https://www.facebook.com/photo?fbid=10208069623653677&set=pcb.10208069624893708
https://www.facebook.com/sukru.bilgili/posts/10208069624893708?comment_id=10208075845969231¬if_id=1609855012095149¬if_t=feedback_reaction_generic&ref=notif
CIBIR BOYUNLU TAVUK
BEŞİNCİ BÖLÜM :
KEL MÜDÜRÜMÜZ NÜRETTİN SEVİ ; “MAMZERLER VE MİSKİNLER!..”
Alaca Şehit Nedim Tuğaltay Ortaokulumuz 1951 yılında, o tarihlerde boş bulunan eski Adliye binasında eğitim-öğretime başlamıştı. Ben henüz doğmamıştım o yıllarda.
Okulumuz, Cumhuriyet dönemine ait kesme taşlardan yapılmış, iki katlı, oluklu tuğlarla çatısı döşenmiş, yol tarafında köşeli beş tane taş sütunlarla üstüne bir padişah tahtı gibi kondurulmuş balkonlu; alt tarafı da iki taraftan beş altı merdiven basamakla çıkılan göze batan heybetli bir girişi vardı. Aynı bu girişin tam karşısında bir ikiz giriş daha yapılmıştı. İkinci kata tahta merdivenlerle çıkılıyordu. Üst katta dört, alt katta iki sınıf ve iki idareci odası olan, dış görüntüsü ve pencerelerinin mimari yapısı ile tarihi okulumuzun 1/E sınıfında 1969 yılında orta birinci sınıfa adım atmıştım.
Koridorların, sınıfların tabanları ve tavanları, pencereler hep ahşaptı. Yaz tatilinde tahta zeminler ziftlenirdi. Okulun yan tarafında da köylerden gelen, ilçede ev tutamayıp, az bir ücret karşılığı öğrencilerin kaldığı yüksek yapılı bir pansiyon bir okul gibi duruyordu. Bu pansiyonda bekar öğretmenler de kalıyordu. Pansiyonun tam karşısında da barakadan yapılı kütüphane ve dershane olarak kullanılan tek katlı bir bina ( bu bina Alaca’da sağ sol olaylarında yakıldı) ve bir de basket-voleybol sahası vardı. Sınıflar arasında veya öğretmen arasındaki yapılan basket-voleybol maçları öğrenciler tarafından büyük bir tezahürat ve alkışların eşliğinde zevkle izleniyordu.
Ortaokulun ikinci ve üçüncü sınıflarını ( 2/D ve 3/A) ise bu tarihi binanın alt tarafına yeni yapılan okulda okumuştum. Ben mezun olduktan sonra bu yeni bina lise olmuştu...Yıllar sonra tarihi taş bina ortaokulumuz, tarihe saygısı olmayanlar tarafından yıkılarak yerine ucube bir bina dikmişlerdi. Benim gibi bu binada okuyan yüzlerce talebelerin anıları da tarihi bina İle birlikte toprağa gömüldü...
Yıl 1972. Bir önceki yılı devirmiş yeni yıla girdiğimizin ilk pazartesi sabahı idi. O yıl müthiş bir kış olmuştu ilçem Alaca’da. Bir hafta önce aralıklar halinde ince ince yağan kar üç gün devam etmiş, tabiat bir gelin gibi bembeyaz bir örtüye bürünmüştü...
Çatılarda, damdaşılarda, yollarda, sokaklarda, yazı yabanda karların kalınlığı otuz kırk santimi bulmuştu... Karın arkasından deli deli esen bir fırtınan etkisiyle karlar, sağa sola savrulmuş öbek öbek tümsekler oluşturmuştu. Aniden gelen soğuk hava dalgasıyla da eksi otuz kırk dereceye düşen kavurucu bir soğuk karları kütük gibi dondurmuş; insanlar pürüzsüz düzgün bir asvaltın üzerinde yürür gibi bastıkları karlardan çıkan gacur gucur seslerin eşliğinde kara saplanmadan , kara batmadan çok rahat yürüyorlardı.
Tezeği, odunu, saçkısı, samanı , kömürü olmayan büyük bir sıkını içine girmiş, yazı yabanda aç kalmış tilkiler, kurtlar şehre inmiş, pinniklere (kümeslere) kapatılmış tavuklardan, hindilerden , kazlardan, ördeklerden birkaç tanesini araklamak için kıyıda köşede gizlenir olmuşlardı...Sadece tilkiler, kurtlar aç değillerdi ilçem Alaca’da; bir çok evlerin bacalarında dumanlar tütmüyordu, bir çok evde ocaklarda kazanlar kaynamıyordu. Hatırı sayılır sayıda fakir insanlarımız da vardı. Onlar da maddi manevi olarak sıkıntı içinde idiler. Hayırsever insanlarımızın yaptıkları yardımlarla hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Bulduklarında “ şükrediyorlar, bulamadıklarında sabrediyorlardı...”
İşte böyle bir kış günü ilçem tarihi taş bina ortaokulunun batı cephesinin altındaki , talebelerin teneffüste volta attıkları, her sabah içtima yapıp sıra oldukları elli metre eninde, iki yüz metre uzunluğundaki alanda , ayaklarının altında donmuş karlar üzerinde ellerini öndeki arkadaşlarının omzuna koyarak , öğretmenlerin verdiği komut doğrultusunda hizaya geçiyorlardı.
Günlerden pazartesi idi. Her pazartesi olduğu gibi bugün de önce kılık kıyafet, saç kontrolü yapılacak, saçı olanlar iki metre yükseklikteki düzlüğe çıkarılacak , müdür yardımcılardan biri tarafından makasla koyun kırkar gibi kırkılacaktı. Kasketi ve kıravatı olmayan tespit edilecek eve postalanacaktı.
Talebelerin çoğunun sırtında palto yoktu. Sırtlarında bir ceket, ceketin altında varsa bir kazak ve onun altında da kıravat ve gömlek, alt taraflarında da bir pantalon ve ayaklarında da kimin de cızlavıt çizme, kiminle soğuk kuyu, kiminde lastik bot veya deriden yapılmış kısa botlar vardı.
Başların da da İkinci Dünya Savaşında binlerce insanın katili olan Alman Faşistti Adolf Hitler’in ve askerlerinin giydiği şapkaya benzeyen kasketleri vardı.
Öğrencilerin o yıllarda kasket takması şarttı. Kasketi olmayan okula alınmaz, evine gönderilirdi. Giydikleri kasketin ön tarafında serpuş, serpuşun tam ortasının üzerinde altın ve beyaz renkte tenekeden yapılmış bir kartal vardı. Bu kartal neyin sembolüydü bir türlü anlamamıştım. Hitlerin de sembolü kartal mıydı bilmiyorduk. Teneke kartalın hemen üzerindeki kasketin ön tarafı kalkıktı, üst tarafı arkaya doğru kayık gibi eğimli bir şekilde idi. Kasketin alt tarafını çevreleyen kırmızı, sarı, yeşil renkli bir şerit dolanıyordu; içi ise bir naylonla kaplanmış, herkesin kaybolmaması ve karışmaması için ad ve soyadlarını yazdıkları bir kağıdı koydukları küçük bir hazne göze çarpıyordu...
Okul bahçesinde sıra sıra dizilen öğrencilerin hazır olduğunu gören; iki metre yükseklikteki yerde bize tepeden bakan Kel Müdürümüz, son kez öğrencilere göz attıktan sonra konuşmaya başladı:
“ Çocuklar, hepinizin malumu olduğu gibi yeni bir yıla girdik. Hayırlı uğurlu olsun. Hepimiz bir yaş daha yaşlandık. Ayrıca çok çetin bir kışa girmiş bulunuyoruz. Sağlığınıza dikkat edin. Hastalanmayın. Sınıflarımızda sobalarımız gürül gürül yanıyor. Devletimiz sağolsun. Bu sene yakacak sıkıntımız yok. Sizlerden isteğim derslerinize iyi çalışmanız. Bir ay sonra sömestri yani on beş tatile gireceğiz. Bu ay sınavlar olacak. İyi hazırlanın. Okulumuza saçlı olarak, şapkasız ve kıravatsız gelmeyin. “ dedi, Müdür Yardımcısına da “ Kılık kıyafetleri kontrol edin. Saçlı olanları, kıravatsız ve şapkasız olanları tespit edip yukarı gönderin.” dedi.
Müdür Yardımcımızın “Kasketleri çıkarın!..” komutu ile tüm talebe, askeri bir disiplinle kasketlerini çıkardı. Müdür Yardımcımız bütün sınıfları tek tek gezdi; saçlı olanları, kıravatı ve şapkası olmayanları ayırdı.
Yedi sekiz tane öğrenci karşımızda hazır ol vaziyette dizilmişti. Bunlardan ikisinin saçları uzundu. Diğerlerin de kasketi veya kravatı yoktu. Elinde makas olan bir görevli bizlerin ve öğretmenlerin huzurunda koyun kırkar gibi ön taraftan başlamak üzere arka kısma kadar birkaç tane tren yolu yaparak talebelerin saçları kesildi. Kıravatı ve kasketi olmayanlara da birer tokat vurularak evlerine gönderildi. Her Pazartesi bu manzaraya alışmıştık ama yine de bizler bu infaz görüntüsünü bir elimizde kitaplarımız, bir elimizde kasketimiz olmak üzere içimizden kızarak izledik.
Ayaklarımız donmuştu. Birini yere basıp öbürünü kaldırıyorduk. Üşümüştük. Biran şu işkence bitse de Kel Müdürümüzün dediği sıcak sınıflara girseydik diyorduk. Biz aşağıda tirim tirim titrerken iki metre yükseklikte, elleri paltosunun cebinde duran, ısıtmayan güneşin şavkıyla Işıl Işıl parlayan kafasının tepesinde hiç saçı olmayan; sadece ense kısmında saçlarının varlığı çok dikkatli bakılınca fark edilen ve bu saçların da sıfır numaraya vurdurmuş, yuvarlak beyaz yüksek dereceli gözlükleri altında bizlere bakan Kel Müdürümüzde ise hiç üşüme emareleri görünmüyordu...
İstiklal Marşının söylenmesi ile sınıflarımıza uygun adımla gittik. 3/A sınıfımız yeni yapılan binanın hemen sağdan girişteki koridorunda ilk sınıftı.
İlk defa kızların olduğu bir sınıfa düşmüştüm. Ormancı Bayram’ın oğlu Fikri, Sebzeci Topal Rıza’nın oğlu Nihat Özyurt ile orta sıranın en önünde oturuyorduk. Sol tarafımızda, pencere yakınında da iki sırada kızlar oturuyordu. Kapının hemen girişinde de ilk sırada sanırım kız arkadaşlarda vardı. Nihat Özyurt ile ilkokulda aynı sınıfta idik. Ormancı Bayram’ın oğlu Fikri ile bu sene tanışmış kanka olmuştuk. İkimizin de boyu kısa idi. Hatta erkek arkadaşlar yüzlerimizdeki kızarıklardan dolayı bizlere “ Fikriye” , “ Şükrüye” demeye başlamışlardı.
O gün ilk dersimiz Fransızca idi. Hocamızda Kel Müdürümüzdü. Ders zili çalınca, kapıdan paltosunu çıkarmış , üzerine derse girerken devamlı giydiği mavi önlüğü ile Kel Müdürümüz arzı endam etti. Elli kişi olduğumuz sınıfta Müdür Beyin girişiyle sıralarımızdan ok gibi fırlamış, ayağa kalkmış; “Günaydın çocuklar “ diyen Müdürümüze yüksek bir sesle “ Günaydın öğretmenim” diye karşılık vermiştik. Öğleden sonra müdürümüz derse girince de “ Tünaydın” derdi. Ondan başka hiçbir öğretmenimiz öğle sonrası “ tünaydın” demez, sadece müdürümüz derdi. Yani “ Tünaydın” kelimesini Kel Müdürümüzden öğrenmiştik.
Kel Müdürümüz çok kibar ve nazik biri idi. Kel Müdürümüzün , Fransızca aldığı eğitimden mi nedendir bilmiyorum; konuşurken kelimelerin üzerine basa basa, tane tane ve genizden konuşurdu. Bir İstanbul Beyefendisi gibiydi. Özellikle ders anlatırken tahtaya yazdığı tebeşiri dibine kadar kullanır, çok küçük minnacık bir parça kaldığında kapının ağzındaki çöpe atardı. Çok tutumlu biri idi. Kara tahtayı dahi o kadar güzel kullanırdı ki inci tanesi gibi yazdığı güzel el yazısına hayran kalırdık.
Zaman zaman “ o” harfi ile başlayan Fransızca bir kelimeyi telafuz ederken hafif sivri burnu altındaki ince dudaklarını yuvarlak hale getirir, elindeki tebeşiri dudakları çevresinde dolaştırırken yaptığı beyaz yuvarlak çizginin farkında olmaz, ders bitene kadar da bizler içimizden bu görüntüsüne baktıkça gülerdik.
Kel Müdürümüz, eğer sınıfta gülen olursa çok bozulur, o öğrenciyi sözleriyle itten pişman ederdi. Hiçbir zaman şiddete başvurmaz hep sözler ile bizi terbiye etmeye çalışırdı. Sadece kulak mememizi hafifçe sıkardı... Bu kadar efendi olan Kel Müdürümüzün her hafta başı saçları uzun olan öğrencilerin saçlarını makasla koyun kırkar gibi tren yolu yapılmasına ve öğrencilerin tartaklanmasana nasıl müsaade ediyor diye o günkü çocuk aklımla bir anlam veremiyordum
Kel Müdürümüz, bizlerden kuvvetli bir “ Günaydın öğretmenim” karşılığını alır almaz, eliyle oturun der gibi işaret etti. Masasına kitaplarını koydu. Mavi giydiği önlüğünün sol üst tarafındaki cebinden not defterini çıkardı. Gürül gürül yanan sobanın yanına gitti. Ellerini ve bacak kısımlarını hafif ısıttıktan sonra tam bizim sıranın yanına geldi. Not defterini açtı. Benim gözümün içine baktı. Sol yanımızda oturan kızlara dönerek:
“ Hıııım mamzerler( kızlara hep böyle hitap ederdi) ille de sizlerin de soyadının “Bilgili mi olması gerek? Şükrü Bilgili Fransızca dersinden dokuz on alıyor. Mamzerler sizler ise üç iki alıyorsunuz. Niçin çalışmıyorsunuz mamzerler?” dedikten sonra erkek arkadaşlara doğru dönerek “ Miskinler ( erkeklere de böyle hitap ederdi?” sizin de Mamzerlerden hiç farkınız yok!..” dedi ve iki hafta önce yaptığı Fransızca yazılılarımızı okudu...
Sınıfın büyük bir kısmı on üzerinden beşin altında not almıştı...
Ben ise Kel Müdürümüzün dediği gibi on üzerinden on almış çok sevinmiştim. Gerçekten de benim Fransızcam mükemmeldi. Orta bir ve ikinci sınıflarda Fransızcamıza Yılmaz Kut hocamız gelmişti. Ben ondan bu dersin pratiğini ve tekniğini çok iyi öğrenmiştim. Kel Müdürümüz de gramere ve telafuza ağırlık veriyordu. Bu konularda da başarılı olmuş Kel Müdürümüzün kızlar karşısında takdirini kazanmıştım. Ben de kızlara Kel Müdürümüzün söylediği “ Hıııım mamzerler ille de sizlerin de soyadının “Bilgili mi olması gerek?” diye kızdırırdım...
Kel Müdürümüzün on beş tatilinden sonra ilçemizdeki sağ sol çatışmasından ( Alevilik ve Sünnilik) dolayı okulumuzun hemen yakınındaki yeşil renkli , alt tarafı hafif yüksek ( herhalde burası kömürlük ve depo idi) tek katlı şirin evinin camları gece yarısı kimliği belirlenememiş kişiler tarafından taşlanmış, tüm camları kırılmıştı. Bu olaydan sonra Kel Müdürümüz ilçemizde durmadı. Tayinini başka bir yere alarak ilçemizden kırgın, üzgün bir şekilde ayrıldı. Okulumuz da çok iyi bir Fransızca öğretmeninden sene sonuna kadar mahrum kaldı...
Sokakta , cadde de ne zaman Kel Müdürümüze benzeyen birini görsem “ Ortaokulda giydiğimiz ikinci Dünya Savaşında binlerce masum insanın ölmesine sebep olan Alman Faşisti Adolf Fühler ve askerlerinin giydiği şapkalara benzer “ Kartal Başlıklı Kasketlerimizi”, “koyun gibi saçları kırkılan talebeleri”, Kel Müdürümüzün kızlara “ Mamzer”, erkeklere “ Miskin” dediği sözlerini hatırlıyorum.
Kel Müdürümüz ve bizlere o yıllarda öğretmenlik yapan hocalarımız öldü ise mekanları cennet olsun. Allah rahmet etsin. Hayatta olanlara da ( biraz zor ama) şu 2021 yılına girdiğimiz bu günlerde sağlık ve sıhhatler diliyorum.
Devam edecek...
//////////////////////////////////////////////
- 26 Yanıtı Gizle
- 1 Yanıt
- 1 Yanıt
- 1 Yanıt
- 1 Yanıt
/////////////////////////////7777777///////////////////////
CIBIR BOYUNLU TAVUK
Yaşanmış ibretlik bir hikaye
ALTINCI BÖLÜM : KİRKO MÜDÜRÜMÜZ!..
Kel Müdürümüz sömestri tatilinden sonraki Mart ayında okulumuzdan ayrılmıştı. Bir aya yakın okul müdürü tayini yapılmamıştı.
Müdür Yardımcımız Ahmet hocamızın müdür olacağı dillerde dolaşıyordu. Eğer Ahmet Hocamız müdür olursa bizler yanmıştık. Çünkü Ahmet Hocamız çok sert ve disiplinliydi; öğrencileri çarşıda, sokakta, sinemada adım adım takip ediyordu veya disiplin kuruluna gizli seçtiği öğrenciler tarafından izlettirip bilgi topluyordu. Bazı akşamları tedbili kıyafetle sinemaya gidiyor; tespit ettiği öğrencileri ertesi gün odasına çağırıp ifadesini alıyordu ve kendi eliyle de cezasını veriyordu.
Ahmet Hocamızın her sınıfta bilgi aldığı bir öğrenci vardı. Bizim sınıfta da bütün arkadaşlarım bu kişinin benim olduğumu zannediyorlardı ama yanılıyorlardı; o kişi ben değildim... Ben de kim olduğunu bilmiyordum... Bu yüzden arkadaşlar mümkün olduğu müddetçe benim yanımda öğretmenlerin aleyhinde veya okul hakkında bir şey konuşmazlardı, ben yanlarına gittiğimde de hemen konuyu değiştirirlerdi.
Ahmet Hocam , ikinci sınıftan beri beni çok severdi. Matematik dersime 2/D sınıfında girmişti. Onun tüm yazılılarından on alıyordum. Diğer derslerimin de iyi olduğunu öğrendikten sonra bana karşı sevgisi daha çok artmıştı. Ama bir gün sınıfı sıra dayağına çektiğinde bana sevgisinin bu toleransını hiç göstermemişti!..
1971 yılının Eylül ayıydı. Okulların açıldığı iki hafta olmuştu. Kızların bulunduğu 3/A sınıfına şans eseri düşmüştüm ve böyle bir sınıfta olduğumdan da çok memnundum. İlkokuldan tanıdığım Erkek Fatma dediğimiz Melahat Kılıç, Oyanur Bilgin ile birlikte ilk defa tanıştığım beş-altı bayan arkadaşlar da bizim sınıfta idiler...Yeni yeni genç delikanlılığa adım attığım , suyun dereye yürüdüğü yani ergenlik çağına girdiğim , sivilcelerin yüzümde sağda solda patladığı, saçlarımı geriye taradığım, alçak dağlar değil de yükseklerde uçan , “Sevda başımda duman, ilk aşkım ilk heyacan” şarkısı misali, küçük ufak tefek sarışın bir delikanlı idim...
Bir gün Ahmet Hocamız dersin sonunda üzerimde sağında solunda birkaç dikişi olan ceketime bakarak:
“ Şükrü, baban benim yanıma gelsin...” dedi.
Ben de ayağa kalkıp “ Olur hocam” dedim ama oturduğumda sıra bana batı vermişti. Yer yarılsa da içine girseydim. Aslında batan sıra değildi ; bana batan Ahmet Hocamın dikkatli baktığı üzerimde giydiğim eski ceketti!.. Babamı çağırmasından ve bakışlarından hemen anlamıştım bunu... Arkadaşlarım anladılar mı anlamadılar mı bilmiyordum... Ben ise yerimde kırmızı pancar gibi mosmor olmuştum...
Ortaokula yazıldığımda bir başkasından aldığımız sırtımdaki eski siyah renkli ceketi iki senedir ortaokulda giyiyordum. Benden önce giyen arkadaş kaç yıl kullandı ise bu ceketin benim giymemle ömrünü tamamlamış; iki yıl boyunca da sökülen sağını solunu ablam dikerek idare etmiştik. Üzerimdeki yırtık pırtık bu ceket, kızların bulunduğu bir sınıfta okuyan genç bir delikanlıya ve aynı zamanda çok çalışkan bir öğrenciye yakışmıyordu... Ahmet Hocam bunu tespit etmişti; babama yanına geldiğinde oğluna bir ceket almasını söyleyecekti...
O gün nasıl geçti bilemiyorum. Okuldan çıkar çıkmaz doğru babamın yanına gittim. Müdür Yardımcımızın kendisini çağırdığını söyledim. Babam :” Oğlum bir kabahat mı işledin?” dedi. “ Hayır baba bir suç işlemedim. Tahminimce şu sırtımdaki ceketin çok eski olduğunu , oğlunuza yani bana ceket almamı söyleyecek babacığım” dedim.
Babam bir inşaatta çalışıyordu. Elindeki keseri yere bıraktı. Çivileri koyduğu önlüğü çıkardı. “ Hadi doğru Kolacı Durak’ın dükkanına gidiyoruz.“ dedi. Erdal Karslı arkadaşımın babası hem elbise temizliği ve ütü yapıyordu hemi de erkek , çocuk takım elbiseleri satıyordu. Ütü ve elbise temizliği yaptığından dolayı adına Kolacı diyorlardı. Kolacı Durak Amcadan bana bir ceket aldık. İlk defa yeni bir ceket giymiştim. Çok mutlu olmuştum. Babam “ Oğlum ceket işin tamam. Müdür Yardımcısı, tekrar beni çağırırsa haber ver.” dedi.
Ertesi gün okula gittiğimde; yeni yapılan okulumuzun hemen girişin sol tarafında, odasının önünde Ahmet Hocam elleri arkada, gelen geçen öğrencilere bakıyordu. Beni görünce yanına çağırdı. “Şükrü ceketin hayırlı olsun. Çok yakışmış. Güle güle giy.” dedi. Ben de “ Sağolunuz Hocam” deyip sağa dönülen koridordaki sınıfıma yeni ceketimle mutlu bir şekilde girmiştim...
Ahmet Hocam, yeni ceketimle beni gördüğünde ve daha sonra da bir daha “ Şükrü baban beni bir görsün “ demedi. Ben de babamı okula çağırmadım. Ahmet Hocamın babamı çağırmasındaki mesaj alınmış ve gereği de ertesi gün yerine getirilmişti...
Orta üçüncü sınıfta sırtıma giydiğim ceketle Artvin Erkek Öğretmen Okulunu kazandığımda da sırtımda götürmüş, uzun bir süre giymiştim ilk göz ağrım olan siyah renkli ceketimi...
Allah devletimize , milletimize zeval vermesin; Artvin Erkek Öğretmen okulumuz yatılı olduğundan her yıl bize bir takım elbise, Sümerbank imalatı bir adet potin ve bir de dört yılda kullanmak üzere siyah bir pardösü verilmişti.
Artvin’den Alaca ilçeme geldiğim ilk sömestri tatilinde bir gece kahveye gittiğimde pardösümü orada unutmuştum. Ertesi gün kahveye gidip pardösüyü astığım yere baktığımda yerinde yeller esiyordu...
Çay ocağındaki arkadaşa : “ Buraya siyah bir pardösü asmıştım . Gördün mü?” dediğimde kafasını sağa sola salladı : “ Ben pardösü mardösü görmedim. Demek ki biri almış götürmüş” demişti.
Devletin verdiği bir pardösüye sahip olamamış, tadıylan tuzuylan giyememiştim ama devletim beni dört yıl hem giydirmiş, hem yedirmiş hemi de okutup bir öğretmen yapmıştı. Babam bana öğretmen okulu boyunca bir takım dahi elbise almamış , devletin verdiği elbiseler ile idare etmiştim.
Ahmet Hocam sayesinde ortaokul üçüncü sınıfta bir ceketim olmuştu. Arkadaşların özellikle kızların karşısında ezilmeyecektim. Bu yüzden hocama içimden her gördüğümde teşekkür ediyordum.
Daha ortaokul üçüncü sınıfa başlamadan önce birkaç kere “ Babacığım ceketim çok eskidi. Yeni bir ceket alalım.” desem de babam , “ Oğlum, bu sene de idare et. Gelecek sene liseye gideceksin. O zaman alırız “ demişti. Ben de ısrar etmemiştim. Ama Ahmet Hoca devreye girince gıcır gıcır bir ceketi almak zorunda kalmıştı babam. Kızların da olduğu bu sınıf olmasa idi; belki benim ceket alınmaz ötelenirdi diye düşünüyorum...
O yıllarda haftanın beş günü haricinde cumartesi günleri de öğlene kadar da ders olurdu. Yine bir cumartesi günü üçüncü dersimiz boştu. Arkadaşlar okulun bahçesine çıkmıştı. Kankam Fikri ödevini yapmamış benim yaptığım ödevden kopya çekiyordu. Ben de ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Birden Ahmet Hocamız kapıda göründü ve direk bizim yanımıza geldi. Hiçbir şey söylemeden: “ Fikri, kalk ayağa!..” dedi.
Fikri elindeki kalemi defteri masaya bıraktı. Teslim olan asker gibi iki ellerini havaya kaldırdı. Ahmet Hoca: “ Sıradan çık şöyle yanıma gel “ dedi.
Fikri arkadaşım elleri havada sıradan çıkıp Ahmet Hocanın önüne geldi. Ahmet Hocanın boyu çok uzundu. Babayiğit Aydın’ın çam yarması yörük efeleri gibiydi; kendisi de o yöreden gelmişti... Aşağıya eğildi. Fikri arkadaşın ilk önce pantolon ceplerine elini soktu, sonra yukarı doğru vücudundan kaydırarak; ceketin ceplerini aradı.
Fikri’nin ceketinin iç cebinden katlanmış bir beyaz kağıt çıkardı. Kağıdı açıp okumaya başladı... Okumasını bitirince Fikri’nin gözlerinin içine bakarak ağzına geleni saydı döktü... En sonunda “ Pazartesi odama gel. İfadeni alacağım “ dedi ve sonrada bana döndü :
“ Şükrü, böyle biri ile sen nasıl arkadaşlık yapıyorsun. Bu seni yoldan çıkarır. Bununla aynı sırada oturmayacaksın. Okulda, sınıfta bir daha Fikri ile beraber yan yana görmeyeceğim. Sen çalışkan, zeki , akıllı bir çocuksun. Bu arkadaşın senin dengin değil.” dedi; çekip gitti...Genelde Ahmet Hocamız, kızdığı öğrencilere “zibidi!..” derdi. Fikri için bu kelimeyi kullanmamıştı nedense!...
Fikri kırmızı pancar gibi olmuştu. Zaten normal zamanda yanakları al aldı. Bu allık tüm yüzüne vurmuştu. Dili damağı tutulmuştu. Sonunda ben dayanamadım :
“Fikri, Ahmet Hocanın dediklerini duydun. Seni ben çok seviyorum. Ama sıralarımızı ayırmak zorundayız. Okulda, sınıfta yan yana görünmeyelim ama okul dışında beraber olalım. Okul dışına da karışamaz ya Ahmet Hoca!.. Yalnız Fikri, şu cebinden çıkan kağıt neyin nesi idi? Ahmet Hocayı kızdıran neydi? Bana söyler misin?” dedim.
Fikri sıraya tekrar oturdu. Dirseklerini masaya koydu, başını avuçlarının içine aldı:
“Şükrü, tamam . Ben senin yanından başka bir sıraya gideyim. Bir müddet seninle okul içinde ve sınıfta küsüşelim. Konuşmayalım ama okul dışında yine beraberiz. Cebimden çıkan bir kıza yazılan mektuba gelince, ” deyince, ben heyecanlandım; Fikri’nin sözünü balla kesip: “ Fikri, yoksa mektup bizim sınıftaki kızlardan birine mi verecektin?” dedim.
“Şükrü, düşündüğün gibi değil. Cebimden çıkan mektup bizim E... arkadaşın, mahallemizdeki bir kıza yazdığı mektuptu.” dedi...
Pazartesi günü Fikri ile sıralarımızı ayırdık. Rahmetli Nihat Özyurt, ben ve Fikri ile en öndeki sırada oturuyorduk. Bu olaydan sonra Fikri cam kenarında kızların arkasındaki sıraya oturdu. Nihat ile biz baş başa kaldık.Mezun olana kadar okulda Fikri ile küsmüşleri oynadık; okul dışında ise hep sözleştiğimiz gibi hep beraberdik. Bu beraberliğimiz hala devam ediyor. Fırsat buldukça da telefonla görüşüp geçmişi yadediyoruz.
Ahmet Hocam, eğer benim Fikri ile arkadaşlığımı devam ettirirsem; derslerime eskisi gibi çalışmayacağımı, Fikri gibi haylaz biri olacağımı düşünerek bana iyilik yapmak istemişti, beni uyarmıştı; ama ben hem derslerime aynı tempo ile çalıştım hemi de bedenlerimiz okulda ayrıda olsa ruhlarımız daima bir arkadaş olarak kalbimizde atıyordu... Ahmet Hocamız bizi bedenen ayırmıştı ama kalplerimizdeki arkadaşlık sevgisine müdahale edememişti...
Aslında sert, disiplinli Ahmet Hocamızın ben müdür olmasını istiyordum. Talebelerin ve öğretmenlerin büyük bir çoğunlu ise istemiyordu... Ondan korkuyor ve çekiniyorlardı. Yaramazlık yapan, sigara içen, sinemaya giden, kılık kıyafeti düzgün olmayan, dersini çalışmayıp sağda solda gezenler; Ahmet Hoca’nın tezgahından geçmek zorunda idi. Bu kabahatların bedelini de çok ağır ödüyorlardı bu tip talebeler... Bu yüzden okul disiplinine uymayan öğrenciler tarafından sevilmeyen, bizler tarafından da korkulan bir hocamızdı Ahmet Hocamız...
Müdürlük ibresi Ahmet Hocamızı gösteriyordu. Olma şansı yüksekti. Ne olduysa oldu; Ahmet Hocamızın müdür olması beklenirken bir de baktık ki gödek boylu, göbekli, eli ve bacakları kısa, orta yaşlarda , saçları sarı seyrek ve kirpi gibi dik duran, tombul yüzlü bir müdür çıka geldi. Daha geldiği ilk günü öğrenciler “ KİRKO” lakabını yapıştırmışlardı. Ve bu lakapta kılığı kıyafeti ve fiziki yapısına “cuk “ oturmuştu.
Aslında kelimenin doğrusu “kriko “ idi biz “ kirko” diyorduk; bu kelimenin anlamı da Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “ Ağır bir yükün kaldırılmasını veya alt tarafında yapılacak çalışmada otomobil vb. taşıtların yerden yükselmesini sağlayan alet, kaldıraç” olarak açıklanmıştı. Kirko Müdürümüz bu tanımda yazıldığı gibi Alaca Şehit Nedim Tuğaltay Ortaokulumuzu eğitim ve öğretim yönünden “kriko gibi” yükseklere kaldırabilecek miydi?
KİRKO müdürümüz ilk Pazartesi sabahı, içtima yani derslere girmeden önce sıra sıra toplandığımız alanda arzı endam etti. Birçok öğrencinin müdürün geldiğinden haberi yoktu... Pür dikkat KİRKO müdürümüz “ne konuşacak ne diyecek “ diye çok merak ediyorduk sıra sıra dizildiğimiz meydanda...
Mevsim bahardı sanırım. Hava çok güzel ve ısınmıştı. Her taraf güllük gülistanlıktı. Bir aydır da doğru dürüst kılık kıyafet denetimi yapılmadığından öğrenciler biraz dağıtmışlardı. KİRKO müdürümüz birkaç gündür yaptığı gözlemlerden bunun farkına varmıştı. Çünkü kendini kısa bir tanıtıp hemen kılık koyafet konusuna girmiş, bu konuda asla taviz verilmeyeceğini, herkesin öğrenciye yaraşır bir şekilde okula gelmelerini söyledi. Sonra da bizden iki metre yükseklikteki beton duvarın üzerinde ellerini böğrüne koydu, baştan aşağı bütün sınıflara bir göz gezdirdi...
Müdür Yardımcımız Ahmet Beye seslenerek “ Ahmet Bey, her sınıfı dolaşınız. Kravatsızlar şuraya, kasketsizler buraya, ceketsizler şuraya, saçlılar da şöyle yanıma sıra olsunlar” dedi.
Ahmet Hocamızın, aşağıda sıra sıra dizilmiş talebeler arasında kasketi, kravatı, ceketi olmayanı ve saçı uzun olanları eliyle tek tek seçip KİRKO müdürümüzün bulunduğu yukarı düzlüğe gönderdi. Elli altmış kişi yukarıda KİRKO müdürümüzün söylediği şekilde gruplandılar...
KİRKO Müdürümüz, kalfaların birinden makas istedi. Makası alan KİRKO Müdürümüz saçları uzun arkadaşlarımızın hepsini koyun kırkar gibi tren yolu yaparak saçlarını kesti. Hepsine “ Doğru berbere gidin saçlarınızı kestirin!..Bir daha okula saçlı gelmeyin!..” dedi. Kravatı, kasketi, ceketi olmayanlara da “ Sizler de doğru evlerinize gidin, ne eksiğiniz varsa, tamamlayıp okula gelin...” dedi.
İlk defa bu kadar çok sayıda talebe, kılık kıyafet denetimine takılmıştı. Olan saçı uzun olanlara olmuştu. Tren yolu saçla ilçeye gidip , berbere traş olmak çok zorlarına gidiyordu. Gerçi başlarına Alman Faşistlerinin İkinci Dünya Savaşında giydikleri şapkaya benzeyen kasketler, saçlarının çirkinliğini kapatıyordu ama gittikleri berberin alayından, gülmelerinden kurtulamıyorlardı. İlk defa o gün kılık kıyafeti eksik olanlara dayak atılmamıştı... İşte bundan dolayı onlar şanslıydılar...Sanırım çok kalabalık olduğundan dayak faslından vazgeçmişti idare...
KİRKO Müdürümüzün tipini hiç sevmemiştik. Hiç hoşlanmamıştık... Kel Müdürümüz Nürettin Sevi kibar, ince, zayıf, giyim kuşamı çok düzgündü; hiç ütüsüz pantolon giymezdi. Bugün kılık kıyafet denetimi yapan ve ilk defa karşımıza çıkan KİRKO Müdürümüzde boy desen boy yoktu, tip desen tip yoktu, giyim desen giyim yoktu. Giydiği ceketin kolları ve uzunluğu kısa idi. Ceket ona dar geliyordu. Göbeğinin olmasından dolayı ceketin düğmeleri kavuşmuyordu. Hafif elini yukarı kaldırdığında göbek möbek ortaya çıkıyordu. Nurettin Sevi Hocamızın o narin duruşunu daha ilk günde özlemiştik; KİRKO Müdürümüzün endamına bakarken...
Devam edecek...
Not: Hikayede geçen; matematik, fizik derslerinde yetişmemde üzerimde çok emeği olan Ahmet Hocam, Fransızca dersini sevdiren Kel Müdürümüz Nurettin Sevi, babam , Kolacı Durak Amca vefat ettiler. Kirko Müdürümüz vefat etti mi bilmiyorum. Vefat edenlere Allah’tan rahmetler diliyorum. Mekanları cennet olsun...
Ayrıca 3/A sınıfında matematik dersimize giren ve matematiği bizlere çok güzel öğreten, sevdiren Kıymet hocamı da anmasam haksızlık ederim ve hocama sağlıklı, sıhhatli günler diliyorum.
Merhum Ahmet Bayram Hocamızın vefatı ile ilgili gazete haberi:






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder