına da son verilirken, Kuzey Irak'a sürülen Türkmenlerin gayri menkullerinin de açık arttırma yolu ile Irak yönetimine yakın kimselere satıldı.

ABD'nin Irak'da yapmak konusunda kararlı olduğu bir husus vardır. O da Türkmenlerin Irak'ın politik yaşamından tasfiye edilmesidir. Başkanlık konseyi üye sayısı 7'den 12'ye çıkarıldığı halde Türkmenlere yine bu konseyde yer verilmemiştir. 20 kilsîlik geçici bakanlar kurulunda ise Türkmenlere bir Hıristiyanlara bir üyelik verilirken, (Hristiyanların toplam sayısı 500 bin ) Kürtlere 6, Şii ve Sünni Araplara 6'sar sandalye verilmiştir. 3.5 milyon Kürte 6 sandalye verilirken 14 milyon Şii Arab'a da 6 sandalye verilmektedir(18).


Türkmenlere yönelik büyük boyutlu ayırımcılığın devam ettiği görülmektedir.  Telafer gibi içinde Kürtün dahi olmadığı Türkmen kentlerinde Türkmen Cephesi' nin temsilcileri görevden alınmakta yerlerine KDP'liler veya KYB'liler atanmaktadırlar(19).

Önemli bir Türkmen nüfusunu barındıran Musul'da dahi sadece bir Türkmen kontejanı şehir meclisinde verilmiştir. Kerkük'de ise Kürt valinin Amerikalılar tarafından atanması tam bir demokratik skandal niteliği taşımaktadır. Öte yandan ABD'nin Irak'ı bir federal devletten çok konfederal bir devlete dönüştürebileceğinin ilk sinyalleri gelmektedir. Çünkü, Kürt bölgesine yapılan ayrıcalıklı yaklaşımlar böyle bir politikaya işaret etmektedir.

Örneğin, Arapların ve Türkmenlerin elinden silâhları toplanırken peşmergeler ellerinde ağır silahlarda dahil olmak üzere her türlü silahı bulundurmaktadırlar. Olacak olan, peşmergelerin Irak ordusu üniforması giyip Kuzey Irak'da sözde Irak ordusunu oluşturacaklarıdır. Muhtemelen, Araplardan oluşan Irak ordu birliklerinin Kuzey Irak'a girmesine hiç izin verilmeyecektir.

Kerkük'ün Kürt kökenli valisi Abdurrahman Mustafa, yaptıkları çalışmanın bir demokrasi çalışması olduğunu ve konseye çevredeki ilçelerden temsilciler kattıklarını belirterek, daha da güçlendiklerini söyledi.

KDP lideri Mesut Barzani, Kuzey Irak'taki Türkmen okullarında ilkokul birinci sınıftan itibaren Kürtçeyi zorunlu ders yaptı. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin döneminde, Kuzey Irak'taki Türkmen okullarında dersler Türkçe-Arapça yapılırken, KDP döneminde ilkokullarda dördüncü sınıftan itibaren Kürtçe dersi de görülmeye başlanmıştı. KDP liderinin yeni bir uygulamasıyla, Kürtçe dersleri artık ilkokul birinci sınıfından itibaren zorunlu hale getirildi. Türkmen okullarında birinci sınıftan itibaren çocuklar 6 saat Türkçe ve 5 saat Kürtçe ders görmeye başladı.

Kuzey Irak'ta okullar sabah Barzani ve KDP üzerine övgüler içeren "Kürdistan Marşı" okunarak açılırken, bu marşta sık sık "Barzani ölmez, Kürdistan ölmez" sözleri geçiyor. Okullarda, sabahları öğretmenlerin içeri girmesiyle birlikte ayağa kalkan çocuklar hep bir ağızdan, "Yaşasın Kürdistan", "Yaşasın Barzani" diye bağırıyorlar. Yayçılı, kendilerinin Türkmen okullarında okunması için "Türkmen Marşı" hazırladıklarını ve KDP'nin "Milli Eğitim Bakanlığı"na gönderdiklerini ancak henüz kabul edilmediğini de bildirdi(20).

Türkmen Cephesine Saldırılar

Kuzey Irak'taki Peşmergeler önce Kerkük'e daha sonra Musul'a girdi. Türkiye'nin baştan beri büyük bir hassasiyetle Peşmergelerin girmemesini istediği bu iki Türk şehrine girmekle kalmadılar şehirdeki resmi binaları yağma ve talan ettiler. Her iki şehirde de ilk yağmalanan yerlerin tapu ve nüfus dairelerinin olması Peşmergelerin bu iki şehirdeki Türk (Türkmen) nüfusunun kayıtlarının yok ederek onları azınlık durumuna düşürmek olduğu açıktır. Peşmergeler Türkiye'nin hassasiyeti ve dolaylı olarak ABD'nin baskısıyla Amerikan askerleri gelir gelmez bu iki şehirden çıkacaklarını ve şehirlerin kontrolünü ABD askerlerine devredeceklerini açıkladılar(21).

Irak Kürdistan Demokrat Parti (IKDP) lideri Mesut Barzani de 'Bölge ülkeleri Irak'ın toprak bütünlüğüne saygı göstermeli ve Irak halkının içişlerine müdahaleden kaçınmalıdır' dedi. 'Türkiye'nin Kuzey Irak'a asker gönderebileceği yolundaki açıklamaları ve Kerkük'teki petrol alanları üzerindeki iddialarından vazgeçmesi' gerektiğini söylüyordu(22).

Iraklı Kürt Lider, daha önceki gün El Arabiya Televizyonu'na verdiği demeçte, Türkiye'nin "kırmızı çizgilerini" de elinden alarak, "Kerkük Kürtlerin kırmızı çizgisidir" diyordu. Hatta şunu da ekliyordu ; "'Kerkük meselesi çok hassas ve bize göre üzerinde pazarlık yapılamaz. Kerkük'ün Kürdistan kimliğinden vazgeçmemiz mümkün değildir." Barzani, dünya medyasına "kırmızı çizgilerini" anlatırken, yeğeni Neçirvan Barzani'yi de Washington'a yolladı. Kuzey Irak'ta kendisiyle görüşmeye gelen İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'ı "Kürdistan Başbakanı" sıfatıyla, "kabul eden" Neçirvan Barzani, Washington'da da "Kürdistan yetkilisi" olarak ağırlandı. Tüm bu diplomatik ünvanlar, mesajlar, tek bir gerçeğin göstergesi; Irak'ı işgal eden ABD ve İngiltere, 'Kürdistan'ın' kimliğini daha şimdiden kabul etmiş durumdadırlar.

-----------------------------------------
(1)Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri; Cilt I, s.745 Türk İstiklâl Harbi; Cilt IV, Güney Cephesi, Genel Kurmay Başkanlığı Basımevi, Ankara, 1966, s. 267
(2)Ali Naci Karacam; Lozan, İstanbul, 1971, s. 3
(3)Seha L. Meray; Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar, Belgeler, Cilt I, İstanbul, 1993. s. 345
(4)Türkmenlerin Siyasi Yapılanması,
http://www. iraqiturkman. org.tr/turkmen15.htm
(5)Metin Ayışığı, Türkmen politikasında stratejik hatalar, Zaman  07.01.2004
(6)Abdullah Manaz,Geçmişten Günümüze Kuzey Irak,  STRADİGMA, Şubat 2003 sayı : 1 
(7)Türkmenler'i de unutmayalım! TURKISH FORUM, 11.7.2002
(8)Sesini duyuramayan azınlık: Türkmenler, 8 Mayıs 2003, Sayı: 799
(9)Kerkük'ün kimliği, Zaman, 23.01.2004; Suphi  Saatçi, Kerkük Vakfı Genel Sekreteri, HABER ANALİZ
(10)Saatçi, aynı yer
(11)Cüneyt Mengü, A.B.D. Raporu ve Irak'ta Türkmen Nüfusu Meselesi,  Yeni Hayat, 61.Sayı
(12)Müjdat Kayayerli, Türkmen siyasi varlığı ne durumda, Haber Analiz, 15 Eylül 2004   
(13)Türkmenlerin Siyasi Yapılanması, http://www. iraqiturkman. org.tr/turkmen15.htm
(14) Kayayerli, aynı yer   
(15)ANKA Haber Ajansı,  Turkish Forum, 5 Nisan 2000  
(16)ANKA Haber Ajansı, aynı yer 
(17)Irak'ın Türkmenler'e Baskısı Arttı, INAF Haber Bülteni, 08 Ocak 2002
(18)abuksur@superonline.com, TurkishForum, 06.06.2003   
(19)abuksur@superonline.com, TurkishForum, 06.06.2003   
(20)ANKA Haber Ajansı, 5.4.2000
(21)Cemalettin Taşkıran, Türkiye, Türkmenler ve Kuzey Irak, Haber Analiz, 14 Nisan 2003
(22)http://www.ortadogugazetesi.net, 14.04.2003

Prof.Dr. Metin AYIŞIĞI  

 Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürürü

http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/turkmenler1.htm

/////////////////

LOZAN KONFERANSI VE MUSUL MESELESİ


Musul Meselesi'nin çözüme kavuşturulması hususu, İsviçre'nin Lozan (Lausanne) kentinde yapılacak barış konferansına kalmıştı. Misâk-i Millî ruh ve heyecanı ile Lozan barış Konferansı'na Türkiye'yi temsilen Büyük Millet Meclisi'nin seçeceği heyet katılacaktı. Lozan Konferansı için Meclis oy çokluğu ile İsmet Paşa'yı heyet başkanlığına, Maliye Bakanı Hasan Bey ile Sağlık Bakanı Rıza Nur Bey'i de heyet üyeliğine seçti. İsmet Paşa heyet başkanı seçilmesinden sonra, kürsüye gelerek, özetle şu sözleri söyledi:
-"Yüce Meclisimizin hakkımda gösterdiği güven ve teveccühe teşekkür ederim. Bu güven ve teveccühe dayanarak barış konferansında millî isteklerimizin savunulmasına ve elde edilmesine çalışılacağı son derece tabiidir. Esasen millî istiklâlimiz meşru ve dünyaca malûmdur. Konferansta delegelerimizin hareket çizgisi, yüce meclisinizle şimdiye kadar kabul edilen muahedelerle Misâk-ı Millî'den mülhem olacaktır."
İsmet Paşa Lozan'a gitmek üzere İstanbul'a gelirken ilk demecini yolda verdi. Sapanca'dan tren hareket ettikten sonra gazetecileri yanına çağırdı. Gazetecilerin ilk sorusu barış konferansında Türkiye'nin savunacağı esasların neler olduğu üzerindeydi. İsmet Paşa cevap verdi:
"Bizim barış şartlarımız dünyaca malûmdur. Bu şartları müteaddit defalar, müteaddit vesilelerle ilan etmekten geri kalmadığmız için onları herkes bilir. Bizim uğrunda yıllardan beri her türlü fedakârlığa katlandığımız gayelerimiz çok mütevazi ve çok haklıdır. Bu gayeler iki kelime içindedir: Misak-ı Millî...".

Lozan Konferansı'nda en çok ilgi çeken konuların başında Musul Meselesi geliyordu. Türkiye'nin Irak sınırını çizecek olan Musul Meselesi, tartışmasının şekli yüzünden, bütün dünyanın ilgi gösterebileceği kadar önem kazanmıştı. İngiltere ile Türkiye temsilcilerinin amansız bir kavgaya tutuştukları bu toplantı, Lozan Barış Konferansı'nın en heyecanlı ve en çetin bölümünü oluşturur.6 23 Ocak 1923 Salı günü, öğleden önce ve öğleden sonra iki oturumda ele alınan Musul Meselesi, ilk defa açık olarak ele alınıyordu. IrakTürkleri'nin kaderini yakından ilgilendiren, Türkiye açısından da büyük önem taşıyan bu iki oturum tutanaklarının uzun bir özetini aşağıya alıyoruz.

Saat 11.00'de başlayan sabahki oturumda Lord Curzon, yakında yapılabileceğini umduğu barış andlaşması maddelerinin arasında, Türk topraklarının güney sınırının tesbitinin de bulunduğunu söyledi. Bu mesele, 27 Kasım 1922'de, yani Konferansın açılışından bir hafta sonra, komisyona getirilecekti. Ancak, İsmet Paşa 26 Kasım akşamı Lord Curzon'dan, bu konunun açık bir toplantıda tartışılmasından vazgeçilmesini ve aralarında özel görüşmelerde ele alınmasını istemiştir.

Lord Curzon bu isteği memnunlukla kabul etmiştir. Görüşmeler yapılmış ve daha sonra, sözlü ve yazılı olarak yapılan bu görüşmeler, üzülerek belirtmek gerekir ki bir sonuç vermemiştir. Türk Temsilci Heyeti, Musul vilayetinin Türkiye'ye geri verilmesine ilişkin isteğinden hiç bir şekilde vazgeçmemiştir. Lord Curzon da, böyle bir isteğe karşı olduğunu bir kaç defa belirtmek zorunda kalmıştır. Bu şartlar altında, karşılıklı görüşlerini Konferansa ve dünyaya açıklamak için fırsat vermek amacıyle, bu konunun Konferansa getirilmesinden başka yapacak bir şey kalmamıştır. Bunun için Lord Curzon, Türk Temsilci Heyeti'nden görüşünü açıklamasını istemişti. Bu görüşten sonra, Lord Curzon İngiltere'nin cevabını bildirecektir.

 

***http://www.forumvadisi.com/tarih/92335-turk-topluluklari-7.html

////////////////

Halil Biner

Halil Biner Yazıyor

http://www.guneydogumedya.com/index.php?go=4,1,253

BAĞDAT NE ZAMAN DÜŞTÜ?

  Değerli okuyucuların. Bilindiği gibi bir emperyalist propagandasının etkisi olarak bizde sık sık “Araplar bizi arkadan vurdu” teması işlenerek müslümanı müslümana düşman etme siyaseti güdülür. Oysa söylenen bu sözlerin gerçekle aslı olmadığı gibi tam tersi gerçektir.
  Bütün yaşlı Urfalı’ların tanıdığı ve “Acemi Paşa” diye tanınan fakat gerçek kimliği “Uceymi Paşa olan zatın adı ise yanılmıyorsam SADUN olacaktı. Uceymi Paşa’nın büyük oğlu merhum Esat Sümer benim iyi bir dostum idi. Her yıl zirai gelir beyannamesini gelir bana doldurturdu. Bahsini ettiğim Uceymi Paşa İngilizler Irak’ı işgal edince Türkiyeye sığında, Atatürk Urfadaki Germüş köyünü Uceymi Paşa’ya ikram etti. Şimdi “Araplar bizi arkadan hançerledi” diyenlere soruyorum. Atatürk Germüş köyünü neden Uceymi Paşa’ya hediye etmiştir?
  Uceymi Paşa biz Irakta İngilizlerle çapışırken bu kişi Osmanlı askerini beslemiş, her bakımdan yardım etmiş, hatta aşireti ile birlikte ingilizlere saldırmış ingilizlerin cezip tekliflerini red etmiş İngilizler Irak’ı işgal edince adam Türkiye’ye sığınmıştı. Bu Uceymi Paşa ise Irakın en saygın aşiret reisidir.
  Libya’nın tanınmış bir Aşiret Reisi olan Şeyh Sunusi ise Osmanlı ile Trablusta omuz omuza İtalyanlara karşı çarpışmıştı. Büyük bir Türk dostudur.
  Arapların Birinci Dünya Savaşında Osmanlıya yani bize ihanet ettikleri şaiyesı bir derece doğrudur. Zira ateş yanmayan yerden duman çıkmaz demişler. Bunun da sebebini yine bizimkilerin yani İttihat ve Terakkicilerin yanlış siyasetlerinden kaynaklanmaktadır. Birinci Dünya savaşında İttihat ve Terakki İktidarının üç liderinden biri olan ve savaş sırasında hem Suriye Valisi hem de IV. Ordu kumandanı ve Bahiriye Nazırı olarak Suriyede istediğini sorgusuz sualsiz idam etme yetkisini haiz Cemal Paşa o kadar şımarmışmıştıki Suriye’de Arapça konuşmayı bile yasak etmiş yüzlerce Suriyeli elin adamı ve aşiret reislerini idam etmiştir. Bütün bu yanlış siyasettir ki arapları haklı olarak Türke düşman etmiştir.
  Adını şimdi hatırlayamadığım eski bir Mısır Kültür Bakanı “Osmanlı dağıltıktan sonra biz tesbih daneleri gibi dağıldık” diyerek hatalarını itiraf etimiştir.
  Şemdi yazımın esas konusu olan BAĞDAT ne zaman düştü meselesine... Mısır kökenli bir kişi olan ve El-Kaide Örgütü Lideri Usame Bin Ladin’in sağ kolu olan Eyman ez-ZEVAHİRİ 29.11.2004 Tarihli el-Cezire Televizyonununa verdiği demeçte şöyle diyor: “Irak’ın Şerif Hüseyin ve Suud ailesinin İngiliz ailesinden destek alarak Osmanlı Halifesine başkaldırdıkları gün düştüğünü açıkladı. Bağdad’ın düşüşünün sadece bir başlangıç olduğunu belirterek, düşmesi aslında Kutsal Cihad davamıza karşı sed çeken ve işgalcilerle işbirliği yapan Arab rejimlerinin yıkılışıdır. Bağdad 9 Nisan 2003 te düşmedi. Bağdad el-Hivadi Tevfik’in İngiliz ordularından yardım istediğinde düştü. Bağdad Şerif Hüseyin’in İngilizlerle birleşip Osmanlı Halifesiyle savaştığında, Bağdad Abdülazizi Ailesi Suud’un önce İngilizlerin sonra da Amerikan mandası ve kanatları altına girdiğinde, Bağdad Araplar 1949 de Filistin’de olup bitenlere byun eğdiğinde düştü...”
  Görüldüğü gibi bütün mesele Müslümanlar ister Türk olsun ister Arap Acem olsun Emperyalistlerin menfi propagandalarına aldanıp birbirlerine düşman olmaları sonucu maalesef bütün İslam alemi bugün cehalet, sefalet ve zillet içinde boğulmaktadır. Manastır müftüsünün dediği gibi: “Aziz millet idik Adu (düşman) zelil etti bizi” şen ve esen kalın sevgili okuyucularım.

 

 

 

//////////////////

 

 

 

I. DÜNYA SAVAŞI SONUNDA MUSUL VİLAYETİ'NDEKİ GELİŞMELERİN BAZI RESMİ BELGELERE VE BASINA YANSIMALARI (1916-1918)

 

 

Yard. Doç. Dr. Zeki ÇEVİK*

Özet

I. Dünya Savaşı'nın son yıllarında Osmanlı Devleti Irak Cephesi'nde başlangıçta elde ettiği başarıları sürdüremedi. Bunun gerçek sebepleri yeni belgelere ulaşıldıkça daha iyi anlaşılmaktadır. Bu çalışmada o dönemde Musul Vilayeti'ndeki askeri, siyasi ve sosyal sıkıntılar aydınlatılmaya çalışılmıştır.

Abstrac

The Ottoman Empire didn't maintain the initiall success that it had in the Irak front in the last years of the first world war. When we have new documents we will better understand the real causes of this faulire. In this paper the contemporary military, political and social difficulties in Mousul province are to be explored.

Key Words: The Ottoman Empire, Mousul, Iraq, First World War, Kut'ül-Amara

Giriş

 

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti Irak Cephesi'nde genellikle başarılı olmuştur. Nitekim 1915 Kasımında Türk kuvvetleri Kut'ül-Amara'da İngiliz kuvvetlerini kuşatmışlardı.İngiliz komutan General Townshend'ın kuşatmayı birkaç kez yarma teşebbüsleri başarısız olmuş ve 18.000 kişilik kuvvetiyle 1916 Nisanında Türklere teslim olmuştu. Fakat Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın o sıralarda Alman isteklerine uyarak İran'ı Rus kuvvetlerinden temizlemek istemesi yüzünden, Irak Cephesi'nde taaruzlar sürdürülememiştir. Daha sonra İngilizler Irak'a yeni kuvvetler sevk ettiler ve hazırlıklarını yaptılar. 1916 Aralık ayında yeniden taaruza geçerek, 1917 Martında Bağdat'ı aldılar. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn1#_ftn1

Irak Cephesi'nde Mart 1917'de oluşturulan Türk savunma hattı savaşın sonuna kadar büyük ölçüde korunmuştur. Bu sıralarda İngilizlerin Türk kuvvetlerini kuşattıkları yönündeki propagandalarına Savaş Basın Bürosu tarafından cevap verilmiş ve savaştaki son durum kroki ile birlikte açıklanarak basın yoluyla kamuoyu bilgilendirilmiştir. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn2#_ftn230 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti savaştan çekildi. O sırada Irak bölgesini Osmanlı Devleti'nin 6. Ordusu savunmakta idi. Mütareke imzalandığı haberini alan ve I. Dünya Savaşı'nda Irak Cephesi'nde İngilizlerle savaşmış olan 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa geri çekilmekte olan birliklerin oldukları yerde durmalarını emretmiştir.

1916-1918 Yıllarında Musul Vilayeti'nde Görülen Askeri, Siyasi ve Sosyal Sorunlar

I. Dünya Savaşı'nda Almanların mutlaka galip geleceklerine inanan Enver Paşa'nın Rusya'yı içerden çökertip İran üzerinden Afganistan yoluyla Türkistan'a ulaşma hayalleri ve Almanların da bu yolda teşvik ve tahrikleri özellikle Irak Cephesi'ndeki yenilginin en önemli sebebidir. İran'daki Rus kuvvetleri Irak Cephesi'ndeki 6. Ordu'ya bağlı 13. Kolordu tarafından 9 ay süren çarpışmalar sonucunda yenilmiş, Hemedan ele geçirilmişti. Enver Paşa'nın amcası 6. Kolordu Komutanı Halil (Kut) Paşa'nın İran sınırları içinde önemli kuvvetleri tutma ısrarı, kısa sürede İngilizlerin Bağdat'ı ele geçirmelerinde en önemli etken olmuştur. Kuvvetler dağıtılmış ve asıl hedeflerde toplanamamıştır.

İngilizler 14 Aralık 1916'da Kut'ül Amara cephesinde taaruza başladılar. 11 Mart 1917'ye kadar 88 gün kısa aralıklarla taaruzlarına devam ederek Bağdat'ı ele geçirdiler. İngilizlerin karşısında yalnız kalan 18. Kolordu, zamanında 13. Kolordu ile takviye edilebilseydi Bağdat'ın düşmesi mümkün olmazdı.

Bütün bu hayaller, yanlış taktikler, askeri birliklerin ikmal, intikal zorlukları Irak Cephesi'ndeki çözülmenin sebepleri arasında sayılabilir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde ulaştığımız bazı belgelerde, Irak Cephesi'ndeki 6. Ordu'nun sorunlarına, Musul Vilayeti'nde halkın iaşesinin sağlanmasına, bölgede asayişin bozulmasına, zahire ve hububat toplanması ve sevkindeki birçok yolsuzluklar ve ihtikarın olduğuna dikkat çekilmektedir. Bütün bu sıkıntılara, Musul'un alınmasına petrol dolayısıyla özel bir önem veren İngilizlerin taaruzlarının karşılanması için Türk kuvvetlerine silah ve cephane takviyesinde karşılaşılan güçlükleri de eklersek bu cephenin niçin çöktüğünü daha iyi görebiliriz.

Musul Vilayeti'nin ayrıntılı bir haritası bile 1916 yılında ancak çıkarılabilmiştir.Bu idari ve askeri bir zaaftır. Bunu 9 Mart 1332 / 22 Mayıs 1916 tarihli Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin bir yazısından anlıyoruz.Bu yazıda Musul Vilayeti ve havalisinin 1/ 250.000 ölçekli haritası, Musul İngiliz Konsolosluğu'ndan ele geçirilerek Harbiye Nezareti'nce tercüme ve tab edilmiş ve 15 paftadan oluşan bir nüshasının Musul Vilayetine gönderildiği bildiriliyor.

İstanbul'da bulunan İaşe-i Umumiye Merkez Hey'eti'ne, Musul Vilayeti'nden 13 Teşrin-i sani 1332/1916 tarihli bir telgraf gelir. Bu tel yazıda savaş bölgesinden bir hayli göçmenin geldiği, para sıkıntısı olduğu, "6. Ordu'nun iaşesini de deruhte eden bu vilayette zehair ve hububat ashabını türlü hiyl-i desais-i ihtikara sevk ederek" fakir halkın ihtiyaçlarının karşılanamadığı bildiriliyor. "İaşe-i kanuniyye Nizamnamesi"nin Musul Vilayeti'nde de "müstacelen tatbiki lüzum-ı kat'isi hissedilmiş olmakla" denilerek uygulama emrinin süratle verilmesine izin istenilmiştir.

İaşe-i Umumiye Merkez Hey'eti de bu durumu, 24 Teşrin-i sani 1332/1916 tarihinde Musul Vilayeti'nin bu isteğini bir yazı ile " Dahiliye Nezaret-i Celilesi'ne" bildiriyor. Yazıda Musul Vilayeti'nde "iaşe veznesinden para tefrikine imkan bulunmadığından" bahsedilerek, Dahiliye Nezareti'nden "muhtaç mahaller" için tahsisat istenmektedir.

İaşe-i Umumiye Hey'eti'nin bu talebi üzerine "Dahiliye Nazırı Talat Beyefendi(Paşa) den, Musul Valisi Haydar Bey'e" 27 Teşrin-i sani 1332/1916 tarihinde gönderilen telgrafta : " İaşe Kanunu Nizamnamesi'nin orada da tatbikine lüzum gösterilmiş ise vaktin müruru hasebiyle zehairin tahrir ve tesbiti ve ahali ihtiyacının tefriki elyevm kabil olacağı gibi, iaşe veznesinden para tefrik ve irsaline de imkan olmayub ancak havayic-i zaruriyye ve mevadd-ı gıdaiyyenin suret-i tevzii hakkındaki 19 Mayıs 332 Kanun-ı vilayetçe tatbik edilmekte ve fukara-yi ahaliye iaşenin bu suretle tehvin ve temini mümkün bulunmakla" denilerek Dahiliye Nezareti iaşe veznesinden para ayırıp yollanamayacağını ve muhtaç ahaliye mahallinden zahire ve hububatın sağlanmasını bildirilmiştir.

Irak Cephesi'nde Bağdat ve Basra vilayetleri İngilizlerin eline geçince, o bölgeden bazı önemli kişilerin Osmanlı Devleti'ne ihanetleri de görülmüştür.Mesela, 12 Teşrin-i sani 1333(14 Kasım 1917) tarihli "Dahiliye Nezareti İdare-i Umumiye-i Dahiliye Müdiriyet"nden "Musul Vilayeti'ne" gönderilen bir yazıda;"Düşmana hafiyelik ettiği bildirilen Basra Meb'usu Süleyman Fevzi'nin iskatı için Meclis-i Meb'usan'ca inhamına kafi esbab aranacağından" yani meb'usluğunun düşürülmesi için yeterince delil gerekeceğinden, "müma'ileyh hakkındaki tahkikatın tesrii bu kere Meclis-i Meb'usan Riyaseti'nden izbar edildiğinden" denilerek acilen bu konuda bilgi istenmiştir.

1918 yılı Ağustos ayına gelindiğinde Musul Vilayeti'nde asayişin iyice bozulduğunu görüyoruz. Dahiliye Nezareti'nin 7 Ağustos 1334/1918 tarihinde şifreli olarak "Emniyet-i Umumiye Müdiriyeti"nden gönderilen yazıda; "29 Temmuz 1334 hududun temin-i muhafazası ve düşmanın ilerlemesini men' için tedabirat-ı Ordu kumandanlığına mevdu' vezaif-i esasiye cümlesinden bulunduğundan kumandanlıktan talep vuku'unda" orduya yardım edilmesi isteniyor. Ancak Ordudan böyle bir talep gelmezse eldeki güvenlik güçlerini "yalnız asayiş ve inzibatın temini" için kullanılması belirtiliyor.

Mütarekeye yakın bir tarihte (Ekim 1918 başı) Irak Cephesi'ndeki 6. Ordu ile Suriye Cephesi'ndeki 2. Ordu ve Yıldırım Grubu'nun iaşesinin sağlanması konusunda büyük bir sıkıntının yaşandığını görüyoruz.Nitekim 6 Teşrin-i evvel 1334 (6 Ekim 1918) tarihli "Meclis-i Vükela müzakeratına Mahsus Zabıtname, Hülasa Meali"nde bu konuda Mecliste alınan karar durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.

Savaş sırasında "bazı vilayetlerde" müslüman ve gayr-i müslim ahaliye karşı işlenen suçların faillerinin "sulh müzakeresine girişilmeden" cezalandırılmasına ilişkin "Musul Meb'usu Fazıl Bey tarafından 25 Teşrin-i sani 1334/1918'de verilen önergede hükümetten "şifahen izahı" isteniyor. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn13#_ftn13Aynı tarihte "Daire-i Sadaret Umur-ı Mühimme Kalemi"nden "Dahiliye Nezareti Celilesine" gönderilen yazıda ise bu konuda "ne günü izahat verileceği"nin bildirilmesi istenmiştir.

Mondros Mütarekesi imzalandığı gün Musul şehri dahil vilayetin büyük bölümü Türk ordusunun elindeydi. İngiliz Irak Ordusu komutanı, Türk olmayan halka zulüm yapıldığını ileri sürerek 1 Kasım 1918'de Mütareke hattını geçti ve Musul'un 20 km güneyindeki Hamamalil'i işgal etti İngilizlerin bu hukuk tanımaz tavırlarına karşı 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, olayı sadece protesto ederek durumu Harbiye Nezareti'ne bildirdi ve İngilizlerin Mütareke'de bulundukları Gayyare mevzilerine çekilmelerini istedi. Fakat İngiliz General Cassel Musul'u işgal emri aldığını bildirerek ilerlemeye devam etti. İngilizler 8 Kasım 1918 sabahı Musul hükümet konağındaki Türk bayrağını indirip yerine İngiliz bayrağını çektiler. 6. Ordu'ya bağlı birlikler düzenli bir şekilde çekilerek 15 Kasım 1918 günü Musul Vilayeti'ni boşalttılar. Fakat Musul Vilayeti'ndeki depo ve ambarlarda birçok silah, cephane, malzeme ve yiyecek bırakılmış, bunların en gerekli olanları alınabilmiştir.

Mütarekeden sonra Irak ve Suriye'deki Türk kuvvetleri Anadolu içlerine doğru çekilmeye devam etmişlerdir. 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelen İtilaf donanması ve askerleri Padişah, Hükümet ve Türk ahali arasında büyük bir şaşkınlık ve kaygı uyandırırken, gayr-i müslim azınlıklar arasında ise coşku ve sevinç yaratmıştır.Aynı gün en son Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı iken bu komutanlığın kaldırılması üzerine Adana'dan İstanbul' çağırılan Mustafa Kemal Paşa da Haydarpaşa Garında trenden inmiştir. Ülke genelinde yayılan bu şaşkınlık ve kaos ortamı Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları tarafından da tartışılıp değerlendirilerek sonuçta Anadolu'da bir Milli Mücadele verilmesi noktasına taşınacaktır.

Sonuç

Osmanlı Devleti'nin Musul Vilayeti'nin işgaline İngilizlerin bu kadar çok önem vermeleri ve mütareke hükümlerini hiçe sayarak işgallerine davam etmelerinin sebepleri arasında iki konu öne çıkmaktadır. Birincisi Musul Vilayeti'ndeki petrol kaynaklarını ele geçirilmesi http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn17#_ftn17, ikincisi ise yakaladıkları fırsatı değerlendirerek Türkleri şiddetli bir şekilde cezalandırmaktır.

İtilaf Devletleri, özellikle Mondros Mütarekesi'nin esnek 7. maddesini, savaş yıllarında Osmanlı topraklarıyla ilgili yaptıkları gizli antlaşmalarını Anadolu'da uygulama gerekçesi olarak değerlendirip, işgallerini pervasızca sürdürmüşlerdir. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn19#_ftn1910 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile Türk Ulusu'nu ölüme mahkum ettiklerini düşünen İtilaf Devletleri sonunda Mustafa Kemal Paşa'nın askeri ve siyasi dehası karşısında pes edeceklerdir.

Musul Vilayeti, Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmesine rağmen http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn20#_ftn20Lozan Antlaşması'yla da çözümlenememiştir. Sonunda 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere arasında imzalanan Ankara Antlaşması'yla İngilizlere terkedilmiştir. http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftn21#_ftn21Bu bölge bugün hala savaşlara sebep olan bir kriz merkezi olarak dünyanın ve Türkiye'nin gündemindedir.

Kaynaklar

1. ARŞİV BELGELERİ

I. Başbakanlık Osmanlı Arşivi

A- Bâb-ı Âli Evrak Odası Dahiliye Nezareti Giden

B- Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi

C- Dahiliye Nezareti İdare-i Umûmiye

D- Meclis-i Vûkela

2. BASMA ESERLER

1- Akşin , Sina, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul: Cem Yay. , c.I, 1976.

2- Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 1914-1990 , c.I (1914-1980), Ankara:Türkiye İş Bankası Yay. , 1994.

3- Budak,Mustafa, İdealden Gerçeğe (Misak-ı Milli'den Lozan'a Dış Politika), İstanbul:Küre Yay. , 2002.

4- Çevik, Zeki, Milli Mücadele'de "Müdafaa-i Hukuk'tan Halk Fırkası'na" Geçiş (1918-1923) , Ankara:

Atatürk Araştırma Merkezi Yay. , 2002.

5- Gönlübol, Mehmet - Sar, Cem, Atatürk ve Türkiye'nin Dış Politikası (1919-1938) , Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yay. , 1990.

6- Ömer, Kürkçüoğlu, Türk- İngiliz İlişkileri (1919-1926) , Ankara: Ankara Üniversitesi. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. , 1978.

•  Sabis, Ali İhsan, Birinci Dünya Savaşı , c. 4, İstanbul : Nehir Yay. , 1991.

8- T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi, Türk İstiklal Harbi , , Güney Cephesi , IV. Cilt, Ankara 1966

3.GAZETELE

•  Hakimiyet-i Milliye

•  İkdam

•  Yenigün

 

 

Yrd.Doç. Dr. Zeki ÇEVİK

Gsm: 0-532- 2215644;

İş Tel. 0(266) 2416139/ 108

E-posta: zcevik41@hotmail.com

Adres: Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

10100 Balıkesir

 

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref1#_ftnref1*Balıkesir Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 1914-1990 , c.I (1914-1980), (Türkiye İş Bankası Yayını), Ankara 1994, s.122. O dönemde cephelerdeki gelişmeler hakkında basına Savaş Basın Bürosu'ndan düzenli bilgiler veriliyordu. Mesela Kut'ül-Amara'daki zaferi ve sonrası şu şekilde verilmiş: " Irak Muharebeleri: Kahraman kıta'atımızın fedakar müdafaaları (gazetenin başlığı) . Harp Matbuat Karargahı'ndan: Irak'ta son zamanlarda cereyan eden vak'a-ı harbiye bervech-i atidir: İngilizler 'Selman-ı Pak' mevkiinde duçar oldukları feci hezimet ve mağlubiyetten ve Kut'ül- Amara'da birkaç ay mahsuriyeti müteakip Osmanlı Ordusu'na teslim-i nefs ve silah eyledikten sonra kıtaat mütebakiyesiyle Felahiye, Şeyh Said ve Ammare havalisine çekilerek tahkimat ile iştigal ve kuva-yı maddiye ve maneviyesi ziyadesiyle perişan olan ordularının ıslah ve ikmaliyle uğraşmaya başlamışlardır......Düşman 30 Teşrin-i sani (Ekim 1916)- 2/3 Kanun-ı evvel'de(Aralık 1916) Felahiye mevzilerimize tesirsiz olarak topladıktan sonra kuvvetli süvari kıt'alarıyla bir hücum icra eylemiş, bu hücum aynı zamanda piyadesi tarafından yapılan taaruz düşman için telefat-ı külliyeyi mucib olmaktan ayrı bir netice vermemiştir......12-13 Kanun-ı evvelde Garaf fenalindeki mevzilerimize bomba ile yapılan düşman taaruzu ağır zayiatla def edildi ve tarafımızdan bomba sandıkları iğtinam olundu. Düşman 19 Kanun-ı evvelde mevzilerimizin bir kısmına tekrar taaruz etti. Ağır zayiata uğratılarak def edildi." İkdam Gazetesi , 11 Şubat 1917.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref2#_ftnref2"Dicle Cephesindeki Vaziyetimiz - İngilizler Yalan Söylüyorlar -Dicle'deki Vaziyetimiz İyidir - İngilizler Kısm-ı külliyatlarını Geri Çekmişlerdir (Gazetenin başlıkları). Harp Matbuat Karargahı'ndan: İngilizler Dicle Nehri'nin cenup sahilinde kıtaat-ı Osmaniyeyi kamilen ihata ettiklerini 14. 2. 1917 yani 1.12.1332 tarihli "Poldu -?- ( ﺩﻟ ﻭﭙ ) Ajansı'yla ilan ediyorlar. Güya kıtaatımız karşısında İngilizler bize hakim olduklarından kıtaatımız bu vaziyetten kurtulamayacakmış. Fil'hakika cephemizin önünde İngilizlerin ve bizzat intihap ettiğimiz mevzilerin arkasında da Dicle Nehri'nin bulunduğu doğru ise de düşman bu vaziyetten beklediği neticeyi elde edememiş ve çünkü takviye edilen sahil tebdili hareketi emr olunan zamanda bil'müşkilat icra edilmiştir. İngilizler ilan ettikleri bu vaziyeti istihsale muvaffak olamadıklarındandır ki karargah-ı umumiyenin 6 Şubat 332 tarihli tebliğinde yazıldığı gibi kısm-ı külli kıtaatını Dicle'nin 10 kilometre cenubuna çekmişlerdir. Atideki krokiden bataryadaki vaziyet sarahaten anlaşılır." İkdam Gazetesi , 20 Şubat 1917. (Belge 1)

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref3#_ftnref3Ali İhsan (Sabis) Paşa, 30 Ağustos 1918'de karargahı Musul'da bulunan 6. Ordu Kumandanlığı'nı Halil (Kut) Paşa'dan devraldı. Kendisi 1917 Ekimine kadar Musul Vilayeti'nde İngiliz ve Ruslara karşı çarpışan 6. Ordu'ya bağlı 13. Kolordu kumandanlığı yapmış, bu tarihte becayiş ile Kafkas Cephesi'nde 4. Kolordu kumandanlığına atanmıştır. Eski Altıncı ve Birinci Ordu Komutanı General Ali İhsan Sabis, Birinci Dünya Savaşı , c. 4, (Nehir Yay.), İstanbul 1991, s. 152, 286.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref4#_ftnref4A.İ.Sabis, a.g.e. , s. 15,21, 25-26.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref5#_ftnref5A.İ.Sabis, a.g.e. , s. 38.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref6#_ftnref6Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA. , DH. E.UM. , E.13, 49,1; 1334, S.17

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref7#_ftnref7BOA . DH/ İ -UM. , E-25, 3 ; 1335, Z.15

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref8#_ftnref8BOA. DH /İ - UM. , E-25, 15 ; 1335 Z.15

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref9#_ftnref9BOA. DH/İ-UM. , E-25, 15, 1/1; 1335, Z.15

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref10#_ftnref10BOA . DH.ŞFR.. , 81, 122, 1; 1336, M.28

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref11#_ftnref11BOA. DH.ŞFR. , 90, 57,1; 1336, R..29 (Belge 2)

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref12#_ftnref12Bu önemli belgeyi aynen veriyoruz: " Altıncı Ordu'nun vaziyet-i iaşesi hakkında kumandanlıktan mevrud şifre telgrafname suretinin gönderildiği beyanıyla Altıncı ve İkinci ordular ile Yıldırım Grubu mıntıkaları için şerait-i istisnaiye tatbik olunması lüzumuna dair Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye Riyaseti'nin tezkiresi üzerine İaşe Nezareti'nce yazılan derkenarda Haleb, Beyrut, Suriye vilayetleriyle Zor, Urfa, Maraş, Cebel-i Lübnan livaları Yıldırım Orduları Grubu'nun ve Musul, Diyarbakır, Mamuret'ül-aziz vilayetleri Altıncı Ordu'nun iaşe mıntıkası add olunarak oralarda nezaret-i müşarün-ileyhhalığına tedvir ve iaşe hususatının ve sur'atle te'min ve tedvir edileceği telgrafla tebliğ edildiği beyan olunmuştur. KARAR: Mezkur der-kenarda der-miyan olduğu vecihle riyaset-i müşarün-ileyhaya tebligat ifası tezekkür kılındı." BOA , MV, 212, 212, 1; 1336, Z.29. (Belge 3)

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref13#_ftnref13BOA . BEO DAH.NEZ. GİDEN, DN: 340742 (Belge 4)

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref14#_ftnref14BOA . BEO DAH.NEZ. GİDEN, DN: 340742

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref15#_ftnref15T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi, Türk İstiklal Harbi , , Güney Cephesi , IV. Cilt, Ankara 1966, s.3; A.İ. Sabis, a.g.e. , s. 315-320. O sırada basında hala İngilizlerin Musul'dan tahliyesine ilişkin ümitvar yazılar yer alıyordu. Mesela Yenigün Gazetesi şöyle bir başlık atmış: " Musul'un İngilizler tarafından tahliyesi münasebetiyle: Medar-ı iftiharımız Mahir Bir Kumandan Ali İhsan Paşa", Yenigün Gazetesi , 13 Teşrin-i sani (Kasım) 1918.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref16#_ftnref16Zeki Çevik, Milli Mücadele'de "Müdafaa-i Hukuk'tan Halk Fırkası'na" Geçiş (1918-1923) , ( Atatürk Araştırma Merkezi Yay.), Ankara 2002, s.1-12.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref17#_ftnref17Ömer Kürkçüoğlu, Türk- İngiliz İlişkileri (1919-1926) , (A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay.), Ankara 1978, s.32-33.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref18#_ftnref18İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour'un İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe'a yazdığı 9 Kasım 1918 günlü özel talimat mektubunda şu direktifler vardır: Mezopotamya, Suriye ve Arabistan'da tarafımızdan işgal altında bulundurulan ülkelerin Osmanlı egemenliğine yeniden dönmemesi siyasetimizin "değişmez bir parçasıdır" deniyordu. Ayrıca; Türkler "gerçek doğulu biçimde" zevahiri kurtarmak için bütün İslam dünyasında mütarekenin askeri yenilgi sonucu olmayıp bizimle uyuşma isteklerinden ileri geldiğini telkin etmeye çalışacaktır. Şimdiden mütareke hükümlerinin kendilerince elverişli olduğunu iddia ediyorlar. Böyle bir izlenimi silmemiz gerekecektir. Mısır ve Hindistan'daki müslüman uyruklarımızın Türklerin "tamamen yenildiklerini" anlamalarını "özellikle" istiyoruz. Bu İslamlığa, Turancılığa ve genel olarak İslam'ın siyasi bakımdan sömürüsüne "öldürücü bir darbe" indirecektir, denilerek İngilizlerin Türkiye siyaseti özetleniyordu. Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, (Cem Yayınevi), c.I, İstanbul 1976, 1. baskı, s.94-95.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref19#_ftnref19Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe (Misak-ı Milli'den Lozan'a Dış Politika), (Küre Yay.), İstanbul 2002, s.15.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref20#_ftnref20Irak Cephesi'nde esir edilen İngiliz Generali Townshend bile verdiği demeçte "Musul Irak'ta değil, Anadolu'dadır" demektedir. Hakimiyet-i Milliye Gazetesi , 7 Kanun-ı sani 1922.

http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php - _ftnref21#_ftnref21Mehmet Gönlübol- Cem Sar, Atatürk ve Türkiye'nin Dış Politikası (1919-1938) , (Atatürk Araştırma Merkezi yay.), Ankara 1990, s.63-71

**** http://w3.balikesir.edu.tr/~zcevik/musul_vilayeti.php

/////////////////////////////////

///////////////

MONDROS MÜTAREKESİ
30 Ekim 1918 tarihinde, Limni adasının Mondros Limanı'nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay'ın Başkanlığı'nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilâf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışma sona ermiştir. I. Dünya Savaşını bitiren bu antlaşma aslında çok ağır şartlar taşıyordu. Mondros Mütarekesi aslında Osmanlı Devleti'nin yıkılışını öngörmekte; İtilâf Devletleri'ne Osmanlı Devleti'nin herhangi bir bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını tanımakta idi.

Mustafa Kemal bu mütareke ile ilgili olarak şunları söylüyordu; Osmanlı Hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmeğe muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilâsı için onlara muaveneti (yardımı) de vaad eylemiştir. Bu Mütareke olduğu gibi tatbik edildiği takdirde memleketin baştan sona kadar işgal ve istilâya maruz olacağı şüphesizdir.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilâf Devletleri, barış antlaşmasının imzalanmasını beklemeden, Türk topraklarının taksimine giriştiler. Ateşkes Antlaşmasının 7. maddesi gereğince, bütün bir memleketin işgali için İtilâf Devletleri'ne imkân veriyordu.

Mondros Ateşkes Antlaşması'nın başlıca hükümleri şunlardır:

1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz'e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilâf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.

2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.

3- Karadeniz'deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.

4- İtilâf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul'da teslim olunacaktır.

5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.

7- İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

8- Osmanlı demiryollarından İtilâf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.

9- İtilâf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.

10-Toros Tünelleri, İtilâf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.

11- İran içlerinde ve Kafkasya'da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.

12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilâf Devletlerine geçecektir.

13- Askerî, ticarî ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.

14- İtilâf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye'den temin edeceklerdir (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır).

15- Bütün demiryolları, İtilâf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.

16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak'taki kuvvetler en yakın İtilâf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.

17- Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

18- Trablus ve Bingazi'de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.

19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğundan olanlar bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.

20- Gerek askerî teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilâf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.

21- İtilâf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.

22- Osmanlı harp esirleri, İtilâf Devletlerinin nezdinde kalacaktır.

23- Osmanlı Hükümeti, merkezî devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

24- Altı vilâyet adı verilen yerlerde bir kargaşa olursa, vilâyetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilâf Devletleri haiz bulunacaktır.

25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahallî saat ile öğle zamanı sona erecektir.

SEVR ANTLAŞMASI
Ana hatları 24 Nisan 1920'de San Remo Kanferansı'nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti.

Antlaşması'nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilâf Devletleri'nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920'de Anadolu'da ve Trakya'da saldırıya geçti. Bursa'nın, Balıkesir'in, Uşak'ın ve Nazilli'nin ardarda işgali ile Sevr'in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.

Sultan Vahdeddin'in başkanlığında toplanan Şûra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920'de "zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer" görerek Antlaşma'nın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa'nın, Türk topraklarını parçalayan, millî şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı imzalamaması üzerine Damad Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hâdi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşmasını 10 Ağustos 1920'de imzaladılar.

Sevr Antlaşması'na göre, Osmanlı Devleti parçalanıyor, Türk Milleti de yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.

Rumeli sınırımız aşağı-yukarı İstanbul vilâyeti olarak tayin olunuyordu. Batı Anadolu ( İzmir ve havalisi) Yunanlılara veriliyordu. Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye'nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa'ya bırakmakta idi. Doğuda Bayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye'ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak'ın kuzey kısmında nüfuz bölgeleri tesis ediyorlardı. İstanbul'da ise hükümet ve padişah oturacak fakat, İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar'da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı. Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilâyetleri ve dolayları idi. Sevr'e göre, memleket dahilinde bulunan azınlıklar Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtuluyorlar, yeniden hiç kimsenin Türk tabiyetine de girmesine müsade edilmiyordu.

Devletin askerî kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azamî miktar 50.700 kişi olacak; tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mâlî ve iktisadî hükümler, Osmanlı Hükümeti ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti'ni İtilâf Devletlerinin müşterek sömürgesi haline getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mâli Komisyon, Osmanlı Devleti'nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.

Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Hükümeti'nce imzalanması, Anadolu'daki millî mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti'nden ümitlerini kesmesine neden olmuştur.

Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması'nı imzalayan ve bunu onaylayan Şûra-yı Saltanat'ta bulunanları vatana hıyanetle itham ederek vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilân etti.
 
KURTULUŞ SAVAŞI
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Almanya'nın yanında katılmıştı. Ağır ve yorucu savaşlardan çıkmış Osmanlı kuvvetleri savaş sırasında kahramanca çarpışmalarına rağmen, düşman kuvvetlerinin tüm yurdu işgal etmelerine karşı koyamamışlardı. Bu sıralarda imzalanan Mondros ve Sevr Antlaşmaları, Osmanlı Devleti'ni tamamen yok etmeye ve Türk yurdunu parçalamaya yönelik hazırlanmıştı.

Sultan Mehmed Vahdeddin Osmanlı Mebusan Meclisi'nin toplanmasına karar verdi. Toplanan meclis düşman devletlerin görüşleri dışında bir karar alarak Misak-ı Millî'yi kabul etti. Bunun üzerine İngilizler İstanbul'u resmen işgal edip Osmanlı Mebusan Meclisi'ni dağıttılar.

19 Mayıs 1919 yılında Samsun'a çıkarak Millî Mücadele hareketini başlatan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu'daki direniş hareketini örgütlediler. Kongreler, Kuva-yı Milliye direnişleri gerçekleştirildi. Nihayet 23 Nisan 1920'de TBMM'nin Ankara'da açılmasına karar verildi.

Türk milleti, canını ve malını hiçe sayarak girdiği Kurtuluş Savaşı'ndan muzaffer çıkmış, düşmanlar vatan topraklarından atılmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa idaresinde büyük bir zafer kazanılmıştı. Yeni meclis saltanatın kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türk topraklarından çıkarılmasını istemişti. 
 
 ////////////////

 

The Sykes-Picot agreement was a secret understanding concluded in May 1916, during World War I, between Great Britain and France, with the assent of Russia, for the dismemberment of the Ottoman Empire.

The agreement led to the division of Turkish-held Syria, Iraq, Lebanon, and Palestine into various French and British-administered areas. The agreement took its name from its negotiators, Sir Mark Sykes of Britain and Georges Picot of France.

 

 

 

 

http://news.bbc.co.uk/hi/english/static/in_depth/world/2001/israel_and_palestinians/key_maps/7.stm

..............

UNISPAL Home
"As is" reference - Not a UN document

France
United Kingdom

16 May 1916

Sykes-Picot agreement text

It is accordingly understood between the French and British governments:


One


That France and Great Britain are prepared to recognize and protect an independent Arab states or a confederation of Arab states (a) and (b) marked on the annexed map, under the suzerainty of an Arab chief.

That in area (a) France, and in area (b) Great Britain, shall have priority of right of enterprise and local loans.  That in area (a) France, and in area (b) Great Britain, shall alone supply advisers or foreign functionaries at the request of the Arab state or confederation of Arab states.


Two


That in the blue area France, and in the red area Great Britain, shall be allowed to establish such direct or indirect administration or control as they desire and as they may think fit to arrange with the Arab state or confederation of Arab states.


Three


That in the brown area there shall be established an international administration, the form of which is to be decided upon after consultation with Russia, and subsequently in consultation with the other allies, and the representatives of the sheriff of Mecca.


Four


That Great Britain be accorded (1) the ports of Haifa and Acre, (2) guarantee of a given supply of water from the tigres and Euphrates in area (a) for area (b).  His majesty's government, on their part, undertake that they will at no time enter into negotiations for the cession of Cyprus to any third power without the previous consent of the French government.


Five


That Alexandretta shall be a free port as regards the trade of the British empire, and that there shall be no discrimination in port charges or facilities as regards British shipping and British goods; that there shall be freedom of transit for British goods through Alexandretta and by railway through the blue area, or (b) area, or area (a); and there shall be no discrimination, direct or indirect, against British goods on any railway or against British goods or ships at any port serving the areas mentioned.

That Haifa shall be a free port as regards the trade of France, her dominions and protectorates, and there shall be no discrimination in port charges or facilities as regards French shipping and French goods.

There shall be freedom of transit for French goods through Haifa and by the British railway through the brown area, whether those goods are intended for or originate in the blue area, area (a), or area (b), and there shall be no discrimination, direct or indirect, against French goods on any railway, or against French goods or ships at any port serving the areas mentioned.


Six


That in area (a) the Baghdad railway shall not be extended southwards beyond Mosul, and in area (b) northwards beyond Samarra, until a railway connecting Baghdad and Aleppo via the Euphrates valley has been completed, and then only with the concurrence of the two governments.


Seven


That Great Britain has the right to build, administer, and be sole owner of a railway connecting Haifa with area (b), and shall have a perpetual right to transport troops along such a line at all times.

It is to be understood by both governments that this railway is to facilitate the connection of Baghdad with Haifa by rail, and it is further understood that, if the engineering difficulties and expense entailed by keeping this connecting line in the brown area only make the project unfeasible, that the French government shall be prepared to consider that the line in question may also traverse the Polgon Banias Keis Marib Salkhad tell Otsda Mesmie before reaching area (b).


Eight


For a period of twenty years the existing Turkish customs tariff shall remain in force throughout the whole of the blue and red areas, as well as in areas (a) and (b), and no increase in the rates of duty or conversions from ad valorem to specific rates shall be made except by agreement between the two powers.

There shall be no interior customs barriers between any of the above mentioned areas.  The customs duties leviable on goods destined for the interior shall be collected at the port of entry and handed over to the administration of the area of destination.


Nine


It shall be agreed that the French government will at no time enter into any negotiations for the cession of their rights and will not cede such rights in the blue area to any third power, except the Arab state or confederation of Arab states, without the previous agreement of His Majesty's government, who, on their part, will give a similar undertaking to the French government regarding the red area.


Ten


The British and French government, as the protectors of the Arab state, shall agree that they will not themselves acquire and will not consent to a third power acquiring territorial possessions in the Arabian peninsula, nor consent to a third power installing a naval base either on the east coast, or on the islands, of the red sea.  This, however, shall not prevent such adjustment of the Aden frontier as may be necessary in consequence of recent Turkish aggression.


Eleven


The negotiations with the Arabs as to the boundaries of the Arab states shall be continued through the same channel as heretofore on behalf of the two powers.


Twelve


It is agreed that measures to control the importation of arms into the Arab territories will be considered by the two governments.

I have further the honour to state that, in order to make the agreement complete, His Majesty's government are proposing to the Russian government to exchange notes analogous to those exchanged by the latter and your Excellency's government on the 26th April last.

Copies of these notes will be communicated to your Excellency as soon as exchanged.  I would also venture to remind your Excellency that the conclusion of the present agreement raises, for practical consideration, the question of claims of Italy to a share in any partition or rearrangement of Turkey in Asia, as formulated in Article 9 of the agreement of the 26th April, 1915, between Italy and the allies.

His Majesty's government further consider that the Japanese government should be informed of the arrangements now concluded.

.......

http://domino.un.org/UNISPAl.NSF/3d14c9e5cdaa296d85256cbf005aa3eb/232358bacbeb7b55852571100078477c!OpenDocument

 

 

.................

*** http://en.wikipedia.org/wiki/Sykes-Picot_Agreement

 

Sykes-Picot Agreement

From Wikipedia, the free encyclopedia

Jump to: navigation, search

Zones of French and British influence and control established by the Sykes-Picot Agreement

The Sykes-Picot Agreement of May 16, 1916 was a secret understanding between the governments of Britain and France defining their respective spheres of post-World War I influence and control in the Middle East. The boundaries of this agreement still remain in much of the common border between Syria and Iraq.

The agreement was negotiated in November 1915 by the French diplomat François Georges-Picot and Briton, Mark Sykes.

Britain was allocated control of areas roughly comprising Jordan, Iraq and a small area around Haifa. France was allocated control of South-eastern Turkey, Northern Iraq, Syria and Lebanon. The controlling powers were left free to decide on state boundaries within these areas.

The area which subsequently came to be called Palestine was for international administration pending consultations with Russia and other powers.

This agreement is seen by many as conflicting with the Hussein-McMahon Correspondence of 1915–1916. The conflicting agreements are the result of changing progress during the war, switching in the earlier correspondence from needing Arab help to subsequently trying to enlist the help of Jews in the United States in getting the US to join the First World War, in conjunction with the Balfour Declaration, 1917. The agreement had been made in secret. Sykes was also not affiliated with the Cairo office that had been corresponding with Sherif Hussein ibn Ali, and was not fully aware of what had been promised the Arabs.

The agreement was later expanded to include Italy and Russia. Russia was to receive Armenia and parts of Kurdistan while the Italians would get certain Aegean islands and a sphere of influence around Izmir in southwest Anatolia. The Italian presence in Anatolia as well as the division of the Arab lands was later formalized in the Treaty of Sèvres in 1920.

The Russian Revolution of 1917 led to Russia being denied its claims in the Ottoman Empire. At the same time Lenin released a copy of the confidential Sykes-Picot Agreement as well as other treaties causing great embarrassment among the allies and growing distrust among the Arabs.

Attempts to resolve the conflict were made at the Sanremo conference and in the Churchill White Paper of 1922, which stated the British position that Palestine was part of the excluded areas of "Syria lying to the west of the District of Damascus".

The agreement is seen by many as a turning point in Western/Arab relations, as it negated the promises made to Arabs[1] through T.E. Lawrence for a national homeland in the Syrian territory in exchange for their siding with British forces against the Ottoman Empire.

The agreement's principal terms were reaffirmed by the inter-Allied Sanremo conference of 1926 April 1920 and the ratification of the resulting League of Nations mandates by the Council of the League of Nations on July 24, 1922.

[edit]

References

^ - *Lawrence of Arabia: The Battle for the Arab World, Director James Hawes. PBS Home Video, October 21, 2003. (ASIN B0000BWVND). Interview with Kamal Abu Jaber, former Foreign Minister of Jordan

1.                                                                                                           

[edit]

External links

 

Wikisource has original text related to this article:

The Sykes-Picot Agreement

·       Sykes-Picot agreement - text at UNISPAL

·       Sykes-Picot agreement - Key maps

 

 

Retrieved from "http://en.wikipedia.org/wiki/Sykes-Picot_Agreement"

Categories: Arab-Israeli conflict | Secret diplomatic agreements | British-French relations

 

.................

The Sykes-Picot Agreement

From Wikisource

Jump to: navigation, search

Wikisource:Historical documents

The Sykes-Picot Agreement
by Edward Grey

 

 

 



Sir Edward Grey to Paul Cambon, 16 May 1916

I have the honour to acknowledge the receipt of your Excellency's note of the 9th instant, stating that the French Government accept the limits of a future Arab State, or Confederation of States, and of those parts of Syria where French interests predominate, together with certain conditions attached thereto, such as they result from recent discussions in London and Petrograd on the subject.

I have the honour to inform your Excellency in reply that the acceptance of the whole project, as it now stands, will involve the abdication of considerable British interests, but, since His Majesty's Government recognise the advantage to the general cause of the Allies entailed in producing a more favourable internal political situation in Turkey, they are ready to accept the arrangement now arrived at, provided that the co-operation of the Arabs is secured, and that the Arabs fulfil the conditions and obtain the towns of Homs, Hama, Damascus, and Aleppo.

It is accordingly understood between the French and British governments:

1.  That France and Great Britain are prepared to recognize and protect an independent Arab states or a confederation of Arab states (a) and (b) marked on the annexed map, under the suzerainty of an Arab chief. That in area (a) France, and in area (b) Great Britain, shall have priority of right of enterprise and local loans. That in area (a) France, and in area (b) Great Britain, shall alone supply advisers or foreign functionaries at the request of the Arab state or confederation of Arab states.

2.  That in the blue area France, and in the red area Great Britain, shall be allowed to establish such direct or indirect administration or control as they desire and as they may think fit to arrange with the Arab state or confederation of Arab states.

3.  That in the brown area there shall be established an international administration, the form of which is to be decided upon after consultation with Russia, and subsequently in consultation with the other allies, and the representatives of the sheriff of Mecca.

4.  That Great Britain be accorded (1) the ports of Haifa and Acre, (2) guarantee of a given supply of water from the tigres and Euphrates in area (a) for area (b). His majesty's government, on their part, undertake that they will at no time enter into negotiations for the cession of Cyprus to any third power without the previous consent of the French government.

5.  That Alexandretta shall be a free port as regards the trade of the British empire, and that there shall be no discrimination in port charges or facilities as regards British shipping and British goods; that there shall be freedom of transit for British goods through Alexandretta and by railway through the blue area, or (b) area, or area (a); and there shall be no discrimination, direct or indirect, against British goods on any railway or against British goods or ships at any port serving the areas mentioned.

That Haifa shall be a free port as regards the trade of France, her dominions and protectorates, and there shall be no discrimination in port charges or facilities as regards French shipping and French goods. There shall be freedom of transit for French goods through Haifa and by the British railway through the brown area, whether those goods are intended for or originate in the blue area, area (a), or area (b), and there shall be no discrimination, direct or indirect, against French goods on any railway, or against French goods or ships at any port serving the areas mentioned.

6.  That in area (a) the Baghdad railway shall not be extended southwards beyond Mosul, and in area (b) northwards beyond Samarra, until a railway connecting Baghdad and Aleppo via the Euphrates valley has been completed, and then only with the concurrence of the two governments.

7.  That Great Britain has the right to build, administer, and be sole owner of a railway connecting Haifa with area (b), and shall have a perpetual right to transport troops along such a line at all times. It is to be understood by both governments that this railway is to facilitate the connection of Baghdad with Haifa by rail, and it is further understood that, if the engineering difficulties and expense entailed by keeping this connecting line in the brown area only make the project unfeasible, that the French government shall be prepared to consider that the line in question may also traverse the Polgon Banias Keis Marib Salkhad tell Otsda Mesmie before reaching area (b).

8.  For a period of twenty years the existing Turkish customs tariff shall remain in force throughout the whole of the blue and red areas, as well as in areas (a) and (b), and no increase in the rates of duty or conversions from ad valorem to specific rates shall be made except by agreement between the two powers.

There shall be no interior customs barriers between any of the above mentioned areas. The customs duties leviable on goods destined for the interior shall be collected at the port of entry and handed over to the administration of the area of destination.

9.  It shall be agreed that the French government will at no time enter into any negotiations for the cession of their rights and will not cede such rights in the blue area to any third power, except the Arab state or confederation of Arab states, without the previous agreement of His Majesty's government, who, on their part, will give a similar undertaking to the French government regarding the red area.

10.          The British and French government, as the protectors of the Arab state, shall agree that they will not themselves acquire and will not consent to a third power acquiring territorial possessions in the Arabian peninsula, nor consent to a third power installing a naval base either on the east coast, or on the islands, of the red sea. This, however, shall not prevent such adjustment of the Aden frontier as may be necessary in consequence of recent Turkish aggression.

11.          The negotiations with the Arabs as to the boundaries of the Arab states shall be continued through the same channel as heretofore on behalf of the two powers.

12.          It is agreed that measures to control the importation of arms into the Arab territories will be considered by the two governments.

I have further the honor to state that, in order to make the agreement complete, His Majesty's government are proposing to the Russian government to exchange notes analogous to those exchanged by the latter and your excellency's government on the 26th April last. Copies of these notes will be communicated to your excellency as soon as exchanged. I would also venture to remind your excellency that the conclusion of the present agreement raises, for practical consideration, the question of claims of Italy to a share in any partition or rearrangement of Turkey in Asia, as formulated in Article 9 of the agreement of the 26th April, 1915, between Italy and the allies.

His Majesty's government further consider that the Japanese government should be informed of the arrangements now concluded.

Retrieved from "http://en.wikisource.org/wiki/The_Sykes-Picot_Agreement"

Categories: Middle East | Multilateral and regional documents

*** http://en.wikisource.org/wiki/The_Sykes-Picot_Agreement

………….

----------------------------­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­-------

////////////////////////////////////////////////////////////////

 

Şerif Hüseyin 

Şerif Hüseyin 1854'te İstanbul'da doğdu. Hz. Muhammed'in (S.A.V) soyundan geldiği kabul edilen Mekke şerifleri ailesindendir. 1908'de İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra Hicaz valisi ve Mekke Şerifi olarak, Arabistan'a gönderildi. Arapların Osmanlı Devleti'nden ayrılmaları yönünde çalışmalar yapmaya başladı. Şerif Hüseyin, oğlu Abdullah aracılığı ile Mısır'da ki İngiliz yönetimi ile ilişki kurdu. 1915-16 yıllarında Arapların Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklanmaları durumunda İngilizlerin kendi krallığını tanımasını istedi. Oğullarından Faysal ise Suriye'de bulunan Osmanlı komutanı Cemal Paşa ile anlaşmaya çalıştı. 1916 ilkbaharında Cemal Paşa'nın Beyrut ve Şam'da devlete ihanetle suçladığı bazı Arap milliyetçilerini astırmasının ve Osmanlı birliklerinin Hicaz demiryolunu denetimi altına almasının ardından, Şerif Hüseyin krallığını ilan ederek, Haziran 1916'da Osmanlı Devletine karşı ayaklandı. Arap birlikleri Hicaz demiryoluna saldırılar düzenlemeye ve Osmanlı birliklerine kayıplar verdirmeye başladılar. Bir yandan İngilizlerle çarpışan Osmanlı ordusu, Hüseyin'in oğulları komutasındaki Arap birliklerine karşı da savaşmak zorunda kaldı. Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra İhtilaf kuvvetleri, Ürdün'de kendilerine bağlı bir yönetim kurdular. İngilizlerin Filistin'de bir İsrail devleti kurmaya çalışması Şerif Hüseyin'i kızdırdı. İngiltere'nin, 1921'de Abdullah'ı Ürdün Emiri, diğer oğlu Faysal'ı da Irak Kralı yapması Şerif Hüseyin'in Arap dünyasındaki otoritesini iyice sarstı. Mart 1924'te, Türkiye'de halifeliğin kaldırılmasından sonra kendisini halife ilan ettiyse de Mekke'yi kuşatan İbni Suud Abdülaziz tarafından krallığına ve halifelik iddialarına son verildi. Şerif Hüseyin 1930 yılına kadar Kıbrıs'ta sürgün hayatı yaşadı. Bundan sonra Şerif Hüseyin, Ürdün Emiri olan oğlu Abdullah'ın yanına gitti. Bir yıl sonra, 1931 yılında öldü.


***http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2855
/////////////////////

Kral Hüseyin: İhanetlerle Dolu Bir Ömür Sona Erdi

Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesine imkan sağlayan ve yahudilerin bu topraklar üzerinde devlet kurmalarına kapı açan ilk ihanet Şerif Hüseyin tarafından yapılmıştır. Şerif Hüseyin 7 Şubat 1999 Pazar günü hayata gözlerini yuman (artık) eski Ürdün kralı olan Hüseyin ibnu Talal'ın dedesinin babasıdır.

İngiltere'nin Mısır elçisi Henri Mikmahun 1915'te Şerif Hüseyin'e bir teklif götürdü. Bu teklifte, Şerif Hüseyin'e Arapların Osmanlılardan ayrılarak bağımsız devlet kurmalarına yardımcı olacağını, kendisine de halifelik verileceğini vaad ediyordu. Yani İslam ümmetinin halifesini haçlı zihniyetinin başını çekenlerden İngiltere belirleyecekti. Bu vaadlerine karşılık Şerif Hüseyin'den de Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesine ve bu topraklarda bir yahudi devleti kurdurulmasına yardımcı olma sözü almıştı. Şerif Hüseyin İngilizlerin vaadlerine kanarak 10 Haziran 1916'da Osmanlılara karşı isyan başlattı. Aynı yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulması için gerekli şartların oluşturulmasını öngören Sykes-Picot anlaşması adı verilen bir anlaşma imzalanmıştı. Çok geçmeden Şerif Hüseyin'in de muvafakat ve destekleriyle 1917'de İngiliz orduları Filistin topraklarına girdi ve yahudilerin bu topraklara yerleştirilmesi işlemi hız kazanmaya başladı. 24 Temmuz 1922'de de şimdiki BM konumunda olan Milletler Cemiyeti, Filistin topraklarını resmen İngiltere'nin vesayetine verdi.

Şerif Hüseyin, Filistin'e ihanet konusunda İngilizlere verdiği sözü yerine getirdi ama İngilizler ona verdikleri sözü yerine getirmediler. Kendisine bütün Arap yarımadasının yönetimini vermeyi vaad ettikleri halde daha sonra şimdiki Ürdün topraklarına razı olmasını istediler.

Olaylar birbirini izledi ve 1947'de İngiliz güçlerin kademeli olarak Filistin'den çekilmesinden sonra 1948'in başlarında İsrail'in kuruluşu ilan edildi. İsrail'in kurulmasıyla birlikte Filistin halkıyla yahudiler arasında bir savaş başladı. Bu kez Filistin halkına Şerif Hüseyin'in oğlu zamanın Ürdün kralı Abdullah ihanet etti. Kral Abdullah, Filistin halkına destek amacıyla (!) İngiliz kumandan Glop Paşa'nın emrindeki ordusunu Filistin topraklarına soktu. Bizzat 1948 olaylarını yaşayanların anlattıklarına göre İngiliz Glop Paşa'nın emrindeki Ürdün birlikleri Filistinlilere: "Artık biz düzenli bir ordu olarak olaylara müdahale ettik. Sizin böyle dağınık bir mücadeleye devam etmenize gerek kalmadı" diyerek, onların yahudi işgalinden kurtardıkları bölgeleri ellerinden alıyor, sonra oraları tekrar yahudilere teslim ediyorlardı. Bu sayede yahudiler 1948 olaylarında sınırlarını daha da genişleterek bugün yeşil hat olarak adlandırılan hattın içinde kalan bölgelerin tamamına hakim oldular.

Kral Abdullah'ın ölümünden sonra tahta geçen Talal deli olduğu gerekçesiyle İngilizlerin de müdahalesiyle 1952'de tahttan uzaklaştırıldı. Yerine oğlu, zeki, akıllı ve kurnaz genç Hüseyin geçti. Hüseyin o zaman henüz 17 yaşındaydı.

Kral Hüseyin'in Filistin davasına olan ihanetlerini bütün ayrıntılarıyla vermemiz halinde söz bir hayli uzayacaktır. Biz bunların bazılarından başlıklar halinde bazılarından da birtakım ayrıntıları vererek söz etmek istiyoruz:

Kral Hüseyin 1967 Haziran savaşında Batı Yaka'nın tamamını hiçbir direniş göstermeden yahudilere teslim etti. 1968 savaşında da Ürdün askerleri bir direniş göstermediklerinden yahudi askerleri Ürdün'ün Salt şehrine kadar geldiler. O zaman yahudi askerlerini Ürdün nehrinin batısına çekilmeye zorlayanlar gönüllü mücahitlerdi. Eğer gönüllü mücahitlerin direnişi olmasaydı bugün Doğu Yaka bir diğer adıyla Gavru Ürdün olarak adlandırılan ova da yahudi işgali altında olacaktı.

Kral Hüseyin, Ağustos 1988 başlarında, intifadanın kızıştığı ve İsrail yönetiminin zor durumda kaldığı bir dönemde, Batı Yaka'yla ilişkisini kestiğini açıklayarak intifadayı yürüten Filistinlileri maddi yönden zor durumda bırakmayı amaçlayan bir adım attı. Kral Hüseyin, Batı Yaka'yla ilişkisini kesmekteki amacının Filistinlilerin kendi devletlerini kurmaları için kapı açmak olduğunu ileri sürüyordu. Oysa gerçek amaç Filistinlileri maddi açıdan sahipsiz bırakmak ve intifada karşısında sıkışan İsrail yönetimini biraz rahatlatmaktı. Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) bu kararla ilgili açıklamasında şu ifadelere yer veriyordu: "Filistin'in kurtarılması için tek yol olan kutsal cihad yolunda bir ayaklanmanın başlatılması gerekiyordu. İşte bu ayaklanma yahudilere boyun eğdirdi, onların güçlerini sarstı... İsrail bütün yolları denemesine ve konuyla ilgisi olan herkesin teklifini dinlemesine rağmen ayaklanmayı durdurmada başarılı olamadı. Tam bu esnada, Ürdün kralı Batı Yaka'yla olan idari ve kanuni bağlarını kesme ve bu yeri asıl sahiplerine devretme kararı aldığını açıkladı. Bu kararla neyi kastediyor? Filistin'i Filistinlilere mi devrediyor? İnsanı ilk bakışta hayrete düşüren böyle bir karar için biz deriz ki: Bu, dışı tatlı içi ise zehirden acı olan bir şeydir."

Ürdün Kralının Filistin Direnişi Karşısındaki Tutumu ve Kara Eylül Hareketi

Filistin'in bağımsızlığı için mücadele vermek üzere ortaya çıkan örgütlerin birçoğunun Ürdün'de uzantıları bulunuyordu. Bunun en önemli sebebi Ürdün'de Filistinli mülteci veya aslen Filistinli Ürdün vatandaşı sayısının bir hayli fazla olmasıydı. Fakat Ürdün yönetimi Filistinli gerilla örgütlerinin ülkesinde bu kadar yoğunlaşmalarından rahatsız oluyordu. Bunun yanı sıra bazı gerilla örgütleri de Ürdün yönetimini sömürgeci düzenlerin bir uzantısı olarak görüyor ve bu yönetime karşı da mücadele edilmesi gerektiği fikrini savunuyorlardı. Ayrıca Ürdün yönetimiyle uzlaşma içinde olmayan bazı Arap yönetimlerinin uzantısı durumundaki örgütler arkalarında duran yönetimlerin Ürdün aleyhtarı tahriklerinden etkileniyorlardı. Filistinli gerillaların İsrail hedeflerine yönelik saldırılarının birçoğunu Ürdün topraklarından hareket ederek gerçekleştirmeleri de Ürdün yönetimini rahatsız ediyordu. Filistinli örgütlerle Ürdün yönetimi arasındaki uzlaşmazlığın bir sebebi de Ürdün yönetiminin Filistin'le ilgili gelişmeleri kendi kontrolünde tutma ve adeta Filistin davasının velisi gibi görünme çabası içinde olmasıydı. Oysa Ürdün geçmişte Filistin davasına yönelik ihanetleriyle böyle bir velâyete hakkının olmadığını ortaya koymuştu.

Bütün bu sebepler Ürdün yönetimiyle Filistinli gerillalar arasında gerginliğe yol açıyordu. Bu gerginlik yüzünden, 7 Haziran 1970'te Amman yakınlarında bulunan Zerkâ şehrinde Ürdün askerlerinin Filistinli gerillalara saldırması üzerine askerlerle gerillalar arasında çatışma çıktı. Bu olay üzerine George Habbaş'ın liderliğini yaptığı FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) gerillaları Amman'daki bazı noktalara saldırdılar. Olaylar daha sonra yayıldı. Daha sonra kavgaya son verilmesi için gerilla örgütleri altı kişilik bir Yürütme Kurulu oluşturarak Ürdün yönetimiyle görüşmelere oturdular. Bu arada Arap Birliği de müdahalede bulunarak sorunun görüşmelerle çözüme kavuşturulmasını istedi. Görüşmeler sonunda 10 Temmuz 1970'de bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Ürdün, Filistinli gerillaların İsrail'e yönelik eylemlerine müdahale etmeyecek gerillalar da Ürdün güvenliğini tehdit edecek herhangi bir hareket içine girmeyeceklerdi. Ancak 26 Ağustos'ta gerillalarla Ürdün askerleri yeniden bir çatışmaya girdiler. 1 Eylül'de Kral Hüseyin'e karşı bir suikast teşebbüsünde bulunulduğu ileri sürüldü. Gerillalar 6 Eylül'de Ürdün'e ait bazı uçakları yaktılar. Derken olaylar büyüdü ve 17 Eylül'den itibaren tam bir savaş niteliği kazandı. Bunun üzerine Suriye birlikleri 20 Eylül'de kuzeyden Ürdün'e girerek savaşa müdahale etti. Bu kez ABD devreye girerek Kral Hüseyin'in tahttan indirilmesine izin vermeyeceğini bildirdi. ABD İsrail yönetimiyle de anlaşarak Kral Hüseyin'in zor durumda kalması halinde müdahalede bulunması üzere anlaştı. Dolayısıyla İsrail kuvvetleri Kral Hüseyin'e yardım için bütün askeri hazırlıklarını yaptılar. ABD bir yandan da Sovyetler Birliği'ne baskı yaparak Suriye'nin Ürdün'den çekilmesi için müdahalede bulunmasını istedi. Sonuçta Suriye Ürdün'den çekilmek zorunda bırakıldı. Suriye kuvvetlerinin çekilmesi üzerine Ürdün yönetimi 23 Eylül'de ateşkes ilan etti. 27 Eylül'de de Arap ülkelerinin müdahalesiyle Ürdün yönetimiyle gerillalar arasında bir anlaşma imzalandı. Bu seferki anlaşma da 10 Temmuz tarihli anlaşmanın bir benzeriydi. Bu olayların yaşandığı 1970 yılı Eylül ayı "Kara Eylül" olarak tarihe geçmiştir.

27 Eylül 1970 anlaşmasına rağmen Ürdün'ün Filistinli gerillaları Ürdün topraklarından uzaklaştırmayı amaçlayan uygulamaları son bulmadı. Bu uygulamalar dolaylı olarak zaman zaman karşılıklı çatışmalara yol açtı. Ürdün, gerillaları tamamen imha etme veya Ürdün topraklarından silip atma amacına yönelik hazırlıklarını da ABD'nin desteğiyle yoğun bir şekilde sürdürüyordu. Kral Hüseyin, bu hazırlıkları sürdürdüğü sırada ABD'deki yahudi lobisinin ileri gelenlerinden olan ve bir ara ABD dışişleri bakanlığı yapan Henry Kissenger'le yoğun temas içindeydi. Filistinli gerillaların Ürdün'den çıkarılmasıyla İsrail'in işgal altında tuttuğu toprakların doğu sınırı güvenceye alınmış olacaktı. Derken 13 Temmuz 1971'de Ürdün yönetimi Filistinli gerillalara karşı geniş çaplı bir askeri operasyon başlattı. Birkaç gün süren operasyonda Filistinli gerillalardan ve sivillerden toplam 3000 kişi öldürüldü. Filistinli mültecilerin kaldığı kamplar tamamen yerle bir edildi. Sağ kalabilen gerillaların tamamı da Ürdün'ü terk ederek Suriye veya Lübnan'a gitmek zorunda bırakıldılar. Ürdün yönetiminin siyonist işgalcilerin bile yapamayacağı bu imhâ harekâtı Arap dünyasında geniş tepkilere yol açtı. Birçok Arap ülkesi bu harekâtından dolayı Ürdün'ü kınadı. Ancak kınamalar samimiyetten uzak belli siyâsi hedeflere yönelik kuru açıklamaların ötesine geçmiyordu.

Filistin Direnişinin Lübnan'a Taşınması

Ürdün yönetiminin yukarıda sözünü ettiğimiz imhâ harekâtından önce Filistin direnişi daha çok Ürdün topraklarında yoğunlaşmış durumdaydı ve İsrail hedeflerine yönelik eylemlerini de genellikle buradan yürütüyordu. Ancak söz konusu imha harekâtından sonra burayı terk etmek zorunda kalınca daha çok Lübnan'da üslenmek zorunda kaldı. Bunun en önemli sebebi Lübnan'ın lojistik açıdan İsrail hedeflerine yönelik eylemler için Ürdün'den sonra en uygun mekân olmasıydı. Suriye ise daha çok direnişin siyâsi ve tanıtım faaliyetlerini yürütmede kullanılan bir merkez olarak seçildi.

Filistin Davasına Bir Başka İhanet: Ürdün-İsrail Barışı

Arafat'ın açtığı kapıdan Ürdün'ün eski kralı Hüseyin de girdi. Zaten Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan belliydi. Teorik olarak Ürdün 1948'den yani İsrail'in resmen kuruluşunu ilan ettiği tarihten buyana bu ülkeyle savaş halindeydi. Pratikte ise herhangi bir savaş hali söz konusu değildi. 1948, 1967, 1968 ve 1973 yıllarında çıkarılan savaşlarsa sadece İsrail'in işine yaramıştı. Adeta bu savaşlar İsrail'in sınırlarını biraz daha genişletmesi için çıkarılmıştı.

Ürdün'ün İsrail'le ilişkilerini normalleştirmeyi amaçlayan son yürüyüşünde ABD baskılarının ve tehditlerinin birinci derecede rol oynadığı siyasi gözlemcilerin müşterek tespiti. Özellikle Körfez savaşındaki tutumundan dolayı Arap dünyasında yalnızlığa itilen Ürdün, dış baskılara ve şantajlara daha açık bir duruma gelmişti. Körfez savaşında aldığı yarayı sarma ve uluslararası güç odaklarına kendini kabul ettirme ihtiyacı duyan Ürdün yönetimi dış baskılar karşısında sürekli boynunu eğik görüyordu. ABD yönetimi Ürdün'ün bu durumunu sonuna kadar değerlendirdi. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, ABD'nin baskıları ve tehditleri sadece Ürdün'ü İsrail'le ilişkileri normalleştirme çabalarını hızlandırmaya yöneltmiştir. Yoksa işin gerçeğinde uzun vadede Ürdün bunu zaten yapacaktı. ABD, Ürdün yönetiminin iç baskılardan ve özellikle İslami siyasi akımların halk üzerindeki gücünden etkilenebileceğini hesaba katarak Kral Hüseyin'i bir an önce Arafat'ın girdiği kapıdan girmeye zorladı. Sonuçta zamanın ABD dışişleri bakanı Christopher'in ve onun yaveri sayabileceğimiz Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek'in çabaları ürününü kısa zamanda verdi ve Ürdün'le İsrail arasında yıldırım hızıyla, 26 Ekim 1994 tarihinde Akabe Anlaşması diye bilinen bir anlaşma imzalandı.

Bu anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte karşılıklı olarak sınırlar açıldı ve iki ülkenin birbirlerinin başkentlerinde büyükelçilikler açması kararlaştırıldı.

ABD başkanı Bill Clinton başta olmak üzere çok sayıda yabancı devlet adamının katıldığı bir törenle ünlü Araba vadisinde imzalanan Ürdün-İsrail anlaşmasıyla öncelikli olarak sınırlar konusu ele alınıyordu. Buna göre İsrail, 1967 Haziran savaşında işgal etmiş olduğu Araba vadisindeki topraklardan 300 km2'lik bir alanı Ürdün'e geri verecek, buna karşılık bazı bölgelerde 3 bin dönüme yakın tarım arazisini 25 yıllığına Ürdün'den kiralayacaktı. Anlaşma kiralama süresinin uzatılmasına da imkân sağlıyordu. Sınır anlaşmasının her bakımdan İsrail'in lehine olduğu açıktı. Çünkü Ürdün yönetimi bu anlaşmayla 1967 Haziran savaşı öncesinde kontrolünde tuttuğu Batı Yaka (Batı Şeria) toprakları üzerindeki İsrail hâkimiyetini resmen tanımış oluyordu. Ayrıca Yediot Aharanoot gazetesinin yazdığına göre İsrail'in Ürdün'e iade edeceği topraklar pek tarıma elverişli olmayan sahra arazisi, buna karşılık kiralayacağı topraklar ise tarıma elverişli ve sulu araziydi. Sınır anlaşması Kudüs konusuna da bir açıklık getirmediğinden bu meselenin küllenmeye terk edildiği anlaşılıyordu. Bunun yanı sıra Ürdün tarafı İsrail başbakanı Rabin'in Kudüs'ten "başkentimiz" diye söz etmesine herhangi bir şekilde tepki göstermemişti. Bu durum Ürdün'ün, siyonistlerin Kudüs üzerindeki hâkimiyetlerini pekiştirme çabaları karşısında sessiz kalmayı tercih ettiğini gösteriyordu. Sınır anlaşması siyonist İsrail yönetimine Batı Yaka toprakları üzerindeki saltanatını pekiştirmesine de imkân veriyordu.

Anlaşma, suların kullanımı konusunda bazı maddeler içeriyordu. Buna göre İsrail, Ürdün'e Ürdün ve Yermük ırmaklarından yılda 50 milyon m3 su verecekti. Aslında bu ırmaklar 1967 Haziran savaşında işgal edilmiş olan topraklar içinde bulunmaktadır. İsrail'in bu ırmaklardan Ürdün'e su vermeyi vaad etmesi gerçekte Ürdün'le alay etmekten başka bir anlam taşımıyordu. Çünkü Yermük ırmağı zaten normalde Ürdün topraklarında bulunuyor. Bu ırmağın batı yakasını İsrail, 1967 savaşında işgal etti. Ama 242 ve 338 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararları İsrail'e bu savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngördüğünden siyonistlerin Yermük ırmağı sularında herhangi bir hak iddia edememeleri gerekiyor. Üstelik ırmağın bir yakası İsrail işgalinde olsa da öteki yakası hala Ürdün'ün elinde. Dolayısıyla İsrail'in adeta Yermük ırmağı üzerinde tek hak sahibi gibi davranması Ürdün'ün acziyetini ve kendi haklarını savunma konusunda hiçbir varlık gösterme eğiliminde olmadığını gösteriyor. Ürdün'ün bu acziyetinden yararlanan siyonistler ona, kendi suyunu kendine "barış" karşılığı olarak vermeyi vaad ediyorlar. İşin gerçeğinde anlaşmaya imza atan eski Kral Hüseyin de bunun bir kazanç olmadığının farkındaydı. Ama halkının nezdinde kaybettiği prestijini kurtarmak için Ürdün lehine gibi görünen bu tür gelişmelerden de yararlanma ihtiyacı duyuyordu.

Ürdün-İsrail anlaşması aynı zamanda iki ülkenin güvenlik konusunda işbirliğini öngörüyordu. Bunun anlamı İsrail'in güvenliği için Ürdün yönetiminin gerekli tedbirleri almaya ve İsrail'in güvenliğini tehdit eden çalışmalara fırsat vermemeye zorlanmasıydı. İsrail'in bu konuda Ürdün'ün epey başını ağrıtacağı kesindi. Çünkü siyonist İsrail yönetimi Ürdün topraklarında yürütülecek Filistin davası lehindeki bütün faaliyetleri kendi güvenliğini tehdit eden faaliyetler olarak algılayacak ve Ürdün yönetiminden, anlaşma gereğince bu faaliyetleri durdurmasını isteyecekti. Çünkü Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor: "Onlar her bağırtıyı aleyhlerine sanırlar." (Münâfikun, 63/4) Nitekim anlaşma sonrasında Ürdün yönetimi kendi topraklarında yürütülen ve Filistin davasına destek amacı taşıyan faaliyetlerin önüne geçebilmek için yoğun bir çalışma başlattı. Filistin halkının davasıyla yakından ilgilenme gereği duyan ve kendisini bu konuda sorumlu hisseden Ürdün halkı ister istemez Filistin davasıyla ilgilendiğinden ve Filistin halkının sorunlarına sahip çıktığından, Ürdün - İsrail güvenlik işbirliği Filistin halkının bağımsızlık mücadelesine önemli bir darbe vurmuştur. Ürdün yönetiminin İsrail'in çağrısıyla Filistin davasına destek amacı taşıyan faaliyetlere engel olması kendi halkıyla karşı karşıya gelmesine de yol açtı.

Anlaşma, güvenlik konusunda işbirliğini öngörmekle kalmıyor, aynı zamanda tarafların birbirlerinin aleyhine propaganda yapılmasına engel olması şartını da içeriyordu. Bu şartın en çok İsrail'in işine yarayacağı açık ve kesindi. Nitekim Ürdün, İsrail işgal rejimini bu konuda memnun edebilmek için camilerdeki vaazlara ve hutbelere kadar müdahale etme ve yahudilerin tarihteki çirkin faaliyetlerinden söz eden ayetleri okutmama yoluna bile gitti. Hatta bu anlaşmanın imzalanmasından sonra başlatılan bir uygulama gereğince cami imamlarının vaaz ve hutbe öncesinde ne gibi konular üzerinde duracaklarına dair rapor vermeleri zorunlu kılındı.

Ürdün-İsrail anlaşması Filistin halkının büyük tepkisine yol açtı. Batı Yaka ve Kudüs'te 1 milyondan fazla Filistinli, Filistin'de faaliyet yürüten çeşitli örgütlerin çağrısıyla söz konusu anlaşmayı protesto amacıyla genel greve gitti. Bazı şehirlerde de anlaşmaya karşı çeşitli protesto gösterileri düzenlendi. Ürdün-İsrail anlaşmasından Gazze ve Eriha'da kurdurulan özerk yönetimin başkanı Yasir Arafat da memnun kalmadı ve bu anlaşmanın her bakımdan Filistin halkının aleyhine olduğunu söyledi.

Anlaşma Ürdün'ün bazı Arap ülkeleriyle arasının açılmasına da yol açtı. Suriye yönetimi İsrail'le imzaladığı anlaşmadan dolayı Ürdün'ü oldukça sert bir dille eleştirdi. Libya tarafından yapılan açıklamada da Ürdün-İsrail anlaşması hakkında şu ifadelere yer verildi: "Anlaşma, Arap milletini güçsüzleştirmektedir ve halkın İsrail'e karşı kendi topraklarını ele geçirmek ve onurlu bir hayat sürmek amacıyla yürüttüğü mücadeleye karşı bir adımdır." Anlaşmaya İran da şiddetle tepki gösterdi ve Kral Hüseyin'in Enver Sedât'ın yolundan gittiğine dikkat çekti.

Ürdün, İsrail'le yaptığı anlaşmadan bölgesel olarak bir şey kazanmış değildir.

 

..............

Osmanlı'ya İhanet Edenler

10 Haziran 2005 Cuma, Vakit gazetesi

Müslümanların bugünkü zillet ve zaafiyete düşmelerinin en önemli sebebi ümmet bütünlüğünü, bilincini ve iman temeline dayanan kardeşlik duyarlılığını kaybetmiş olmalarıdır. Bütün bunları kaybetmeleri ümmetin izzetini temsil ve himaye eden kurumları da kaybetmelerine, emperyalist saldırganlıklar karşısında kolay yem olmalarını sağlayacak küçük parçalara ayrılmalarına sebep olmuştur. Bu yüzden, kalpleri İslâm'a ve Müslümanlara karşı kin ve nefretle doldurulmuş olan haçlı güçleriyle Siyonistler kutsal Kur'an-ı Kerim'e çirkin muamelelerde bulunma konusunda birbirleriyle yarışırken Müslüman toplumlardan ses getirici bir tepki yükselmiyor. Unutmayalım ki bütün bu çirkin muameleler ve onların gündeme taşınması aynı zamanda bir tepki ölçümü ve Müslümanların kutsal değerleri hakkındaki duyarlılıklarını yıpratma çabasıdır. Bu duyarlılıkların yıpratılması yarın bir gün Mescidi Aksa'yı hedefleyen saldırıların, sataşmaların da önünü açacaktır. Siyonistler 6 Haziran'da Mescidi Aksa'ya yeni bir baskın düzenlerken İslâm dünyasının pek kılının kıpırdamaması bu açıdan önemli tehlikeye işarettir.

Türkiye'de yıllardan beridir kalplere Arap düşmanlığının yerleştirilmesi için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütülüyor. Bu konuda kullanılan en önemli malzeme ise onların Osmanlı'ya ihanet ettikleri ve arkadan vurdukları iddiasıdır. Tabii bunu yapanların kimler olduğu hakkında tafsilatlı bilgiler verilmediğinden, iddianın tüm yükünün Filistin halkının üzerine yüklenilmesine çalışıldı. Böylece Türkiye toplumunun Filistin davasına bigane kalması hatta o halka şiddetle tepki göstermesi için zeminin oluşturulmasına gayret edildi ve büyük ölçüde başarılı olundu. Filistin halkının Osmanlı'ya karşı isyanlarda hiçbir payı olmadığı ve Osmanlı'ya ihanet edenler en büyük ihaneti o halka yaptıkları halde böyle bir toplumsal anlayışın yaygınlık kazanmasının sebebi uluslar arası siyonizme hizmet eden medya organlarının yürüttüğü propagandalardır.

10 Haziran, eski Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün kralı Abdullah'ın dedesinin dedesi Hüseyin'in Osmanlı'ya karşı isyan başlatmasının yıldönümü olduğundan biz de bugünkü yazımızda biraz tarih sayfalarını karıştırmak istedik.

Öncelikle şunu ifade edelim ki, Türkiye'de yıllardan beridir "Arap ihanetinden" söz edenlerle paralel çalışanlar Arap dünyasında da "Osmanlı zulmünden" söz etmektedirler. Burada "Osmanlı'nın arkadan vurulması" olayını devamlı konuşanlar, İttihat ve Terakki'nin üç meşhur paşasından olan Cemal Paşa'nın Arap dünyasında "seffah (kan dökücü)" olarak tanındığını bilmezler. Cemal Paşa gerçekten de öyledir ve Arap âleminde on binlerce Müslümanı hiçbir sebep yokken veya çok basit sebeplere dayanarak katletmiştir. Cemal Paşa bununla kalmıyor, insanları sırf Arap oldukları için aşağılıyor, horluyordu.

Bizim kanaatimize göre bu katliamlar ve aşağılamalarla öbür tarafta İngilizlerin isyan çıkarmak için oynadığı oyunlar birbirine paralel yürütülen işlerdi. Seffah Cemal olmasaydı belki Şerif Hüseyin taraftar bulamayacaktı.

İngiltere'nin Mısır elçisi Henri Mikmahun 1915'te Şerif Hüseyin'e bir teklif götürdü. Bu teklifte ona, Arapların Osmanlılardan ayrılarak bağımsız devlet kurmalarına yardımcı olunacağını, kendisine de halifelik verileceğini vaad ediyordu. Yani İslam ümmetinin halifesini haçlı zihniyetinin başını çekenlerden İngiltere belirleyecekti. Bu vaadlerine karşılık Şerif Hüseyin'den de Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesine ve bu topraklarda bir yahudi devleti kurdurulmasına yardımcı olma sözü almıştı. Şerif Hüseyin İngilizlerin vaadlerine kanarak 10 Haziran 1916'da Osmanlılara karşı isyan başlattı. Aynı yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulması için gerekli şartların oluşturulmasını öngören Sykes-Picot anlaşması imzalanmıştı. Çok geçmeden Şerif Hüseyin'in de muvafakat ve destekleriyle 1917'de İngiliz orduları Filistin topraklarına girdi ve yahudilerin bu topraklara yerleştirilmesi işlemi hız kazanmaya başladı. 24 Temmuz 1922'de de şimdiki BM konumunda olan Milletler Cemiyeti, Filistin topraklarını resmen İngiltere'nin vesayetine verdi.

Görüldüğü gibi Filistin halkı ihanet etmemiş, ihanete uğramıştır. Osmanlı'ya ihanet eden bu halka daha büyük ihanette bulunmuştur. Ama ne yazık ki Türkiye'de hâlâ pek çokları atı çalınana "at çaldı" demeye devam ediyor. Bu konuyu incelemek isteyenlere "Filistin Hakkında Yanılgılar" adlı kitabımızı okumalarını bu vesileyle bir kez daha tavsiye ediyoruz.

 

***         http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya3/0792.html

/////////////////////////////////

Ortadoğu’da Hilal ve Haç savaşı/Ergun Hiçyılmaz

***http://www.turksolu.org/89/hicyilmaz89.htm

Ortadoğu başta petrol olmak üzere zengin kaynakları ve kültürel geçmişi ile, tarihin her döneminde, siyasî ve askerî olarak sadece Osmanlı Devleti’nin değil, Avrupa için de vazgeçilmez olmuştu.

Osmanlı Devleti, hilafetin hamisi olarak İslam aleminin en büyük ülkesiydi. Avrupa ise, şarkta asırlardır sürdürdüğü Osmanlı aleyhtarı politika ile bölgeye hakim olmak mücadelesi vermişti. Bunun için İran’ı desteklemekle kalmamış, Arap ülkelerini de Osmanlı’dan ayırmak için her çareye başvurmuştu.

Oysa Osmanlı Devleti, hakimiyeti altında yaşayanları ırk, din ve dil farkı gözetmeksizin idareye ortak etmiş, hatta onlara Meclis-i Mebusan’ın da kapısını açmıştı. Ne var ki, Osmanlılar Batının kışkırtmasıyla çeşitli dönemlerde arkadan vurulacaktı.

Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’dan niçin ayrıldığı kadar, bu coğrafyayı tercih edişi üzerinde de durmak ve başlangıç olarak, İran münasebetlerine bakmak gerekir.

Osmanlıların, Safevî’lerle münasebeti hem siyasal, hem de dinî olarak II. Bayezid döneminden itibaren müspet bir seyir içinde olmamıştı. İran, Osmanlı’nın genişlemesine mani olmak için, Osmanlı topraklarındaki yıpratıcı ve bölücü faaliyetlerini artırmış, bu yönde daima yıpratma politikası içinde olmuştu.

Doğuya doğru genişleyen ve İslam aleminde kuvvetlenen Osmanlı Devleti’nin önünün kesilmesi için İran’ın ortaya koyduğu siyasî ve askerî bakışın, kökten değiştirilmesi lüzumunu Yavuz Sultan Selim önceden görebilmişti.

Hoy ile Cors şehirleri arasında bulunan Çaldıran’a, 23 Ağustos’ta ulaşan Osmanlı ordusu harp nizamını almıştı. Şah İsmail ise daha önceden gelmiş ve Çaldıran sahrasının doğu tarafına yerleşmişti. Kuşluk vakti başlayan muharebe gün boyu devam etmiş ve Osmanlı ordusu zafer kazanarak, Tebriz’e girmişti. Musul, Kerkük ve Erbil de artık Osmanlı’nın toprakları arasına katılmıştı.

Osmanlı’nın İslam aleminin en büyük devleti olarak artık bir noktada durması mümkün değildi. Hilal, hilafetin kuvvetli koruyucusunun elinde “Haç”a karşı dalgalanıyor ve diğer önemli Arap toprakları, Osmanlı sınırlarına katılıyordu.

Yavuz Sultan Selim İran’dan sonra Memluklara da kuvvetini kabul ettirmişti. Bunu, Merc-i Dabık Meydan Muharebesi sonunda Suriye’nin (1516) ardından da Mısır’ın alınışı takip edecekti (1517). Filistin ve Lübnan da Osmanlı hakimiyetine girmişlerdi.

Bağdat’ın fethi ise, Kanuni Sultan Süleyman’a nasip olmuş ve böylece Osmanlılar, hem zengin kaynakları, hem de İran’ı kontrol altında tutmayı büyük ölçüde başarmışlardı (1534). Bağdat 1624’de Şah I. Abbas tarafından ele geçirilmiş ve kısa bir süre İran hakimiyetinde kalmıştı. Bu medeniyet merkezinin, İslam alemi içinde taşıdığı önemi takdir eden Osmanlı Devleti, Bağdat’ın fethini tam manasıyla IV. Murat’la tekrar gerçekleştirmişti (1638).

Artık Osmanlı Devleti’nin eşitlikçi ve adaletçi hakimiyeti, sadece batıya değil, doğuya da uzanıyor ve asırlar boyu süren idaresi umumî manada başlıyordu.

Harb-i Umumi Felaketi

Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarında asırlar boyu süren hakimiyetinin noktalanacağı tarih, Harb-i Umumî yani Birinci Dünya Savaşı ile başlamıştı.

İngiltere’nin başını çektiği ittifak ülkeleri başta petrol olmak üzere zengin kaynaklara sahip olmak ve bu vesile ile, Osmanlı Devleti’nin İslam alemindeki kuvvetini ortadan kaldırmayı hedeflemişti. Mukaddes topraklar üzerinde hem Osmanlı, hem de müttefiki Almanya’nın kuvvetine son verilmesi ile siyasî ve iktisadî değişimler sağlanacaktı.

“Haç”ın “Hilal”e karşı koyduğu bu plan, Birinci Dünya Savaşı sonunda gerçekleşmişti. Milliyetçi akımları, silah ve para ile destekleyen Avrupa, Arap topraklarında, İslam’ı İslam’a kırdırmış ve batının sömürü anlayışı, bu politika ile şarka yerleşmişti.

İngiltere’nin politikası sadece Hicaz’a münhasır kalmamıştı. Osmanlı’yı Ortadoğu’dan tamamen ayırmanın zamanıydı. İmparatorluk bu meseleyi Orta Doğu haritası üzerinde hemen halledecekti. Sınırlar yeniden çizilirken İngiltere ve Fransa, Şark’taki Türk hakimiyetini, harita üzerinde bir cetvelle ortadan kaldıracaktı. Petrol sahaları o tarafta kalıyor ve ülke silah bırakma ve Anadolu’ya çekilmek çaresizliğini yaşıyordu. Zincirin son halkasını ise Millî Mücadele teşkil edecekti.

Peki, zincirin ilk halkası yani planın ilk safhası neydi?

Osmanlı’yı Satan Satana

İngiltere, Kuveyt Emiri Mübarek Şah ile, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmeden iki gün önce masaya oturmuştu. Mübarek Şah’a verilen notada ayrıca İngiliz-Hint harekatına iştirak etmesi halinde Kuveyt’e bağımsızlık tanınacağı sözü verilmişti.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin de işbirliğinin en önemli ismi olmuştu. Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah daha savaş başlamadan İngiliz Konsolosu Lord Kitchener’e gitmiş ve babasının İngiliz yardımı ile Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanabileceğini bildirmişti. Abdullah bu işbirliğine karşılık, Hicaz’ın bağımsızlığını istiyor ve hilafetin padişahtan alınarak, Hicaz Emirliği ile birlikte babasına verilmesini talep ediyordu.

Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki yazışmalarda, bu ihanetin satırlarını görmek mümkündür.

Şerif Hüseyin 1.1.1916 tarihli mektubunda diyordu ki: “... menfaatlerimizin karşılıklı ve aynı oluşu bizi sizinle müzakereye sevk etmiştir. Bunun içindir ki, Fransa’ya burada bir arazi parçası vermek asla düşünülemez. İki yıl önceki hususlara hala sadık kaldığımızı sayın ekselansınıza bildirmekle şeref duyarız.”

Bilindiği gibi Mekke Emiri, Şerif Hüseyin daha sonra yani Haziran 1916’da Arabistan Kralı ünvanı ile Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişti.

Sadece Şerif Hüseyin değil...

İngiltere diğer Arapları da yanına çekiyor, Osmanlı Devleti topraklarına dahil olan bölgelerdeki Arapların temsilcileri, neşredilen ortak beyannamede de isyanın gayesini bağımsızlık olarak açıklıyorlardı. İsyanlar diğer bölgelere de yayılmış, sonuçta Türk hakimiyeti bitmişti.

15 Kasım 1918’de Musul’un boşaltılması da kabul ediliyor ve böylece 404 yıllık Osmanlı Musul beraberliği de sona eriyordu.

Birinci Dünya Savaşı bitecek ama Ortadoğu’daki problemler bitmeyecekti.

Kürtler, İran ve Barzani

Sadece Kuzey Irak değil, topraklarımızda da yaşanan ayaklanmaların Musul tarafına baktığımızda hareketin 1900 başlarında genişlik kazandığını görüyoruz.

1908 yılında Barzan Şeyhi Abdülselim hükümete karşı ayaklanmış ve Musul’da idam edilmişti (1914). Yerine geçen Şeyh Ahmet Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş ve İngilizlere karşı savaşmıştı. Irak’ta İngiliz egemenliği sona erdiğinde, Şeyh Ahmet’in karşısına bu defa İngilizlerin kullandığı Şeyh Raşit çıkarılmıştı.

Ne var ki, Raşit Bey, Şeyh Ahmet’in küçük kardeşi Barzanlı Mustafa tarafından öldürülecek ve bu hadise ile Molla Mustafa Barzani siyaset sahnesine çıkacaktı. İngilizlerin Barzan köylerini tahrip etmesi, Şeyh Ahmet ve yakınlarının Türkiye’ye sığınmasının ardından Barzani’ler sınırı geçerek topraklarımıza girecekti (23 Haziran 1932).

Barzani bu sığınmalar için şöyle demişti:

“İngilizlerin talebi üzerine Türkiye bizi asabilirdi. Fakat Türkiye’de beklediğimiz akibet bizi karşılamadı. Nitekim orada iyi muamele gördük.”

Sonraki dönemde aynı muameleyi Arap ve İngilizlerden görmemiş daha sonra ve Süleymaniye’de hapsedilmişti. Barzani hapisten çıktıktan sonra bir süre sürgün hayatı yaşamış, 1943 yılında kaçarak İran’a sığınmıştı. Böylece İran Kürtlere kucak açacak ama daha sonra Kürtler üzerindeki baskı ve şiddetini artıracaktı.

İran’da Kürt Cumhuriyeti

İran’ın Mahabad bölgesinde toplanan Barzanlı Kürtler, Cumhuriyeti ilan etmişlerdi. Toplantıya Kürt Demokrat Partisi’nin liderleri de katılmıştı ve Mehmet Gazi Cumhurbaşkanı, Mesut Barzani’nin babası Mustafa Barzani de Kürt Cumhuriyeti Ordusunun başkomutanı ilan edilmişti.

İran hükümeti ile Kürt Cumhuriyeti arasında başlayan çatışmalarla, Barzanlı kuvvetler Kuzey İran’daki dağlık bölgeye yerleşiyor ve yeni cumhuriyetin kökleşmesi için faaliyetini artırıyordu. İran kabinesi düşmüş (1.10.1946), yeni kabinenin siyaseti de değişmişti. Bu arada Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğinde göreve gelen Arshie Roosevelt, Mehmet Gazi’nin Amerika tarzında bir devlet kurma çabasındaki sözlerini merak ve şaşkınlıkla da olsa dinlemişti.

İran idareye hakim olmasında bazı Kürt aşiretlerin İran tarafında yeralması da rol oynamıştı. Kürt devletine sıcak bakan İran bu defa tavır değiştiriyordu. Kürtler aldatılmış ve çoğu kaçmıştı. Kalmayı tercih eden Cumhurbaşkanı Mehmet Gazi ve bazı yakınları ise darağacına gönderilmişti. 31 Mart 1947’de sehpaya çıkarılan Mehmet Gazi ve iki amca oğlu idam edilecek ve İran’da kurulan Kürt Cumhuriyeti de tarihe karışacaktı.

İran Şahı Mustafa Barzani’yi affetmiş, ancak İran’ı terk etmesini şart koşmuştu. Amerika’nın iltica talebini reddetmesi üzerine aralarında hiç kadın bulunmayan 506 kişilik Barzani kuvveti Aras nehri kenarına ulaştığında İran ile yeniden çatışmaya girmişti. Barzani’ye kapılarını açan bu defa Rusya olmuştu. Barzani 1958 yılında Irak Krallığının yıkılması ile affa mazhar olanlar arasında yer almış, Cumhurbaşkanı Kasım sayesinde, 11 yıl sonra memleketine geri dönebilmişti. Sonraki tarihlerde yerini oğlu Mesut alacak ve mesele, Talabani’nin de katılması ile Kürt devletine kadar uzanacaktı.

­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­///////////////////////////////////////////////

11 Ekim 1998, Pazar

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BU da BAŞBAKAN.... ve yorumlar

 https://www.facebook.com/necati.cavdar/posts/113784615410249 BU da BAŞBAKAN.. Mehmed Zahid Çalışkan S n s r d o o t p e 8 i   7 h 6 2 1 2 k...