ANKARA'DA
ŞAH VE MAT
Kod
adı"HİZBULVAHŞET
Necati ÇAVDAR
İnsanoğlu
toplu yaşamaya başladığından beri, toplumsal huzurun korunması için ya ilahi
kaynaklı kurallara uymuş ya da kendi
kendine oluşturduğu -yanlışta olsa-
kurallara tabi olarak kendince huzur tesis etme çabasına girmiştir. Bu kurallara rağmen,
bunun dışında yapılanmalar önce sapmalar sonra da kendi kurallarını hakim kılma
şeklinde cereyan eden hadiseler aslında bir "güç ve
hakimiyetten" başka anlamlara
gelmemektedir.
Bu
durum her toplumda görüldüğü gibi elbette
İslam toplumlarında da bir gerçek olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Hemen
Resulü Ekremin vefatı ile ortaya çıkan "Sahte peygamberler " ve
"Zekat vermemek için " direnen
ekip şefleri buna örnektir. Fırsattan istifade ile "boşluğun doldurulması ve gücün ele
geçirilmesine " yönelik hareketler olarak karşımıza çıkıyor.
Hz.
Osman'ın şahadetine neden olan olaylar yine
yönetim çevrelerine yakın olan bir kısım insanların gücü ele geçirme
faaliyetleri olarak ortaya çıkmış, İslam devletinin merkezini ve hilafet
makamını abluka altına alarak "hakimiyet hırsı ile
"onun bir numarasını, tabi olduklarını iddia ettikleri kitabı, okuyarak o
kitabı uygulanmak için gönderene iltica ettiği an şehit etmeye kadar gitmiştir.
Aynı
gayeye yönelik olarak meşru nizamı kabul etmeyerek kendi kurullarını topluma
dayatanlara bir örnekte "Hariciler
"akımı. Hz Ali taraftarları olarak
bilinen gurup, Hz. Ali onların
arzularına alet olmayıp meşru nizamdan
yana tavır alınca, Hz.Ali'yi bile kafir
sayarak" İslam'dan saptı "iddiası ile oluşacak kaostan istifade edebilmek için onun
mübarek canına kast edebilmişlerdir.
Yine
çağının birkaç zeki insanından biri olan Hasan Sabbah,
Nizamülmülk'ün üniversiteden
arkadaşıdır. Selçuklu devletinin en üst makamlarında bulunduktan sonra, kendisi
değil de Nizamülmülk tercih edilince
kıskançlık ve entrika ile hemen çeteleşmeye gitti. Çeteleşmenin başlangıcında
devlet kademelerindeki yakın arkadaşları ve eski nüfuzunu kullandı, basamak
yaptı. Meşru nizamın dışında kendince kurallar koyarak yıllarca vahşete dayalı tedhiş hareketi ile halka koku
salarak devleti ve milleti uğraştırmıştır.
Şimdi
yaşadığımız toptan İslamı mahkum etmeye
yönelik "Hizbullah" kod adlı HİZBULVAHŞET sendromuna yakın tarihimizde en büyük örnek olarak
CELALİ İSYANLARINI GÖRÜYORUZ....
CELALİ
İSYANLARINDAN HİZBULLAH'A ÇETELER
-CELALİ İSYANLARI
Celali isyanları 16.ve 17. Yüzyıllarda meydana
gelmiş olaylar dizisidir.Yer yüzü iki
cihangire çok diyen iki Türk ve Müslüman hükümdarın orduları Çaldıran'da
bir birine girer. Kazanan Osmanlı
Sultanı Yavuz Selim Han, kaybeden ise İran
Sefevi Şahı İsmail olur.
"Şia"
mezhebini resmi devlet ideolojisi yapan Sefevi İmparatorluğu harp meydanında
alt edemediği Osmanlı'yı dize getirmek için içerdeki kendine yakın unsurları kullanmayı dener.
Bu
çerçevede Şii propagandacılarının tesirinde kalan Bozok (Yozgat, Tokat, Corum, Kırşehir ve civarı) Şeyhi Celal, ilk isyanı 1519 Nisanı'nda yirmi bine yakın insanla Turhal'da başlatır.
Bu olay dolayısıyla İstanbul'daki merkezi yapı "Celal'e " uyanlar-Celale ait -manasına gayeleri farklıda olsa sonra ki
çıkan her isyana "Celali" adını verir.
-BEN
YAPTIM OLDU KURALI HUKUKUN YERİNİ TUTAR
1519
da isyan başlatan Bozok'lu Şeyh Celal, halka yakında bir Mehdi veya Mesih geleceğini haber
vermeye başladı.
Kendisine
inananların çoğaldığını görünce de, kendisini yönlendiren ve büyüten güçleri
aşarak kendisinin Mehdi olduğunu ilan eder. Yirmi bin kişilik kuvvetle şehir ve köyleri kuşatmaya
başlayan Celal, gücünü artırdığını görünce bu defa tasavvuftaki "Şah-ı veli "
unvanının kullanarak keyfi kararlar
vermeye başlar ve Ankara'ya kadar bir çok yeri
istila eder. Daha önceki bağlı olduğu hukuku bir kenara bırakarak kendi
kural ve kaidelerini uygulayarak tamamen sistem dışında faaliyet gösterir.
Artık ne sünnü ,nede şii kurallara uymayarak kendi keyfi kurallarına uymaya
zorlar. Maraş Valisi Şahsuvaroğlu Ali Bey üzerine yürür Mehdi olduğunu iddia eden Bozoklu
Şeyh Celal yakalanır, kesik başı
Osmanlı başkenti İstanbul'a gönderilir.
1526
da da Kanuni Sultan Süleyman'nın Mohaç Seferini fırsat bilen Baba Zünnun Bozok'da isyan eder.
Aynı
anda isyanlar İçel, Adana taraflarında
da başlar.
Tokat'tan
Mersine kadar olan bölgedeki isyanlar
Hemde Anadoluda yayılmaya yönelin Kalender Celebi isyanı ancak
1527 de Kanuni'nin Mohaç seferi
dönüşünde bastırılır.
İsyanları
besleyen unsurlar olarak İran Şia'sının tesirinde kalanlarla merkezi ve yerel idarecilerin mali
uygulamalarından şikayetçi olan bir
kısım Türkmen guruplarıdır. Tarihçilerin
açıklamaları ne kadarda bildiktir. İç ve dış mihraklar isyana neden olur.
Alevilik
davasıyla; Sülün, Baba Zünnun, Domuzoğlan, Karaisalı(yenice)'li Veli Halife, Hacı Bektaş-ı veli sülalesinden
olduğunu iddia eden Kalender "şah" unvanını alarak çevresine abdallar, dervişler ve müritler
toplamıştı. Oların isyanı ile artık
hedef mezhep kavgasından çıkarak devlet ve saltanat meselesi haline geliyordu.
-HİZBULVAHŞET'İN ÖRNEĞİ DÜZMECE MUSTAFA İSYANI
Esas "Hizbulvahşet " benzeri bir oluşum
Celalilerin bu koludur.Bu isyanla
beraber Celali İsyanları karekter değiştirerek 16. Yüzyılın
ilkçeyreğindeki mezhebe dayalı isyanlar
yerine siyasi,askeri,idari ve ekonomik
sonuca dayanıyordu.
Şehzade
Mustafa'nın idamından sonra Rumeli'de kendisini Şehzade Mustafa olarak tanıtan
bir asi etrafına; halinden şikayetçi
"Tımar'lılar, Çiftbozan reaya ve suhte'leri-okuyan gençleri- topladı.
Düzmece Mustafa kendisini padişah ilan
ederek kendine vezir bile tayin ederek
doğrudan devlet yönetimine talip olur.
Bu
arada Kanuninin oğlu Şehzade Beyazıt ve Selim'in mücadeleleri karışıklıkların
daha da artmasına neden olur.
Bazı
tımar erbabı Selim'e karşı mücadele veren Bayazıt'ın tarafını tutmuştu. İsyanın
bastırılmasından sonra işsiz ve başıboş
kalan tımar erleri işi eşkıyalığa döktü. Bunlar ileri safhalarda sürecek olan Celaliliğin kaynağını
meydana getirdiler. Ayrıca Bayazid'ın isyanı sırasında topladığı
"yevmlü" adı verilen silahlı
gurupta devletin takibatına
uğrayınca Celalilere katıldılar.
Asayışı
sağlamak için Anadolu'ya yerleştirilen
Yeniçeriler'de poroplemlere yol açtı.
Devletin takip ettikleri ve tımarları ellerinden alınan sipahiler yerine
dirlikleri bunlara ve diğer kapıkullarına veriliyordu.
Kapukullarının
dirlikler almalarının yanında zıraat ve
ticaretle uğraşmaları halkın huzursuzluğuna ve şikayetlerine sebeb olmuştur.
Onaltıncı
yüzyılda Anadolu'da büyük nufus yığılması meydana gelir. Bu yüzden
toprakların insanlara yetmemesi yüzünden
"Çiftbozan "denen insanlar
devlette iş bulmanın yolunu ararlar. Devlette iş bulamayanlarda başı boş
dolaşmak durumunda idiler ki buda sosyal huzursuzluklara neden olur.
-KÖY
KORUCULUĞU YENİ DEĞİL
11.
Selim zamanında bu issiz ve başı boş
insanların oluşturduğu sosyal huzursuzluklara
tedbirler düşünülür.
Yaklaşan
tehlikeyi önlemek için tehlike
mahallînde köylerden seçilen bir "yiğitbaşı" ve onun kontrolünde otuz
kırk kişiden oluşan koruma birlikleri
meydana getirilir.
Huzursuzluk
bölgelerinde seçilen "il erleri" başlangıçta "celali" mücadelesinde etkili oldu ancak daha sonra
olaylar sona eripte bu insanlar işsiz
kalınca ona kaynaklık eder.
Taşradaki
beyler leventleri güçlendirirken, kadılarda il erlerini geliştirdi. Bu rakabete
dönüştü. Bu nefret celaliliği geliştirdi ve güçlendirdi. Bunlardan Celali Reisi
Neslioğlu bir yiğitbaşı idi.
-ENFLASYON
KÖRÜKLEDİ
16.
yüzyıl sonlarındaki iktisadi çöküntü Celali isyanlarının tuzu biberi doldu.
İktisadi çöküntü ,halkın hoşnutsuzluğuna
sesebeb oldu. Çarşı ve pazarlar ayarı düşük para ile doldu ve piyasalar alt üst oldu.
Taşradaki
görevler yüklü rüşvetlerle verilir olduğu için halka yerel yöneticiler yüksek
vergiler salıyordu.
Bir
taraftan idarecilerin diğer taraftan da eşkıya baskısı altındaki insanlar yut
ve köylerinden ayrılarak ya emin
yerlere gidiyor yada celalilere
katılıyordu. Özellikle 1596 dan sonra binlerce insan İstanbul ve Rumîliye
kaçtı.
Bu
yüzden şair:
"Aşikara
bey'iderler kahpe-zenler mansıbı
Nice
kopmasun Celali nice olmasın
kıtel."
der.
11.Selim zamanında
işe medreselilerde karışarak
celaliler daha teşkilatlı ve eğitimli olmaya başladılar. Bu sosyal
çöküntüye kafa yorarak düzelmesi için
mücadeleye giren okumuş gençlere
"suhte " dendi. 111.Murat devrinde
hoşnutsuzluklar daha da genişleyerek büyük karışıklıklara neden oldu.
Suhteler "baş "ve "buğ"
olarak atlandırdıklara reisleri tarafından teşkilatlandırıldılar.
Avusturya ve İran savaşlarında dahada genişleyen Suhte hareketi daha güçlü teşkilatlanır ve daha güçlü reisler
tarafından yönetilir hale geldiler.
Bu
reisler genellikle azledilmiş veya gadre
uğramış hükümet mensupları ve reaya arasında itibarlı şahsiyetlerdi.
Osmanlı
Avusturya savaşı sırasındada Celali isyanı çıkaran Karayazıcı Abdulhalim,
sekmanbaşı ve subaşlılıklar da bulunmuş Malatya cıvarında eşkıyalarla
mücadelede " yiğitbaşı " olarak bulunmuştu.Daha sonra haksızlığa uğradığı iddiasıyla başına
topladığı levent ve sekbanlarla Urfa tarafını yağmalar.
Hükümete
küsen bir çok devlet görevlisi Karayazıcının yanına girdi. Asiler kapı kulu
teşkilatına benzer bir askeri teşkilat
kurdular.
Urfa'yı
zapteden Karayazıcı burada hükümdarlığını bile ilan eder. Malatya civarında
Sokulluzade Hasan Paşa'ya yenilir. Ancak kalanlar daha da teşkilatlı hale geldi.
ASİLER
ÖDÜLLENDİRİLEREK SUSTURULUR
Avusturya
seferinin uzun sürmesi
Karayazıcı'nın yerine geçen kardeşi Deli
Hasan'ın daha rahat hareket etmesine neden olur. Daha sonra ise devlet onu
Bosna beyler beylğine göndererek susturmak ister.
Diğer
asi lideri Tevil Ahmet'te sekbanlıktan
yetişme idi. Ona da Şehrizor Beylerbeyliği verilir. Karayazıcının oğullarından
biride sahte belge ile Badat valiliğini
ele geçirir.
Kalenderoğlu
da devlet hizmetinde bulunmuş, beyler
beyikethüdası ve mütesellim olmuştu. İsyanı bastırılmaya çalışılırken kendisine
Ankara sancak beyliğini verilir.
KUYUCU
MURAD PAŞA KARŞISINDA TUTUNAMAYIP İRAN'A
KAÇTI.
Abaza
Hasan paşada bir devlet madurudur. Onun için en büyük celali isyanını başlattı. O osmanlı devleti için "Rumeli
onların anadolu bizim "diyordu.Devleti uzun süre uğraştırdı.İsyanları
çıkaranları yola getirmek için bazı
idari tedbirler alındıysada Celalilerin kuvet kullanılmadan bastırılamayacaığı
anlaşıldı.
Birinci
Ahmet Han 1607 haziranında Kuyucu Murad Paşayı sadrazamlığa getirdi.
Murat
paşa Canbolatoğlu vea Kalenderoğlu'nu yenerek
Anadoludan Celali asilerini temizlediu.Asilerin sağ kalanları İran'a
kaçmak mecburiyetinde kaldılar.
Genç
Osman'ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi üzerine Erzurum Valisi Abaza Mehmet
Paşa 1622den 1628 'e kadar Yeni çerilere karşı
kendi askeri ile savaşarak kan
dökülmesine neden oldu.1628 de teslim olan
Abaza Mehmet Paşa Sultan dördüncü Murad tarafından af edilerek Bosna
beylerbeyliğine tayin edilmiştir.
Celali
isyanları ilk zamanlarda İran'ın tesiriyle meydana gelirken sonraki yıllarda
Hep Avrupaya yönelik savaşlar sırasında
meydana gelmiştir.İsyanların Avrupaya sefer açıldığı sırada ve
aynı gayeye yönelik olarak bir çok merkezde birden başlaması bunların
tek merkezden idare edildiğini akıllara getirmiştir.
-İSYANLARIN
TEMEL ÖZELLİKLERİ
Celali
syanlarının karekterine bakarsak:
-Celali
liderleri teşkilatın içinden geliyordu.
Yani devlete yakın olan ve devleti bilen
insanlar.
-Bölgenin
eşkiyası ile asi ruhlu insanlar ile işsiz güçsüz takılımı
-Tarımsal çalışmalrdan karnını
doyuramayan " çiftbozan "
reaya denen insanlarda Celalilere katılıyordu.
-Ataşli silahların ki
özellikle "Tüfek"lerin kontrolsuz bir biçimde halk arasında
yayılması bunun kullanılması sonucu
ortaya çıkan cinayet ve gasp gibi suçların artarak eşkıyalığın yayılması
-Eskiden devletin kullanmak için eğitim verdiği ancak sonradan işsiz kalan eski askerler en
önemli celali kaynağını teşkil etti.
-Devleti
tehdit eden katliam yapan,geçtiği yerleri yağma ve tahrip eden bu korkutucu
kalabalık şehir ve kaleleri işgal
edebiliyordu.
Halk
bu insanlardan korkarak ya büyük
şehirlere gidiyor yada korunmak için para, mal ve yiyecek temin ediyordu.
-Celaliler
arasında "yalancı
kapıkulları"adı verile bölükler bulunuyordu. Bunlar kanuna aykırı
olarak alınıp daha sonrada ocaktan
uzaklaştırılan leventler ve ya ümera kapılarındaki devriye bölükleri mensupları
idi. Bu yüzden eski leventler kapı kulu tarzında altı bölüğe ait sarı kırmızı ve yeşil bayrak
açıyorlardı. Celaliler kendilerine kabaca bölük düzeni kurmuş,her bölüğe bir
bölük zorbabaşı bulunuyordu.
-HALKIN
VERDİĞİ İSİMLER GERÇEĞİ ORTAYA KOYUYOR
Celali
zorbabaşılar garip isimlerle anılıyor
ve halk bu vahşete yönelik
zorbabaşılarına gerekli lakapları vererek kanaatini ortaya koyuyordu:
Ağaçtan
piri
Tanrıbilmez
İnciryemez
Kafir
murat
Şeklaz
ahmed
Deli
ilahi
Domuzboğan
İsaoğlan
Günuğrusu
Dağlardelisi
Rum
Mehmed
Yularkıstı
Kilindir
uğrusu
-SEBEBLERİN
ÖZÜ:
İsyan
ve vahşetlerin nedeni: başıboş leventler,İşsiz suhteler,Madur tımarlı
sipahiler,Sahipsiz reaya
CELALİ
İSYANLARINDAN HİZBULVAHŞET'E ÇETELER"KOD ADINI BİZ VERDİK"
Devlet baş edemediği bir tehlikeyi yine başka
bir oluşumla önlemeye çalışıyor. Dün Osmanlı, Celalileri bertaraf için
oluşturduğu yapı yine celâlliye kaynaklık ediyordu. Bu gün çağdaş devleti
Türkiye Cumhuriyeti hukuk içinde ve kendi gücü ile mücadele etmesi gereken PKK kanlı terör örgütü ile mücadeleyi
bir başka oluşumla önlemeye çalışıyor.Bu oluşumun kod adı "Hizbullah"
Hizbullah adını bu yeni oluşturulan yapı hiç
kullanmıyor.
Bir emniyet yetkilisi "Bu yapıyı tarif etmek için raporlarımızda biz
kullandık. İsmi biz verdik"diyor. Bir diğer isimde "Bunlar PKK
teröründen korunmak için kendiliğinden
koruma amaçlı oluşan ve devletinde para ve silahla yardımcı olduğu
çoğunluğunu Gercüş kökenli HABİZMİN aşireti mensupları idi. Habizmin'i
Lübnan'daki yasal bir parti olan ve İsrail terörüne karşı mücadele eden
Hizbullah olarak algılamış
olabilirler"diyor.
Tıpkı,Osmanlıda tüm tedhiş hareketlerine ilk Celali isyanları ile hiç ilgisi olmadığı
halde "Celali"dendiği gibi....Tıpkı ilk isyanların İran Safavi imparatorluğunun
çıkarına yönelik çıktığı ve Anadolu'da
bu akımın hiç mi hiç maya tutmadığı gibi...Hizbullah 'da İran tandaslı olarak
faaliyetlerini sürdürüyor onların mermisi ile vuruyor iddiaları öne sürüldüğü
ve yine İran'ın kendine has şartları içinde gelişen hareketin Anadolu'da maya
tutmayacağı gibi...Bu konu devlet yetkilileri ve uzmanlarca iyi bilindiği
halde.Ancak halk bir "Öcü" ile
korkutmak durumunda kalındığında işe yarar bir araç olarak başvurulagelmiştir.
HİZBULLAH
'IN ÇÖZÜMÜ SUSURLUK'TA
1996'nın
3 Kasım günü Milletvekili Sedat Edip Bucak, 12 Eylül öncesinde Pol-Der isimli
Marksist derneğin önde gelen isimlerinden
alevi kökenli emniyet amiri
Hüseyin Kocadağ, ismi üzerinde sürekli
spekülasyonlar yapılan 12 Eylül'den 17
gün sonra Zamanın dikta lideri Evren'in emri ile devletin eline
pasaport vererek yurt dışına gönderdiği
iddia edilen Ülkücü Abdullah Çatlı ve Sevgilisi olduğu söylenen Gonca Us
... Balıkesir'in Karapürçek beldesinde geçirilen
Bir
trafik kazası Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü.Bu kaza sonradan sanal bir
biçimde Susurluk Skandalı adı ile anılır oldu.Belkide o yüzden daha ilk anda
sanal bir havaya bürünen Susurluk çözülemedi. Susurluk, Gladyo"yu gündeme
getirdi ancak sonunda suskunluğu da.Anacak Denizli'li Hasan Gökçe'nin
kullandığı kamyonana çarpan ünlü lerin
Mercedes'i yeniden türkiyenin gündemine
kimilerinin deyimi ile çete,kimilerine görede galdyoyu sokuverdi.
Aylarca
Susurluk olarak anılan olayın tartışmaları devam ederken Sususrluk belediyesini
arayarak oradaki havayı anlamak istedim.PPT 118 servisinden Susurluk
belediyesinin telefonunu istediğimde görevli"Susurluk'un kaydı
geçmiyor.Karapürcek'i vereyim mi ?"diyor. Bayağı şaşırıyorum. Ne alakası
varsa ben Susurluk'u istiyorum o Ankara'nın kenarındaki Karapürçek'i veriyor.
Belki de anlamadı diyerek yinede telefonu alıyorum. Numaraya baktığımda
Susurluk'a yakın bir numara olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Hemen verilen
numarayı arıyorum. Ben bir sekreter vs .Beklerken sesi epeyce kalın ibr erkek sesi
"Buyurun diyor"Ben belediye başkanı ile görüşmek istiyorum dedince
benim diyor. Yine şaşırıyorum. Konuşuyoruz. Başkana kazayı soruyorum.
"Hemen şurada opet petrol istasyonunun yanında olmuş. "diyor ve
ekliyor"Kamyoncuyu ve kazayı gören Opette ki çocuklar diyor ki:Kamyoncu
petrolde yola ara veriyor. Bir şeyler
atıştırıyorlar. Biraz oturduktan sonra haydi kalkalım gelmek üzereler diye
konuşuluyor. Kalktıktan biraz sonra da "kaza"..meydana
geliyor."diyor. Karapürçek Belediye başkanının söylediğine göre kazadan
sonra yaralılar Susurluk ilçesindeki açık olan hastaneye götürüldüğü için olay
"Susurluk Kazası "olarak ünlenerek geçmişe ait gizemli
ilişkiler yumağını anlamaya yönelik yıllara yayılan tartışmaları başlattı. Yani adı da sanaldı.
Hizbulvahşet
Doğulu İslami kimlikli işadamlarını kaçırtıp öldürmekle gündeme gelmişti.
Ama,Susurluk
hadisesinin başlangıcı sayılan doğulu iş
adamlarının öldürülmesiyle yöntem olarak paralellik arz ediyor.
Temmuz
1993 Tansu Çiller Başbakan oluyor.
4
Kasım 1993 dede"Elimizde PKK'ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var"diyordu.
15
Ocak 1994 deKürt işadamı Behcet Cantürk öldürülüyor.
24
Ocak 1994 de Kürt işadamlarının avukatı Yusuf Ziya Ekinci öldürülüyor.
26
Mart 1994 de Fevzi Aslan öldürülüyor.
4
Haziran 1994 de Savaş Buldan öldürülüyor.
11
kasım 1994 de Medet Serhat öldürülüyor.
O
günden sonra Susurluk kazasına kadar Kürt işadamı vasıflı faili mechullerin
cinayet sayısının 60'a ulaştığı belirtiliyor.
SUSURLUK'TA
GLADYO MU?
1996'nın
3 Kasım günü Susurluk'ta meydana gelen kaza ile Türk kamuoyu 'Çete-Gladyo'
kelimesini ciddi bir şekilde ilk defa Susurluk'ta duydu.
İngiliz
Gazeteci Philp Willan'ın Kuklacılar'ı ilginç olaylar dizisini anlatıyor.İtalyan
Gladyosunu...
Gladyo
veya GLADIO İtalyan menşeli..Hizbulvahşet olayının sis perdesi aralandıkça
ortaya çıkan manzaranın benzerliği için
İtalyan Gladyo'su önem kazanıyor.
Yıl
1972..İtalya'nın kuzeyinde çocuklar
ormanlık bölgede oyun oynarken bir silah
deposu bulurlar. Polise haber verilir
araştırmalar yakındaki mağarada başka silah depolarını ortaya kor. Birileri
bunların "gizli taburlar için"silah depoları olduğunu söyler ama
yetkili biriside "Hayır bunlar uluslar arası silah kaçakçılarının depoları
der"olay kapanır. Anacak o yıllarda İtalya da tethiş hareketlerinde kullanılan silah ve
malzemeler o depolarda bulunanlarla benzerlik teşkil eder.
Gladıo'
'Gladyo' ciddi bir şekilde ilk defa İtalya'da
"Temiz toplum" çerçevesinde yürütülen P2 Mason lojası
operasyonu ile ortaya kondu. Gladyo,
1990 yılında İtalya'da büyük bir skandalla ortaya çıkmıştı. İtalya'da son 20-30
yılın tüm kuşkulu terör ve suikast olaylarının ardında CIA tarafından
örgütlenmiş "Gladyo" adını kullanan bir yeraltı örgütünün bulunduğu
savcı Felice Casson tarafından ortaya çıkarılmıştı.
Toplumu
sarsan yasadışı ilişkiler bu örgütün
başı altından çıkıyordu. Gladyo,uluslararası ilişkiler ağı içinde işler yapıyor, hükümetler
deviriyor, darbeler yapıyordu
İtalyada
"Temiz eller" operasyonunu yürütenler bu örgüte dahil üst düzey
yöneticiler,başbakanlık yapan siyasetçiler ve
ünü formalı -üniformasız askerlerle karşılaştılar.
3
Mayıs 1990 günü üç İtalyan jandarması Kuzey Sagrola yakınlarında Pateano
köyünde, şüphelendikleri bir araçta arama yapmak için bagajı açtıklarında,
arabada meydana gelen patlama sonucu ölmüşlerdi. İtalya'da yapılan bir dizi
operasyonun ardından, kırsal alanlarda toprağa gömülü 127 silah, tahrip kalıbı
ve patlayıcı madde ortaya çıkarılmıştı.
Savcı
Felice Casson, bulunan silah ve patlayıcı madde depolarının İtalyan gizli
servisi SISMI'nin denetiminde olduğunu tespit etti. Jandarmaların ölümüne sebep
olan üç kişiyi ömür boyu hapse mahkum ettirdi. Ancak bir generalle bir yarbayın
soruşturmayı saptırmaya çalıştıklarının farkına varınca, İtalyan Başbakanı
Andreotti'ye gizli servis arşivlerini incelemek için başvuru yaptı ve başvuru
belgesinin bir kopyasını da Parlamento Güvenlik Komisyonu'na gönderdi.
Başvuruya
uzun bir süre cevap alamayan Felice Casson, işin peşini bırakacak gibi değildi.
Nihayet 20 Temmuz 1990'da Andreotti ile görüşerek İtalyan İstihbarat servisinin
arşivine girmeyi başardı. Gladyo'nun başlangıcı NATO'nun kuruluşundan hemen
sonra idi. "gladyo" adında bir örgütün 1956'nın Kasım ayında İtalyan
ve Amerikan gizli servisleri tarafından Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'ndan
gelecek bir istilaya karşı, anti komünist kritere göre seçilen yüzlerce kişinin
eğitilmesi amacıyla gizli ve yasadışı bir örgüt kurulmuştu. 1956'da asker-sivil
karışımından meydana gelen bu örgütün eğitim kampları ve üsleri Sardunya
adasında bulunuyordu.
Tüm
NATO ülkeleri"Gladyo ile birinci
tehdit değerlendirmesi içinde bir
saldırı durumunda varlıklarını koruyacaklardı. Genel bir askeri strateji
doğrultusunda ağlar ve bağlantılar, silah ,malzeme ve kaynaklar hazırlanmıştı.
İlgili ülkelerin savunma anlaşmalarının ve silahlı kuvvetlerinin devreye
girmesi de kayıt altına alınmıştı. Sınırlar ötesinde işbirliği yapacaklar ve
ortak savunmaya gireceklerdi.
Araştırmalar örgütün, P2 adında bir Mason locası ile irtibatını tespit ettiriyordu. Örgüt
mensupları içinde parti yöneticileri, askerler, gizli servis yöneticileri,
polis şefleri, sanayiciler, bankacılar, yayıncılar ve gazetecilerin
bulunuyordu. O zamanki P-2 mensuplarının
bilgilerine göre, üstad Gelli gizli servis yöneticilerinden ve soruşturmanın
şefinden sürekli olarak, olup bitenlerin en son durumu hakkında bilgi
alabiliyordu.
Örgüt
zamanı gelince, partilere ve demokratik kurumlara darbelerin yardımıyla,
bombalı terör eylemleriyle, sendika gösterilerindeki provokasyonlar gibi genel
güvensizlik ortamıyla güçlü devlete çağrıyı hedefliyordu. Ya düzenli darbe
yapılabilmesini ya da tehlikeli durumların yardımıyla demokrasinin rafa
kaldırılabilmesini hedefliyordu. NATO ile yaşıt ve NATO ile ilişkileri açığa
çıkarılan Gladyo yıllarca terör ve kirli
işlere neden olduğu ortaya çıktı. Gladyo, Savcı Felice Casson tarafından yürütülen operasyonla çözüldü. İtalya'da
safralar atıldı.
HİZBULLAH'ı
DEVLET PKK'YA KARŞI KURUP KULLANDIMI ?
Göreve
geldiğinde" Susurluk Olayını 20
günde çözerim ! " ve "Çözemezsem başbakanlık bana haram olsun"
diyen Mesut Yılmaz,Başbakanlık Başmüfettişi Kutlu Savaş'ı bir rapor
hazırlaması için görevlendirdi. Yılmaz,Kutlu Savaşı görevlendirdiğinde bunu "temiz toplum adına dev bir adım
"olarak değerlendirmişti. Ancak ,aylar süren çalışmalar sonrasında hazırlanan
120 sayfalık raporun 11 sayfası
Başbakan Mesut Yılmaz ve koalisyonun
diğer ortakları nın( DSP'nin lideri Bülent Ecevit ve DTP'nin
genel başkanı Hüsamettin
Cindoruk) yaptıkları "zirvede
" devlet sırrı " kapsamına alınarak açıklanmadı."Devlet sırrı " diyerek
açıklanmayan "sır"sayfalar
şunlar:68,69,70,71,75,77,78,79,80,103,104.......
Yine
rapordan "Devlet sırrı çıktı"
Rapor açıklandı ama susurluk açıklanamadı. Raporu
Emekli General Teoman Koman çok "edebi "buluyordu.
Raporun
açıklanmasından sonra Susurluk olayı
"Devlet yaparsa mübah, devlet yapmazsa günahtır"değerlendirmelerine
neden oldu.
***************Yinede Susurluk raporunda bazı satırlar ürkütücüydü:
Başbakanlık
Teftiş Kurulu Başkanı KUTLU SAVAŞ'ın
Zamanın Başbakın Mesut yılmaz'a sundruğu Susurluk raporun'dan
-SORUŞTURMA
YETKİSİ YOK
***Giriş
bölümünde açıklandığı üzere başkanlığımızın bir soruşturma raporu hazırlaması
için teknik ve hukuki olarak yetkisi de yoktur.
VATAN
MİLLET SAKARYA ZIRHI
***Kamuoyunda
Susurluk kazası/olayı adı altında bilinen ve tartışılan konu hukuken bir trafik
kazasından ibarettir. Bu konu da yargıya intikal etmiştir ve yapılacak bir iş
veya bürokratik işlem kalmamıştır. Oysa kamuoyu, siyasetçi - Yeraltı Dünyası -
Kamu Kuruluşları ilişkisi ve kişisel menfaat etrafında yoğunlaşan ve büyük
ölçüde para, menfaat ve güç sağlamaya dönük illegal faaliyetlerden rahatsızdır.
Bu faaliyetlerin "terörle mücadele ve ülke menfaatleri" olarak
gösterilmesi ve bu perdenin arkasına gizlenmesi ayrı bir rahatsızlık konusudur.
Kamuoyunun
paylaştığı bu çerçeve, gerçekte "Susurluk Olayı"nın da genel
çerçevesini oluşturmaktadır.
-SADACE
POLİSİYE BİR OLAY DEĞİLDİR
*****Susurluk
Kazası'nda yer alan kişilerin kazanın oluş mahalline kadar değişik yerlerde -
İstanbul, Yalova, İzmir, Kuşadası - aynı günlerde birliktelikleri, hatta
S.E.Bucak'ın beyanına göre koruma polislerinin takip edildiklerine ilişkin
endişeleri nedeniyle önce İzmir'i, sonra da Kuşadası'nı terketmeye karar
vermeleri sonucu İstanbul'a dönerlerken Susurluk'taki trafik kazası vukubulmuş
ancak kamuoyunun ve medyanın tepkisi ile kazanın öncesi günlerdeki
birliktelikler ve kazanın oluşumu önemli ölçüde her yönüyle ele alınarak
yargıya intikal ettiğinden raporumuzda bu konular, bilindiği ve tekrara yer
vermemek için ele alınmamıştır. Bu konuda bir başka temel düşüncemiz,
"Susurluk Olayı" adı altındaki kapsamlı ve çoğunlukla illegal
ilişkiler ağını dikkate getirmek olduğundan, özellikle polisiye olaylar
noktasında kaybolmadan, olayı bütünüyle takdim etmektir.
Aslında
bir bütünlük içinde ele alınması gereken Susurluk konusu, yukarıda kısaca
sunulduğu üzere, parçalara ayrılmış işin özü ve esası özellikle yargı
safhasında gözden kaçmıştır.
Mehmet
Ali Yaprak kaçırılmış, olay adliyeye intikal etmiş, Gaziantep Savcılığı,
İstanbul Savcısı'nın ifadeleri alıp göndermesini talep etmiştir.
İfadeler
alınmış, gönderilmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.
Gaziantep
Savcısı ise yüzleştirme kararını yazmış ancak, daha sonraki safhalarda bu husus
da gerçekleştirilmemiştir.
Mehmet
Ali Yaprak'ın kaçırıldığı araçta Müfit Semet'in parmak izi bulunmuş ama konunun
adliyeye intikal etmemesi sağlanmıştır. Bir kamu kuruluşunun üst düzey
yetkisili devreye girmiştir. Şubat 1997'de Başbakanlık bu konunun takibini
Adalet Bakanlığı'ndan yazı ile talep etmiş, Bakan Şevket Kazan talimat vermiş
konu Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nde beklemeye bırakılmış, Eylül 1997'de yazılı
talebimizle konu ancak hatırlanmıştır. İçişleri Bakanlığı kayıp silahlar
konusunda soruşturma yapmış nedense tüm bilgi ve belgeler toplanmış olmasına
karşılık konu 10 adet Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
-RESMİ
KURUMLAR GİZLEDİ
İçişleri
Bakanlığı'na yazılan ve "bilgileri için" Danıştay'a da gönderilen
yazımız, dosyaların henüz kendilerine intikal etmemiş olmasına rağmen,
"Danıştay'ın incelemesi safhasındadır" ibaresi sebebiyle Danıştay'ın
tepkisini çekmiştir. (Açıktır ki fezlekenin bakanlıkta onayını takip eden safha
Danıştay incelemesidir.) Neticede suçu ve suçluluğu su götürür 5 emniyet
mensubu yargıya sevk edilmiş, milyonlarca dolarlık silah alımı konusu ortada
kalmış eksik araştırma, hatalı değerlendirme yönündeki ikaz bakanlıkça dikkate
alınmamış, aksine yeni bir raporla ilk çalışmanın doğruluğu iddia edilmişse de
Danıştay'ın özel harekat mensupları hakkındaki suç duyurusu bakanlığın eksik
soruşturmasının delili olmuştur. Ama halen de milyonlarca dolarlık silah alımı
konusu bakanlıkça sonuçlandırılmamıştır.
-GERÇEKÇİ
YAKLAŞILMADI,SAVSAKLANDI
****Ömer
Lütfü Topal'ın evi cinayetten kısa bir süre sonra aranmıştır. Arayanların şefi olduğu
iddia eden ve bariz bir Doğu Anadolu şivesi ile konuşan bir kişinin mevcudiyeti
tesbit edilmiştir. Cinayetten uzunca bir süre sonra evin etrafında herhangi bir
güvenlik tedbiri olmadığı da iddia edilmiştir....Dört saatlik bir sohbetin
neticesi bazen iki sayfa tutan not olmuştur. Genellikle de bir isim, bir
ilişki, bir hesap numarası, bir görevlinin olmaması gereken bir yerde
bulunması, bir telefon numarası veya bir banka irtibatı takip edilecek ve
ulaşılacak bir bilgiye işaret etmiştir....İşte bu görüntü içinde kamu kurumları
Susurluk Olayı patlak verince zahiri bir heyecanla üzerlerine düşen görevi
yapma gayreti içine girmişlerdir. İçişleri Bakanlığı'nın ve Emniyet Genel
Müdürlüğü'nün inceleme ve soruşturmaları bu cümledendir.
Adalet
Bakanlığı ise kendilerine Ocak 1997'de aktarılan iki konudan birini Bakan
Şevket Kazan'ın talimatına rağmen inceletmemiştir.
***Susurluk
olayı ile alakalı ve ilgi çekici bir husus da kurumların kendi kusurlarını
unutup bir diğerini suçlama konusundaki itinalı davranışlarıdır. Askerler ise
tam bir suskunluk ve sessizlik içinde olaylara sadece seyir açısından
bakmışlardır. Oysa Jandarmanın söyleyecek çok sözü olması gerekirdi. Özellikle
de Yeşil, itirafçılar konusu ile Cem Ersever'in niçin veya nasıl öldürüldüğünü
araştırıp Kamuoyuna değilse bile Başbakanlığa duyurabilirlerdi.
-BİLENLERE
SORULMADI
***Bir
sayın Devlet Bakanı "Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, bu konudaki birikimine
rağmen kendisine müracaat etmemesini" tenkit konusu yapmıştır. Hem de
gazetelere beyanat vererek.
-KAMOYU ÇETE DİYOR
***Kamuoyu
devletteki "Çete" irtibatlarına konsantre olmuşken bu konuya da
kısaca temas etmekte fayda vardır.
-UYUŞTURUCU
ÖNEMLİ
***Çetelerin
sadece silahlı ve insan öldüren görünümü tartışılmakta başta uyuşturucu
ticareti yapan gruplar gündeme gelmektedir. Bu kanunsuz yapı, Devletin kolayca
baş edeceği, dünyanın her tarafında müşahade edilen, ortaya çıkan ve her ciddi
Devlette hele de toplumsal reaksiyon doğmuşken tasfiyesi mümkün bir görüntüdür.
Oysa ülkemizde çete konusu iki ayrı gelişme göstermiştir; birincisi Ömer Lütfü
Topal organizasyonunun uluslararası ölçekte ve değerde "mafya"laşma
süreci, ikincisi silahlı faaliyetlerin ve zor kullanmanın dışında kalan
eğitimli, saygın kişilerden oluşan, kravatlılar grubu olarak tariflenebilecek
gruplaşmalardır.
Ömer
Lütfi Topal, yüzlerce milyar liralık gelir elde etme imkanına kavuşarak belli
bir dönemde devlete sızma ve rüşvet vererek iş yaptırma seviyesinden, kamu
görevlilerine artık emir verme seviyesine yükselirken öldürülmüştür. Böylece
Cumhuriyet tarihinin; polisten, jandarmadan, yargıdan korkmayan ilk Amerikan
tipi mafyalaşma süreci yarım kalmıştır. Bu seviyeye ulaşan bir başka grup da
yoktur.
-
ÖLDÜRECEKLER HER HALUKARDA ÖLDÜRÜRDÜ
***
Yine de etrafındaki hale, koruyucu bulundurmasını, 3 - 5 arabayla birlikte
sokağa çıkmasını ve kendini korumak için tedbir almasını gereksiz kılacak kadar
geniş ve etkiliydi.... Kendisini öldüren sistem zaten hertürlü tedbiri geçersiz
kılacak kadar güçlüydü.
-DEVLET
GÜCÜ ORGANİZE OLARAK KULLANILDI MI?
***Konumuz
açısından üzerinde durulan ikinci ve birincisinden çok daha etkili çete
faaliyeti, bizatihi devlet gücünün ve yetkisinin bu amaçla kullanımı ve
organize oluşudur.
-BANKALAR
HİZMETE AMADE
****Başbakanlık
Teftiş Kurulu 3 kamu bankasında bir değerlendirme yapmış ve ortaya ürkütücü bir
tablo çıkmıştır. Milyonlarca doların ve milyarlarca TL'nin bu bankalara dönüşü
mümkün görülmemektedir. Uzun vadeli teminat mektuplarının nakde dönüşeceği
muhakkaktır. Bankalar kendi kârlılıklarını azaltma pahasına belli kişi ve
firmaları finanse etmiştir. Leasing ve off shore kredileri tam bir
bataklıktır....Belirtmek gerekir ki buradaki saygın isimler Bankalar Kanunu'na
mugayir işler ve işlemler yapmamışlar, DGM'lerin görev alanı kapsamında
faaliyet göstermişlerdir. Bankalarda cereyan eden olayların parasal boyutu,
kamuoyunun "Susurluk" olarak algıladığı olaylar toplamını
aşacaktır....
PARA
,PARANIN SAĞLAYACAĞI GÜÇ
***Çünkü
kirliliğin hedefi para ve paranın sağlayacağı güçtür.
Susurluk
olayının çerçevesinin bu olduğu hususunda da ittifak vardır.
SUSURLUK'LA
İLGİLİ GELİŞMELER
Giriş
bölümünde arz ve izah edildiği üzere Susurluk Olayı bir bütündür ve olaylar
zincirinden ibarettir.
İstanbul'da
Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi,
Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da Tarık Ümit olayı ile
Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet Babataş cinayeti, Gaziantep'te
Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte
Ankara'da cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir.
-YEŞİL
KULLANILDI
Halen
Milletvekili Sn. Hayri Kozakçıoğlu'nun "Ben Olağanüstü Hal Bölge Valisi
iken Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı bölge sınırları dışına çıkarmıştım"
dediği olay her ne ise, bizim de Susurluk olayından anladığımız aynı şeydir.
Sn. Kozakçıoğlu işaret etmektedir ki Yeşil adlı kişi Olağanüstü Hal Valilik
çalışmaları için yararlı değil zararlıdır. Ama yanı kişi Jandarma için, MİT
için zararlı değil yararlı bir kişidir. Hatta o kadar yararlıdır ki, Kocaeli
Emniyet Müdürü, Hadi Özcan isimli çete reisinin teslim olması için Yeşil'in
aracılığına başvurmaktadır.
Bu
kişi o kadar yararlıdır ki polis tarafından yanlışlıkla (veya MİT'e gözdağı
vermek için) karakola götürülüp sorgulandıktan sonra -gelip adamınızı
alın-denmekte ve serbest bırakılmakta, MİT'te kırılan kaburga kemiklerini
tedavi ettirmektedir.
-İNFAZLARIN
KARARINI KİM VERİYORDU
****
Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir
cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde"
diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu?
-DEVLET
GÖREVLİLERİNİN ŞİDDETİ MEŞRUMUDUR?
****Bölgede
yıllardır devam eden mücadele ve PKK saldırıları batı bölgelerinde dahi
genişleyen bir tepki yaratırken, olağanüstü hal bölgesinde yaşayanların ve PKK
ile mücadele eden devlet güçlerinin tepkisini, öfkesini ve bazı şedit
davranışlarını anlamak ve mazur görmek mümkündür. Hatta zaruridir.
***ÖlümÜçgeni:
Tüm
devlet kurumlarının haberdar olmasına
karşın ölüm üçgeni olarak
adlandırılan İzmir,Adapazarı ve Bolu üçgeninde ölümlerin açığa çıkarılmaması polis-jandarma ve itirafçı örgütlenmelerinin burada etkin olduğunun göstergesidir.
Çetelere
yol verildi:Devlet sustuğu için meydan çetelere terk edilmiştir.Herşeyden
haberdar olan MİT'e ve 150 bin polise rağmen 15-20 kişilik kabadayılara
yaptıklarının hesabını sormak mümkün olmamıştır.Kurumlar kendilerini inkar ederek sonunda bir kamyona çarpmıştır.
Adam
öldürme yetkisi:Devlet içinde bir infaz gurubu oluşmuştur.OHAL Bölgesinde
adam öldürmede karra mercii
başçavuşlara,komiser yardımcılarına ,dahada önemlisi dünkü
terörist,yarınki potansiyel suçlu olan
itirafçılara kadar inmiştir.Mahkemelere kadar gitmiş kişilerin elden ele teslim
edilerek devlet elindeyken köprü altında ölü olarak bulunmasının faili mechul
olacağı aşıkardır.
"JİTEM:Jandarma
Genel Komutanlığı reddedtse bile JİTEM'in varlığı unutulabilir değildir...Bu
guruptan iki kişi olağanüstü çalışmıştır. Biri Binbaşı Cem Ersever'dir.Diğeri Yeşil kod adlı Mahmut
Yıldırım'dır."
-JİTEM
VAR GİBİDİR
Zaman
zaman "rutin dışı"işler için kullanıldığı ileri sürülen JİTEM için zamanın
jandarma Genel Komutanı Teoman
koman 1998 ocağında gazetelere geçen beyanı şöyleydi:" Ben diyorum
ki;JİTEM yoktur.Ben yoktur derken şunu söyledim hep,resmi bir kurum veya ünite
birimi yoktur.Ama bazı kimselerin kendilerine bu ismi vererek bir şeyler
yaptıkları ortadadır." "...
"Neden
para ele geçmiyor:Özel harekat timlerinin PKK'ya karşı yaptığı oparasyonlarda
neden para ele geçmiyor? Her türlü silah ve techizat bulunmasına karşın asla
para yakalanmıyor."
Raporda
"sır"ların dışındaki bölümü ise Mesut Yılmaz'ın rakibi Tansu
Çiller köşeye sıkıştırılmak isteniyor
yorumlarına neden olmuştuSavaş, raporunda"Yeşil" kot adlı Mahmut Yıldırım'ın, MİT tarafından kullanıldığı
ve kırmızı pasaport taşıyan MİT
elemanlarınca VİP salonlarından yurt
dışına çıkarıldığı" yer almıştı. İsim vererek Mit mensuplarının Yeşil'le
ilişkileri ortaya konmuştu.
Tuğ.General
Veli Küçük: Kutlu Savaş'ın raporunda "Veli Küçük'ün çete bağlantısı"na
dikkat çekiliyor.
Yeşil:23
Kasım 1996 da Vip salonundan geçerek
İstanbula geldi. Mehmet Eymür'e baba diyor.
3
Şubat 1999 da İzmir Barosuna
bağlı"Çetelere karşı hukukun üstünlüğü Komisyonu "olarak
adlandıran DokuzAvukat Genelkurmay
Başkanılığı ile Jandarma genel Komutanlığına
Susurluk kazası sırasında Kocaeli
İl Jandarma alay komutanı Albay Veli Küçük ile ilgili iddaları içeren 14 sayfalık kitap ve gazete küpürü
eki ile Küçük
hakkında"Şimdiye kadar ileri
sürülen iddia ve suçlamalarla ilgili olarak soruşturma açıllıp açılmadığı
soruluyor,eğer yapılmadıysa
soruşturma emri verilmesi talap
ediliyordu.
Dilekçe
ekindeki kupürler arasında Kocaeli İl
jandarma Alay komutanı Albay veli Küçük ileBalıkesir Emniyet müdürü
Nihat Camadan arasında geçtiği iddia edilen şu satırlar
geçiyordu:Küçük :Susurluktaki kazada ölen Mehmet Özbay,bizim kullandığımız bir
eleman.Tutanaklarda ismi geçmezse iyi olur.
Camadan:Kaza
polis bölgesinde değil jandarma
bölgesinde.Jandarmaya söylemek
lazım."
Küçük:Jandarma
komutanını aradım yoktu."
Yine
ididalara göre zamanın Jandarma Genel
Komutanı Teoman Koman'ın açtırdığı soruşturma komisyona verdiği ifadede Küçük olayı doğrulamıştı.
Ayrıca
İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığı,susurluk'un tahkikat soruşturması
sırasında Abdullah Çatlının telefon dökümünde
Abdullah catlı ile üç defa görüşdüğü görülen Tuğ .General Veli Küçük'için
24 Şubat 1997 de Genelkurmay Başkanlığına suç duyurusunda
bulundu.Savcılık suç duyurusuna Hanifi
Avcının TBMM Susurluk Komisyonuna verdiği ifadeyi de eklemişti.
Genelkurmay
idiaları incelemek üzere Turhan Bedirhan,Cahit Balcı ve Yaşar Ilık'tan oluşan
bir generaller "heyeti"kurdu.Küçük ve
Camadan bu heyete ifade verdiHeyet raporuna göre Küçük ile ilgili suç
unsuruna rastlanmamıştı.Nihat Camadan bu kurula veli Küçük'ün kazayı duyunca
kendisini arayarak"Ölen adam Çatlı.Sami hoştan geliyor cenazeyi ona
verin"dediğini anlatmıştı.Camadanda
olayın jandarama bölgesinde olduğunu söylemiş ama balıkesir jandarma komutanına durumu iletmiş janhdarma alay komutanlığı talebi kabul etmemişti.Camadan'ın bu şekildeki ifadesini veli küçük kabul
etmişti.Veli küçük'e göreSami Hoştan ile 1991,Sedat Peker ile 1995'ten beri
istihbarat temini için konuşuyordu.Çatlı ilede aynı gaye için tanışıyordu.Daha
sonra NTVde gazetecilerin sorularını cevaplayan Eski jandarma genel komutanı
teoman koman"Küçük çatlıyı değil,çatlı küçük'ü üç kez aramış.Onlarda üç
kontür, sekiz kontür."diyerek olayı
hafifletiyordu.Halbuki devletin kayıklarına göre 1995-1996 telefon dökümlerinde Küçük kendi telefonundan
Çatlının kullandığı 0532 313 80 95 nolu telefonunu en az otuz kırkkez aradığı
görülüyordu.
Kutlu
Savaş'ın raporuna göre Küçük'ün kızım kullanıyor dediği kendi
telefonunu,Sedat peker, Sami Hoştan,Hadi
Özcan, Abdullah çatlı defalarca arıyordu.Küçük 0 532 212 52 78 nolu cep
telefonunu defalarca çatlı arıyor Küçük
genelkurmay komisyonuna bu telefonu
sadece 1996 yaz tatilinde temmuz ayında kendisi geri kalan zamanlardada
Avukatlık yapan kızının kullandığını söylüyordu. Anacak ne kendisini nede kızının bu denli ilişkisi Küçük ve kızına sorulamadı.
......................................
KUTU KUTU
KUTU KUTU
....................................
KONUŞANLAR SUSTURULDU
Ancak Jandarma Genel Komutanlığı 18 Haziran 1997 de İçişleri bakanlığına başvurarak"Tuğ
general veli Küçük'ün birtakım yasa dışı olaylara karıştığını öne süren ve
resmen olmadığı açıklandığı halde'JİTEM vardır ve bir çok kanunsuz işler yapmaktadır' demek
suretiyle kurum olarak jandarma genel komutanlığını ağır ,mesnetsiz ve haksız
hakaret ve isnatlarda bulunan "Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı
Hanifi Avcı hakkında TCK 159 ve 268.maddelerine
göre dava açılması istendi. Avcı ,Susrluk sonunda konuştu ve susturuldu (Susrluk sonunda konuştu
susturuldu Hanefi Avcı Hanefi Avcı Önce
Disiplin cezası , kıdem durdurma cezası, Suçlandı ,tutuklandı ve beraat
etti.
Avcı hakkında Memurun muhakemat
komisyonu ilginç bir gerekçeyle 19.2.1998 tarihinde Avcının TBMM Susurluk komisyonu ve DGM
savcılarına "daha sonra basına sızacağını bile bile ifade vererek devletin
askeri kuvetlerini alenen tahkir ve
tezyif ettiği" için "luzumu
muhakeme"kararı verdi.
.Sonra 20 Şubat 1998 de gözaltına alındı 21 Şubatta Ankara 1 nolu DGM'ce tutuklandı.
Beypazarı cevazaevinkondu. Orada dokuz gün kaldı"Devletin sırlarını
Devletin güvenliği,ulusal ve uluslar arası çıkarları açısından gizli kalması
gereken bilgileri ifşa
etmek"le(TCK-136/1)suçlandı
İtirazı üzerine, Veli Küçük ve
Nihat Camadan'ın ifade tutanağının bulunduğu dosya İç İşleri bakanlığının
28.5.1998 gün ve 81.108.D-361/1364
sayılı yazısıyla Danıştaya gönderildi.Danıştay Jandarma genel komutanlığı ve
Memurun muhakemat komisyonu ile aynı görüşte değildi.Savcılara,meclis
komisyonlarına ifade vermek
"aleni"olmadığı gibi suç da değildi.Dosya bakanlğın tozlu raflarına
kaldırıldı.
Avcı, Susurluk Türkiyede Polis- Mafya siyasetçi üçgeninin ötesinde
Emniyet-Mit-Silahlı Kuvvutler arasındaki
çekişmeyi de gözler önüne serdi. Avcı,MİT ve Silahlı kuvvetlere mensup
bazı isimlerin"yasa dışı kişilerle bağlantı kurarak cinayet, haraç
toplama,adam kaçırma ve fidye isteme
eylemlerine karıştıklarını"öne sürdü. Avcının özellikle Tuğgeneral Veli
Küçük ve Mehmet eymür'e yönelik
iddiaları yargı ve hükümetlerin bu tür ilişkiler üzerine yeterince
gidemediklerinin dikkat çekiyordu.
MİT'in çete oluşumlarından haberi olduğunu söyledi.
MİT Kontterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, Eski İçşileri bakanı Mehmet
ağar,eski özel harekt daire başkanı İbrahim Şahin ile Jandarma Tuğgeneral
Veli Küçük'ü yasadışı oluşumlarla ilişkin
açıklamalarn yaptı
...Cem ersever'in öldürülmesinden Habur Gümrük Müdürü Ali Balkan'ı
sorumlu tutarken,Behçet cantürk'ünde aralarında bulunduğu adları
uyuşturucu kaçakçılığına karışmış bazı
yer altı dünyası mensuplarının devlet
içindeki çeteler tarafından öldürüldüğünü iddia etti.
...Yeşil"Mahmut Yıldırım"ın devlet tarafından zaman zaman
kullanılmaya başlandığı konusunda
ayrıntılı açıklama yaparak bu kişinin banka hesabına yapılan ödemelerle
ilygili belgeleri mahkemeye sundu.
..........Tuğgeneral Veli
Küçük'ün,Abdullah Çatlı'yla bağlantısı olduğunu öne sürdü..
..........Mehmet Ağar ile Mehmet Eymür'e bağlı guruplar arasında,tarık
ümt ve Mehmet Ali yaprak'ın kaçırılması
olayı nedeniyle anlaşmazlık çıktığını idida etiti
....Avcı "Yeşil'in Antalyada
evi var.Bunu MİT'te biliyor.Bazı Mit mensupları burayı karargah olarak kullanıyor"demiş ve konuştuğu için içeri alınmıştı.
Avcı beyanatlarında Cuntacılara dikkat cekiyor ama bu konuda net bir cevap vermiyordu.
********************************
REFAHYOLUN
DÜŞMESİ İÇİN HAZIRLANAN SENERYO ..SAMURSAK SKANDALI
28
şubat çoktan başlamış,1997'nin baharını yaza çeviren günlerdebir haber Ülkenin gündemine bomsba gibi düştü."
Genelkurmaya,a aiti gizili belgeleri Emniyet İstihbarat Dairesine sızdıran bir
köstebek var."Kadir samursakEmniyet istihbarat daire Başmkanvekili Bülent
orak oğlu tarafından yönlendirildiği
söyleniyorndu.Emniyet İstihbarattı Genelkurmayı dinliyor şeklinde
verildi.
Olay
Duyulunca Dönemin içişleri bakanı Meral
akşener Orakoğlu'nu ABD'ye görevle
gönderildi.Sonrada yurda döndü.Deniz Kuvetleri Askeri savcılığınca sorgusu "yapılmadan tutuklamakararı çıkartmışsınız"tutuklandı.Mamak askeri
cezaevine kondu. Yedi üay sonra askeri
mahkemede davadan beraat etit.
Orakoğlu"Elbette
polis içindede yanlış var.Yok demek anlamsız.Türkiye nakadar kirliyse poliste o
kadar kirli."
Orakoğlu
yasemin çongara"Türk polisi bütün faili mechul cinayetleri ortalya
çıkaracak yetenektedir.Neden çıkarmadığını düşünün.Faillerin bulunması,bulacak
kişilerin göreve gelmesi engellenmek istendi.Nesim malkinin öldürülmesi olayı
var.Gazki antepteki Mehmet Ali yaprak'ın işleri...Ömer lütfi topal'ın
öldürülmesi.Esbki özel harekat daira
başkanı İbrahim şahinnin rolü.......Bütün bunlarda ipliğin ucu
görünmektedir.Çektiğimizde çorap söküğü
gibi geleceğinhi biliyorlar.Uyuşturucunun patronlarına bakın
,anlarsınız.Mafyanın bu kadar kurumsallaşması için bazı devlet kurumlarına
sızmaları şartır.."
Orakoğlu
ve Samursak 'ın "Köstebek
skandalı"Refah yolun düşüşünü hızlandıran sansasyonaal olay olarak
değerlendirildi.
......................
Kutu Kutu kutu kutu
...................
19
Ekim 1998 gazeteler:
Emniyet
Genel Müdürü Necati Bilican ve
Bursa valisi Orhan
Taşanlar"Malki'yi Evcilin öldürttüğü kesin"dedi. Çakıcı ile iliş kisi netleşen Evcil'in yakalanması için harekete
geçildi.yakalanması için İnterpolden
yardım istenecek Ancak Orhan taşanlar on iki yaşlarındaki kız çocuklarını
başörtüsü için üzerine polispanzerleri salar ve aileleri coplatırken Evcil bir
yıldır Bursa'da gizlenmiş.Kimsinin haberi olmamış! Daha sonra Orhan
Taşan'larının Evcilin Bursada
saklandığından bilgisi olduğu söylendİ.
..............................................................
SUSURLUK
RAPORUNDA GİZLİ SERVİS PARMAĞI
Kutlu
savaş'ın zamanın başbakanı Mesut
yılmaz'a sunduğu raporun "devlet
sırrı" diye açıklanmayan bölümünde
istihbarat örgütlerinin ve olaylara adı karışan kişilerin CIA,İngiliz M 5,MOSSAD,SAVAMA,EL MUHABERAT
gibi pek çok yabancı gizli servislerle
kurduğu ilişkilere dikkat çekildiği medyada yer alıyordu.
Kutlu
Savaş'ta raporunun teklifler bölümünde gizli
servislerle girilen ilişkilerin olumsuzluğuna işaret edilerek ,bunun
önlenmesi isteniyordu. Ayrıca "gerçek devletin" "gerektiğinde
yargısız infaz yapabileceği" izlenimi veren satırlara yer veriliyordu
Meclis
Susurluk Araştırma Komisyonu raporunda ise siyasi terör hakkındaki araştırmaların 12 Eylül 1980 öncesine kadar
derinleştirilmesi isteniyordu. Raporda olayların 1970 ler de başladığı ve
devlette bazı güçlerin sağ-sol kavgasını başlattıkları, devlet içindeki bazı
kurumların bundan haberdar olduğu ve yönlendirdiği, sabah solculara sıkılan silahın akşam sağ görüşteki kişilere sıkıldığı, olayların bu
şekilde tırmandırıldığı yer alıyordu.
Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış'a göre askeri kanattan yeteri bilgi alınamadı.
JİTEM'in bağlı olduğu iddia edilen Jandarma
Genel Komutanı ve MİT Eski Müsteşarı Teoman Koman'ın komisyona bilgi
vermeye yanaşmadığı bildiriliyordu. Yine her iki raporda adı çetelerle beraber geçen Jandarma Tuğ General Veli Küçük'e ; hakkındaki
iddialarla ilgili olarak ifade verdirilemediği
de bir gerçek.
-LOCKHEED SKANDALINDAN
BATMANGATE
Bu
durum yeni değildi.
1976
yılında da olayın meydana geldiği her ülkede yetkililerin bulunarak adalet
önüne çıkarıldığı,askeri helikopter alımında yolsuzluk yapıldığı için bir
TBMM'de "Lockheed Skandalı
"ile ilgili Meclis Araştırma komisyonu kurulmuş,287 sayfalık bir rapor
hazırlanmıştı. Susurluk Komisyonu raporunda
bu olaya dikkat çekilerek;"Devlet yapısının yeniden düzenlenmesi,mafya
,uyuşturucu kaçakçılığı,mason locaları,1980 öncesi terör, kontgerilla,
kumarhaneler halkın güvenliğinin sağlanabilmesi
için araştırılmalıdır. İtalya'daki
Gladyo hareketinin arkasında P-2 Mason locası çıkmıştır.. Bu nedenle,Türkiyedeki benzeri hakkında
böyle bir fikrin doğmaması için geniş
bir araştırma yapılmalıdır."
Susurluk'la
ortaya çıkan gerçeklerin basit bir kriminal vaka olmadığı kısa süre sonra
Başbakanlık Teftiş Kurulu ve Meclis Araştırma Komisyonunun raporlarından ortaya
çıktı. Raporun bazı bölümlerinin "sır"diye "sansürlenmesi
"iddiaları daha da güçlendiriyordu.
BARO
RAPORU ÇETE DEĞİL GLADYO DİYOR
İstanbul
Barosu'nun Suat Parlar,Ergin Cinmen,Akın
Atalay,Cem Alptekin,Osman Ergin,Emcet Olcayto,Mebuse Tekay ve Kemal keleşoğlu'dan
kurulu heyete hazırlattığı 500 sayfalık
Alternatif Susurluk Raporunda ise olaya
"Çete değil, Gladyo" deniliyordu. Raporda, Susurluk'taki
kazayla ortaya çıkan ilişkilerin "aysbergin suda görülen en küçük
parçası" olduğu belirtilerek, devlet içinde ABD bağlantılı ve NATO
kapsamlı bir yapılanma olduğu öne sürülüyordu.
Bu
iddialar ışığında Özel Harp Dairesi'nin
çalışma mevzuatını belirleyen
Sahra Talimnamesi'nin ilgili(ST- 31/15)
maddesine bakmakta yarar var.
"gayri nizami kuvvetlere karşı alınacak tedbirlerin" belirlendiği
ve" yeraltı grupları sabotaj, istihbarat ve cinayet görevlerini üstlenmiş
olurlar" ifadesine yer yerverilen
Altarnatif Susurluk raporunda,
"Özel Harp Dairesi, NATO ülkelerinde komünizmle mücadele için kurulan CIA
bağlantılı Gladio'nun Türkiye'deki temsilcisidir" deniliyordu. Raporda,
ABD'yle kurulan ittifaklarla devlet içindeki bu gizli yapılanmanın geliştiği
kaydediliyordu. Ancak görüştüğümüz askeri uzmanlar bunun" barış zamanında
değil de savaş zamanında cephe gerisi
yapılacak faaliyetler" olarak kaydediyorlar.
-CIA
MEVZUATI MKK'DA YANKI BULDUMU?
Komünizm
tehlikesinin ortadan kalkmasıyla, CIA'nın mevzuat değişikliklerinin uygulamaya
geçirildiği belirtilen raporda, bugün "MGK'nin kriz yönetmeliği"
ve" düşük yoğunluklu savaş" tespitinin bu mevzuat değişikliklerinin
bir parçası olduğu öne sürülüyor ve bu oluşumun belirlenen yeni "düşman
konseptine" göre yeniden konuşlandırıldığının altı çiziliyordu. NATO'nun
yeni düşman belirleme komsepti ve bunun içeriye yansıması dikkate alındığında
yabana atılacak bir tez olmadığı
görülüyor. Çevik Bir'in "Eski
savunma komseptinde Türkiye kanat ülkesi iken yeni tehdit
değerlendirmesinde cephe haline gelmiştir"ifadesi göz önüne alındığında
acaba cephe ülkesi Türkiye'de "Gladıo"otomatik harekete geçerek
faaliyetlerine ve Psikolojik hart tekniğini uygulamaya başladı mı ? Sorusu
akıllara geliyordu.
ECEVİT
GEÇMİŞTE GLADYO DİYORDU
***Başbakan
Bülent Ecevit Türkiye'deki Gladıo tartışmalarını başlatan ilk siyasetçi oldu.
Bülent Ecevit 1980 öncesi Kontrgerilla diye ortalığı çın çın çınlatıyordu.
Ecevit 1773 Tarihinde Giresunda yaptığı
bir konuşmada "12 Mart sonrası dönemde adı sanı ortaya çıkan ve
tedbirlerin hatta soruşturmaların hukukiliğinede,insaniliğinede gölge düşüren
kontr gerilla adlı örgütün niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılmalıdır.Bu
örtü kaldırılmadıkça,bundan böyle ve
normal rejime tam dönüşü engelleme,yeni
karışıklıklar ve bunalımlar çıkarma,söylentiler yayma yönünde örülecek bu
hareket,adı geçen bu örgüt veya resmi görevlilerden kuvvet alan başka bazı
perde arkası kişi veya örgütlerin yeni bir takım karınlık roller oynamakta
oldukları ihtimalini hatıra getirecektir." Ecevit 1998'lerde bunu dahada
açarak " Türkiyede kontr gerilla diye sözü edilen örgütün devlet içirndeki bölümünün resmi adı Özel Harp
Dairesidir" diyecektir.Demirel butartışmalara derhal katılarak"Halk partisi genel
başkanının bir laf kalabalığı içerisinde,meselenin özüne girmekten kaçınmasının
önemli sebebleri vardır.Tartışılan konu savunma kavramı veya savunma modeli
değildir.İddia,ülkede Kontr gerilla diye bir teşkilat vardır ve bu teşkilat
devlete aittir.VE ülkedeki
cinayetleri bu teşkilat
tertipler."Şeklinde Ecevit'e cevap
yetiştiriyordu.
ECEVİT:GLADYO
ÖZEL HARP DAİRESİDİR
Ecevit,
ikibinlere doğru da henüz halka rağmen
her şatta hükümetlerde bulunmasa gereken ve
aranan başbakan adayı değilken 28 kasım 1990 Milliyet Gazetesinde
yayınlanan röportajı ilgirnçti. "1974'deki Başbakanlığım sırasında,
zamanın Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar, Başbakanlığın
örtülü ödeneğinden acil bir ihtiyaç için, birkaç milyon lira istedi. O yıllarda
milyonlar büyük paraydı ve benden istenen miktar da örtülü ödenekteki paranın
tümüne yakındı. Üstelik ben, örtülü ödeneği ancak sosyal yardımlar için
kullanıyordum ve mecbur olmamakla birlikte, bu kaynaktan yapılan tüm ödemeleri
belgelere bağlatıp, Başbakanlık Müsteşarı'nın kasasında saklatıyordum. Onun
için Genelkurmay'dan bu paranın ne amaçla istendiğini sormak zorunda kaldım.
Özel
Harp Dairesi için dediler. O güne kadar böyle bir dairenin adını bile
duymamıştım. Duyduklarım karşısında kaygılanmam son derece doğaldı."
Susurluk
için Milli İstihbarat Teşkilatı'nın, "Türkiye'nin laiklikten ayrılıp sağa
kaymasını istemeyen ülke servislerinin provokasyonu" olarak nitelendirdiği,
Emniyet İstihbaratı'nın da, "kontrespiyonaj faaliyeti" olarak gördüğü
bombalı suikastlerin failleri yakalanamıyor ama spekulasyonlar hep canlı
tutuluyordu. Güldal Mumcu'nun ,Meclis Mumcu
Araştırma komisyonundaki ifadesine göre "Tuğla
çekilemiyordu"Aksi halde sırlarrı
gizleyen "duvar "yıkılacaktı.
Bir
Emniyet görevlisinin dediği gibi, "Kontrespiyonaj faaliyetleri kolay kolay
çıkmaz. Bu tür olaylarda faillerin anında yakalanması halinde olay çözülebilir,
zaman geçtikçe çözülmesi çok çok zorlaşır."
****KARANLIKLAR
PRENSİ PERLE GELİYOR
28
Şubat kararlarından iki yıl önce bir CİA
yetkilisi, "Sovyetlerin dağılmasından sonra bu ülkede bulunan ajanların Türkiye'ye adeta
akın ettiğini, Türkiye'nin büyük bir siyasal bunalım içine girmesine neden
olacağını "söylüyordu. CNN'den alınan bu haberi 5.2.1995 tarihinde Zülfi
Livaneli Milliyet'teki köşesine taşıyordu. Haberde CİA yetkilisi, "Türkiye
gerçekleştirilecek iç karışıklığın dışında kalmayacağını"
belirterek"Türkiye gizli servislerin ajandasında bir numaraya yerleşti."diyordu.CNN
muhabiri bunu nasıl yapacaksınız sorusuna ise Think-tank kuruluşları aracılığı
ile diyordu.
13
Ocak 1994 de Türkiye'ye önemli dört
CİA ajanı Ankara'ya indi. Bu ziyaret Türkiye'de
kurulacak ABD'de örnekleri bol olan Think-tank(düşünce üretme) kuruluşları ile
ilgili idi.
Gelenlerden
biri Carnegia Vakfının başkanı ve ABD eski Ankara büyükelçisi Mortan Abromowitz, Savunma eski Bakan
yardımcısı ve karanlıklar penesi
unvanı ile meşhur Richard Perle, Pentagon Türkiye Masası eski Şefi
Harold Rhode, Modern Türkiye'nin Doğuşu kitabı ile ülkemizde
ünlenen Prof.Bernad Levis....
CİA'
ya yakınlıkları bilinen misafir ekip
TSK'den ve MİT'en bir kısım insanla
Ankara Üniversitesi'nin toplantı salonunda buluşuyordu. Toplantının
konusu"Psikolojik açıdan terörle mücadele"
O
günlerde basın olayı CIA;Türkiye'de
Think-tank kuruyor diye veriyordu. Türk -Amerikan Dostluk Derneği başkanı Fred
Haynes konuyla ilgili ekip adına yaptığı
açıklamada şunları söylüyordu:"Türklerden oluşan bir think-tank düşünüyoruz.
Türkiye'nin özelleştirme, gelir dağılımı, enflasyon, kürt sorunu, şehirleşme
gibi iç sorunları ile ilgilenecek. Bu konuda ilk desteği Demirel'den
aldık."
-28
ŞUBATIN KİLOMETRE TAŞI TUSİAD RAPORU:HEDEF İSLAMIN GERİLETİLMESİ
Amerikalı
heyet bir dizi ziyaretlerde bulunduktan sonra Şhereton Otelinde dönemin SHP
Genel Başkanı ile görüştükten sonra Türkiye'den ayrılıyordu.
Bu
arada "Toplum sorunlarını araştırma Vakfı " adıyla Think-tank vakfının
kuruluşuna ait resmi başvuru yapılıyordu.
Bundan
sonra hiç ses seda çıkmadığı görülüyordu. Ancak Farabi'de vakfın toplantısına
katılan ve sonradanda Toplum Sorunlarını
Araştırma Vakfının Başkanlığına getirilen Doğu Ergil'in Nokta Dergisindeki
Think-tank kuruluşunu göklere çıkaran röportajı dikkat çekiyordu.
Ergil'ün
TUSİAD adına hazırladığı "Doğu
Raporu" bu toplantılar sonrasında hazırlandığı öne sürülüyor. TUSİAD'ın
desteklediği Bu doğu raporu ve bir "başka
rapordan" sonra "Kürt sorununa
ılımlı yaklaşımın etkili
yerlerde benimsenmesi ve ardından irticaının tehdit sıralamasında
birinci sıraya tırmanması bu bu siyasi ve akademik çalışmalar
sonrasında"gerçekleştirildiği vurgulanıyor. Şevket Kazan,Ülkeye yeni tehdit değerlendirmesi
çercevesinde verilen rotanın kilometre
taşlarından 28 şubat 'a gelinmesi ve
sonraki uygulamalarda TUSİAD'ın bu
raporunun etkisini "Öncesi ve
sonrasıyla 28 Şubat "adıyla kaleme aldığı kitapta dört sayfa ayırarak özel
bir yer vermiş. Kazan'ın kitabındaki"1997 yılında Almanya'da yapılan bir
sempozyuma TUSİAD tarafından sunulan rapordan
yani projeden sadece birkaç cümle..' devlet ve işadamlarının hem fikir
oldukları noktalarda,bulunmaktaydı:Dış politikada Avrupaya yönelme,iç
politikada ise Kemalist Projenin uygulanması,Yani İslamın geriletilmesi!"
...Bu raporlar Türk Silahlı Kuvetleri dahil bütün yazar çizerlere
gönderilecek,sonra isteklerini gerçekleştirebilecekleri ortamın şartlarını
oluşturabilmek için de ellerinden ki medya ile ortalığı kasıp
kavuracaklar.." TUSİAD roporu,28 Şubat süreci,Bir iktidarın alaşağı
edilmesi ve sonraki getirdikleri .. İster istemez bizi 1980 öncesindeki TUSİAD
meşhur gazete (o zaman televizyon yoktu-TRT hariç) ilanları ile Ecevit
iktidarının sora erdirilmesi,16 Mart kanlı İstanbul üniversitesine bomba
konması...16 Mart' için uzmanlar "Bombalama şeklindeki sabatoj ilk , bu
çeşit bamba ilk defa kullanılıyor ve
ancak gizli servislerde bulunabilir çeşitten "değerlendirmesi yapılıyordu.
Kutu .............kutu...........
kutu.............kutu...............kutu......................
ECEVİT
DÖNEMİNDEN BİR ESTANTANE:
12
MART'TAN 12 EYLÜLE" İLK BOMBALI KATLİAM"
.1978
yılında Ecevit'in meşhur Güneş Motel tertibi ile kurduğu hükümet döneminde tıpkı
ülkeyi 12 Mart'a getiren
hadiselerin başlangıcı kabul edilen ,kiminin
"kızıl Pazar"kiminin de "Kanlı Pazar"diye
isimlendirdiği 16 Şubat 1969 tarihinde 2 kişinin ölümü ve
birçok insanın yaralanması olayı gibi 16 Mart 1978 de İstanbul
Üniversitesinde öğrencilerin üzerine
bomba atılmıştı..Bu hadisede 7 öğrenci
ölmüştü.Bu olayla ülkede ilk defa
bombalı katliamlar başlamış , kitlesel çatışmaların
yaşanacağı,Malatya,Sivas,Kahramanmaraş,Çorum olayları gibi provakatif hareketlerin
ve 12 Eylül'ün habercisi sayılmıştı.
YAZICIOĞLU:
CIA ve MOSAD'IN İŞİ
Gözlemciler"
16 Mart'ın yaşandığı tarihi Türkiye ve
Ortadoğu'da Amerikan
enperyalizminin çıkarlarına yönelik politikaların hakim olduğu,milli
,islami hareketlerin engellenmeye çalışıldığı,kontgerilla olarak nitelenen CIA
ve MOSAD'la birlikte karanlık
güçlerin bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik provokasyonların başladığı bir
dönem"olarak niteliyorlar.16 Mart hadisesi özellikle sonradan çokça
tartışılan bu günkü BÇG şeklindeki bir örgütlenme olan
"kont-gerillanın" eseri olarak
tarihteki yerini aldı.
Zamanın
Başbakanı Ecevit ve 12 Mart döneminde Eskişehir Sıkıyönetim Komutanlığı
yapan "zehir
hafiye"lakaplı İçişleri bakanı
general İrfan Özaydınlı bu olayı bahane ederek POL-DED'li polisleri harekete geçirerek milliyetçi avına
çıkarmışlardı .Bu olay nedeni ile bu gün MHP İstanbul milletvekili Mehmet Gül
ve birçok arkadaşı tutuklanmışlardı.
Sonradan
16 Mart davası, mü dahil avukatların MİT ve emniyetin davada taraf olduklarını
iddia etmeleri ve bazı belgeleri
mahkemeye sunmaları sonucu MİT'in "terör yasası"MİT yasası
" gerekçeleri ile davaya müdahale etmeleri sonucunda dava "derin devletin"
gölgesinde sonuç almadan noktalandı.
16
Mart 1978 tarihinde İstanbul
Ünüversitesinde meydana gelen olayları dönemin Ülkü ocakları Genel başkanlığını yapan BBP genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu; "Bu olay
ülkemizi 12 Eylüle götürecek olan senaryoların başlangıcıdır. Çünkü bu
tarihe kadar ülkemizde bombalı katliam
yaşanmadı. Bu" tarihten sonra memleketimiz iç savaşa yol açacak bir şekilde CIA,MOSSAD .vb. güçlerin devletin
içerisine çöreklenmiş bazı karanlık güçlerin
yaptıkları iş birliği sonucu Türkiye ABD
politikaları doğrultusunda 12 Eyllül 1980 darbesine getirildi."
diyerek değerlendiriyor.
ECEVİT
HEP YAPIYOR AMA TARİH ÖNÜNDE SUÇLU
Ecevit'in
liderliğindeki CHP liler tarafından 16 Mart kanlı eylemi nedeni ile "idam mangalarının
başkanı"olarak suçlanarak tutuklanan MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül
Akit'e yaptığı açıklamada "Bu
eylem nedeni ile bizler o günkü başbakan
ve diğer yetkililerce suçlandık. Bunun üzerine emniyet elliye yakın
arkadaşımla beraber toplayıp gürdü. Ancak soruşturmalar sonunda suçsuzluğumuz
ortaya çıktı. O olayı bizlerin yapması
maddeten de mümkün değildi. Çünkü olaylar polislerin gözü önünde oldu.
Ben bu olayı sağcı ve solcu gençlerin
yaptığına inanmıyorum. Bu olay karanlık güçlerin tertibi idi .O gün için bizi
suçlayanların tutumu devlet adamlığı kimliği ile bağdaşmaz. O günkü hükümet
üyeleri kendilerinin görüşlerinin
karşısında olanlara düşmanca yaklaşan bir tututm içinde bizleri suçladılar.Elde
maddi bir delil olmadan suçlamanın yanlışlığı bu gün ortaya çıkmıştır."dedi.
Gül,
benzer bir tavrın bu günde sürdüğünü belirterek "Birileri insanları irtica ile suçluyor. Kendi
ideolojilerine uygun görmediklerine hemen mürteci diyebilmektedirler. Aynı
sorumsuz tavrı bu günde sürdürdüklerini görmekteyiz. İrticayı herkesin anladığı
biçimde tarif etmeden insanlar suçlanmamalıdır.
Bu tür beyan ve tutumlar insanlarımız arasında kamplaşmalara,kutuplaşmalara
sebep olmaktadır. Sorunları uzlaşma ile aşmak dururken kamplaşma meydana
getirecek uygulama ve açıklamalara
insanları rencide eder ve dış güçlerin işine gelir. Bu tür davranışta
bulunanlar tarih önünde sorumlu olmaktan
kurtulamazlar."diyerek Ecevit'in
kendisine rakip gördüklerini geçmişte
ve günümüzde hayali bir tehlike icad ederek suçladığını ima eden
Gül" zaman içinde bunun
yanlışlığının ortaya çıktığını " vurguladı.
ÖZAYDINLI
VE ECEVİT İDİALARINI İSPAT EDEMEDİ
51
yıllık CHP saltanatına son vererek tüm sağ oyları alarak bağımsız aday olarak girdiği 11 Aralık 1977 se seçimlerinde Malatya Belediye başkanı olan Hamit Fendoğlu ,gelini
ve torunu gönderilen bir bombalı paket
ile öldürüldü. Yine kahramanamaraşın Pazarcık ilçesinde CHP'den istifa eden
eski ilçe başkanına gönderilen bir
bombalı paket PTT 'de patlayarak bir PTT memurunun ölümüne yol açtı.Bunun
üzerine Malatya halkı galeyana geldi.
Olayın büyümesinin beklenmesi ve tedbir alınması gerekirken aynen 33 kişinin
öldüğü Sıvas olayları gibi tedbir alınmayarak hadiselerden 15 saat sonra şehre takviye güvenlik kuvvetleri gönderildi.
Malatya
ve Pazarcık katliamı ile ilgili olarak
Ecevit ve Özaydınlı MHP ve yan kuruluşlarını suçladı.Özaydınlı" Bu
bombaların Ankarada MHP'li komandoların hakim
bulunduğu Nükleer araştırma
merkezinde yapıldığına ilişkin belgeler saptandı"diyor ve"Ülkü
ocaklılar kendi teşkilatlarını
bombalıyor" diyerek Nükleer anraştırma merkezi uzmanı Muharrem şemsik dahil bir çok kişi
tutuklatılalarak hadiselerin arkasındaki güçlerin üstünü örtmeye çalışmıştı.
Ecevit'te "Bazı bombaların bir atom enerjisi merkezinde yapıldığı yolunda ihbarlar gelmiş ve belirtiler ortaya
çıkmıştır"diyecekti. Nükleer Araştırma
Merkezi Müdürü Prof Namık Aras'ın "Bu merkezde bomba imal edilmesi
mümkün değildir"şeklindeki açıklamalarına rağmen merkez Ecevit hükümeti
tarafından süresiz kapatıldı.Türkeş bunun
üzerine"Ecevit ve İçişleri bakanı'ın ima yolu ilede olsa öne sürdükleri iddiaları
isbata davet ediyorum.Bu iddialarını isbat etmedikleri takdirde dünyanın en alçak ve şerefsiz insanları
olaçaklardır"Nitekim bombayı imal ederek tutuklanan ve işkencelerden
geçirilen Muharem Şemsek ve arkadaşları mahkeme tarafından suçsuz bulunarak
salıverildi.Bunun üzerine Türkeş,21 Nisan 1978 tarihli Muharrem Şemsek'inde katıldığı basın
tollantısında Ecevit ve iktidarı eleştirerek"CHP yöneticilerinin
yalancılıkları ve iftiracılıkları dün
bir defa daha mahkeme kararı ile tescil
edilmiştir."dedi. Ecevit ve Özaydınlı iddialarını bu güne kadar ispat edemediler.
Ayrıca
o dönemde bu olayın arkasındaki asıl
gücün Almanya da faaliyet gösteren" Türkiye Gizli Ermeni Kurtuluş
Örgütün"nün bulunduğu İçişlerine bağlı Emniyetin valiliklere gönderdiği yazıda belirtilerek
hem bakan hem de başbakan yaptıkları açıklamaların aksine yalanlanıyordu.
MİLLİ
BİRLİĞİ VE DEVLETİ TEHLİKEYE SOKAN
ECEVİT'Tİ
Bu
suçlama ve iddiaların hemen akabinde
zamanın MHP milletvekili ve Şimdi
Ecevit başkanlığındaki ANASOL-M
hükümetinin Devlet bakanı Sadi
Somuncuoğlu ve 11arkadaşı tarafından meclise Başbakan Ecevit ve
İçişleri bakanı İrfan Özaydınlı hakkında meclis araştırma önergesi verildi. Önergede bu gün İstanbul milletvekili olan Mehmet Gül
için Ecevit 'in "idam mangasının
başkanı" olarak nitelemesine rağmen suçsuz görülerek salıverilmesi ve Ecevit'in iktidara gelirken söylediği
"Anarşiyi bıçak keser gibi önleyeceğim"sözleri hatırlatılarak şöyle
dendi "Akıl ve mantıktan yoksun hale gelmiş bulunan İçişleri bakanı ve
Başbakan devlet sorumluluğunu taşıyamayacaklarını ortaya
koymuşlardır...Memurları suçlayacağım,gerçek suçlulardan dikkatleri
uzaklaştıracağım diye bile yalan ve tertipli beyanlarla kamuoyunu yanıltmaya
kalkışan İçişleri bakanı ile başbakan anarşiyi ve iç çatışmayı tahrik
etmişlerdir.. olayların arkasında kızıl anarşistler olduğu halde,bunları
milletin gözünden gizlemeye çalışan,böylece de iç barışı,milli birliği ve
devletin varlığını tehlikeye sokan
Başbakan ve iç işleri bakanı'nın tutumu
hakkında meclis araştırması açımlamasını dalaletinize saygılarımla arz
ederiz"
-SİVAS
OLAYLARI
Ecevit
ve İçişleri Bakanı Özaydınlı döneminde
kamuoyunu sarsan toplumsal olaylardan biri de Sivas'ta yapılan
provokasyondur. Bu provokasyonla tam Ramazan arefesinde 3-4 Eylül 1978 tarihinde alevi -sünnü çatışması
denendi.Bu olayda da on kişi hayatını
kaybeti. Dönemin Sivas valisiAnkara'daki şeflerine yaranmak için
Cumhuriyet gazetesine "Olayları sağcılar başlattı" diyerek hedef
saptırmaya gayret ettiği gözlenmişti.
Ecevit MHP "soykırım" yaptı
,Özaydınlı"sol gurupların işi"diyerek iç işleri bakanı irfan
özaydınlı ecevitle ters düşerek istifa etti.
SİSTEMİ
ÇÖKÜNTÜYE GÖTÜREN PROVAKASYONLAR
Ecevit
döneminde çok kanlı olaylar sahneye konurken Türkiye, 19-26 Aralık l979
tarihlerinde yüzden fazla insanın öldüğü ve yüzlercisinin yaralandığı
Kahramanmaraş olaylarını da onun döneminde
yaşadı.Aşırı sol militanlar
provokasyon için Dersim ve Menemen
olaylarının yıl dönümü olan 22 aralıkCuma gününü ve Ulucamii seçtiler. Bir gün önce öldürülen iki öğretmenin
cenazesinin kaldırılacağı Ulucamii provakasyon için seçildi. İstiklal Harbi
için Ulu Caimin özel önemi vardı. Maraş
kalesindeki Fransız bayrağı için "O bayrak inmeden Cuma namazı kılınmaz.Cuma namazını çünkü hür
insanlar kılar"denerek İstiklal
Harbinin ilk kıvılcımı burada çakılarak Kaledeki Fransız bayrağı
indirilip Türk bayrağı çekilmişti. Cuma
için gelen vatandaşlara " maskeli"
karanlık insanlar "Kahrolsun faşistler"Devrimler kanla
yazılsın. Devrimciler ölür,devrimler yaşar.Muhammed'in piçleri "Bağımsız
Türkiye"gibi söz ve önceden topladıkları kemikleri halka atarak"hoşt
köpekler,halklar sizden ne bekler"
şeklindeki hakaretlerle halkı provake
ettiler. Bu provokasyonu şimdilerde
irtica yaygaraları ile sürdüren Aydınlık gazetesinin Muhabiri Ali Öztürk
"Eğer Ulu Camii geçilse
idi.Kahramanmaraşın işi bitmişti ve devrim olacaktı"diyerek Buradaki
provaksyon gerçekleşirse olayı tüm
Türkiye'ye yararak sözde devrimi
gerçekleştirme arzusunda idiler. Hiç Hıristiyan bulunmayan Kahramanmaraş 'ta
olaylar sırasında ölenler arasında 7
sünnetsiz cesedin çıkması ve Devrimci Halkın Birliği Örgütünden Ermeni Garbis
Altınoğlu'nun Kahramanmaraş davasından idam alması düşüşündürücü idi
Bunlar
bilindiği halde Ecevit suçluları başka yerlerde aramaya devam etti.
Ecevit'in"Olay bir soykırımdır. Onların hesabı sorulacaktır. Uzun
yıllardır kurdukları hayali gerçekleştirme noktasına gelmiş,bir başka devlet
oluşturmak üzere,devleti ele geçirmiş insanları o mevkilerden indirerek
iktidara geldik. Bunun acısı, hıncı elbette yüreklerine çöktü. Sonunda rejimi
ve hükümeti yıkabilmek için,düşünebildikleri ve yıllardır hazırlaya
geldikleri,tarihin derinliklerinden gelen külleri deşerek çıkardıkları bir
alana yöneldiler. Oda Türkiye'deki mezhep ayrılıklarıdır. Nihayet
Kahramanmaraş' ta soykırım oldu. Katliam
oldu. Kendilerini milliyetçi gibi göstermeye kalkışanlar bunu yapmaya
çalıştılar. Bunlar milliyetçi olamazlar" diyerek milliyetçileri ve MHP'yi
suçlamıştı..
ECEVİT
VE ÖZAYDINLI ,SIKIYÖNETİMİN BABASI
Ecevit
hükümeti Kahramanaraş hadisesi devam
ederken 26 Aralık'ta sabaha karşı
toplanarak Sabah 07'den itibaren 13 İlde
sıkıyönetim ilan ediyordu.sonra Türkiye de yıllarca sürecek olan bir yönetimin başlangıcı olan 13 ilde
sıkıyönetim ilan etti. Sonradan bir çok ile yayılan sıkıyönetim uygulaması daha
sonra olağan üstü hal idaresine
çevrilerek bir anlamda
günümüze kadar sürdü.
O
denemde doğarak bu gün 22 yaşına gelen gençler
normal demokratik yönetimi bilmiyorlar.Yine oyılların çocukları bu gün ortayaş noktasına
gelmelerine rağmen hayatlarını
sıkıyönetim ve olağanüstü hal yönetimlerinde geçirdiler.Ecevit'in 1978
iktidarında 30 yaşındakiler 52,40
yaşındakiler 62 yaşlanına geldikleri halde yine narmal demokratik yönetime
kavuşamadılar.
Ecevit'in
zamanında ilan edilen ve her defasında birkaç ay olarak uzatılan sıkıyönetimler
yerini Olağanüstü hale,sıkıyönetim mahkemeleri ise DGM'lere bıraktı.
Ülkemizdeki son sıkıyönetimin babası sayılan Ecevit'in
şimdiki idaresinde hala Türkiye'de belli bölgelerde"
Olağanüstü Hal"e dönse de kesintisiz
sürdürülüyor. . İlk gün çıkan olaylarda 33 kişi öldürülüyor,yaralı
sayısı 300'ün üzerinde 500'den fazla iyyeri tahrip ediliyordu.
Hemen sokağa çıkma yasağı kondu ancak şehirde maskeli kişiler porovakasyonlara
devam ettiler.İkinci günkü olaylarda ölü
sayısı 98'i buluyor yaralı sayısı 1000'i geçiyordu.Olaylar nedeniyle yürüyüş
ve çatışmalar diğer şehirlerede
sıçramış diğer yerlerdede 11 kişi
ölmüştü. Okullar ya boykota gitmiş yada kapatılmıştı.Öğrenemi
tamamen durdu. İstanbulda 200'e yakın ortaokul boykotta giderken Ankarada ortaokul ve liselerle bazı ünüversite ve
yüksek okullar kapatıldı.
........................................................................
Sonra Maraş,Çorum ,Sivasta çıkarılan kitle
eylemleri ve Demirel'in "Merak etmeyin
iktidarı sağlam ellere teslim ederim" sözü .. Ve CİA'nın uyuyan ABD başkanı fıstıkçı Carter'i uyatarak"Bizim çocuklar
Türkiye'de yönetime el koydu merak edilecek durum yok başkanım "şeklindeki
sözlerini .. ve son durak 12 Eylül akıllara getiriyor.
TUSİD
Raporu denince Meşhur TUSİAD'ın ilanla
hükümet düşürmesi ne değinmemek olmazdı.
Türkiye'de
ilk defa TUSİAD gazetelere ilan
vererek hükümet aleyhine... kampanya
açmış ve bu ilanlar üzerine hükümet istifa temke zorunda kalmıştı.
İşte
zamanın hükümet başkanı Bülent Ecevit'in TUSİAD ilanlarına karşı tepkisi:
"..Bu
devlet iş adramlarının muhtırası ile
hükümet kurmaz,hükümet değiştirmez..Bu memlekette ancak halkın dediği
olur,halkı sömürenlerin değil... Büyük sermaye çevrelerinin paralı,tehditli ve uyarılı muhtıraları,duyuruları ile Tür8kiyede
hükümet öldürnülmez,z bu yoldan öldürülecek
hükümet dirisinden çok daha güçlü
olur.Türkiyede çok şükür bu yolda hükümet öldürülemez, ama. Bir an için ana muhalefet partisi liderinin kabul
edildiğini ve hükümetin bu yolla
öldürüldüğünü söyleyelim,bu hükümetin cenazesini Türkiye'de hiç kimse taşıyamaz..."
24
Eylül 1979"CHP hükümetinin sömürüyüde
haksız kazançarıda,kaçakçılığıda önlemeye kararlı olduğunu görenler,bu
hükümeti bir an önce yoıkma çabası içindedirler.CHP''i hükümetten indirebilmek
uğruna demokrasiyi yıkmayı bile göze almaktadırlar.Fakat siyaset kulislerinde
vurguncu yazı hanelerinde,otel lobilerinde çevrilen tertipleri,hazırlanan
tezgahları Kürk halkı tarlalarda,fabrikalarda bozacaktır ve 14 Ekim
seçimlerinden CHP'de hükümette,demokraside halkta güçlenerek
çıkacaktır..."
Ana
Muhalefet lideri Demirel'de TUSİAD ilanlarını
şöyle yorumluyordu:
"....Bu
ilanlar hükümetin cenaze ilanıdır....Sanayiciler duyduk dulymadık demeyin,bu
hükümet ölmüştür diyorlar....Başbakanın bu
duyuruya ilişkin sözleri öfke ve
hırçınlığın ifadesidir...Sanayiciler
dertlerini dile getiriyorlar. Siyaset yapmıyorlar.. Ben burada kimseyi
savunmuyorum ama ,sanayiciler çaresiz
kaldıkları için bu yola başvurmuşlardır. Başbakanın sözlerinde suç vardır,suça teşvik vardır,tehdit
vardır..."..............
Toplum
Sorunları Araştırma Vakfı'nın(TOSOV') üyeleri arasında İshak Alaton,Baskın Oran
ve Ayşe Önal gibi kişiler dikkat çekiyordu.
TOSOV'
un danışma kurulunda yer alan kurumlar
arasında CİA ile bilgi alışverişinde
bulunan Norveçte faliyet gösteren İnternational Peace Reseaerch
İnstüte,İsviçreden Centre For Aplied Studies in internetional
Negationa,İngiltereden The Royal İnstüte Of international Affairs ve Amerikadan
Council On Foreig Relations.
DÜĞMEYE
BASILDI
Ergil'ün
TUSİAD adına hazırladığı "Doğu Raporu" bu toplantılar sonrasında ki
çalışmaların ürünü olduğu öne sürülüyor. TUSİAD'ın desteklediği Doğu Raporu ve bir başka rapordan sonra "Kürt sorununa ılımlı yaklaşımın etkili yerlerde benimsenmesi ve ardından irticanın tehdit sıralamasında
birinci sıraya tırmanması, bu siyasi ve akademik çalışmalar
sonrasında"gerçekleştirildiği vurgulanıyor. Şevket Kazan, ülkeye yeni tehdit değerlendirmesi
çerçevesinde verilen rotanın kilometre
taşlarından 28 Şubat 'a gelinmesi ve
sonraki uygulamalarda TUSİAD'ın bu raporunun
etkisini "Öncesi ve sonrasıyla 28
Şubat "adıyla kaleme aldığı kitabında özel bir yer vermiş. TUSİD'ın raporuna
göre" Devlet ve işadamlarının hem fikir oldukları noktalarda,
bulunmaktaydı: Dış politikada Avrupa'ya yönelme, iç politikada ise Kemalist
projenin uygulanması, yani İslamın geriletilmesi!" TUSİAD raporu, ister
istemez bizi 1980 öncesindeki TUSİAD'ın meşhur gazete ilanları ile Ecevit iktidarının
sona erdirilmesini hatırlatıyor.
KONSEPT
DEĞİŞTİ VE...
Komünizm
tehlikesinin ortadan kalkmasıyla, CIA'nın mevzuat değişikliklerinin uygulamaya
geçirildiği belirtilen raporda, bugün "MGK'nin kriz yönetmeliği" ve
"düşük yoğunluklu savaş" tespitinin bu mevzuat değişikliklerinin bir
parçası olduğu öne sürülüyor ve bu oluşumun belirlenen yeni "düşman
komseptine" göre yeniden konuşlandırıldığının altı çiziliyordu. NATO'nun
yeni düşman belirleme komsepti ve bunun içeriye yansıması dikkate alındığında
yabana atılacak bir tez olmadığı
görülüyor.
BÖLGENİN
ESAS HAKİMİ KİM?
Uzmanlara
göre gerek Susurluk, gerek PKK ve
gerekse Hizbulvahşet ilişkiler ağında
Türkiye'de yıllık 50-60 milyar dolarlık uyuşturucu trafiği ve 1980
öncesi çeteleşme-Galdyo- hareketleri gölgesi
hala gündemi zaman zaman işgal
ediyor. Şu soruyu akıllara getiriyor. Bu uyuşturucu trafiğinin esas mekanı olan Güneydoğu'nun uzun zaman önce sıkı yönetim, sonrada olağanüstü hal ile;
esas hakimlerinin ilişkisi ne idi? Bu ilişkiler
çözülecek derken 28 Şubat sürecinin "irtica" yaygaraları
altında Susurluk'un üzerine sis perdesi
çekiliverdi.
Emekli
Kurmay Yarbay Talat Turhan "Özel Savaş ve Kontrgerilla "adlı kitabında"Bir ülkede siyasi cinayetler
işleniyorda failleri bulunamğıyorsa,fail
büyük olasılıkla istihbarat örgütleridir.Bu iç istihbarat örgütlerinin biri
veya bir kaçının işi olabileceği gibi,dış istihbarat örgütlerininde
olabilir.Yada iç ve dış istihbarat örgütlerinin ortak kararıyla
gerçekleşen bir eylem şeklinde
gerçekleşebilir.
"ÖZEL
TİM'DEN ASKERE SUÇLAMA"
Bu
başlık 1998 Şubat ayında Milliyette yer
alan Diyarbakır mahreçli bir habere ait.
Haber de
Diyarbakır 1.Nolu DGM'de ki
duruşmada "Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde,Necip Baskın adlı kişinin
kaçırılmasıyla ilgili davanın tutuklu sanığı Özel Tim görevlisi Fatih Özhan,
"Yüksekova ilçesindeki askeri tabura ait telefonlar. Baskın'ın
kaçırılmasında kullanıldı. Bunların ortaya çıkarılmasını istiyorum."dedi.
PKK
itirafçısı Kahraman Bilgiç ise
"Fidye telefonları bir koruyucunun evinden açılmıştır.
Davaya müdahil
avukat olarak katılan Yaşar Altürk ise, Susurluk raporunun "Gizli
"denen bölümlerinin açıklanması halinde Yüksekova gerçeğinin ortaya
çıkarılacağını söyledi."
Kutlu
Savaş'ın ,Susurluk Raporunda "gerçek devletin" "gerektiğinde
yargısız infaz yapabileceği" izlenimi veren satırlarına karşı. Hanifi
Avcı o günlerde Arena poroğramında
Mehmet Ali Brand'ın"Devletin bazı memurları dışardan sivil teşeron kullanmasa ,yargısız infaz
uygulatmaza , terör dururmuydu"şeklindeki sorusuna"Tabii dururdu,bu
memurlar üstlerine düşeni yapmadıkları
için dışardan adam kullandılar" diyerek
devletin güvenlik güçlerinin
dışında da taşeron kullandığını vurguluyordu.
*********** KUTU KUTU
KUTU KUTU KUTU
**************************
GÖRÜŞLER.................. YORUMLAR
............YORUMLAR.......
****
Eski işiçleri bakanlarından Hasan Fehmi
Güneş,"Temel sorun devletteki örtülü yapıyı ortadan
kalldırmaktır"diyor.
****
bize bir liste verirdi,sabahleyin de tetikçiler bu listeleri gider
vururlardı."ifadesine yer vererek" JİTEM'in eylemlerinin tartışılmaz
olduğu"vurgulandı.
Hala yirmi yoıldır çözülemeyen cinayetlerin sırrı
için bilgisine başvurduğumuz Meclis
Faili Mechul Cinayetleri Araştırma komisyonu başkanı Sadık Auvundukluoğlu
çalışmalarının raporda yer aldığını belirtip, sis perdelerinin önündeki
engellere dikkat çekerek "İyi ki basın var. Ne ortaya çıkmışsa basın
sayesinde olmuştur"diyordu. Avundukluoğlu'nun siyaset dışında kalması bazı
soruları akıllara getiriyor. Kim ne için birilerinin konuşmasını engelliyor?
TBMM
Faili Mechuller Araştırma Komisyonu Raporu'nda 1980 de faili mechul siyasi
cinayet adedi 98 iken, 1992 de 316,1993 de 314 olduğu,faili mechul cinayetler
sırılamasında ise Diyarbakır, İstanbul, Batman ve Mardin'in ilk sıralarda yer
aldığı belirtildi. Yine raporda Yüksekova çetesini ortaya çıkaran Jandarma
istihbarat görevlisi Hüseyin Oğuz'un "Akşam istihbarat örgütleri bize bir
liste verirdi,sabahleyin de tetikçiler bu listeleri gider
vururlardı."ifadesine yer vererek" JİTEM'in eylemlerinin tartışılmaz
olduğu"vurgulandı.
Türkiye
genelindeki 8 DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'nda geçen yıl bulunan dosyalardan
yüzde 65.2'sini faili meçhuller oluşturdu. DGM kapsamına giren çeşitli suçları
içeren faili meçhul dosyaların sayısının
18390'ı bulduğu belirlendi. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel
Müdürlüğü'nün 1998 yılı verilerinden derlenen bilgilere göre 1 Ocak-31 Aralık
1998 tarihleri arasında Adana, Ankara, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir,
Malatya ve Van DGM Cumhuriyet Başsavcılıklarına, toplam 1625 faili belli
olmayan dosya geldi. Bu sayı, önceki yıllardan devir olan 16765 dosya ile
toplam dosyalar içinde yüzde 65.2'lik bir yer tutarak 18390'a ulaştı. 1998
yılında faili meçhul birinciliği, 10981 dosya ile Diyarbakır DGM'de bulunuyor.
Bunu, 3126 dosya ile Van DGM, 2081 dosya ile Erzurum DGM, 1249 dosya ile
Malatya DGM, 495 dosya ile Ankara DGM; 297 dosya ile Adana DGM, 127 dosya ile
İzmir DGM ve 34 dosya ile İstanbul DGM izledi.- Haziran 99
Meclis Uğur Mumcu Cinayetini
Araşıtırma Komisyonu Başkanı Ersönmez Yarbay
yorum yapmak yerine,
,"12 Eylül öncesi
kayıplar kapatıldı. Devletin elindeki
rakamlar farklı. Bütün bilgilerin tek elden toplandığı bir birim
yok..... Uğur Mumcu Komisyonunda iffade verenler her şeyi ortaya koyuyor.Bu
raporlar devletin elinde var. Her şey raporlarda yazılı ama okuyan bile
yok""diyerek Mumcu komisyon raporuna
atıf yapıyor
.....
İŞTE UĞUR MUMCU KOMİSYONU RAPORUNDAN PASAJLAR
Profesör Sabri Sayar "Kürt,
marksist,leninist motifler yerine İslami motiflere hareket ederlerse daha iyi
mobilize olurlar" Bu cümleden kısa
bir süre sonra Batman'da bir örgüt doğuyor, kuşkusuz bu örgüt epey destekler
görüyor. Örgütün dosyası incelendiği zamanda bu kişilerin böyle pek İslami
konularda bilgileri olmadığı, ama
aslında bir İslami etiketi kullanmakla
beraber bir kürt örgütü, yani PKK
zayıflarsa veya Abdullah Öcalan ölürse yerine geçmek isteyen bir hazırlık
içinde örgüt olduğu anlaşılıyor
UĞUR MUMCUNUN EŞİ GÜLDAL MUMCU
"
"Ben dedim ki 'sayın Ağar
Tuğlayı çekiniz altında kalsınlar' şimdi bana, hangi tuğladan neden bahsediyorsun diyebilirdi, döndü bana ' var
ya Güldal bir çekilirse olduğu gibi yıkılır.'dedi. Peki o zaman çekiniz Ağar
dedim. 'çekemem dedi."O zaman
çekiniz,Kenara çekiliniz 'dedim. "Ağar niçin gerekli soruşturmayı
yapmıyorsunuz ,bu olayı açıklığa
kavuşturduğunuz zaman kamuoyu sezin arkanızda kim sizi engelleyebilir ve
siz bu olayı açığa çıkardığınız zaman hem mevkiniz,hem siyaset
olarak bir işi başarmış olacaksınız". "yapamam,özür
dilerim"dedi.
18 Şubat'ta DGM savcısı Ülkü
Coşkun eve geldi.
........."Güldal Hanım üstüme fazla gelmeyin bu işi devlet
yapmıştır, siyasi iktidar isterse çözer. Ben dedim ki "nasıl yani,hani Amerikan filmlerini
izliyoruz onun gibi bir şey mi?"
" Evet" dedi. Peki dedim temizlikçilerini de yolladılar mı? Evet
dedi. Bunun üzerine derhal birden
farkına vardı dediği şeyin boyutunun " bunu basın söylerse yalanlarım"dedi.
DGM Başsavcısı Nusret
Demiral'a " siz bu olayı
gereğince soruşturmuyorsunuz".."Bizim yetkilerimiz yok
"dedi "Siz yetkilerinizi kullannsanız bu olayı çözersiniz", o
sırada Ülkü Coşkun geldi. ... Ülkü Coşkun dedi ki"bana bu olayı aydınlatın,bu olayı açıklığa kavuşturun diye bir yazı
verilsin" ben dedim ki"Sizin savcı olarak göreviniz zaten bu olayı
açığa çıkarmaktır,kimden hangi güvenceyi
istiyorsunuz "dedim."Siz savcısınız bu olayı açığa
çıkarmalısınız"."Siz anlamıyorsunuz"dedi.Tekrar "siz
anlamak istemiyorsunuz"dedi."Ben bunun üzerine gidemem"
demeye gelen sözler söyledi. Ve "ben güvence
istiyorum , bana bu olayı soruşturun diyecek bir güvence"
Köksal: ."Bizim görevimiz
sadece rapor etmektir."
MİT başkanı Sönmez Köksal ile görüştüm ve dedi
ki"Güldal Hanım sizi temin ederim ki
MİT'in bu konuda bir dahli yoktur."ben de dedim ki Emniyet teşkilatları ve yetkili kuruluşların da dahli yoktur
diyebilirmisiniz? "Onlar için bir şey söyleyemem"dedi. .......O
sırada biliyorsunuz İran üzerine bu iş ihale edilmek isteniyordu,"bu iş
İran'ın üzerine gidiyor"dedi. Bende dedim ki"hangi veriler ve
kanıtlar sizi İran'a götürüyor" Sezgilerimizle gidiyoruz"
dedi."Böyle bir cevabı size
yakıştıramıyorum,sezgilerle gidilmez"dedim. Döndü bana dedi
ki" bir tek faili mechulde Uğur Mumcu
olayı değil ki"dedi. Biliyorsunuz o dönemde Batman'da çok olay
olmakta ve bütün Güneydoğu yada başka
yerlerde faili meçhuller olmakta. Ondan sonra ben dedim ki,"bakın Sönmez
bey"dedim."Eğer Batman'ı kast
ediyorsanız ,Batman bir avuç içi kadar bir
yer. Eğer siz teşkilat
olarak burada faili mechulleri bilmiyoruz diyorsanız,o
teşkilatınız niye var ve siz niye oradasınız"dedim.Dedi ki "Evet Güldal hanım biz oradaki bütün faili mechulleri
biliyoruz."öyleyse bana faili meçhul var diyemezsiniz"dedim."Ne
yapıyorsunuz"dedim."Bizim görevimiz sadece rapor etmektir"dedi.
Komisyon üyesi ANAP milletvekili Tevfik Diker
"Batman olayında,biliyorsunuz Hizbullah olayı var.Hizbullah olayında bir
Emniyet Müdürünün çok çarpıcı ifadesi
var. Orada diyor ki bunlar burada
değildi, hatta bu işin içine bir askeri yetkiliyi sokuyor."
CEYHAN MUMCU:Komisyona ifade veren Uğur Mumcu'nun Kardeşi Ceyhan Mumcu "Son Susurluk olayı ve gelişmeler bize ,malesef
üzülerek söyleyeyim, bu cinayetin yolunun yine devlet katlarından geçtiğini
gösteriyor. Bu cinayete azmettirenlerde
kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti
devlet kadrolarına çöreklenmiş ve yuvalanmış ve hatta organize olmuş, kurumları devre dışı
bırakmış, Anayasal Siyasal partileri, TBMM'yi hatta MİT'i, MGK'yı ve Genel
Kurmay Başkanlığını işlevsiz hale
getirmiş bir devlet yapısıyla karşı karşıya
olduğumuz görülüyor."
*****
****************************************************
DEVLETİN
İÇİNDE KONTROL EDİLEMEYEN GÜÇLER VAR.
Sussurluk
komisyonu üyesi Hayrettin Dilekcan "Demirel'den habersiz, başbakan ve
meclis başkanından habersiz Meclisten habersiz birileri devlet adına bir şeyler
yapmışsa; devleti temsil eden kurumlar olanları bilmezse o zaman başka bir devlet var demektir. Bununla ortaya gizli
bir devletin derin bir devletin çıktığını görüyoruz. Devletin içinde kontrol
edilemeyen güçler var.Meclis dışında kurumsal dokunulmazlıklar var. Bunlar
kalkmadan Türkiye'de demokrasi yerleşmez.
Türkiye'de
bir cumhurbaşkanı zehirlendi deniyor. Bir başbakan kurşunlanıyor, bir diğerine
yumruk atılıyor. Bütün bunlar çözülmedikten sonra neyi çözeceğiz."diyerek
bazı bilgilerin "derin"olduğunu dile getiriyor.
Dilekcan,"Eğer
bir başbakan kendine yumruk atan gücü
bilmek isterse başbakanlıkta duramaz. Başbakanlıkta durmak için böyle
yapılıyor."diye sözlerine ekliyor.
İtalyan
eski cumhurbaşkanı Giavanni Leone'in şu
sözlerini doğrularcasına:
"Bana ülkemde elini kolunu sallayarak dolaşan
silahlı on bin sivilolduğunu
söylüyorlar;ben uyduruk bir .......,bu tür bilgileri en son ben öğreniyorum.
Tıbkı
ülkedeki darbe hazırlıklarını enson en tepedekilerin öğrenerek,kiminin idama
kiminin tıpış tıpış gözetim altına
alındıkları gibi..
HİZBUL
VAHŞET
Yeni
bir bin yıla ümitle giriliyordu.
Herkesin iyi beklentileri vardı.. ..PKK lideri
yakalanmış ve idama mahkum edilmişti artık. Terör hadiselerinde
hissedilir bir düşme söz konusu idi. Türkiye AB'nin bekleme salonuna
alınmıştı. Türkiye'de banka'ların
devletleştirildiği, APO'nun adeta " af edilsin" söylemlerine karşı
Şehit ailelerinin meydanlara çıkıp "Apo asılsın "
"madalyaları APO'ya
verin,bunları geri teslim edeceğiz" diye seslerini yükselterek yetkilileri sıkıştırdığı bir zamanda 17 Ocak
2000 günü "Hizbullah'ın karargahı basıldı.
Ülke ani bir şokla
,"HİZBULVAHŞETLE "ile sarsıldı.
Aynı
zamanda Cübbeli Ahmet'in aylar öncesi
söylediği sözleri ısıtılıp ısıtılıp ortaya kondu.Yanlışlığı ilgili bilim adamlaranca ortaya konması ve
çürütülmesi gereken sözleri için apartopar tutuklanarak içeri atıldı. Cübbeli
efendinin ehli tarafından
susturulması yerine tutuklanması şok
gösterilere çevrildi.
Hizbulvahşet'in
cinayetleri sergilenmeye, mezar evler kazılmaya ... Bir kısım medyada Hizbulvahşetle Müslümanlar ilişkilendirilmeye
çalışıldı,ilişkilendirilmeye çalışılan
kesimlerin izleri sürülmeye, televizyonlar da tozlu raflardan alınarak servis
yapılan eski bantlar "dan ..dan..
sesleri " ve vahşet görüntüleri ile "İrtica" naraları şeklinde
"realty şovlara" başlandı. . Meşhur "Genel Kurmay brifinglerinde
"Korgeneral Çetin Doğan,"İran tipi silahlı irtica hareketinin
Türkiye'de taban bulma şansı
görmediğini" belirterek" Türk halkının dini hoş görüsünün buna engel
olduğunu" söylemesine rağmen 28 Şubatın getirdiği psikolojik hava
Müslümanları toptan mahkum eder şekilde esiyordu.
Hizbulvahşet'in
cinayetleri sergilenmeye, sanki bütün
faili mechuller ortaya çıkıyormuş
gibi medyada yer alan poşetli görüntülerle desteklenerek bir biri ardı
sıra kazılan mezar evlerden faili mechuller uç gösterdi. Ancak devletin elindeki
verilere göre faili mechul sayısı 19 bine ulaşıyordu. Peki, kaza kaza onlarcası
bulundu. Ya gerisi nerede idi?
Hizbulvahşet
olayının patlatıldığı gün 17 Ocak 2000 günü İran Dışişleri Bakanı Harrazi' daha önce yapılan anlaşma gereği ihtiyacımız olduğu halde birilerinin çıkarı
için almadığımız doğalgazdan dolayı biriken borcu "istemiyoruz" demek
için Türkiye de idi. Medya Hizbulvahşetin arkasında İran'ın olduğunu yaya dursun; bazıları da
Harrazi, "Türk- İran ilişkilerini bozmaya çalışarak Türkiye'yi iyice
İsrail'e yaklaştırmak isteyen MOSSAD
gibi servislerin desteğinde ki Hizbulvahşet'in önemli sırlarını Türk
yetkililere verdi" yorumunu yapıyordu
VE
İŞLER KARIŞTI......
FP
bu kasvetli hava içinde birazda, tüm yalanlamalarına rağmen bu vahşetle ilişkilendirilmeden bunalmış olmanın etkisi ve Ana muhalefet
görevi aklına gelmiş olacak ki liderinin ağzından bir köşe yazısı okudu. 25
Ocak 2000 de Kutan Hizbulvahşet terörünü kınayıp bunun bir
vahşet olduğunu söyledikten sonra"28 şubatın ardından,Hizbullah ve benzeri
örgütlerle ciddi bir mücadeleye neden girilmedi? Neden 28 Şubat sürecinde ekranlarla Fadime şovları
yapılırken,yansıtılırken,Sincanda 7
kişiyi potansiyel tehlike gören
demokrasinin balans ayarcıları tankları
sincan yerine Hizbullah katillerinin üzerine neden sürmediler?"
diyerek Sincandaki tankları yasal
sınırlar içinde siyaset yapanların üzerine sürerken,bunları görmüyor
muydunuz"anlamına "Demokrasinin balans ayarcıları nerede idi?demek
istedi...Hemen karşı salvo ile 26 Ocak
2000 de genelkurmayın yayınladığı 3
sayfalık bir açıklama da "Bu tür açıklamada bulunan zihniyetin
temsilcileri,Türkiyede irticanın kaynağı
ve bu seviyeye ulaşmasında en büyük pay sahibi
olanlardır.Nitekim bu zihniyeti temsil eden siyasi partiler,bu güne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından üç defa kapatıldı"
diye nasibini aldı. Hatta sürmekte
olan kapatma davası için gerekçe
yapılabileceği öne sürüldü. FP karıştı... 28 Şubat sürecinden sonra askerin
en sert açıklaması olarak
değerlendirildi.Demokratlar! tıpkı 28 şubattaki gibi karşı cephede siper alarak
"FP'de öyle dememeli
idi"anlamına gelecek demokrat ! tavır sergilemekten kaçmadılar. Medya
demokrasiyi es geçerek karşı salvoyu
"FP'ye muhtıra olarak manşetlerde sundu. Hatta iş o noktaya geldi ki Müslümanlar Hizbulvahşet'le ilişkilendirilmeye bir siyasi parti tabanı
onun kaynağı olarak gösterilmeye çalışıldı.
Demirel"DEVLET
ŞUÇ İŞLEMEZ,İŞLETMEZ"
HİZBULLAH
VE DEVLET ŞUÇ İŞLEMEZ,İŞLETMEZ
İtirafçı
olduğu söylenen maskeli bir kişi Tv ekranlarında"Hizbullah'ı JİTEM'in PKK ile mücadele için kurdurduğunu ve Binbaşı Cem Ersever'in örgütlediğini
"söylüyordu. İsim olarak ta, bu örgüte Lübnan'da İsrail işgaline karşı mücadele veren ,
1992den beri Lübnan parlâmentosunda milletvekilleri ile temsil edilen ülkenin
önemli bir siyasal partisi olan "Hizbullah"ın adı öngörülmüş.
Vahşet
haberleri geldikçe bu defa da "Bunu devlet kurdurdu. Devletin kendi
gücü dışında bazı kesimleri
kullandığı" yorumları yoğunlaştı. Devletin kendi gücü dışında bazı kesimleri kullandı." yorumlarını
Cumhurbaşkanı Demirel "Devlet suç
işlemez ve suç örgütü ile işbirliği yapmaz" şeklinde en üst
seviyeden yalanladı
KARACADAĞ'DA
Kİ SİLAHLAR
Urfa'da
Siverek yakınlarında Karacadağ'da "bir askerin dikkati sonucu tespit
edilen "Hizbullah Cepaneliği" diye açıklanan binlerce silahların
bulunması kafaları karıştırdı. Bu kadar silahı Hizbullah'a kim verdi? Sorularının sorulmasına neden oldu.
Bir
uzman, "Orası Bucak'ların bölgesi. O'nun haberi olmadan kuş bile uçmaz. 12
Eylülde o bölgeye neredeyse asker bile giremedi. PKK denedi
mümkün olmadı. Hizbullah mı..? Bunun
altından Susurluk çıkar.." değerlendirmesinde bulunuyordu.
Hemen
sonra Batman eski Valisi Salih Şarman'ın "Devletin bilgisi dahilinde trilyonluk silah alındığı ve özel birlik kurulduğu.."
yönündeki açıklamaları Hizbulvahşet şokunun da önüne geçiverdi. Şarman,
"Biz binlerce silah aldık. Şuan kimde olduğu belli değil. Belgeleri vardı.
Son derece sağlıklı kayıt tutulmuştu. Kayıtları istediğimde yok dediler.
Yüzlerce silah, binlerce mermi söz
konusu. Yanlış ellere geçebilir."diye devam etti.
GARİP AĞ ve ÇEKİLEN KILIÇLAR
Hükümetin
ANAP kanadı itiraz ediyordu. "Bu nasıl iş ? olamaz diye.." Devletin
kayıtlarında olmadığı,gümrüklerde gerekli izinin verilmediği ANAP'lı bakan
(keçeciler)tarafından açıklanıyordu.
Batman
eski valisi Salih Şarman: "Biz
binlerce silah aldık. Şuan kimde olduğu belli değil. Yüzlerce, silah binlerce
mermi sözkonusu. Yanlış ellere geçebilir. Bunlar arizi şeylerdir.Devlet
tarafından kullanılması...
Bu
silahlar alındı. Belgeleri vardı. Son derece sağlıklı kayıt tutulmuştu.
Disketlerine kadar vardı. Devir teslim
imkanı verilmemiştir. Kayıtları istediğimde yok dediler. Biz mükemmelen
belgesini tutmuştuk. İthal ettiğimiz bu silahların kayıtları yoktur."
Sonra
açıklamalar birbirini izliyordu.
-Ecevit: Valilerin silah alma yetkileri yok. Ne için
alınmış ve nereye verilmiş araştırılacak...
-
Mehmet Ağar: Emniyet genel müdürlüğü ile
ilgisi,benimde bilgim yok....
-Çiller önce cılız bir sesle "Emri ben
vermişimdir."diyor ve ..
Başbakan
Ecevit" Çok kaygı verici
durum"diyerek konuyla ilgili soruşturma başlatıyordu.
Silahların
alınmasında aracı olduğu iddia edilen Ertaş Tinar' da "Susurluk
silahlarını ben temin ederek verdim. Ben devletin verdiği görevleri yaptım.
Bazı şeyler devlet sırrıdır. Mehmet Ağar'ın yaptığı işi başbakan bilmez
mi? Susurluk silahlarını ben ithal ettim
ama Batman'ı bilemiyorum.Ben devlet görevlisiyim. Silah işi yaptığım işin ancak
%5'i. Benimle ilgili diğer soruların cevabını MİT vererebilir. "diyerek
"Bulunan silahların devletin
parası ve devletin bilgisi içinde yurda sokulabildiğini
"söylüyordu.
Dönemin
İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, "Haberim yok. Silahların ithaline onay
vermedim. Ama devletin valisi bana dosya verdiğini söylüyor. Vali diyorsa
doğrudur."diyerek olayı bilmediğini söyleyerek işi valiye havale ediyordu.
Ancak söz konusu Özel birliğin eğitimden geçirildikten sonra göreve başlama
törenine diğer devlet yetkilileri ile
katıldığı ortaya çıkıyordu.
GÜNAH
KEÇİSİ VALİ
Eski
milli Savunma bakanı İsmet Sezgin"Terörün bir an önce bitirilmesi için
bazı yanlışlıklar yapılmıştır."diyor ve Eski başbakanlardan Tansu Çiller'in "PPK terörünü bitirmek
için her yol denendi. Ama devlet tecrübesi olmadığı için yanlışlık yapılmasına
neden olmuş olabilir. Vali iyi niyetle amacı aşmıştır"manasına gelen sözler söylüyor.
Hadise
DYP ve Çillerle ilişkilendirilerek onun altında kalmasına yönelik bir seyir
takip ediyordu.
Ve
nihayet Çiller babaya koşarak köşke
çıkıyordu. Köşk çıkışından sonra
daha emin bir şekilde "Bu şerefli mücadeleyi bu günde olsam yaparım
"diyerek tüm siyasi sorumluluğunu alıyordu.
Baba
-Kız görüşmesinden sonra Jandarma Genel
Komutanlığı'ından açıklama yapıldı :
Silahlar bizde..
Cumhurbaşkanı
da"Devlet ve ülke menfaatı sözkonusu olduğunda ruttiinde dışına
çıkılabilir"demek suretiyle meselenin artık örtülmesi gerektiği mesajını
veriyordu.
Yılmaz
ise bu açıklamaya "Kelime
açıklamaya muhtaçtır. Devlet
rutinin dışına çıkamaz. Devlet
hizbulllah'ın bu kadar kök saldığını bilmiyordu... Boyutu benim için
şaşırtıcı...Bu iş nereye kadar varırsa
araştırılsın...
İçişleri
Bakanı Tartan taa Çin 'den "
Hizbullah konusu yakında 16 sutuna manşet olacak" diyordu.
Tam
bir Çankaya hedefli atak...
Ecevit,
Cumhurbaşkanı ile görüştükten sonra saf değiştirerek: "Silahların
alınmasıyla ilgili kararda ilgili bakanların imzası var. Yüksek planlama
kurulundu görüşülmüş. Silahların alındığı kaynak meşrudur. Kuşku duyulacak bir
şey yok."
Ecevit'in
kafası karışık ..Yılmaza dönüp
hükümet istikametinden bakarak
"vahim", Köşke çıkarak Çankaya hizasından bakınca : "Kuşku
duyulacak bir şey yok."diyordu.
Mesut
Yılmaz eski alışkanlığımız komiteciliğe dikkat çekerek" Olay
komiteciliktir. ...Devlet geçmişimizde
"Komitacılık " denen
bir gelenek vardır. Komitacılık
devletin acz içine düştüğü durumlarda
vatanperver insanların ortaya
çıkarak hukuku aşarak devleti kurtarmaya
çalışmaları olayıdır. Ancak tarih göstermiştir ki işler ne kadar
halisane yapılırsa yapılsın devlet bu işten zararlı
çıkmıştır...Susurluk,Çeteler,Hizbullah ve Batman olayı bu işlerin ne kadar
riskli olduğunun bir göstergesidir...
Asıl
sorun devlet adına yasal olmayan işler
yapıp,millet zarar vermesidir..Yasal sınırlar içinde devletin sorumluları
tarafından yapılırsa belalar defedilir. .. 12 Eylül öncesinden başlayıp,
ayrılıkçı terörle, bölücü terörle mücadele döneminde cereyan eden, daha sonra
günümüze kadar gelen bütün bu yanlışlıklar, olumsuzluklar mutlaka
sorgulanmalıdır. Yapmamız gereken gizlemek değil gerekli tedbirleri almaktır...
"diyor.
Bunu
söyleyen iktidar ortağı...DYP'libir
yetkiliye göre" İse kendisi
rutin dışı ... 28 şubatın başbakanı"
Ve
Yılmaz devam ediyor" Son yıllarda
Susurluk ile ortaya çıkan ve devam eden olaylar zinciri bunun
isbatıdır.Yapmamızreken şey
olumsuzlukları himeti hükümet gereği savunmak ve üstünü örtmek
değildir."diyerek Çankaya'yı da hedefleyen ve orada ifadesini bulan derin
yerlere gönderme yapıyor.
Yılmaz'ın
sözleri Halil ve Halit paşaları
hatırlattı:
Falih
Rıfkı Altay "Çankaya"sında yazıyor.
"Halil
Paşayı Cumhurbaşkanı Atatürk'ün sofrasında hanımı ile görmüştüm.
Halil
Paşa, İttihatçıların fedailerindendi.
İstanbul'da Şemsettin paşayı o öldürmüştür" Mason şeyhlerin önderliğinde
ve operasyonları ile İttihat -Terakki iktidarı aldıktan sonrada muhaliflerini öldürtür.
Şemsettin Paşa da 7 temmuz 1908 de öldürülür. Suikastlarda hedef olarak muhalif
gazeteciler birinci sıradadır. İttihatçı komiteciler iktidarlarını pekiştirmek için
"Vatanseverlik adına cinayet işlenir"mantığı içinde hareket ederler.
Halit
Paşa ordu içirnde önemli ağırlığa sahip
bir kahramandır.Onun ordu üzerendeki etkisinden ürkenler aşırı bir
istekle 2.Meclise Ardahan Mebusu olarak
girmesini sağlarlar. Sonrada siyaset
yapanların ordu ile ilişkisi
kesime projesi ile ordudan uzaklaştırılır.
Ancak
o daha meclise girer girmez tek kişi diktatoryasına karşı çıkar.Kendisini
ikinci gurup diye adlandırılan muhalefet saflarında görürürüz.
Mustafa Kemal paşaya yakın olarak bilinen Kılıç
Ali,Kel Ali,Salih (Bozok) gibi mebuslar
İş bankasının idare heyetindedirler. İş bankasının belli bir gurubun elinde
soyulduğu herkesin ağzındadır.
Paşa
gayet namuslu bir kişiliği vardır.
O
şehitlerin dul ve yetimlerinin haklarını savunurken iş bankasının talan
edilmesine şahit olur..Paşa bir gün Mustafa Kemal Paşaya giderek"İrtikap
müthiştir,millet batıyor.Bunnu önünü al.Celal(Bayar),Kel ali,Kılıç
Ali,Salih mürtekiptirler.Ben
bunları vurup öldüreceğim "der
Ankaranın
bir soğuk kış günü 9Şubat 1925
Meclis
Kazım Özalp başkanlığında bütçe
görüşmelerini yapıyor. Ardahan Mebusu Halit Paşa'da"Vatan için şehit
düşenlerin,harp malülü olanların
kanlarının yiyici bir gurup tarafından ayaklar altına
alındığını"söyleyerek Meclis koridorunda ve genel kurulunda hazırladığı yasa teklifini "canı pahasına
olsada"kabul ettireceğini söyleyerek destek arıyordu.
Bir
ara meclis genel kurulunda Meşhur istiklal mahkemelerinin Kel Ali'sinin yakın arkadaşı Elazığ Milletvemkili
Hüseyin bey'le tartışıyor.
Bu
tadrtışmadan sonra Elazığı mebusu Hüseyin bey, Afyon mebusu Kel
ali(çetinkaya),Antep mebusu Kılıç
Ali,Urfa mebusu Ali saib,Rize Mebusu Rauf beyler'in kendisine bakarak ve kel
alinin elleri ile kendisini işaret ederek hararetli konuşmalarına sinirlenen Halit paşa biraz
önce kendisi ile tartışan Hüseyin beyin üzerine yürür ancak Hüseyin bey kaçar.
Kel
ali ve kılıç alı Paşayı teskin etmek bahanesiyle koluna girerek meclis
koridoruna çıkarırlar.Bu sırada Kel
Aliye kızan halit paşa, silahına sarılarak kel e ateş etmek ister. Merdivene
doğru kaçan Kel ali,tökezleyip düşmesi Halit paşanın kurşunundan kurtulmasına
neden olur.Ama Halit paşa sinirini yenemez onu altına alarak tabanca kabzesiyle
kele vurmaya başlar.Ama arkadan gelen
bir kurşun onu sarsar.
Tabanca
seslarena gelen milletvekilleri Halit paşayı
meclisin bir odasına yatırırlar.
Mustafa
kemal paşada gelerek Paşa'ya"Seni Ali bey mi vurdu"diye sorar. Halit
Paşa:Hayır kel altımdaydı.Nasıl vurabilir?Beni
Rrize mebusu Rauf vurdu"cevabını verir.
Anacak Kel Ali (Çetinkaya ) olayı nefsi müdafa olarak üzerine alır ve Rauf beyi
kurtarır.
Paşa
beş gün sonra beni Rauf vurdu diye
sayıklaya sayıklaya İstanbuldan gelecek
doktor beklene dursun kan kaybından ölür.
Tarihçiler
Rize mebusu Rauf beyin Halit paşayı arkadan vurduğunda hem
fikirdirler. Ancak soruşturma açılmaz,onu öldürenler yargı önüne çıkarılmazlar.
Bu Rauf bey Ali şükrü beyin Çankayada topal osman tarafından vurulduğu sıradada
Ankara Merkez komutan vekili idi.
Mustafa kemal paşanın sadık muhafızı olarak tanındı.
Kel
Aliyi kurtaran doktor raporunun
altırndada sonradan Kel Ali,Kılyıç ali
ile beraber istiklal mahkemelerinin üyesi olacak Dr. Reşit Galip 'in
imzası vardır.
Halit
paşa Ankarada hastane olmasına rağmen,istanbuldan gelecek doktor için
mecliste beş gün 14 Şubat 1925
günü ölene kadar bir tahta masa
üzerinde bekletilmiş, rejimi oturtmak
adına bir çok idam kararına imza atacak
olan Meşhur İstiklal mahkemeleri üyelerinin
eliyle belkide "temizlenmiştir"
Rıza
Nur "Hayat ve
Hatıralarım"da olayı şöyle
anlatıyor."Rauf Halid'i sırtından vurmuş.Mustafa kemal meclise gelmiş.Necmeddin
Molla'yı çağırmış."Ne yapacağız bir çare bul"demiş.
Ne hekim raporu,ne adli muayene
yapılmış.Kel'i varaka ile berat ettirdiler.Halid'i vuran Rauf'tu.Rauf pek adi
mahluktur.Cahil,tulumbacı..Tam ... arayıpta bulamadığı idi.Ona sarıldı.Böyle
bir adamı mebus yaptı.Daima yanında muhafız olarak bulunduruyordu.Mebustan
silahşör,tüfekçi henüz görülmemişti.Onun icadıdır.......
Halid'in
anası,kardeşi durmadılar.İşi kurcaladılar.Hakkı
Sinasi onları susturmaya memur edildi.Hakkı Şinasi kimsesiz ,muhacir çocuğu imiş.Şinasi
onları susturmaya muafak oldu.İşte
bu hizmeti ile sadakat göstermiş,makbul
ve İstanbul Halk Fırkası'na reis olmuştu.Sonra ra mebus.
O
memleketin istiklalini sağlayan ve demokrasi adına abideleşen 1.TBMM'si Trabzon
mebusu Ali Şükrü beyin öldürülmesiyle son bulur. Ali şükrü bey, TBMM'de kişi
tahakkümünü red eden tavırları,Meclisin üstünlüğü, Misak-ı Milli'den taviz
verilmemesi üzerinde durmasıyla dikkat çeker. Zamanın yönetiminin "millete
rağmen halk için " anlayışına kaymasına karşı çıkar. Muhalif
"Tan" gazetesini çıkarır. Mustafa Kemalle özellikle Musul'un İngilizlere
bırakılmaması konusunda sert
tartışmaları olur.
Susurluk
Skandalı için zamanın başbakanı Mesut
yılmaz tarafından görevlendirilen Kutlu
Savaş, raporunda adeta devletin cinayet
işlemesini uygun görmekte ancak bunun
"devlet ciddiyetine yakışır bir tarzda"olmasını sağlık vermektedir.
Kutan
gurup toplantısında "Hizbulvahşet'in bu hale gelmesini devlet neden
bilememiş. Silahlar nasıl alınmış ve
kimlere verilmiş? diye sora dursun...
İttihat
-Terakki komiteciliğinden bu yana gelenekselleşmiş "
vatanseverlik"adı altında sürdürülen
ve kont gerilla hesaplaşmasının hukuk içinde yapılarak devlet
temellenmedikten sonra kim ne yapabilir ki;
Osmanlıyı
Avrupalı "büyüklerin" desteği ile Balkanlardan atmak için yapılanan Sırp, Bulgar, Yunan
komitecileri... Güya Abdulhamit yönetimine karşı aynı komitacıların eğittiği
Mason şeyhlerin önderliğindeki devletin temeline kibrit suyu döken yerli komitacılar...
Halit
Paşayı ödürenler makamın korumasında ,
Şemsetin
Paşa'yı öldüren Halil Paşa Cumhurbaşkanının
sofrasında,
Trabzon
Milletvekili Ali Şükrü beyi öldüren Topal Osman Cumhurbaşkanı Muhafız Alay komutanı,
1960
gece baskınında Milli irade ile orada oturan Cumhurbaşkanını tutuklayan,yine
kendisinin canı emanet edilen Muhafız
komutanı,
Devletin
ali menfaati için ihtilal yaparak milletin
Başbakanını ve bakanlarını asan milletin silahlarını kullanan bir kısım
cunta heveslileri.. 27 Mayıs, 12Mart, 12Eylül, 28 Şubat..
Gelinen nokta o ki: Hiçbir zaman halkın gerçek
katılımı ile bir düzen kurulmamış bu
topraklarda sürekli saray darbeleri ve entrikalarla yönetimler el değiştirmiş
ancak eski yapı devam etmiştir. Türkiye içinde
bulunduğu esrarengiz zikzaklarda hep, Bizans oyunları ve Osmanlı saray
entrikaları ve genç cumhuriyette
yaşadığı şahıs ve cunta
darbelerinin acısını yaşıyor.
DEVGENÇ.
DDK, KAVA, RIZGARİ ve hem yan hem de
karşı türevleri .. Bunları önlemek için Kenan Evren'in 1979 Ağustos'unda
söylediği "Bir avuç sapığı bir anda yok ederiz" sözü ..12 Eylül
sonrası Demirel ve Ecevit'i" Çanağı pislettiler" diyerek saf dışı etmesi. .ASALA, PKK ve HİZBULVAHŞET biri bitiyor diğeri başlıyor. Bu örgütlerin
kaynak bulması içinde; sosyo ekonomik şartlar her zaman müsait.
Ülkenin yüzde beşi %80 kaynakları kullanırken %80 ise sadece %20 sini
kullanabiliyor. Memleketin bir yerlerinde
hala "yayla yasağı" ve "izne tabi ot" gerçeğeği
devam ediyor.Ancak kimse o tarafa bakmayıp polisiye tetbir peşinde.
"İrtica" sonra "Komünizm" sonra yine "irtca" korkuları bitmeyen şarkı gibi .. Dr. Mehmet
Ali Kılıçbay'ın dediği gibi Türkiye korkularından uzaklaşarak "Hiç dünya ile
aynı düşünemedi. Hiç dünya meselelerini ele almadı" Belki de alamadı.
27
Mayıs,12 Mart,12 Eylül,28 şubat derken.
APO
asılsın mı asılmasın mı? tartışmalarının
doruğunda birden önümüzde bulduğumuz ama kökü APO mücadelesine dayanan
Hizbulvahşet olayının ibresi de
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birilerinin birilerini sıkıştırmasına yönelik
atraksiyonlar olarak gelecekteki tarihçilerin notlarında yer edeceğe benziyor.
Bir uzman manzara karşısında "Unutmamak gerekiyor ki, Demirel ve Ecevit ismi sürekli kaos ve korku
dönemlerinde zirvededir. Topluma korku salınmasa bunlar nasıl zirvede kalır"
Ne
zaman insanlar, büyükler kadar bizde biliriz
dese,
Şu
bankalar neden soyuluyor diye sorsa?
Bu
kış nereden alınırsa alınsın ama doğalgaz kesilmesin dese,
Anarşi,
terör, sıkıyönetim,OHAL ve korku ...
ASALA,
PKK, HİZBULVAHŞET biri bitince diğeri ve hemen oligarklar devreye girip önüne
"şok" senaryolar sunarak millete
"tercihini seç" demektedir ..
Mehmet
Ali Kılıçbay'ın ifadesiyle " Türkiye hiç dünya'ın konuştuğu meseleleri
konuşamadı" Belki de fırsat verilmedi.
APO
İmralı'da yargılanırken, Başbakanlık
önünde Başbakan Ecevit'e
"Öcalan, İmralı'da yargılanıyor. Bu kadar etkili ve yaygın eylemleri PKK'ın dış desteğin ötesinde devlet içinde desteği ve bağlantısı olmadan yapamayacağına dair kuşkular var.
PKK'ya destek veren devlet görevlilerinin de
tespit edilerek, İmralı'da APO ile
hesap vermesi bir çalışma söz konusu mu?" diye sorduğumu ve
Ecevit'in de şaşırarak ve de zorlanarak "Devlet değil de devlet içinde
bazı kişilerden destek görebileceğini ve bunun bir muhasebesinin yapılmasını isteyeceğini"söylediğini
hatırlıyorum. Acaba bu muhasebe yapılmış olsa idi şimdi Hizbulvahşet yaşanır mı
idi?
Bu
muhasebe acaba bizi Gladyo'ya mı götürür?
Hizbulvahşet
senaryoları sürerken Çankaya savaşları
yeni bir merhaleye giriyordu.Milletvekillerine
rüşvet diye nitelenen kıyak sarmasının yanında FP'yi azcık rahatlatacak
ama kapatma kılıcı devamlı üstünden eksik edilmeyecek bir rüşvet paketiyle bunu
iç yoksa "Ben adamı anasından doğduğuna pişman ederim" mesajları...
Kutu kutu
kutu kutu
.....................................
APO'YU KENAN EVREN ÇÖKERTMİŞ
O arkasına milletin emanet ettiği
silahları alarak darbe yapıyor,demokrasiyi askıya alarak her türlü iç ve dış
mihrakların kışkırtığı anrşiyi
önlüyordu.Bu kapsamdra tabiki yeni yeni palazlanan PKK'yıda nasıl mı işte
kendileri anlatıyor netekim.
Tarih 27 Ağustos 1979
dur.Genelkurmay Başkanı Kenan veren zafer haftası dolayısıyla Silahlı kuvetlermensuplarına yayınladığı mesaja"Bir avuç sapığı bir
anda yok ederiz"diye başlıyor ve İç hizmet kanunun sana verdiği (Türkiye cumhuriyetini korumak
ve kollamak) görevini tam anlamıyla ve
kusursuz olarak yerine gedtireceğin muhakkaktır."diye devam ediyordu.
Evren 12 Eylül günü "Büyük
Atatürkün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bir bütün olan
Türkiye Cumhuriyeti Devleti son yıllarda izlediğiniz gibi
dış ve iç düşmanların tahriki ile
varlığına,rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.Devlet başlıca
organları ile işlemez duruma getirilmiş,Anayasal kuruluşlar tezat ve suskunluğu
bürünmüş,siyasi partiler kısır çekişmeler,siyasi partiler kısır çekişmeler ve
uzlaşmaz tutumlarıyla Devleti kurtaracak birlikve beraberliği sağlayamamışlar
ve luzumlu tedbirleri alamamışlardır.Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar
faaliyetlerini alabildiğince artırmışlar ve vatandaşın mal ve can güavenliği
tehlikeye düşürülmüştür..Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik
fikirler üretilerek sistemli bir şekilde ve haince ilkokullardan ünüversitelere
kadar eğitim kuruluşları idari sistemi,yargı organları,iç güvenlik
teşkilatı,işçi kuruluşları,siyasi
partiler ve nihayet yurdumuzun en
mahsur köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında
tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz
bırakılmış ve acze düşürülmüştür.
Aziz Türk milleti ,işte bu ortam içerisinde Türk Silahlı Kuvetleri
İç hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini kollama ve koruma görevini Yüce Türk milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur."diyerek darbe
yaparak her şeye el koymuştu.
Yine Evren" Son iki
yıllık süre içinde terör 5241 can almış,
14152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebeb olmuştur. İstiklal
harbinde Sakarya Savaşındaki şehit miktarı 5713, yaralı miktarı 18 480'dir.Bu
basıt mukayese dahi bir örtülü harbin
uygulandığını açıkça ortaya
koymaktadır" diye darbe gerekçesini
anlatıyordu.
EVREN VE APO
Evren paşanın yönetimindre Beşli
Cunta yönetimi devam ederken MGK Genel Sekreterliğinin hazırlatarak 1981
de Türk Tarih kurumuna basıtırdığı 12
Eylül Öncesi ve Sonrası12 Eylül " adlı kitapta.215. Sayfa:
"Sapık ideolojilerin Türkiyede hiçbir zaman demokratik yolllarla
iktidar ollamayacağını çok iyi
bilen bazı dış güçler ve onların içteki hain işbirlikçileri ,ilk hedef
olarak ülkede terör ortamı yaratmayı
planladılar.Verilen emir "Böl ve parçala" idi.
Bu amaçlalarına ulaşmak
içinörgütler kurdularu,insanları
öldürdüler,soydular,halk adına halka işkence ettiler.Bu örgütlerden
biride özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu
bölgelerinde faaliyet gösteren Apocular
olarak biliniyordu.
Devlet ve millet düşymüno bu
örgüt,1979 nisanında kominist devlet
modeline uygun şekilde parti kimliğine
bürünüyor ve yeni bir safhaya geçiliyordu.Kominist
devlet modeli,parti ,yukardan aşağıya doğru kongre,merkez komitesi,bölge
komiteleri,yerel komiteler, köy ve semt komiteleri ve hücreler olarak örgütlenmişti. Merkez
komitesi 7 kişiden oluşuyor, içlerinden 3'ü kominist devlet şekline uygun
olarak polit büroyu teşkil ediyordu.Merkez komitesi dış ilişkileri,bölgelerde
örgütlenmeyi,bölgeler arasıyla,yurt içi ve yurt dışı haberleşmeyi,basın ve
yayın hizmetini,eğitim ,öğretim ve propaganda ile askeri faaliyetleri yürütmekte ve denetlemekteydi.Bu gizli ve bölücü örgüt
yurt dışında temsilcilklerde açarak dış
güçlerden ve uluslar arası tedhiş
örgütlerinden yardım ve destek sağlıyordu.Yerel komiteler,semt ve köy
komiteleri,hücreler 3 er kişilik guruplardan teşkil edilmiştib. Örgüt içinde bu
yeni safha silahtı,eylemdi,kandı,göz yaşıydı.
Bu yereltı örgütü,askerileşme ve
devrimci şiddet konusunda silahlı mücadeleyi
esas kabul ediyor,Türkiyenin içinde sbulunduğu siyasal ve ekonomik
güçlüklerden yararlanarak dış güçlerden sağlanacak
her türlü destek ve yardımla Doğu ve Güneydoğu Anadoluda sapık hayallerine
uygun kominist bir decvlet kurmayı hedef
kabul ediyordu.
Üyelerini silahlı eğitim görmek amacıyla yurt dışına da gönderen
örgüt,Ermeni gizili örgütlerinin de yardımıyla
keşif,pusu,baskın,haritacılık,taktik,silah bilgisi ve patlayıcı maddeler konusunda
üyelerinin uzman olarak yetiştirilmelerini sağlıyordu.Uzman olarak yetiştirilen
bu kişiler dönüşlerinde eylemlerin
palanlayıcısı ve uygulayıcıları oluyorlardı.
..............
Strateji neydi.
Bu gizli bölücü örgüt,Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde silahlı
mücadele vererek,Marksist-Lelininst doğrultuda aryırı bir devlet kurmayı
amaçlıyordu.
Iamaçlarına erişmek için de belirlenen strateji şöyleydi:
-Önce devlet her türlü yıkıcı
propaganda ile masum yurttaşların gözünde azami ölçüde yıpratılarak etkisiz durumu getirilicek,
-Daha sonra bölge halkının sempatsini kazanılacak ve
gerektiğinde baskı ve halk desteği sağlanacak,
-Bu aşamada ideolojik ve politik
çalışmalar için kadrolar yetiştirilecek,örgüt yaygınlaştırılacak,bölgede etkili
kontrol tesis edilecek,
-Nihayet dış destek ve gerillla
savaşı verilecek ve tahayyül edilen kominist devlet kurulacaktı.
12 Eylül'den sonra yımkılan bu
örgüt elemanlarından bazıları amaçlarını şöyle itiraf ediyorlardı:
"-Adım Mazlum
Doğan,Elazığlıyım.PKK üyesiyim.Hacettepe
ünüversitesi Ekonomi Bölümü 2nci sınıftan ayrıldım.Ankarada olduğum
sırada PKK'lilerle ilişki kurdum.Parti
propaganda işleriyle görevliydim.Amacımız :Marksist-Lelinist ilkeler doğrultusunda bir devlet kurmaktı.."
-"..Ben Mehmet Hayri Durmuş.PKK örgütünün önder
kadrolarındanım.Amacımız,Türkiyenin denetiminde kabul ettiğimiz parca üzerinde bağımsız,demokratek bir ülke
yaratmaktı.İdeolojikz olarak Marksit -Lelinist tarzda faaliyet
yürütüyor,devrimci bir çizgi temelinde
mücadelemizi geliştiriyorduk.."
"-Adım M.Emin Çiftkuş.1952
Hilvan doğumluyum.Ergani öğretmen lisesinden ayrıldım.APO örgütü
üyesiyim.Örgütümüzün amaçlarını şöyle belirtebilirim.Birinci olarak ,Türkiye
toprakları üzerinde Doğu ve Güneydoğu
Böl2esinde bağımsız bir devlet kurmaktı.İlkönceleri Hilvan'da ve benzeri
yerlerde kurtarılmış bölgeler kurmak,bu
kurtarılmış bölgeleri oluşturduktan sonra bunları birleştiripböylece silahlı bir ayaklanma ile
develetin bütün güçlerine karşı,bütün
engellere karşı önceleri ikaz,ikaza uymayanları ise,silahlı eylemlerle
ortadan kaldırmaktı."
Şu sıralar Sovyet Rusyanın
çökemsiyele birlikte dünyaya yeni şekil verme iddiasında iki önemli aktör var.Biri ABD,diğeri İsrail..
Rusya ise yeniden süper güç
olmanın dayanılmaz arzusu ile Kafkazlarda büyük bir kumara girmiş durumda.Eğer
rusya burada yenilirse bir daha
ebediyen süper güç olamayacaktır.
Rusyayı saymazsak ABD ve İsrail
APO'nun Kenyanın başkenti Nairobi'den alınarak getirilmesiyle bir mesaj
veriyor.Eğer huzur istiyorsan benimle..
Türkiye ,bölgede ABD ve İsrail
ittifüakına son üç yıldır iyice angaje oldu.Ecevit Apo geldikten birkaç gün önce ABD-İsrail ititfakında Türkiyenin
konumunu şu sözlerle belirliyordu."Bu bir alışveriş ABD'nin bizden
beklentileri var"..
İngiliz Obsever Gazetesi
ise"ABD her nekadar bizim ilgimiz yok diyorzsada,Batılı istihbarat
kaynaklarının kaydettiği bazı
konuşmalardan ABD'nin oparasyonu fiilen yürüttüğü ve Kenyalılarla birlikte
Öcalan'ı uçakta bekleyen Türk timine
teslim ettiği anlaşılıyor."diye yazıyordu.
O sıralarda MİT'in bilgi servisi
yaptığı söyleen Radikal Yazarı Tuncay
Özkan ise.."Kanımca
o0parasyona katılan Türk ekibnde yer lana beş kişi kendilerine bayıltılmış
olarak paketlenip sunulan Öcalan'a getirenlere teşekür etti ve uçağıon kapısını
kapattı"diye söylüyordu.Kenya neden seçilmişti.Yunan istan ABD 'nin
baskılyarına dayanamayarak onu ABD ve İsrail Ajanlarının cirit attğı
Kenyanın başkenti Nairobiye göndererek yardımcı olmuştu.
Yunna istuhbarat Subayı
Kalenderidis'in sözleri gayet açıktı"Türkler uçağın içindeydi.Oparasyonda
hiç yer almadılar.Her şey yunanistanın bilgisi dahilinde oldu.Ben ve kenyadaki
Yunan büyükelçisi ihaneti önlemeye çalıştık.Yunanistan utandırılmıştır."
Yani Evren çökertmiş,Yunan razı
olmuş ABD bayıtarak paketlemiş,Cavit Çağlar'ın uçağı türkiyeye getirmiş.
*********************************************************************
Kutu kutu kutu
*************************************************
GÖRÜŞLER.................. YORUMLAR
............YORUMLAR.......
**********YANLIŞ İŞ
*************************
Eski MİT'çi Mahir Kaynak:
" Terörle veya herhangi bir mücadelede hukuk dışı yollar
kullanılamaz. Bunlar yanlış. Ancak bütün dünyada örtülü faaliyetler adı altında yürütülen faaliyetler
vardır ve genellikle dış ülkelere yöneliktir ve misilleme amacını taşır. Ama
bunların bile kimin tarafından yapıldığı kanunla belirlenir .Sorumlu bir makamı vardır.
Burada gördüğümüz şu:
Türkiyede örtülü faliyet yapmasına izin verilen,yasalarla belirlenmiş bir kurum yok. Buna rağmen yapılmaktadır. Bu
yanlıştır."
HUHKUK DEVLETİMİ KANUN DEVLETİMİ ?
Prof.Dr.Doğu Ergil:
"Bir devletin hukuk devleti olması, orada iktidarların yaptığı yasalarla işleyen
bir hukuk sistemi değildir. Bu yasaların ve diğerlerinin uluslar arası
hukuk ilkelerine uygun olması gerekir. Aksi takdirde bu kanun devleti olur..
Devlet deyince, devletin tümünü kast etmiyorum. Bizim güvenliğimizden sorumlu
olduğunu iddia eden kesimini kast ediyorum. Devletin bu tarafı devlet adına
yapıyorum diye ...Burada vahim olan artık denetimden çıkması ve onların bir suç gurubu haline gelmiş olması. Şimdi karşımızdaki olay
devletin bu kesiminin haberdar olması ve
önleyici bir tedbir almamış olması ..
Bu devletin itibarı diye en yüksek katlarda,bu ıslahat
engellenirse devletin itibarı zedelenmesin diye devletin bırakın
itibarı,varlığı tehlikeye girer. TOPUNU BİRDEN EMEKLİYE SEVKETMEMEK LAZIM.
"Devlet bazı kişileri sadece yurt dışında değil
yurt içindede kullanmış...Bu hiçbir biçimde kabul edilemez. Bizimkiler diyor
ki,bu kriminal unsurları başka devletlerde kullanıyor. Doğrudur. Kriminal
unsurları o devletler kendi halkına karşı değil, başka unsurları tasfiye etmek için kullanıyorlar. Hepsi bu yoksa
onları memuru haline getirmiyor. Ondan sonra onları yasal güvenceye
kavuşturmuyor. Sadece bir daha suç işlememeleri şartıyla o kriminal işte
kullanıyor ve unutuyor.
Bizde o kriminal unsurlar,yani suçlu unsurlar, Hem de
TC'nin kendi yasalarına göre suçlu,katil, kaçakçı,terörist ,itirafçıları alıyor
bunlara resmi nitelik kazandırıyor, yani halkına sorumlu olmaktan çıkarıyor.
Yasanın üzerine geçiriyor,yargılanmaz hale getiriyor, görünmez kılıyor ve
onların katilliğinden, kaçakçılığından elde ettiği paralarla bir mücadeleyi
sürdürmeye kalkıyor. Vahim olan şu: Kriminal
unsurları içinde barındırdığı oranda dada kendisi suç unsuru haline dönüşüyor. Vahim olan bu. Yani kendi
yasalarını kendi çiğniyor.
Kutu
...........kutu.................kutu
HALKI KORKU İLE YÖNETMEK İSTİYORLAR
Devlet "suç işletmez"görüşlerine
karşı eski savcı-hukukçu- Nurullah Aydın"korku devleti düşüncesiyle
kamuoyu yanıltılıyor. Mobil güç vardır. Demirel bilmektedir ve anayasal suç
işlemektedir.
PKK 1984 Eruh saldırısıyla büyüdü.
Uyuşturucu ve kara parayı kontrol etti. Sonu getirildi. PKK'ya destek veren
güçler, Ömer Lutfi Topal, Buldan ve
Behçet Cantürk öldürüldü.
Yolsuzluk yaptıkları ve devleti kötü
yönettikleri için korku salıyorlar. Halkı korku şokları ile uyutuyorlar. Bir "iç
tehdit" tutturdular gidiyor. Bu ülkede haksızlık ve yolsuzlukları dile
getirince ya "kominist", ya da "irticacı " diyorlar.
Politikaları da bu yönde geliştiriyorlar. İnsanları irtica
şoku ile korkutmak istiyorlar.
Hani Apo'nun idamı.. Hani Korkmaz
...Yiğitler Hani Cavit Çağlarlar..? Tüm
vurgun ve soygunlar Hizbulvahşet'le bunlar halktan gizlenmeye çalışılıyor.
Aksi halde bu olaylar nasıl bilinmez? Nasıl iş se hiç bir
devlet yetkilisi bilmiyor. Topu taca atıyorlar.
" Uyuşturucu trafiğinde Türkiye
Başbakanlığının fax ve telefonlarının kullanıldığını"İngiliz içişleri
Bakan Yardımcısı açıklamadı mı? Alman Adalet Bakanlığı resmen Türkiye için,
"uyuşturucu işinde devletin resmi kurumlarının bu işin içinde
olduğunu" belirti.
PPKyı ordan kaldıran gücü yıpratmak
istiyorlar.
Tüm gayretler bu pastadan alınan payları gizlemek için.
Şunu da söylemek gerekir. PKK'yı o
bölgede engelleyen gerileten güçlere karşı bir mücadele veriliyor. Eğer o günkü
şartlarda bu unsurlar olmasa idi o bölgenin
ne hale gelebileceğini bir düşünün. PPKyı oradan kaldıran gücü yıpratmak
istiyorlar. Bunuda önce irtica kılıfına soktular. Şimdi şekil değişiyor.
DÜN PKK BU GÜN HİZBULVAHŞET,İSLAMI
VAHŞETLERİ İÇİN KULLANIYORLAR
Ergun Gökdeniz(Emniyet
İstihbaratoının kurucusu Eski Mardin valisi)
- Birden Türkiye'nin gündemine oturan
Hizbulvahşet'i nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Olaylara gecekondu gibi bakılıyor.
Olaylara tarihi süreçten kopuk olarak bakılıyor. İster adı PKK olsun ister
Hizbullah olsun bölgede tarih boyunca
bir hakimiyet mücadelesi olmuştur. Zamana göre adı çeşitli olur. İşi Türkiye'nin jeopolitiğinde
aramak gerekir. Terör ve siyasal şiddet düşük yoğunluklu örtülü bir savaş
biçimi. Bu savaş türü Balkanlardan Ortadoğuya devam etmektedir.
Yugoslavya,Gürcistan, Azarbeycan, Ermenistan,Afganistan,Lübnan ,Irak ve diğer
ülkelerde devam etmektedir. Türkiye bu
tür bir savaşa önceden tedbir almalıdır. Aksi halde istim sonradan gelsin diyerek olayları
geriden takip etmek durumunda kalır. Türkiye düşük yoğunluklu bir savaşın
içinde bulunuyor.
İSLAMI KULLANIYORLAR
Cemaatler, fedeoaliteye karşı yeni metotlar geliştiriyor. Hizbullah'ı
İslamı kullanarak pragmatik çıkışlar olarak değerlendirmek gerekir. Adamların
öyle İslami bilgileri filan yok.
Adam öldürmeyi meşrulaştırmak için
İslamı kullanarak yaptıkları işleri kutsallaştırıyorlar.
ARKASINDAKİ GÜÇLER AYNI
PKK'nın hedefide TC
Hizbullah'ın hedefide TC
İkisi de bölgeye
hükmetmek iddiasında. Bunların arkasındaki güçlerinde aynı olması
gerekir.
Güneydoğudaki büyük katrilyonluk rant
paylaşımında Afganistan'dan başlayan ve Avrupa'ya bir çıkarlar zinciri vardır.
Bu illegal bir pazardır. Kara para,otomobil hırsızlığı, uyuşturucu trafiği,
ucuz petrol pazarı, silah alışverişi
gibi bir pazara giriş vardır. Çıkışı yoktur. Bu pazarda çok kazanan bir kişinin haracını,zekatını,diyetini
ödemesi kuraldır. Çek senet işide büyüktür. Şiddet ,korku ve tehdit , silah
geçerli bir silahtır. Bu tarz artık bir yaşam biçimi olduğu zaman bu
bataklıktan çıkamazsınız.
Susurluk adı ile anılan örgütlenme tamamen para
kazanmaya yönelik olup kazanılan devlet
itibarı ile bu gücü paraya çevirmek vardır. İş, bankaların alınıp satılmasına
kadar dayanmıştır: Özetle susurluk olayı,bu tür örgütlenmelerin somut
görüntüsüdür. Ortada bir başıboşluk yoktur.
Korucunun koruyucusu olurmu?Yanlış
olan bu. Altını kaldırırsanız Sedat Bucak çıkıyor. Olaylar belli bir aşamaya
gelince batı illerine göç etmelerinin
sebebi paradır. Büyük illerde büyük
rantlar var. Bunun paylaşımı için büyük illeri tercih ettiler. Buralarda
zenginlerin ve kara paradan para kazananların haracını aldılar. Haraç ödeyemeyenler
bankalardan borç alarak istenilen haraçları verdiler. Ölenlerin arkasında da
para var.
GİZLİ SERVİSLER EĞİTMİŞ
Olaylar Hizbullah örgütünün profesyonel
istihbaratçılar tarafından eğitildiğini gösteriyor. Haberleşme emniyeti için bütün tedbirleri alıyorlar.
Dikkat çekmemek için bütün tedbirleri alıyorlar. Bütün bunlar lider
kadrosunun bir istihbarat eğitiminden
geçirildiğini gösteriyor.
--Bu oluşuma nasıl gelindi?
-PKK'nın silahlı başkaldırısı
sırasında bazı insanların kaçırılması ,öldürülmesi ve köy
baskınları karşısında bazı aileler,
aşiretler kendini korumak gayesi ile
devlete şikayetçi oldular. Devlet'in oradaki uzantıları "buyurun öyleyse bu mücadeleyi beraber yapalım" dediler.
Devlet bu insanları kendi koruyamadığı
için beraber savunma mekanizması
geliştirdi. Bu olay planlı değil de
spontane olarak kendiliğinden gelişti.
Devlet kendine yakın ve sağlamsa onu
silah ve para ile PKK'ya karşı
destekledi. Lider kadrosu aslen Gerçüş'lü idiler. PKK saldırıları karşısında
Batman'a geldiler. Habizmin' aşıretine para ve koruculuk verildi. Bunlar jandarma ile
işbirliğine girdiği için jandarma bunları eğitti.
Bu o şartlarda normal görülüyordu.
Aslında devlet bunlarla beraber olmaktan ziyade, kendi gücü ile mücadele
ederken bunlardan kılavuz olarak yararlanması gerekirdi. İti ite kırdırmak gibi bir rizke girmenin pek
anlaşılır şey olduğunu sanmıyorum.
Bölgedeki "düşük yoğunluklu
savaş" devam ediyor. PKK'dan boşalan boşluğu Hizbullah doldurmaya
çalışıyor. Başsız kalan bir kısım PKK'cılar da bu guruplara katılıyor.
AÇIK BİR DEĞERLENDİRME HATASI
-Devlet bu olayları takip etmedi mi
ki bu noktaya geldik?
-Tabi ki takip etmiştir. Devlet takip
ederken ince bir yol izler. İstihbarat teşkilatları bunları izlemiş ve raporlarını
bakanların, başbakanların masasına koymuştur. Ancak ortada bu olayları
kavrayacak devlet adamı olmadığı için bu noktaya gelinmiştir.
MGK'da filan görüşülmemişimdir?
Görüşülmüştür de...Yoğunluğu başka
noktalara çevirince, diğerleri kaçıyor. İrtica diye başka noktalara yoğunlaşıldı. FP'de FP
dediler. Olayı kaçırdılar. Bu son olaylar gösteriyor ki açık bir değerlendirme hatası yapılmıştır.
Halbuki yasal ve legal olanına müsamaha edilip
radikalleşmeleri önlemek gerekirken FP ile uğraşıldı. Aslında bu iş Aziz
Nesin'in gazete çıkarmasına benziyor. Bu gün biri ,diğer gün başka atla diğeri.. İşi legal seviyede tutmak
gerekir.
FP İLE ÖZDEŞLEŞTİRİLMESİ YANLIŞ
FP'nin kapatılmasının gündemde olduğu
bir zamanda Silahlı bir gücün,silahsız ve sadece yasalar çerçevesinde siyaset yapmak isteyen bir kuruluşun isminin yan yana getirilme çabaları bana
garip geliyor. FP,DP'nin mirasçısı partilerden biridir. Kitle partisidir.
Kişisel görüşüme göre eş zamanlı olarak Fazilet 'in kapatılmasının gündemde
olduğu bu süreçte Faziletin legal
bir parti olarak hayatta kalması, devletin
yüksek menfaatları için daha
uygundur. Amerika Birleşik Devletlerinde FBI,Amerikan komünist partisinin dahi legal bir kisve ile faaliyetinin uygun olacağını
onaylamıştır. Amerikanın bir komünist partiyi
bile kapatmayı düşünmezken bir
emniyet subabı olan Fazilet Partisinin
kapatılması,beklenen yararı sağlamaz.
*************KUTU KUTUT KUTU *****************
AŞİRET DEVLETİ Mİ?
CHP Eski milletvekili Sabri Ergül,Cumhurbaşkanının Rutin
dışına çıkılır sözü ve jandarmanın
silahlar bİzde açıklamasını" Hukuk devletinde sivil ve ünüformalı ayrımı
yoktur. Herkesten hesap sorulur. Bir kurumda biri suç işlediğinde şak bir anlayışla
konu kapatılmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanı veya jandarma genel komutanı
birine kefil olsun,bu adam ehli namustur'desin, hakkında soruşturma dursun.
Aşiret devletimi burası.?"diye değerlendirdi.
Ergül,Uğur Mumcu Cinayeti ve Susurluk, Faili mechuller
komisyonu raporlarının hepsini bir araya
getiriyorum Karşıya çıkan taplo tam bir komedi. Daha öncede Susurluk'ta Giresun
Jandarma Bölge Komutanı Tuğ General Veli
Küçük olayı aynı metotla kapatıldı" diyen
Ergül"Cumhurbaşkanının rutin"dışına çıkılır "sözü talihsizliktir."Dedi.
***
Emniyet İstihbarat Daire Başmkanvekili Bülent
Orakoğlu"Türk polisi bütün faili mechul cinayetleri ortaya çıkaracak
yetenektedir. Neden çıkarmadığını düşünün. Faillerin bulunması, bulacak
kişilerin göreve gelmesi engellenmek istendi. Tefeci Nesim Malki'nin
öldürülmesi olayı var. Gaziantep'teki Mehmet Ali Yaprak'ın
işleri...Kumarhaneciler kralı Ömer Lütfi Topal'ın, İzzet Yıldırımın öldürülmesi.. Ne fark var. Bütün bunlarda
ipliğin ucu görünmektedir. Çektiğimizde
çorap söküğü gibi geleceğini biliyorlar. Uyuşturucunun patronlarına
bakın, anlarsınız. Mafya mafyadır. Hizbullahda
bir başka çeşidi. Mafyanın bu kadar kurumsallaşması için bazı devlet
kurumlarına sızmaları şarttır."
...////////////////////////////////////////////////..................
Not
: Bu Çalışma AKİT’de yayınlandı